Spor, Futbol ve Politika Üzerine Yazılar
•
2022 Dünya Futbol Şampiyonası
Vesilesiyle Yapılan Derlemeyi Sunuş
•
Dünya Kupası’nın
Düşündürdükleri
•
Sol Neden “Ofsayt”ta?
•
Futbol Şampiyonası, Alman
Politikası ve Sol
•
Spor ve Futbol Üzerine
Değinmeler
–
İşçi Sınıfı ve Futbol
–
Uluslar, Spor ve Politika
–
Spor Sosyolojisi, Uluslar ve
Ulusçuluk
–
Sosyalizm, Sosyalist Ülkeler ve
Spor
–
Napolyon’un Sözleri
–
Manda Bekir, Dinazorlar ve
Partiler - Dolu Ev (Full House)
• Almanya Niçin Şampiyon Olabilir ya da ÖZİL’in İ’si
2022
Dünya Futbol Şampiyonası Vesilesiyle Yapılan Derlemeyi Sunuş
Bu derlemede 2006’da Almanya’da yapılan Dünya Futbol Şampiyonası
vesilesiyle Köxüz sitesinde A. Avni imzasıyla yazılan yazılar ve
daha sonra 2014’te Brezilya’da yapılan şampiyona sırasında yazdığımız “Almanya
Niçin Şampiyon Olabilir ya da ÖZİL’in İ’si” başlıklı yazı bulunmaktadır.
Köxüz’de yayınlanan yazılar daha sonra
2014’te sadece ek olarak Almanya’nın şampiyon olabileceği öngörüsünü
yaptığımız kısa bir yazı yazmıştık.
İşin ilginci öngörümüz gerçek olmuştu.
Bu yazı da bu derlemede yer alıyor.
Niçin gerçek olduğu 2006’da yazdığımız yazılarda ele aldığımız Alman
politikasındaki değişikliklerle de ilgilidir.
Bu yıl Katar’da yapılan şampiyona vesilesiyle konuda daha da
derinleşmek ve yeni yazılar yazmak mümkün olmadı.
Ama bu önemli değildir, zaten bu derlemedeki yazılar futbol ve spor yazıları
değil, futbol ve spor üzerine yazılardır.
Yani Marksist futbol sosyolojisinin temellerine ilişkin yazılardır.
Ama bu yazılar, alışılmış “Marksist” futbol sosyolojisi yazılarından
farklıdır ve onların eleştirisidir.
Aslında bu yazılar Marksizmin Yeniden İnşası başlığı altında
toparlamaya çalıştığımız, bir Ulus, Din ve Üstyapılar teorisi de olan
Marksizmin, klasik marksizmin (Din, Ulus ve Üstyapılar teorisi olmayan bir
Marksizmin) mirasına dayanarak ama aynı zamanda onu da eleştirerek geliştirme
çabasının Futbol ve Spor vesilesiyle yazılmış bir somut uygulaması olarak
görülebilir.
16 Aralık 2022 Cuma
Dünya Kupası’nın
Düşündürdükleri
Almanya’da bir festival havası var. Sadece futbol maçlarının
yapıldığı şehir ve statlar değil, her yer bir festival görünümünde. Her şehirde
bir veya birkaç yere, büyük ekranlar, bu ekranların civarına içecek, yiyecek ve
hatıra eşyası satan sergiler kurulu. Ama sadece bu kadar da değil. Neredeyse,
her lokanta, her Kneipe (İngilizlerin Pub’u ya da Fransızların Cafe’sinin
Almanya’daki karşılığı denebilir), hatta her büfe bir televizyon ekranı koyuyor
içeriye. Bütün arabalarda, evlerde başta Alman bayrağı olmak üzere bayraklar,
yine aynı ulusal renkler ile boyanmış yüzler, t-shirt’ler, şapkalar.
Bu sadece Almanya’da böyle değil, neredeyse bütün ülkeler, dünyanın
her yerindeki insanlar çeşitli derecelerde benzer bir havanın içinde. Her yerde
neredeyse temel konuşma konusu bu. Bu atmosferin dışına çıkmak mümkün değil.
O halde bu konular üzerine biraz kafa yormanın zamanıdır.
Ulusçular ulusun ne olduğunu tanımlamaya çalışırlarken, bunların
içinde bir eğilim, ulusların tarihten geldiğini, unutulmuş ve uyutulmuş ulusal
bilincin uyandırılması gerektiğini söylerler. Bu daha ziyade daha gerici
ulusçuluğun bir alametifarikasıdır.
Nispeten daha demokratik ulusçular ise, geçmişten ziyade, fiziksel
ya da kültürel özelliklerden ziyade, geleceğe yönelik bir tanımda
yoğunlaşırlar, ortak bir ülkü birliğinin bir ulusu ulus yaptığını söylerler.
Bunların yanı sıra, ortak bir kaderin ve yaşantının da bir ulusu
ulus yaptığını söyleyen bir ekol daha vardır, özellikle “Avusturya Marksizmi”
kökenli.
Tabii bir de bunların hepsini birden veya çeşitli kombinasyonlarını
bir ulusun, ulus olmasının koşulu olarak (örneğin Stalin’in ulus tanımı göz
önüne getirilsin) getirenler de vardır.
Bu “teori” ve bu kriterlerin hiçbirisi nesnel olarak ulusun ne
olduğunu anlatmazlar. Çünkü bunların hepsi, “ulusal olanın politik olanla
çakışması” gerektiğini kabul etmiş veya bunda bir sorun görmeyen
ulusçulardır.
Onların sorunu, o “ulusal olanın” neyle tanımlanacağıdır.
Yani, bütün bu ulus tanımlarını yapanlar ulusçulardır. Ulusun ne
olduğuna ilişkin farklı teoriler olarak ortaya konan teoriler, aslında farklı
ulusçulukların ulus anlayışlarıdır. Yani tanımlardaki farklılıklar farklı ulus
tanımlarını değil, farklı ulusçulukları yansıtırlar. Onlar ulusun tanımını ve
ulus olmanın kriterlerini koyduklarını söylerlerken ulusun ne olduğunu bizlere
açıklamış olmazlar ama farklı ulusçulukların ne olduğu hakkında bizlere
açıklanması gereken zengin bir malzeme sunmuş olurlar.
Farklı ulus tanımlarının farklı ulusçuluklar olduğu kavranınca bu
farklı tanımların var oluş nedenlerini anlamak da kolaylaşır ve o zaman sorular
şöyle sorulabilir: “Niçin ulusu şu veya bu şekilde tanımlayan ekoller vardır
ulusçular içinde? Niçin şu veya bu kriter ulusun tanımı olarak
getirilmektedir?”
Soru böyle sorulunca, yani farklı ulusçulukların niye var olduğu ve
ulusu öyle tanımladığı araştırılınca, bunun ardında tam da Marks’ın dediği
gibi, üretim ilişkileri ve bu ilişkiler içinde var olan konumu ve çıkarı farklı
grupların (sınıfların) çıkar, karakter ve eğilimleriyle karşılaşırız.
Çok kaba hatlarıyla, insan haklarına, ülkü birliğine dayalı; ulusu
geçmişle değil, gelecekle, amaçla tanımlayan ulusçulukların nispeten demokratik
ulusçuluklar olduğunu; tarihle, kültürle (dille, dinle, soyla, ırkla vs.)
tanımlayan ulusçulukların gerici ulusçuluklar olduğu söylenebilir. Elbette bu
iki temel biçim arasında grinin birçok tonu bulunmaktadır.
Avusturya Marksizmi’nin ortak yaşantı ve kader birliği kriteri ise,
şu veya bu şekilde bir ulus bir kere oluştuktan sonra ortaya çıkar. Yani kader
ve yaşantı birliği ulusu yaratmaz, ulus bir kere ortaya çıkınca, kader ve
yaşantı birliği oluşur.
Avusturya Marksizmi’nin sorunu, ulusun ve ulusçuluğun sonucu olarak
ortaya çıkan bir görüngüyü, onun bir kriteri gibi ele almasındadır.
Ulus demek, her şeyden önce, politik olanın, yani devletin
tanımlandığı “şey”dir. Bir ulusal devlet bir kere ortaya çıkınca veya ulusal
devleti olmasa bile bir kere böyle bir devlet için, kendini bir ulus olarak
tanımlayan bir grup ortaya çıkıp da bunun için mücadeleye başlayınca; bu ulus
nasıl bir tanıma dayanmış olursa olsun, bir ortak yaşantı ve kader birliği
başlar.
Başlangıçta bütünüyle, politik bir hedef olan, imajiner olan, hayali
olan, fiili bir gerçeklik olarak görünmeye başlar.
İnsanlar okullarda aynı kitapları okurlar, aynı dili ve yazıyı
öğrenirler; aynı vergi sistemi, aynı idari sistem, aynı sınıf ilişkileri içinde
yaşarlar, aynı devletin ordusunda askerlik yaparlar, aynı müzikleri dinlerler.
Bir süre sonra, bu ortak yaşantı ve kader, ortada gerçekten, tıpkı
sınıflar gibi, hatta sınıflara göre çok daha net ve açık olarak görülebilen
ulus diye bir “şey” olduğu, bunun tamamen doğal bir şey olduğu; başka bir var
oluşun mümkün ve tasavvur edilebilir olmadığı fikrini ortaya çıkarır.
Ve bu korkunç bir yanılsamaya yol açar. Aslında bu yaşantı
birliğini, kader birliğini (ulusu) yaratan devletin, politikanın kendisi iken;
sanki devleti ve politik olanı yaratanın o ortak bir kaderi ve yaşantıyı
paylaşan topluluk (ulus) olduğu görüşü yayılır ve yerleşir.
Böylece ulusu ulusçuların yarattığı; ulusların ulusçular olduğu için
var olduğu gerçeği; kendi zıddı biçiminde görünür. Ortada bir ulus olduğu için
ulusçuların olduğu biçiminde görülür.
Bu nedenle, ulusu “nesnel olarak” belli kriterlerle tanımlama
yolundaki her girişim, aslında bütünüyle kendi zıddı biçiminde ortaya çıkan
görünümden hareket ettiği için metodolojik olarak idealizmle damgalıdır.
Yani ulusu, tıpkı sınıflar gibi nesnel kriterlerle tanımlama
girişimleri, ilk bakışta çok “materyalist” görünmelerine rağmen, aslında
düşüncenin varlığı belirlediği bir anlayışı hareket noktası yapmış olurlar;
yani ulusçuların ulus anlayışlarını, ulus tanımları olarak kabul etmiş olurlar.
Şu “ortak yaşantı ve kader birliği” kriterine dönüp bir an için,
birer ulusçu olalım ve ulus olmanın en temel ölçülerinden birinin ortak bir
yaşantı ve kader birliği olduğunu varsayalım.
Bugünkü dünyada, bugünkü globalleşme çağında, bu kriterin büyük
ölçüde aşındığı görülmekte.
Çünkü bütün dünyada, milyarlarca insan, aynı fabrikadan çıkmış
televizyon ekranlarından aynı programları ve maçları izliyor, aynı sahneleri
görüyor; aynı atmosferler içinde yaşıyor.
Bu “ortak yaşantı”, Dünya Şampiyonası, Olimpiyatlar, savaşlar, büyük
felaketlerde özellikle çok netleşiyor[1].
Eskiden pek böyle değildi. Örneğin Türkiye’de bir zamanlar, geçmişte
yaşanmış bir “Erzincan Zelzelesi” vardı. Bu Türkiye’de yaşayan
insanların ortak hafızasına kazınmıştı. Türk ulusunun ortak yaşantı ve kader
birliğini yaratan bir olay olarak görülebilirdi.
Ama son örneğin son tsunami, neredeyse tüm uluslardan herkesin ortak
hafızasına aittir.
Yani ulusun “din” gibi değil de “sınıf” gibi nesnel olarak
kriterleri sıralanabilir nesnel bir “şey” olduğu düşüncesine yol açan, ortak
kader ve yaşantı birliği bile, kökünden sarsılmaktadır.
Evet, hala devletler belirlemektedir politik gelişmeleri, hala
devletlerin bayraklarını asmaktadır insanlar, ama herkesin “kendi” devletinin
veya ulusunun bayrağını asması olayının kendisi bir ortak yaşantıdır.
Bu ortak yaşantı aynı devletin (ulusun) takımı kazandığı veya
kaybettiğinde o ulustan olanların duyduğu sevinç veya üzüntüden daha az önemli
değildir. Bir ulusun içinde bile, farklı takımları tutanlar kazanç veya
kayıplarda benzer farklılıklar yaşarlar. Bu farklılıklar dünya çapında, bir
ülke ölçüsündeki kazanan kaybedenlere benzetilebilir.
O halde, bu gerçek zamanda herkesin aynı şeyleri görüp, aynı şeyleri
yaşadığı dünyada, “ortak yaşantı ve kader birliği”, artık ulusal sınırları
çoktan parçalamış bulunmaktadır.
O halde, gören göz için, bu futbol şampiyonasının bir kere daha
ortaya çıkardığı bir gerçek var, sadece ulusçuluk değil; ulusların kendisi,
yani ulusal devletlerin kendisi, üretici güçlerin bugünkü gelişmişlik düzeyinde
insanlığın var oluşunun ve mutluluğunun önündeki en büyük engeldir.
Mücadele, bütün dünyada, bizzat uluslara, ulusal devletlere karşı
olmalıdır. Ulusların ve ulusal devletlerin kendisini akıl ve mantık dışı;
yıkılması gereken en büyük ve acil sorun olarak görmeyen her politik proje
gericilikle sonuçlanmaya mahkûmdur.
Dünyada sosyalizmin ve sosyalistlerin entelektüel güçlerini,
canlılıklarını, perspektiflerini yitirişinin temelinde uluslara ve ulusal
devletlere karşı mücadeleyi gündemin başına koymamak bulunmaktadır.
Sosyalistler sadece özel mülkiyete saldırıyorlar, ama esas politik
iktidarı elinde bulunduran ve özel mülkiyet kadar insanlığın önünde bir engel
oluşturan uluslara ve ulusal devletlere hiçbir saldırıları yok. Hatta aksine,
“emperyalizme karşı” ulusları, ulusal devletleri, sınırları savunuyorlar. Hem
de en gerici biçimindekileri bile.
Gören göz için bu Dünya Futbol Şampiyonası, bir tek dünya
cumhuriyeti için, yani insanların dili, dini, etnisi, soyu, sopu, oturduğu yer
ne olursa olsun eşit olduğu; eşitliğin ulusların ve devletlerin yurttaşlarıyla
sınırlı olmadığı ve onlarla dolayımlanmadığı sınırsız ve ulussuz bir dünya için
maddi koşulların çoktan oluştuğunu; olgunlaştığını, hatta çürümeye yüz
tuttuğunu gösteriyor.
04.07.2006
Hamburg
Sol Neden “Ofsayt”ta?
Almanya’da yapılan futbol şampiyonasının, sırf bir “ortak yaşantı ve
kader birliği” bağlamında bile, nasıl ulusların kabuğuna sığmadığını ve onu
aşındırdığını önceki yazıda ele almıştık.
Bugün dünyadaki herhangi bir soruna, nasıl tanımlanırsa tanımlansın,
ulusların (en demokratik tanımlanmış ulusların bile) insanlığın kurtuluşu
önündeki en büyük engel ve fiili bir ırkçılık anlamına geldiğini kavramayan her
politik parti veya hareket, birdenbire kendini en kötü gericiliğin destekçisi
olarak bulur.
Çünkü böyle yaklaşmadığınız sürece, dünyayı ve ondaki politik
gelişmeleri anlama ve onlara karşı bir politik tavır ve program geliştirme
şansınız olmaz.
Çünkü soruna böyle yaklaşmadığınız sürece, bugün dünyaya egemen olan
ulus devletlerin ırkçı bir sistemin araçları olduğunu göremezsiniz.
Yani örneğin ırkçılığı bir tehlike olarak görürsünüz, yeryüzü
ölçüsünde var olan bir sistem olarak değil.
Çünkü böyle yaklaşmadığınız sürece siz bir ulusçulusunuzdur; insanların
değil ulusların eşit olduğu insanların ancak uluslar aracılığıyla eşit
olabileceği gibi bir yaklaşıma sahipsiniz demektir.
Sosyalistler insanların herhangi bir ulus dolayımıyla değil,
doğrudan eşit hakları olduğu bir düzen için mücadele etmeyi bayraklarının
en başına yazmak zorundadırlar.
Yani, Türkleri, Almanları, Amerikalıları, Türk, Alman, Amerikan
uluslarına karşı savaşmaya; Türk, Alman, Amerikan olmaktan çıkıp İnsan[2] olmaya
çağırmalıdırlar.
İnsan ise ancak, politik olanı ulusal
olanla tanımlamamış bir dünya cumhuriyetinde olunabilir. Hem İnsan, hem
de Türk, Alman, Amerikan vs. olunamaz.
Bugünkü sistem Türklerin, Almanların, Amerikalıların, İnsanlar
üzerindeki diktatörlüğüdür. Sosyalistlerin görevi, İnsanların Türkler,
Almanlar, Amerikalılar üzerindeki “diktatörlüğü”nü kurmaktır.
Sorun şudur: politik olan neye göre tanımlanacaktır? Şu veya bu
biçimde tanımlanmış bir ulusa göre mi, İnsan’a göre mi?
Biri ulusal devletler, dünyanın sınırlar ve devletlerle bölünmesi,
diğeri dünya cumhuriyetidir; sınırların ve ulusal devletlerin ilgasıdır.
Demokratik bir cumhuriyet ancak, İnsanların, Türkler,
Almanlar, Amerikalılar üzerindeki bir diktatörlüğü olarak var olabilir, ki bu
aynı zamanda “proletarya diktatörlüğü”nün kendisidir.
“Proletarya diktatörlüğü” ancak İnsanların bir
diktatörlüğü olarak var olabilir. Türk, Alman, Amerikan devletleri olarak var
olamaz bir proletarya diktatörlüğü.
Sosyalist devrim her şeyden önce İnsanların uluslara karşı
bir savaşı olmak zorundadır.
Dünyanın sorunlarına böyle bakmadıkça, dünyadaki hiçbir soruna karşı
politika ve program geliştirilemez ve bir anda politik olarak “ofsayt”a
düşülür.
Örneğin Avrupa Birliği, ulusçu bir bakış açısından, gerici
ulusçuluktan kurtulma, onu aşma gibi görülebilir. Türkiye’de bol bol
görülebilecek, “Avrupa ulus devleti aşıyor” övgüleri hatırlanabilir.
Ama ulusun ne olduğunu kavramış ve ulusların, nasıl tanımlanırsa
tanımlansın (yani demokratik veya gerici ulusçuluğa göre tanımlanmış
olsunlar fark etmez), insanlığın kurtuluşunun önündeki en büyük engel, bütün
sorunların başı olduğunu düşünen biri açısından, yani bir Devrimci Marksist
açısından, yani İnsan açısından, Avrupa Birliği, en gelişmiş biçimiyle
bile (yani Amerika Birleşik Devletleri gibi bir Avrupa Birleşik Devletleri
olması durumunda ve Avrupalılığı sırf teritoryal olarak tanımlaması hiçbir kültürel
ve tarihsel gönderme yapmaması durumunda bile), “ulus devletin aşılması”
değil; kendini Avrupa denen toprak parçasıyla sınırlamış; ulusu yere göre
tanımlayan ve bu topraklar dışında kalan insanları her türlü haktan yoksun
kılan, yeni bir ulusal devletin kurulmasıdır. Yani ilerici değil,
gericidir. Çünkü insanlığın büyük bölümünü dışlamakta; ömrünü doldurmuş,
ulusları ve ulusal sınırları yaşatmaya çalışmaktadır.
Ama sosyalistler ya da İnsanlar için sorun, tıpkı Türklüğü
yok etmek olduğu gibi, Avrupalılığı da yok etmektir.
Avrupa’ya girip girmemenin doğru veya yanlış olduğunu Türkler veya
Avrupalılar tartışır veya tartışabilir.
Ama sosyalistler ya da İnsanlar için tartışma Türklüğün ve
Avrupalılığın nasıl yok edileceği noktasındadır ve öyle olmak zorundadır.
Sosyalistlik ya da İnsan’lık, Türklük ve Avrupalılık ile bir arada
bulunamaz ve uzlaşmaz. Birinin olduğu yerde diğeri var olamaz. İnsanlar
Türk veya Avrupalı olamaz, Avrupalı veya Türkler de İnsan olamaz.
Aynı şekilde bir sosyalist bir Türk, bir Alman veya Avrupalı olamaz;
sosyalist ancak İnsan olabilir ya da olmalıdır; tersinden bir Türk, bir
Alman veya bir Avrupalı da bir Sosyalist (veya İnsan) olamaz.
Ancak uluslara karşı mücadeleyi gündeminin başına koymuş, tüm
insanları uluslar, ulusal devletleri ve ulusal sınırları yıkmaya çağıran bir
hareket, bu gericiliği görebilir, teşhir edebilir ve ona karşı mücadele
edebilir.
Avrupa Birliği karşısında, solun temel açmazı tam da budur.
Bütün dünyada, ulus perspektifinin ötesine gidememiş sol, Avrupa
Birliği sorununa hiçbir çözüm önerememektedir örneğin. Sol bir ülkede Avrupa
Birliği’nden yana iken diğerinde karşıdır. Avrupa Birliği karşıtları
genellikle, en tutucu ve gerici milliyetçilerle, bürokratik ve askeri
oligarşilerle; AB yandaşı olanlar da globalizm hayranlarıyla, liberallerle yan
yanadır.
Ama eğer bugünkü en demokratik biçimiyle bile ulusal devletin artık
yeryüzü çapında ırkçılığın (bir apartheid düzeninin) aracı olduğu gerçeğinden
yola çıkıyor ve insanları uluslara ve ulusal devletlere karşı bir savaş çağrısı
yapıyorsanız; Türkleri, Almanları, Fransızları, Rusları, Amerikalıları ya da
Avrupalıları, Türklüğe, Fransızlığa, Amerikalılığa, Rusluğa, Amerikalılığa,
Avrupalılığa karşı savaşa, Türklüğü, Almanlığı, Avrupalılığı, Amerikalılığı
bırakıp İnsan olmaya çağırıyorsanız, hiç de yukarıdaki gibi açmazlar
içinde kalmazsınız. Aksi takdirde bu ırkçı sistemi yaşatma ve pekiştirme
yönündeki yaklaşımları bir ilerleme ve demokratikleşme olarak görürsünüz.
Tam da şu Dünya Futbol Şampiyonasının yapıldığı günlerde, Der
Spiegel dergisi, Yeni Uluslar Göçü, “Yoksulların Akını”
kapağıyla bir sayı yayınladı. Konu, yoksul ülkelerden insanların zengin
ülkelere kapağı atmalarıydı. Dikkat edilsin, bizzat bu başlığın kendisi
ırkçıdır. Ama bu ırkçılığı, bir Alman, bir Türk, bir Avrupalının görmesi mümkün
olmadığı gibi, bizzat onlar bunu yaratırlar ve savunurlar.
Bir Alman; bir Türk, bir Avrupalı, yeni uluslar göçünden,
yoksulların bir “akın”ından söz edebilir ve edecektir. Ama tüm insanların
eşitliğini, bırakalım gerçek ekonomik eşitliğini, yani kapitalizmin ilgasını
bir yana, formel, hukuki eşitliğini, savunan bir İnsan için, bu
ulusların “akın”ı, yoksulların kapatıldıkları hapishaneden firarı; o
hapishanenin ve duvarların dışına kaçma, o duvarları bilinçsiz bir yıkma çabası
olarak görülür.
Ulusçuya, yani bir Türk, Alman veya bir Avrupalıya, bir saldırı, bir
“akın” olarak görülen, İnsan’a bir öz savunma olarak görülür.
Ulusçu bu akını durdurmaya çalışır. Yumuşak ulusçular, üçüncü
dünyaya daha fazla yatırım yaparak ve yardım ederek bu akını azaltalım der,
sert ulusçular, yeni ve daha sağlam engeller çıkaralım duvarlar örelim der.
Farklı yöntemlere rağmen ikisinin de muradı aynıdır: “Akını” durdurmak!
Ama bir İnsan’a, bu aynı hareket, uluslara karşı, ulusal
sınırlara karşı bilinçsiz ve bireysel bir direniş olarak görünür;
insanların kapatıldıkları “rezervattan” kurtulma çabası olarak görülür.
İnsan’ın sorunu, bunu engellemek değil,
bunun bütün duvarları yıkan bir sele dönüşmesini sağlamaktır.
İnsanlar veya sosyalistler, hapishanenin
veya duvarın dışına bireysel ya da toplu kapağı atma girişimlerini, duvara ya
da hapishaneye karşı, onları yıkmak için bir sosyal ve politik bir harekete
çevirmeye çalışır ve bu hareketlerde böyle bir sosyal devrimci hareketin
tohumunu görür.
İşte soruna böyle bakmayan; İnsan değil, ama Türk, Alman,
Fransız, Avrupalı veya Amerikan olan sol, kendini “ofsayt”ta
bulmaktadır.
Bu, son dünya kupası maçlarında Almanya’da açıkça görüldü.
Alman solu (tam da Alman solu olduğu için zaten), kendisini hep
klasik Hitler tipi ırkçı milliyetçiliğe göre tanımlamış, refleksleri ona göre
oluşmuştur. Belki dünkü dünyada bu tavır bir ölçüde sol bir duruş için yeterli
olabiliyordu ama bugünkü dünyada, bu klasik ırkçı milliyetçiliği hala baş
düşman olarak görmek ve ona göre refleksler göstermek, aslında var olan
gerçek ırkçı sistemi gözlerden gizleme ve hatta bu ırkçı sistemi pekiştirme
girişimlerini olumlama olarak görmeye yol açmaktadır.
Almanya’da bütün sol, Alman milli takımının başarılarında, klasik
ırkçı faşistlerin sokağa çıkacağını; klasik ırkçılığın tekrar legalite
kazanacağını düşünüyordu.
Ama tam aksi oldu, bütün basın Almanların da diğer uluslar gibi
kendi bayraklarıyla başka ulusları hor görmeden ve aşağılamadan övünmeye
hakları olduğunu ve dünya kupasında da bunun gerçekleştiğini; artık uygar bir
ulus olarak hala geçmişin yüküyle bayraklarını açmaktan utanmamaları
gerektiğini yazdı.
Gerçekten de, başka ülkelerin bayrakları da her yerde dalgalandı,
kimse onlara karşı bir saldırıda bulunmadı. Aksine, güvenlik görevlileri
başkalarını da kendi bayraklarını sallama özgürlüğünü garanti altına aldı. İlk
başlarda klasik ırkçı faşistlerin yaptıkları bir iki girişimde polis son derece
sert davranarak onlara gereken mesajı verdi.
Ama bütün bunlar olunca, sol birdenbire kendisini silahsızlanmış
buluverdi.
Bunu belki gözlerden kaçmış küçük bir olayda görelim: Hamburg’da Sternschanse
(“Yıldıztabya” diye çevrilse pek de yanlış olmaz) diye bir semt vardır.
Genellikle eski evlerin bulunduğu, yabancıların, solcuların ve öğrencilerin
yoğun yaşadığı bir semttir. Hatta burada solcuların işgali altında bulunan eski
bir tiyatro binası vardır (buna Kızıl Flora denir). Bu semtte, son dört
beş yılda, dünyanın bütün metropollerinde görülen bir değişim başladı.
Bütün dünyada, Yuppie’ler genellikle, eski solcuların,
yabancıların yaşadıkları; daha rahat bir atmosferi olan semtlere
yerleşmektedirler. Aynısı burada da oldu. Genellikle medya alanında çalışan
veya nispeten iyi bir geliri ve işi olan, genç, politikaya ilgisiz Yuppie’ler
bu semte dadandılar ve oradaki yerleri kendi mekânları yaptılar. Artık o eski
partal giysili solcular yoktu ya da azınlığa düşmüşlerdi: iyi bakımlı, giyimli,
anlamsız yüzlü genç bir kitle doldurmaya başladı orayı.
Dünya Kupası vesilesiyle de bütün kafeler önlerine birer televizyon
ekranı koydular. Havalar da güzel gidince, maç saatlerinde bu kitle iğne atsan
yere düşmez biçimde maçları izledi. Yüzlerini boyayanlar, formalar, takma
saçlar vs. hasılı o televizyonlarda görülen tipik bir maç seyircisi
görünümü ortalığı kapladı. Bir karnaval, bir festival havası ortalığı
sarıyordu.
İşte, Alman milli takımının bir maçında, solcuların işgali altındaki
“Kızıl Flora”dan, maç esnasında klasik Alman ırkçı milliyetçiliğine
karşı, kocaman hoparlörlerle bir propaganda ve sabotaj yayını başladı.
Kafelerin önüne oturmuş maç seyreden binlerce karnaval havasındaki kitle önce
biraz mırıldandı ama sonra bu yayını duymazdan geldi, ciddiye bile almadı. Hele
Almanya golü attıktan sonra Alman bayraklarıyla güle oynaya eğlenmeye başladı.
Başkalarına karşı bir saldırganlık görülmedi. Hatta diğer uluslara göre daha
ölçülü ve dikkatliydiler, başkalarını rencide etmemeye özel bir dikkat de
gösteriyorlardı.
Bu propaganda-sabotaj yayını sadece coşkunun gürültüsü içinde yok
olmadı; aynı zamanda absürdleşti.
Çünkü o kendini, klasik ırkçı, Hitler selamlı, kaz adımı yürüyüşlü
bir milliyetçiliğe karşı hazırlamıştı, karşısına çıkan rengarenk boyalar içinde
şarkı söyleyen, diğerlerine saldırmayan, kendisini de diğerleri gibi gören,
bütün ulusların milliyetçiliği gibi bir milliyetçilikti. Hatta onlardan daha
ölçülü, anlayışlı ve toleranslı bile denebilir.
Ama bu “ofsayt” durumunu daha da pekiştiren olgu da şuydu:
Almanya’da yaşayan Siyahlar, Türkler ve yabancılar da ellerinde Alman
bayraklarıyla, daha fazla Alman olduklarını kanıtlamak (ve kabul edilmek için)
için Almanlardan daha büyük coşku ve ekstra bir gösterme çabasıyla Alman milli
takımının zaferini kutluyorlardı. Hatta muhtemelen Türk gençleri olan yabancı
görünümlü gençler, koca bir tır kamyonunu “Kızıl Flora”nın karşısına
getirmişler onun üstüne çıkmışlar ve üzerinde Almanya’nın galibiyetini kutluyorlardı.
Sonra polis geldi ve tırın tepesi tehlikeli olduğundan gençleri oradan indirdi.
Bir zamanlar polis “Kızıl Flora”ya saldırmak için gelirdi, şimdi Alman milli
takımının zaferini kutlayan yabancı gençlerin kutlamayı fazla aşırıya
vardırmamaları için geliyordu.
Bu çok basit, sıradan, belki çok kişinin dikkatini bile çekmemiş
küçük olaylar dizisi, klasik solun bugünün dünyasını anlamadığını ve ona
söyleyecek bir sözü olmadığını; artık ciddiye bile alınmadığını, bir tehlike
olarak bile görülmediğini bir kere daha belgeliyordu.
Irkçılığın bir tehlike değil gerçek olduğunu görmeden bugünkü
dünyada politika üretmenin olanağı yoktur. Ama ırkçılığın bir tehlike değil de
bir gerçek olduğunu ise ancak İnsanlar görebilir, Türkler, Avrupalılar,
Almanlar veya Amerikalılar değil. Onlar açısından her şey olağandır. Irkçılık, Der
Spiegel’in kapağındaki “akın” sözcüğünde gizlidir.
Bugünkü dünyada, artık klasik ırkçılık bir tehlike değildir. Elbet
bu ırkçılık vardır. Hele savaş sonrasını ve 68’i yaşamamış doğu Avrupa
ülkelerinde bu ırkçılık vardır ve oldukça da güçlüdür, ama artık dünyadaki
gelişmelere damgasını vuran bu değildir. Bu ırkçılığa karşı mücadele içinde
hiçbir program ve perspektif geliştirilemez. Bugünün ırkçılığı, çok kültürlü
biçimiyle bile ulusal devletleri ve sınırları savunmanın ta kendisidir.
Globalleşme, tüm malların ve paranın serbest dolaşımına
dayanmaktadır. Bugünün dünyasında, bir tek mal vardır bu serbest dolaşımdan
yararlanamayan: İşgücü.
İşgücünün serbest dolaşımı, gittiği yerde eşit haklara sahip olması
demek, ulusların, ulusal sınırların ve devletlerin ortadan kalkması demektir.
Kar oranlarını yüksek tutmak ve işçi sınıfını uluslara göre
bölebilmek ve her ülkede burjuvaziyle ittifaka çekebilmek ancak ulusal sınırlar
ve devletler sayesinde mümkün olmaktadır.
Globalleşmenin böylesine geliştiği bir çağda, klasik ırkçılık ne
burjuvazinin yayılma hayalleri ne de kapitalizm için hiçbir avantaj
sağlamamakta, aksine bir yük oluşturmaktadır.
Bu nedenle, ulusal devletleri savunma, bir bakıma, burjuvaziyi
klasik ırkçılığa karşı duruşa ve çok kültürlülüğe dayanan bir milliyetçiliği
teşvik etmeye zorlamaktadır. Burjuvazinin böyle bir sisteme doğru geçişi hem
ülke içinde hem dünyada ona daha geniş bir temel ve daha geniş bir hareket
alanı sağlamaktadır.
Elbette burjuvazinin bir milliyetçilikten diğer milliyetçiliğe
geçişi; kaz adımlı Hitler selamlı milliyetçilikten, renkli ve karnaval havalı
milliyetçiliğe geçişi, düz bir yol izlememektedir ve bizzat burjuvazinin içinde
aynı zamanda bu iki milliyetçilik arasında bir çatışma da gerçekleşmektedir.
Bu düz bir süreç değil, çatışmalı, gelgitleri olan bir süreçtir.
İşte son Dünya Kupası, Almanya’daki bu çatışmada, klasik ırkçı
milliyetçiliğin, “çok kültürlü” milliyetçilik karşısında ciddi biçimde
geri adım atmak zorunda kaldığı bir çatışmaydı aynı zamanda. Solu “ofsayt”a
düşüren de tam buydu.
Almanya’daki Dünya Kupasında bu çatışma da gelecek yazının konusu
olsun.
06 Temmuz 2006
Futbol
Şampiyonası, Alman Politikası ve Sol
Bu dünya futbol şampiyonasında Almanya dünya şampiyonu olamadı,
finale kalamadı, üçüncülükle yetinmek zorunda kaldı, ama politik olarak bu
şampiyonada en büyük başarı ve kazanç Alman burjuvazisinindir.
Neden ve nasıl?
Bunu göstermeyi deneyelim.
Son dünya kupası, Alman burjuvazisinin, klasik kana, soya dayalı
ırkçı milliyetçilikten; artık günün ihtiyaçlarına cevap vermeyen ve bir yük
oluşturan bu milliyetçilikten; globalleşmenin ve bir Avrupa Birliği
oluşturabilmenin ihtiyaçlarına daha uygun düşen bir milliyetçiliğe geçişin
dönüm noktası olduğu gibi; bu iki milliyetçilik arasındaki mücadelenin de bir
sahnesiydi.
Bu durumu iyi gözleyen eski 68’li, bir zamanların hızlı anarşisti,
şimdilerde Yeşiller’in teorisyen ve stratejistlerinden, onların Avrupa
işlerine bakan Daniel Con Bendit (bir zamanların “Kızıl Dany”si)
son Dünya Şampiyonasına Alman Milli Futbol takımını hazırlayan Klinsmann’ı
kastederek, “o Yeşil-Kızıl koalisyonun yapamadığını başardı” (“Yeşil”
ve “Kızıl” Alman politik kültüründe Yeşiller ve Sosyal Demokratların
karşılığı olarak kullanılıyor.) anlamında sözler etti.
Onu böylesine söz ettiren değişim nedir?
Birçok sosyolog ve yazar bu şampiyona öncesi Almanya ile bu
şampiyona sonrası Almanya’nın aynı olmadığını söylüyor ve bunda Alman Milli
takımının antrenörü Klinsmann’ın işlevine dikkati çekiyor[3].
Birkaç karakteristik haber, bu dönüşümün çapı hakkında bir karar
verir.
Almanya’da büyüyen, Türkiye kökenli film rejisörü Fatih Akın, Hürriyet’te
çıkan habere göre şunları söylemiş. Haberi 2 Temmuz Pazar günkü Hürriyet’ten
okuyalım.
“Ödüllü Yönetmen Fatih Akın: Dünya Kupası ırkçılığı bitirir. (...)
“İlk kez Almanya’yı tuttuğunu söyleyen Akın, “Almanya’daki Türkler milli
maçlarda hep rakibi tutardı. Ama bu son Dünya Kupası’nda bu değişti. (...)
Bütün dünyadan misafirler geldi. Bu bir şok gibi oldu. Eğitim gibi bir şey
oldu, iyi oldu. Irkçılık gidiyor.”
“Almanya’nın yediği gol üzülen, attığı golle havalara fırlayan Akın,
tur sevincini kutladı.”
Alman medyasında, esas vurgu hep, artık bütün milletler gibi
Almanların da kendi bayraklarından utanmamayı öğrendikleri ve onunla rahat bir
ilişki kurabildikleri gibi noktalarda yoğunlaşıyordu. Ve hemen hemen bütün
haber ve resimlerde genellikle Almanlar başka uluslardan insanlarla birlikte
eğlenirken haber yapılıyordu. Maç dolayısıyla gelenlerle yapılan söyleşi ve
haberlerde öne çıkarılan, ziyaretçilerin Almanlar hakkında hep kabız, aşırı
ırkçı, milliyetçi, gülmez insanlar gibi yargıları olmasına rağmen burada
bambaşka bir durumla karşılaşmış olmaları gibi noktalardı.
Bir de en çok Alman bayrağıyla Alman milli takımının başarılarını
kutlayan yabancılar, özellikle Türkler ve siyahlar göze batırılmaya
çalışılıyordu. Hatta Türklerin Alman bayrağının kırmızı şeridinin ortasına ay
yıldız koymaları özellikle öne çıkarılan haberler arasındaydı. (Buna gerici
Türk milliyetçiliği, aynısının yarın Türkiye’de de olabileceği, yani Kürtlerin,
yeşil, sarı ve kırmızının ortasına bir ay yıldız koyabilecekleri korkusuyla
hemen karşı çıktı. Tabii Almanlarınkine koyulmasına temelden itirazı yok. Ona
itirazı eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürebilir diye)
Yani Fatih Akın’ın tavrı, en azından yabancılar ve solcular yaygın
olan genel bir eğilimin ifadesinden başka bir şey değil. Solcuların ve
yabancıların önemli bir kısmı eski reflekslerin anlamının kalmadığını düşünüyor
ve artık Alman bayrağından utanmamayı veya Almanya’yı tutmayı öğreniyor.
Geçenlerde “Sol Neden ”Ofsayt”ta?” yazısında anlattığımız ve
tartıştığımız küçük sahneler, aslında genel bir eğilim ve dönüşümün tipik
görünümleriydi.
Aslında bu yeni durum bizzat PDS’in (Demokratik Sosyalizm Partisi)
yıldızı olan, Gregor Gysi’nin aşağıdaki sözlerinde en açık biçimde yansıyor:
“Ulusal futbol takımları için Almanlar tarafından dışa vurulan
ulusal gurur, Meclis sol grup başkanı Gregor Gysi’nin görüşüne göre, olumlu
yurtseverliğin bir işareti. Gysi “Tageszeitung”a verdiği demeçte, Almanya’da
genç kuşak arasında “Ana vatanlarına (Türklerde vatan ana metaforuyla,
Almanlarda baba metaforuyla bağlantılıdır. Tam çevirisi”baba vatan” olurdu)
karşı tamamen normal, kabız olmayan” bir ilişki gelişiyor ve bu dünya futbol
şampiyonasını “biricik büyük bir şölen yapıyor” dedi. Buna karşılık, bizzat
kendi kuşağının ise, “ulusal sorunla hastalıklı bir ilişki”si olduğunu ve bu
nedenle yurtseverlik tartışmasında “ağzını kapaması” gerektiğini söyledi.
Gysi “Burada ilk defa, kendi ulusuna karşı bağımsız, kabız olmayan,
normal bir ilişki oluşuyor” dedi. Eski PDS Başkanının argümanına göre, toplumda
herkesin kendisini bütüne karşı sorumlu hissedebilmesi için, kabız olmayan ve
normal bir ulusal bağ bir ön koşuldur. Gysi’ye göre, “sağ taraftaki totaliter
antikomünizm tıpkı solun bir kesimindeki totaliter antinasyonalizm gibi bunu
şimdiye kadar engelledi.”
Gysi partisinin bir bölümündeki ritüelleşmiş “Almanya, bir daha
asla!” parolasını da eleştirdi. “İnsan istemediği bir ulusu yönetemez” dedi.
Bunun kafada ve yürekte bir çelişki olduğunu söyledi. Solcular ve kendi
kuşağının tutucuları, 50’li ve 60’lı yıllarının tecrübeleriyle genç kuşakların
canını sıkmamalı. “Biz kendiliğinden daha iyi gelişeni yolundan
saptırmamalıyız. Normalleşmeye bizim katkımız bu olabilir.” dedi.[4]
Gysi’nin bu sözleri, bu futbol şampiyonasının Alman kapitalizminin
gerçek bir zaferi olduğunun en büyük delilidir.
Eski milliyetçiliğin karşısında olan solcular yeni milliyetçiliğin
savunucularıdırlar.
Bir burjuvazi için, bundan daha büyük bir kazanç olabilir mi?
Ofsaytta kalmak istemeyen solcular ve yabancılar (Gysi veya F. Akın) bu yeni
milliyetçiliğin selamlayıcıları, taraftarı ve savunucusu olarak ortaya
çıkıyorlar.
Milliyetçiliğin ne olduğunu anlamayanlar, bugünkü dünyada en
demokratik milliyetçiliğin bile aslında dünya çapında bir ırk ayrımcısı
apartheid sisteminin aracı olduğunu anlamayanlar, böyle yaparken, ırkçılıktan
kurtuluş ve ona karşı çıkış adına, fiilen bu ırkçı sistemin savunucuları olarak
ortaya çıkıyorlar.
Ama sadece sol mu böyle?
Aynı bölünmenin Alman sağı, arasında da yaşandığı görülüyor. Die
Zeit gazetesinin haberine göre, Alman faşistleri arasında da bir bölünme
varmış. Bir kısmı, bu “yeni yurtseverliği” milliyetçiliğin yaygınlaşması
olarak selamlarken, diğerleri bunun “pazar günü milliyetçiliği” olduğunu
söyleyip bu milliyetçiliğe karşı tavır alıp onunla kendi arasına sınır çizmeye
çalışıyormuş. Bunlar etrafı dolduran siyah kırmızı ve sarı renkli Alman
bayraklarına da karşı çıkıp, siyah beyaz ve kırmızı renkli bayrağın Alman milliyetçiliğinin
bayrağı olduğunu söylüyorlarmış.
Böylece Alman burjuvazisi, solcuları, yabancıları (ve hatta
faşistler arasındaki bölünmenin gösterdiği gibi) faşistlerin bir bölümünü yeni
milliyetçiliğinin destekçileri haline dönüştürmüş bulunuyor. Elbette bu yeni
biçim milliyetçilik Batı Almanya’da eski Doğu Almanya olan eyaletlerden, büyük
şehirlerde taşralı genç kuşaklar arasında yaşlılardan daha güçlü ve yaygındır.
Eski biçim hala özellikle eski Doğu Almanya’da çok güçlüdür, ama bu,
geleceğe damgasını vuran bir eğilim değildir. Bütün Doğu Avrupa’da olduğu gibi,
orada zaman bir süre durmuştu ve duvarın yıkılışından beri kaldığı yerden devam
ediyor. Doğu ve Batı (yaşlılar ve gençler; büyük şehirler ve taşra) aslında bu
milliyetçiliğin birbirini izleyen iki aşamasını, zamansal bir dizilişi,
mekânsal biçimde yansıtmaktadırlar.
Alman kapitalizmi için Avrupa’daki başka ulusları ve toprakları
işgal ile yayılmanın, başka ulusları köleleştirmenin ideolojik temellerini atan
klasik ırkçı milliyetçilik bir intihar olur. Ayrıca buna ihtiyacı da yoktur.
Hitler’in “Avrupa Kalesi”ni Alman burjuvazisi, bizzat Doğu Avrupalı
halkların Avrupa Birliği’ne katılmak için yaptıkları ayaklanmalarla ve gönüllü
katılımlarıyla kurmuş bulunmaktadır.
Alman burjuvazisinin ihtiyacı, bu yeni duruma uygun bir
milliyetçilikti. Eski kuşakların şekillenmeleri, gelenekler, yerleşmiş eski
yapı bu yeni duruma uygun bir milliyetçiliğin egemen olmasının önünde bir engel
oluşturuyordu. Bu futbol şampiyonası, bu eski milliyetçiliğin kabuğunun
kırılması; Alman politik kültürü ve egemen resmi milliyetçilik için küçük bir
“devrim” oldu.
Ama eskisinin yerine gelen, en az eskisi kadar tehlikeli bir
ırkçılıktır ya da günümüz dünyasına uygun bir ırkçılıktır. Bu kavranmazsa,
dünyadaki hiçbir gelişme karşısında doğru tavır alınamaz.
1936 Berlin Olimpiyatları biyolojik ayrımlara dayanan bir
milliyetçiliğin ve ırkçılığın bir gösterisiydi.
2006 Dünya futbol şampiyonası, “çokkültürlü” bir milliyetçiliğin ve
ırkçılığın gösterisidir, Alman politik kültüründe ikincisinin birincisinin
yerini almasıdır.
Bunun nasıl bir ırkçılık olduğunu ise herhangi bir şekilde
milliyetçi olanlar anlayamazlar.
Bunun ırkçılık olduğunu anlayabilmek ve görebilmek için, yeryüzünde
ulusal sınırların ve milletlerin demokrasi ve insan haklarının önündeki en
büyük engel olduğunu kavramak; bu çok kültürlü milliyetçiliğin de bu ulusal
sınırları ve ırk ayrımcısı sistemi yaşatmayı ve güçlendirmeyi amaçladığını
görmek gerekir. Bugünkü globalleşme çağında, gelişmiş ülkelerde, gerek yaşlanan
nüfus dolayısıyla, genç nüfuslu üçüncü dünyadan gelecek iş gücüne duyulan
ihtiyaç nedeniyle; gerek iş gücünün yeniden üretiminin fiyatını düşük tutmak
dolayısıyla kar oranlarını yükseltmek için özellikle gastronomi, temizlik,
sağlık gibi alanlarda göçmen iş gücüne duyulan ihtiyaç nedeniyle ve nihayet
belli alanlarda (özellikle programlama, elektronik) işgücü ithal edebilmek ve
çekebilmek için klasik kana, etniye, kültüre dayanan milliyetçilik, burjuvazi
için bir engel oluşturur.
Ama sadece bunlar değil, Alman burjuvazisi gibi sabıkalı bir
burjuvazi için, klasik milliyetçilik, ekstradan prangadır politik, ideolojik ve
kültürel etkinin ekonomik etki ölçüsünde yayılmasını ve ağırlığının artmasını
engelleyen.
Burjuvazinin Globalleşmeden çıkardığı sonuç, yeryüzünde ulusal
sınırların kaldırılması gereği, ulusların ilgası ve bir tek dünya cumhuriyeti
değildir. Bu eski milliyetçiliğin terki bizzat tam da bu ulusları ve
sınırları korumanın ve yaşatmanın bir aracıdır. Böylece burjuvazi, hem
gerici ulusları ve ulusal sınırları korumakta hem de yoksulları bir rezerv
olarak bu sınırların dışında tutmaktadır.
Böylece, insanlığın büyük yoksul çoğunluğu, ulusal sınırları ve
ulusları meşru kabul eden bu sistem aracılığıyla, bir ırk ayrımcısı bir dünyada
yaşamaktadır. Bu modern çokkültürlü ulusçuluğu savunmak, özünde bu ırk
ayrımcısı sistemi savunmak, ulusları savunmak anlamına gelmektedir.
Bugünkü ırkçılık, aslında tıpkı klasik ırkçılık gibi dışında
tutarak köleleştirmektedir. Çok kültürlü milliyetçilik, zengin ülkelerin
etraflarına ördükleri duvarlarla birlikte yükselmiştir ve yükselmektedir. Bu
dışta tutuş “çok kültürlü” bir milliyetçilik aracılığıyla yapıldığından, bu
modern ırkçılığa geçiş, “normal” bir milliyetçiliğe geçiş olarak Demokratik
Sosyalizm Partisi önderi Gysi tarafından bile selamlanıyor ve savunuluyor.
Bugünün dünyasında her türlü malın ve paranın hiçbir ulusal sınırı
tanımadan dolaştığı bir dünyada, işgücü denen malın hala ulusal sınırlara bağlı
kalmasını “normal” bir milliyetçilik olarak savunmak, yani ulusal devletleri,
sınırları savunmak ve insanları bunlara karşı savaşa çağırmamak, ırkçılığı
savunmakla, insanlığın büyük bölümünü bir “üçüncü dünya” denen rezervatta
tutmakla özdeştir.
Bunu kavramayan sol, klasik ulusçuluğu ve ulusal devletleri
savunduğu sürece, “ofsayt”ta kalmaya, klasik faşistlerle aynı ulusçuluk
düzeyine takılmaya mahkûmdur. Eğer bu klasik ulusçuluk karşısında bay Gysi gibi
“normal” ve “çok kültürlü” ulusçuluğu savunduğunda da, bugünün gerçek var olan
ırkçılığını, geleceğe damgasını vuran ırkçılığı savunur durumda olmaya
mahkûmdur. Yeşiller, PDS veya Fatih Akın’da olduğu gibi.
Aslında bu bölünme aynen Türkiye’deki solun bölünmesi gibidir.
Klasik ırkçı Türk milliyetçiliğini savunanlar, Türklüğü ve Türk devletini
sorgulamayanlar ve globalleşmeye karşı olmak adına onu savunanlar,
genelkurmayın, askeri bürokratik oligarşinin birer desteği ve yedeği olarak
kalmaktadırlar. Buna karşılık, “çokkültürlü” mozaik milliyetçiliği savunanlar
ise burjuvazinin, globalizmin, AB’nin, liberalizmin savunucuları olarak ortaya
çıkmaktadırlar.
Her iki taraf da ulusal devletleri ve sınırları tartışmamaktadır,
politik olanın ulusal olana göre tanımlanmasını sorgulamamaktadır; her iki
taraf da milliyetçilidir, farkları ulusal olanın nasıl tanımlanacağı
noktasındadır.
Alman politik kültüründe “bir daha asla Almanya” sloganları
atanlar veya “Anti-Alman”cıların Türk solundaki karşılığı Türkiye’nin “ulusalcı
sol”udur. Gysi’lerin, Bendit’lerin Türkiye’deki karşılıkları ise ÖDP’liler,
“İkinci Cumhuriyetçiler”dir.
Bunların ikisi de milliyetçidir, ayrılıkları milliyetçilik anlayışlarındadır.
Klasik milliyetçiler buna Türkiye’de antiemperyalizm, Almanya’da anti Almanlık
elbisesi giydirmekte; globalizme karşı çıkış adı altında gerici ulusçuluğu
savunma ve yaşatmaya çalışmaktadırlar. Modern çokkültürlü milliyetçiler ise
savunduklarının milliyetçilik olmadığını, ulus devletin aşılması olduğunu
söylemektedirler. Bunların ikisi de milliyetçiliktir. İkisi de ırkçılıktır ama
biri artık ömrünü doldurmuş, diğeri bugünün dünyasının ihtiyaçlarına uygun.
Bu futbol şampiyonasında Almanya’da ne olduğunu anlamak için
Türkiye’de şöyle bir durum düşünülebilir: Almanya’daki Bayern Futbol Mafyası
(şu Beckenbauer’ler falan) klasik ırk, kana dayalı milliyetçiliğin
temsilcileriydiler. Bu milliyetçilik bizzat Alman burjuvazisinin çıkarlarının
önünde bile bir engel haline gelmişti. Bu en iyi ve açık olarak Alman Milli
takımının bileşiminde görülür.
Bu milliyetçilik, yetenekli ve yoksul Türk ve yabancı çocuklarını
daha okul ve mahalle takımlarından beri engeller. Bunların içinde özel
yetenekleriyle yükselebilenler büyük takımlarda yedek kulübelerinde bekletilir
ve hele milli takıma alınmaları söz konusu bile olmazdı.
Bu en açık olarak futbol sonuçlarında görülebilir. Fransa, Cezayirli
İşçi Çocuğu Zidane ve simsiyah futbolcularıyla Dünya şampiyonu ve ikincisi
olurken, Alman milli takımı benzer başarılar gösterememektedir.
Buna karşılık, Almanya’nın dışladığı Türkiye kökenli gençler,
Türkiye’yi geçen dünya şampiyonasında dünya üçüncüsü yapmışlardı. Bu gençleri
dışlamayıp özümleyebilseydi, geçen dünya şampiyonasında Almanya kolaylıkla
dünya şampiyonu olabilirdi örneğin.
Bu durum Almanya’ya egemen kana dayanan milliyetçiliğin Almanya’nın
ekonomik gücüne denk düşen bir politik ve ideolojik güç ve ağırlıktan onu
mahrum kılmasının futbola yansımasından ve onda da ifadesini bulmasından başka
bir şey değildir.
Alman kapitalizmi üretim ve ekonomi alanındaki etkisini, politika ve
ideoloji alanında gösteremiyor ve bu da Alman kapitalizmi ve emperyalizminin
gelişiminin ve yayılışının önünde bir engel oluşturuyordu. Almanya iki dünya
savaşına neden olmuşluğu ile diğer ülkeleri işgal etmişliği ile zaten
sabıkalıdır. Bu geçmiş nedeniyle Almanya, daima uluslararası politika alanında
arka planda kalmayı bir strateji olarak benimsemiştir.
Dünya politikasında Avrupa adına hep Fransa’yı öne sürmüş, gerçekte
kendi söylemek istediklerini Fransa’ya söyletmiştir. Böylece hem Fransız
burjuvazisinin kendini beğenmişlik biçiminde dışa vuran aşağılık komplekslerini
tatmin etmesine olanak vermiş hem de onun bu tafralı tavırları karşısında altın
ortayı, aklıselimliği ve uzlaşmayı savunan bir pozisyonu savunur görünme
olanağı elde etmiş, herkes tarafından kabul edilebilir olmuştur. Savaş
sonrasının özellikle Genscher döneminin Alman dış politikasını bu strateji
karakterize eder.
Ne var ki Doğu Avrupa’nın çöküşüyle birlikte bu denge yerinden
oynamıştır. Yeni döneme uygun dış politikayı da Yeşillerden Fischer
şekillendirmiştir.
Duvarın yıkılışında, Almanya’nın birleşmesine en büyük muhalefet
bizzat Fransa ve İngiltere’den hatta Amerika’dan gelmiştir. Doğu Avrupa’nın
halkları bir yandan, Avrupa Birliği’ne katılarak Rusya’ya karşı kendilerini
garantiye almak istiyorlardı ama Avrupa Birliği demek Almanya demek olduğundan,
bu aynı zamanda Almanya tarafından yutulmak anlamına de geliyordu. Yağmurdan
kaçarken doluya tutulmaktı bu. Bu nedenle bir yandan Avrupa Birliği’ne
girerken, Alman politik etkisine karşı Amerika’nın yanında yer aldılar. Böylece
ABD, aslında bu ülkelerde ekonomik olarak büyük bir etkisi olmamasına rağmen,
bu ülkeler fiilen Alman sermayesi tarafından ele geçirilmiş olmasına ve
Almanya’nın egemen olduğu Avrupa Birliği’ne girmiş olmalarına rağmen ABD’nin
müttefiki oluyorlar ve ABD bu ülkeler aracılığıyla Avrupa Birliği içinde
ağırlığını arttırıyor, Irak’a saldırı döneminde olduğu gibi, Avrupa Birliği
içinde “Yeni Avrupa” ile “Eski Avrupa”ya karşı bir denge oluşturabiliyordu.
Böylece ABD bizzat Avrupa Birliği içinde Alman-Fransız eksenini
kuşatabiliyordu. İngiltere zaten klasik müttefiki ve Avrupa Birliği içinde
beşinci koluydu. Güney Avrupa ve Akdeniz ülkeleri İtalya, İspanya, Portekiz
gibi ülkeler Almanya’nın gücünü dengelemek için ABD’nin yanında saf
tutuyorlardı, Doğu Avrupa da Almanya’ya ya karşı ABD’ye yaslanınca, ABD Alman
Fransız eksenini kuşatabiliyor; bu dengeler aracılığıyla örneğin Türkiye’nin
Avrupa Birliği’ne alınması için (ki Türkiye’nin AB üyeliği de bizzat ABD’nin
Avrupa Birliği’nin bir siyasi irade oluşturmasını engelleme stratejisinin bir
parçasıdır) baskı yapabiliyordu.
Öte yandan Almanya, Doğu Almanya’yı yutmuştu ama bu biraz midesine
oturmuştu, bunu hazmetmesi biraz zaman alacaktı. Benzer şekilde Doğu Avrupa’da
gerek ihraç malları gerek ihraç ettiği sermaye ile muazzam bir ağırlık
kazanmıştı ama bu politik ilişkilere hiçbir şekilde yansımıyordu. Çünkü
geçmişin hayaleti bir türlü peşini bırakmıyordu.
Yugoslavya’nın parçalanmasını Almanya başlattı ve bugün, bizzat
Sırbistan dahil bütün eski Yugoslavya’da esas ağırlığı olan Almanya’dır.
Yugoslav iç savaşı bir bakıma Almanya ile Rusya, Fransa ve ABD’nin arasındaki
etki ve paylaşım mücadelesinden başka bir şey değildi ve bunun tartışmasız
galibi Almanya oldu.
Almanya bir yandan eski Doğu Almanya’yı hazmetmeye çalışır, diğer
yandan Doğu Avrupa üzerinde iktisadi etki ve gücünü pekiştirir ve böylece uzun
vadede ABD’nin etkisini nötralize edecek temeli sağlamlaştırırken, diğer yandan
Avrupa Birliği içinde politik ağırlığını pekiştirmek için AB içinde bir anayasa
hazırlığına girdi. Bu anayasa ile yavaş yavaş, AB çapında seçilmiş organlara
doğru bir geçişe başlangıç yapılmak isteniyordu. Avrupa Parlamentosu gibi
gerçek bir gücü temsil etmekten uzak organların dönemi geride kalmalıydı.
Tasarıyla örneğin bir ortak Avrupa Dış Politikası için temel
yaratılıyor ve Alman Dışişleri Bakanı Fischer bu görev için hazırlıklara
başlıyordu. Ama Almanya’nın bu artan gücünden korkan Fransa, bu planı sabote
etmekten başka çare bulamadı ve Anayasayı halk oylamasına götürerek hayır dedi.
Böylece Anayasa ve Alman planı bir anda değersiz bir kağıda dönüştü. Bu durum
elbette ABD’nin de çok işine yaradı.
Almanya kendisi bizzat Fransa’dan bile daha geri, kana dayanan bir
ulus tanımına dayanırken Fransa’nın ulusçuluğa dayanarak Avrupa’nın politik
birliği ve iradesine giden yolu sabote etmesine karşı bir şey yapamazdı. Bu
milliyetçilikle doğu Avrupa’daki anıları unutturamaz, ekonomik etkisini politik
bir etkiye dönüştüremezdi, hatta bizzat kendi ekonomisinin ihtiyaçları bile bu
milliyetçilik tarafından baltalanır olmuştu. Örneğin doğu eyaletlerinde klasik
ırkçılığın kurbanları genellikle iş adamları bile olabiliyordu.
Bu koşullarda, ancak ciddi bir stratejik dönüş, Almanya’ya bu
sorunları aşabilmesi, Fransa’nın, Doğu Avrupa’nın direncini kırabilmesi ve
Avrupa’da bir tek politik irade oluşturup, dünya çapında ABD’ye meydan
okuyabilecek bir duruma gelebilmesi için gerekli koşulları yaratabilirdi. O
zaman birdenbire karşı olanlar yandaş haline gelebilirler, etkiye karşı
duranlar bizzat o etkinin araçları olabilirlerdi.
Bu yönde epey adımlar atılmıştı. Örneğin bizzat Fatih Akın gibi genç
Türk asıllı rejisörlerin önünün açılması ve ödüllerle teşvik edilmeleri, hem
Alman sinemasına bir taze soluk getirmiş, Alman filmlerinin dünya pazarına
egemen Amerikan sinemasına karşı bir hamle yapmasını sağlamış hem de
Almanya’daki Türklerin sisteme entegrasyonu yolunda küçük adımlar atmalarını
sağlamıştı.
Dış politika alanında benzer bir işlevi de Alman politikasının bütün
anketlerde yıllar boyunca “en sevilen” politikacısı çıkan Fischer görmüştü. Bu
solcu eskisi, İsrail Parlementosu’ndan Arap ülkelerine kadar her yerde Alman
kapitalizminin çıkarlarını en akıllı biçimde savunmuş ve Almanya’nın ihtiyacı
olan değişiklikleri yapmıştı. Fischer sayesinde Alman Ordusu, adım adım bütün
askeri harekâtlara katılma hakkını elde etmişti.
Ama bütün bu gibi gelişmelerde yansıyan anlayış henüz hem toplumun
derinlerine nüfuz etmiş hem de egemen politik elite egemen olmuş değildi.
Özellikle futbol ve spor alanında eski anlayış, bu alana egemen olan
Bayern Mafyası da denen Beckenbauer gibilerin şahsında egemenliğini
sürdürüyordu. Ama aynı zamanda bu anlayış artık bütün olanaklarını tüketmiş
bulunuyor ve bir başarı getiremiyordu. Daha önce bu Mafya’nın has adamı olmayan
Christopher Daum, Kokain kullanmışlığı bahane edilerek tasfiye edilmiş ve bir
süre daha zaman kazanmıştı bu ekip. Ama Alman futbolunun düşüşünü
durduramamıştı yine de.
İşte bu uzun yıpranma sürecinin sonunda, yine bu Mafya’nın dışından,
Stuttgart’lı, futbol kariyerinin önemli bir bölümünü İtalya, İngiltere gibi
başka ülkelerde geçirmiş, Amerika’da yaşayan (galiba karısı da Çin asıllı bir
Amerikalı) Klinsmann’ın Alman milli takımının başına gelmesi ile Alman
kapitalizminin çıkarları üzerine iki farklı milliyetçilik arasındaki mücadele,
bir bakıma futbol şampiyonası içinde geçer oldu.
Politikada, giyinişler, duruşlar, tavırlar hep birer politik anlama
da sahiptirler. Klinsmann, takımı derhal gençleştirdi. Takımın esas golcüsü
olarak Polonya asıllı iki futbolcuyu forvete koydu. Daha sonraki düzenlemede
Almanya’da büyümüş Odonkor adlı yarı siyahi bir oyuncuyu da takıma aldı. Bayern
Mafyası’nın takım içindeki etkisini kırmak ve onlara kendi otoritesini kabul
ettirebilmek için Kaleci Oliver Kahn’ı yedeğe aldı.
Almanya’da olanı anlamak için, Bayern Mafyası yerine Türkiye’deki
futbol mafyası, MİT ve mafya ilişkileri göz önüne getirilebilir. Beckenbauer
yerine Fatih Terim konulabilir.
Türkiye’de Özel savaş dairesinin inkarcılığa ve baskıya dayanan
klasik Türkçü milliyetçiliği ile İkinci Cumhuriyetçilerin, çok kültürlü bir
milliyetçiliğin çatışmasının milli takımın bileşenine ilişkin bir çatışma
biçiminde yansıması göz önüne getirilebilir. Örneğin Fatih Terim gibilerin
artık iyice yıpranmaları ve yeteneksizliklerinin açığa çıkmasıyla, Türk Milli
takımının başına, ikinci Cumhuriyetçi yaklaşımları olan bir antrenörün
getirildiğini göz önüne getirelim. Bu antrenör diyelim ki, çok iyi oynayan
Kürt, Ermeni, Rum ve Çingene gençleri takıma alıyor. Buna karşı sinsice bir
kampanya yürütülüyor. Ama çokkültürlü milliyetçiliğe eğilimli genç kuşaklar bu
yeni antrenörü gizliden gizliye destekliyorlar. Sonra bu antrenörün anlayışıyla
kurulmuş takımın başarısı üzerine o zamana kadar savunmada kalmış kendini
rahatça açığa vuramamış çok kültürlü milliyetçilik bu vesileyle birdenbire
saldırıya geçiyor ve sahneye egemen oluyor ve bu başarıyı gören diğer inkâra ve
baskıya dayanan milliyetçilerin bir kısmı saf değiştiriyor veya uygun bir
fırsatı kollamak üzere siperlere çekiliyor.
Böyle bir durum Türkiye’nin politik ortamında nasıl küçük bir devrim
anlamına gelir idiyse, Almanya’da olan da aşağı yukarı böyle bir şeydir. İşte
bizim dediğimiz, bu milliyetçiliğin de bir milliyetçilik olduğu, bunun günün
koşullarına daha uygun daha tehlikeli bir milliyetçilik olduğudur.
Klinsmann’ın sembolü olduğu milliyetçilik nasıl Alman burjuvazisinin
Almanya’da Avrupa’da ve dünyada etkisini arttıracak ve ona yepyeni güçler
sağlayacaksa (yukarıda görüldüğü gibi şimdiden Gysi’ler, Fatih Akın’lar
yedeklendi bile), benzer bir milliyetçilik de Türk burjuvazisine benzer
olanakları açar.
İşte Alman burjuvazisi bu dönüşümü başardı bu son futbol
şampiyonasında. Bu nedenle bu şampiyonanın en büyük galibi Alman
burjuvazisidir.
Türk burjuvazisi ise, bunu yapacak cesaret ve güçten bile yoksun.
Almanya’da 68’in, Yeşillerin, barış hareketlerinin, feminist hareketin birikimi
üzerinden bu dönüşümler gerçekleşti. Türkiye’de ise, bütün bunların anıları
bile unutuldu.
Bu nedenle Almanya’dakine benzer değişimler Türk ordusu ve özel
savaş dairesi iyice tecrit olup ipliği pazara çıkmadıkça henüz bir hayaldir.
Biz ulusun tanımından her türlü dil, din, etni, kültür, yer
belirlemelerinin dışlanmasını savunduğumuz için, elbette bu tavrımız kısa
vadede, çok kültürlü bir milliyetçilikle yakınlık hatta paralellik içinde
bulunur, klasik kana dayanan milliyetçiliğe karşı
Ama biz bunun da bir milliyetçilik olduğunu biliyor ve söylüyoruz ve
ona karşı da mücadele ediyoruz.
Diğer yandan eski kana dayanan milliyetçiliğe karşı bu mücadelenin,
Almanya’dan farklı olarak, Ortadoğu’da ve üçüncü dünyada, tüm milliyetçiliğe ve
milletlere karşı bir mücadeleye dönebilme potansiyeli olduğunu düşünüyoruz. En
azından Ortadoğu’da olayların zorlaması onu bu yönde bir dönüşüme zorlayabilir
diyoruz.
Çünkü ulusu dille, dinle, tarihle tanımlamaya karşı olan böyle bir
milliyetçiliğin Ortadoğu’daki halkları birleştirebilme potansiyeli vardır. Bu
nedenle, kendi ülkelerinde “çok kültürlü” bir milliyetçilikten yana olan zengin
ülkeler, geri ülkelerde, dile, dine, etniye dayanan bir milliyetçiliği
desteklemektedirler.
Bu da ister istemez, geri ülkeler ve Ortadoğu’da bu çokkültürlü
milliyetçiliğin, zenginleri arkadan kuşatabilmek ve bütün dünyanın yoksullarını
birleştirebilmek için, her türlü ulusa ve ulusçuluğa karşı bir harekete
dönüşebilme potansiyelini ortaya çıkarır.
11 Temmuz 2006
Spor ve Futbol
Üzerine Değinmeler
İşçi Sınıfı ve Futbol
Belli sporların
belli sınıflarla ilişkisi bir veridir. Örneğin atın üzerine binilerek yapılan
at yarışları ile, atın arkasına küçük bir araba takılarak yapılan yarışlar
doğuşları ve sonraki gelişimleriyle iki farklı sınıfa ait olmuşlardır. Birinin
kökleri komün şeflerine, şövalyelere kadar giden asillerin yaşantısından ve
olanaklarından kaynaklanır, diğeri atlarının ardına taktıkları arabalarla süt
götüren köylü ve işçilerin bu esnada birbirleriyle yaptıkları yarışlardan. Bu
fark, bütün profesyonelleşmeye rağmen, bugün bile onları yapan ve izleyen
kitlelerde görülebilir. Birinde asiller, soylular, zenginler, diğerinde daha
sıradan insanlar yoğunluktadır.
Birçok sporun
yapılabilmesi belli bir refah düzeyini gerektirir. Örneğin golf veya tenis alt
sınıfların hiçbir zaman semtine bile uğrayamadıkları sporlardır.
Bu bakımdan futbol
işçiler için en ideal spor koşulları sunar, biraz boş bir alan, dört tane taş
ve bir de top işlevi görecek bir çam kozalağı, konserve kutusu veya bezden,
kâğıttan veya akla gelebilecek her şeyden yapılabilen bir “top” her yerde ve
her zaman bulunabilir. Arkadaş grupları takımlar olur. Belli bir gelir düzeyi
ve olanaklar gerekmez futbol için.
Ondan sonra iki
ayağı üzerinde yaşayan bu tek memelinin bu özelliklerini sonuna kadar
kullanmasının yolları açıktır. Satrancı bile kenarda bırakan sonsuz bir
kombinasyon zenginliği, hem bireysel yeteneklerin, hem ortaklığın gücünü ortaya
çıkarma, kullanma ve geliştirme olanakları. Böylesine kolay yapılabilen,
böylesine basit ama böylesine zengin olanaklar sunan başka hiçbir spor yoktur.
Onun büyüsü bu müthiş sadeliği ve o ölçüde de karmaşıklığındadır.
Ama ortada modern
kapitalizm ve işçi sınıfı olmasaydı futbolun böyle yaygınlaşması mümkün
olamazdı. Çünkü futbolun olabilmesi için önce sporun olabilmesi gerekir.
Hatta denebilir ki, spor ve futbol beraber doğmuşlardır ya da spor
futbol olarak doğmuştur.
Futbol, sanayi
devrimi ve işçi sınıfının ürünüdür. İlk futbol kulübü, 19. yüzyıl ortalarında,
sanayi devriminden sonra, dünyanın fabrikası olan İngiltere’de kurulur.
Futbolun yayılışı ve dünyayı fethedişi, bir bakıma kapitalizmin ve işçi
sınıfının yayılışının dünyayı fethedişinin en sağlam göstergelerinden biridir.
O caz-blues (tango, rebetiko, arabesk, sun, kalipso
vs. de aynı kategoriden sayılabilir) gibi, rock gibi, blue-jean gibi
modern toplumu sırtında taşıyan işçi sınıfının en has ürünüdür.
İşçi sınıfının
bugünkü dünyada, Avrupa’daki doğuş döneminden bile geri durumdaki, dağılmış,
bölünmüş, programsız ve örgütsüz oluşuna bakarak işçi sınıfının var olup
olmadığını tartışanlar ağaçlardan ormanı göremez durumdadırlar, onlar dünyaya
kendi hayatlarının ekseninden bakmaktadırlar.
Futbolun bugünkü
yaygınlığı, işçi sınıfı olmadan olamazdı. Futbolun yaygınlığı ve durdurulamaz
yayılışı işçi sınıfının yaygınlığının ve durdurulamaz yayılışının bir
görünümüdür sadece.
Bugünün dünyasında,
hala toplumsal konumu ve çıkarı ile büyüyen ve tarihsel bir eğilim olarak
çıkarı yakınlaşan tek büyük sınıf olmaya devam etmektedir işçiler.
Ama futbolun işçi
kültürü ile olan yakın ilişkisine bakıp onun sosyalist ya da işçi sınıfının bir
mücadele aracı olduğu sonucuna ulaşmak son derece yüzeysel ve mekanik bir
açıklama olur.
Uluslar, Spor ve Politika
Tarihte nasıl
uluslar yoktu ise, spor da yoktur.
Tarihte spor
olduğu, modern toplumun, hatta ulusçuluğun bir uydurmasıdır.
Tatil de, spor
da, ulus da, bütünüyle modern toplumun bir ürünüdür ve modern toplumun dinine
aittirler.
“Ata sporu”,
koca bir yalandan başka bir şey değildir. Hem de katmerli yalan, çünkü hem
tarihte yaşayanlar bugünkü Türklerin veya bilmem kimlerin ataları değildiler,
ulusların tarihi olmadığı gibi Türklerin veya başka milletlerin tarihleri ve
ataları da yoktur.
Hem de o “atalar”
spor yapmıyorlardı. Onlar tatil de yapmıyorlardı.
Spor ancak
kapitalizmde var olabilir. Sporun bir tek işlevi vardır kapitalist toplumda,
işgücünün üretiminin ve yeniden üretiminin sosyal masraflarını kısmak, kar
oranlarını yükseltmek. Sağlık sisteminin de, ailenin de, tatil yerleri ve
günlerinin de hepsinin temel işlevi budur.
Spor yapan bir
işçi, işgücünü daha kolay yeniler; modern üretim ve yaşam süreçlerinin
yarattığı fizyolojik ve ruhsal yorgunlukları, yıpranmaları, gerilimleri daha
kolaylıkla atıp kendini yenileyebilir. Bu da iş gücünün düzenli ve istikrarlı
kullanımını, onun kendini yenilemesi için gerekli sosyal masrafların azalmasını
getirir.
Spor yapmayan
bir toplumda, işçiler, yani işgücü denen metayı satanlar, daha çok hasta
olacaklar, iş yerlerindeki verimlilikleri daha az olacak, hayatlarının daha
kısa bir döneminde bir iş gücü olarak onlardan yararlanılabilecektir. Bu da kar
oranlarında bir düşme demektir.
Modern
kapitalizm aileyi de aynı amaçla korur. Kadının ödenmemiş emeği, işgücünün
üretimi ve yeniden üretiminin sosyal masraflarını azaltır, ücretlerin düşük
tutulmasını sağlar dolayısıyla kar oranlarını yüksek tutar. Kapitalist toplumun
kendi işleyişi açısından, sporun ya da tatilin işlevi, ailenin işlevi gibidir.
Kapitalizm
öncesinde ise spor yoktur, çünkü üretim veya sömürünün temeli, işgücü denen
metanın kullanım değerinin gerçekleşmesi değildir. Gerek komünde gerek klasik
uygarlıklarda, bugünkü spora benzeyen etkinlikler, bedenin sağlığına, yani
işgücünün yeniden üretilmesine değil, her şeyden önce ruhun eğitimine, nefsin
kontrolüne yöneliktir.
Oyunlar ise,
bütün memelilerde olduğu gibi yine bir eğitimdir.
Bu nedenle
kapitalizm öncesinde tatil veya spor yoktur.
Cuma, cumartesi
veya pazar günlerinin tatil olması, işgücünün yeniden üretilmesinin değil,
toplumsal yaşamın yeniden üretilmesinin ve ruhsal eğitimin aracıdır.
Kiliseye pazar, camiye cuma günü yani tatilde gidilir.
Bugünkü spora
benzeyen etkinlikler de aynı şekildedir. Baştan aşağı dinseldirler.
“Sporlar”
manastırlarda, tarikat ayinlerinde, dini günlerde yapılır. Dinin dışında bir
spor yoktur. Ve sporun amacı bugünkü toplumdakinin tam tersinedir: Bedeni
değil, ruhu eğitmektir. İyi bir komündaş, iyi bir Müslüman, Hıristiyan
vs. olmaktır.
Bugünkü sporun
amacı ise, iyi bir insan bile değil, iyi bir işgücüdür.
Tabii burada
“dinsel”i bir inanç değil, tüm üstyapı olarak kullanıyoruz. Dini inanç olarak
ele almak burjuvazinin ya da modern toplumun dininin bir dogmasıdır.
Ama bu bir kere
görülünce, bugünkü toplumda da sporun aslında bu toplumun dininin ayrılmaz bir
parçası olduğu görülür. Bu toplumun dini, işgücünün sömürüsünü düzenlemeye
yöneliktir. Spor da tamamen buradan çıkar. Nasıl işgücünün dili, dini,
etnisi, soyu, sopu, inancının onun yarattığı artı değer üzerinde bir etkisi
olmaz ise ve bütün modern toplumun dini bu gerçekten çıkıyorsa; aynı
şekilde spor da bizzat bu işgücünün yeniden üretilmesiyle ilgilidir ve bu din
içindeki yerini buradan alır.
Tabii burada en
saf ve ideal biçimiyle sporu ele alıyoruz. Yani şu demokratların (ve hatta
kendini sosyalist sanan ve özünde demokrat olan sosyalistlerin) idealindeki
biçimiyle. Yani herkes spor yapıyor, spor yapmaktan bambaşka bir fenomen olan
takım taraftarlığı yok, medyanın etkisi yok. Spor da yarışma, rekabet,
etkinliği arttırmak, rekorlar kırmak için değil tam da sağlık için yapılıyor
diye düşünelim.
Bu en ideal
biçimiyle bile spor burjuva toplumunun dininin, yani burjuva toplumunun
üstyapısının en has ve ayrılmaz bir öğesidir. Şimdiye kadar sosyalistler,
kapitalizmdeki sporu hep, rekabetçiliği, yarışmacılığı, etkinliği
vs. hedeflediği, sporcudan ziyade seyirci ve taraftar yarattığı için
eleştirdiler.
Bu eleştiriler
burjuva uygarlığının ufku içinde bir eleştiridirler. Bu eleştirilerin
hiçbirinin geçerli olamayacağı bir toplum, sadece daha iyi bir kapitalizm
olurdu. Sosyalistlerin spora yönelik eleştirileri aslında hep burjuva
uyarlığının ufku içinde bir eleştiri olmuştur. Bu eleştiri özünde hep, sporun
yaygın, ucuz ve sağlığa yönelik olmamasıyla ilgidir.
Yaygın, sağlığa
yönelik ve ucuz spor tam da bu saf ve ideal biçimiyle kapitalizmle hiçbir
şekilde çelişmez. Bunun için mücadele sadece daha demokratik bir toplum için
mücadeleden başka bir şey değildir. Bu tıpkı, demokratik bir ulusçuluk için
mücadele gibidir. Yani ulusu, dille, dinle, etniyle, kültürle, tarihle
tanımlamayan bir ulusçuluk için mücadele gibidir.
Sosyalizmin spor
eleştirisi bu çerçevede kalamaz, tıpkı ulus ve ulusçuluk eleştirisinin ulusun
gerici tanımlarıyla sınırlı kalamaması gibi.
Sosyalist
hareket, nasıl politik ve özel ayrımının kendisini aşmak ve bunun için de ilk
elde ulusal olanı da politik alanın dışına atmak zorundaysa, aynı şekilde, iş
zamanı ve işgücünü yeniden üretmeye yönelik zaman (aile, tatil; spor, kültür
vs.) ayrımını aşmaya yönelik olmalıdır. Bu ayrımın ve bölünmenin kendisini
eleştirmelidir. İş, eğitim, spor ve dinlenmenin hepsi bir ve aynı şey
olmalıdır. Proletaryanın asıl görevi ve hedefi sporu yaymak,
“demokratikleştirmek” değil, sporu yok etmektir, tıpkı yabancılaşmış
emeği, işi yok etmek olduğu gibi.
Dolayısıyla
proletarya üretime kapitalizm gibi yaklaşamaz. Bu ayrımı ortadan kaldırmak, iş
saatlerinin yabancılaşmasına son vermek için tüm işi, “serbest zamanları”,
“sporu” bu bakış açısından yeniden örgütlemelidir. Bu konuda hiçbir ciddi
düşünüş ve yoğunlaşma yoktur. Bir zamanların sosyalist ülkelerindeki
uygulamalara benzemez bu. Elbette yabancılaşmanın aşılması, bürokrasinin, iş
bölümünün, meta üretiminin tümüyle tasfiyesiyle gerçekleşir. Ama bu yolda
atılacak adımlar da vardır elbette.
Proletaryanın
hedefi örneğin devleti yok etmektir ama bunu yok edebilmek için en azından var
olan burjuva devletini parçalamak; çoğunluğun üzerinde baskı aracı olmayacak
bir devlet mekanizmasıyla işe başlamak ve bunu da adım adım yok etmek
zorundadır.
İşçi sınıfı
nasıl burjuva toplumunun devletini kullanamaz ve ilk adımda onu parçalayıp
ondan tamamen farklı karakterde bir devlet ile, örneğin politik olanı ulusal
olana göre tanımlamamış; düzenli ve profesyonel ordusu olmayan; memurların
seçildiği ve gelirlerinin bir ortalama işçi gelirini aşmadığı; egemenliğin
gerçekten özgürce seçilmiş temsilcilerin elinde bulunduğu vs. bir devletle
işe başlamak zorundaysak; benzer şekilde bu sistemin fabrikaları; iş ve özel
hayat ayrımı ve örgütlenmesiyle başlayamayız. Bu ilişkiyi, bu örgütlenmeyi
parçalamalıyız. İş ve serbest zaman ayrımları, mekânları ve bunların
örgütlenmesini proletarya sınıfsız topluma giden yolda kullanamaz. Onları tıpkı
burjuva devleti gibi parçalamak, yeni baştan bambaşka bir anlayışla örgütlemek
zorundadır.
İşçi sınıfının
sekiz saat iş, sekiz saat uyku, sekiz saat kültür talebi, aslında tam da
burjuva uygarlığının ayrımlarını yükselten ve yücelten onları eleştirmeyen bir
talepti ve bir bakıma işçi sınıfının burjuva uygarlığına alternatif bir
uygarlık geliştirecek bir düzeye gelmemişliğini; burjuva uygarlığı ve onun dini
içinde heretik bir muhalefet olmaktan öteye gidemediğinin işaretiydi.
Örneğin spor bu
anlamda, iş gücünün yeniden üretiminin bir aracı olmaktan çıkmalı, iş saatleri
dışında olmaktan çıkmalı. İşin kendisi bir spor ve oyuna dönüştürülmeye
çalışılmalıdır. Elbette bunun sınırları vardır ama yine de yapılabilecek pek
çok şey bulunmaktadır.
İşin kendisinin
spor haline gelmesi; sporun iş olması diye özetlenebilir. Böyle bir yaklaşım
açısından örneğin, spor ve işin mekânsal ve zamansal ayrımı yok olur. Toplumsal
örgütlenme bugün, şehir ve işyeri planlamalarında örneğin hep bu ayrıma
dayanmaktadır. Ama böyle bir anlayış açısından, üretim yerlerini, üretimi ve
yaşamı bambaşka planlamak gerekir. Bunun nasıl olacağının elbette reçetesi
yoktur. Çalışanlar kendi denemeleri, yanılmaları inisiyatifleri ve kararlarıyla
bunun nasıl bir şey olabileceğini bizzat kendileri ortaya çıkarabileceklerdir.
Marksist spor
eleştirisi ve programı, sporun bu en saf ve ideal biçiminden ve onun
eleştirisinden yola çıkmalıdır. Tıpkı ulusçuluk ve ulusun, yeni sosyal
hareketlerin eleştirisinde ve açıklamasında olduğu gibi.
Kapitalizm
açısından ulusal sınırların olmadığı bir tek dünya cumhuriyeti en ideal biçim
olmasına rağmen niye böyle değildir; iş gücünün dili, dini, etnisi, inancı
vs. onun kullanım değeri ya da ürettiği artı değer üzerinde bir etkide
bulunmamasına rağmen neden politik olan bunlara göre tanımlanmış uluslara,
ırklara göre örgütlüdür neden kadının ödenmemiş emeği söz konusudur
vs. tarzında yaklaşıldığı gibi yaklaşılmalıdır spora da. Sadece işgücünün
yeniden üretilmesine yönelik, sağlığa yönelik yaygın spor kapitalizm için en
ideal biçim olmasına rağmen fiili durum niçin böyle değildir?
Yarışma,
rekabet, etkililik, çoğunluğun spor yapmaması, taraftarlık, medyanın
manipülasyonları vs. niçin bunlar egemendir spora? Analiz böyle bir yol
izlemelidir. Tabii bu biçimiyle bakıldığında, bu toplumdaki sporun da bu
toplumun dininin, yani özel politik ayrımının ve politiğin ulusa göre
tanımlanmasının ayrılmaz bir bileşeni olduğu görülür. Yani bu toplumda da spor
aslında dinseldir. Ama bu toplumun dinden anladığı şey anlamında değil.
Tıpkı
ulusçuluğun bir din olduğunu söyleyenlerin din derken bundan inancı
kastetmeleri gibi; sporun veya futbolun da bir din olduğunu söyleyenler
çıkmıştır. Ama bunların dinden anladıkları tam da burjuva toplumunun dinden
anladığıdır: inanç ya da ibadet. Hayır, bu anlamda değil, üstyapının ayrılmaz
bir bileşeni olarak, tümüyle üstyapı anlamında dinseldir. Zaten Marksist analiz
bizzat bunu göstermenin ta kendisidir.
Sanılanın aksine
Marks’ın en büyük keşfi, sınıf mücadelesi veya bir metanın değerinin onun
içinde yoğunlaşmış emek miktarı olduğu değildir. Gerek emek-değer teorisini,
gerek sınıf mücadelelerini Marks’tan önce, yine bizzat Marks’ın da belirttiği
gibi, burjuva tarihçileri ve ekonomi-politikçileri bulmuşlardı.
Marks’ın
katkısı, yine kendi ifadesiyle, bu sınıf mücadelesinin, proletarya diktatörlüğü
denen sosyalizme giden bir geçiş döneminden geçeceğini söylemesindedir.
Ekonomi-politik altındaki en büyük keşfi ise, emek ve işgücünün ayrımı ve
işgücü denen metanın özelliklerini analiz etmesi ve artı değerin kaynağı olarak
işgücünün kullanım değerini göstermesidir.
Bu nedenle,
modern toplumun üstyapısının, yani dininin analizi ve anlaşılması ancak modern
kapitalist toplumun bu en öz noktasından olabilir. Aynı şekilde sporun da bu
üstyapı içindeki yeri böyle anlaşılabilir.
İşgücü kavramı
olmadan sporu anlamak olanaksızdır.
Spor Sosyolojisi,
Uluslar ve Ulusçuluk
Spor
veya futbol sosyolojisinin de bütün sosyolojiler gibi çok temel bir zaafı
bulunmaktadır. Ulusu ve ulusal devletleri veri kabul edip, bu ulusçu perspektif
içinde futbolu, sporu anlamaya çalışmaktadır. Elbet bu alanda, bu tür
çalışmalarla birçok ayrıntıda ilginç sonuçlara ulaşılmış olabilir.
Ama
çok temel bir sakatlık vardır bütün bu çalışmalarda, futbolun ortaya çıktığı ve
yayıldığı gerici ulusçuluklar çağını ve ulusal devletler bağlamında onu analiz
etmemek. Onun mümkün ve olabilir tek varoluş biçimi buymuş gibi görmek. Bu
elbet sadece futbol için değil, Olimpiyatlardan Birleşmiş Milletlere, Avrupa
Birliği’ne kadar her alanda geçerli bir zaaf.
İşte
futbol üzerine araştırmalar ve öneriler de hep bu genel hastalıkla maluldür.
Futbolun ortaya çıkıp yayıldığı ulusal devlet ve ulus onun olası ve mümkün
biricik varoluş biçimi olarak ele alınır. Bu varoluşun kendisinin saçma olarak
görülüşü yoktur.
Örneğin,
ulusal takımların karşılaşması olarak dünya şampiyonası konusunu ele alalım.
Niçin bu şampiyona uluslar ve ulusal devletler çapında yapılmaktadır? Niçin
mavi gözlüler ve siyah gözlüler; fasulye sevenler ve pırasa sevenler, yeşil
rengi sevenler ile beyaz rengi sevenler; belli bir bölgede yaşayanlar ile başka
bir bölgede yaşayanlar; belli bir futbol ekolünü sevenler ile başka bir ekolü
sevenler arasında niye yapılmamaktadır?
Pırasa
sevenler arasındaki ortaklık, bir ulustan olan insanlar arasındaki ortaklıktan
daha mı azdır? Muhtemelen daha fazladır. Zaten böyle olabileceğinin örnekleri
yok mudur? İnsanları Beşiktaş, Galatasaray ya da Fenerbahçeli yapan nedir?
Niçin yeryüzü ölçüsünde benzer bir durum olmasın? Niçin insanlar ille de bir
ülkeye göre tanımlasınlar? Burada ulusun ve ulusçuluğun yeryüzü ölçüsündeki
yaygınlaşması ve zaferinin çok önemli bir aracı karşısında olduğunuz görülür.
Yani insanlar ancak ulus dolayımıyla bir dünya çapındaki yarışmaya
katılabilirler.
Diyelim
ki, yeryüzü ölçüsünde, boyu 170 cm olan insanlar veya yeşil ve sarı renklerini
sevenler bir araya geldiler, bu ölçülerden insanlar arasında takımlar kurdular,
turnuvalar yaptılar, en iyi takımı seçtiler veya o takımların hapsinden en iyi
oyuncularla birtakım oluşturdular ve dünya futbol şampiyonasına katılmak
istediler. Bu mümkün değildir. Bugünkü dünyada, böyle bir şey yapmaya kalkan
muhtemelen soluğu tımarhanede alır.
Hep
futbola ya da spora politika karıştırmaktan söz edilir. Futbol veya sporun
kendisi ancak ulusal, yani politik bir form içinde var olabilir.
Nasıl
eski çağlarda her türlü “spor” dinsel idiyse bugün de öyledir.
Yani
herhangi bir din veya tarikat dışında ya da komün dışında spor mümkün değildi.
Örneğin, eski Yunanlıların olimpiyatları, farklı Gens’ler (Site’ler, Komün’ler)
arasındaydı. Daha sonraki uygarlıklarda, pehlivanlar, karateciler vs. hep
bir tarikatın, bir dinin, bir meslek loncasının örgütlenişi içinde var
olabilirlerdi. “Spor” ibadetten, çalışmadan, eğitimden farklı değildi. Dinin
dışında, hiçbir şey mümkün olmadığı gibi, spor da mümkün değildir.
Elbette
ideal bir demokratik cumhuriyette, yani politik olanın ulusal olanla
tanımlanmadığı; tüm insanların dini, dili, etnisi ile eşit olduğu; bunların
hiçbir politik anlamının bulunmadığı demokratik bir cumhuriyette (ki böyle bir
cumhuriyet ancak bir dünya cumhuriyeti olarak var olabilir ve özünde işçi
sınıfı iktidarı ancak bu biçim içinde var olabilir, yani aynı zamanda
proletarya diktatörlüğüdür) elbette yukarıda örnekleri verildiği gibi, siyah ve
beyazı sevenlerin bir takım kurması gibi, çok farklı kriterlerle kurulmuş
takımlar arasında elbette karşılaşmalar olabilir ve muhtemelen olacaktır. Ama
bütün bunların hiçbirisi, bir politik ayrıma tekabül etmez ve etmeyecektir.
Aynı şekilde, kendini Türk olarak kabul edenler veya Türkçe konuşanlar veya
Türkiye denen topraklarda yaşamış veya doğmuş bulunanlar da, tıpkı, siyah ve
beyazı sevenler veya pırasa sevenler gibi pekâlâ takımlar kurup bu yarışmalara
katılabileceklerdir, tıpkı bugünün şehir takımları veya bilmem ne kasabası
Esnaf Spor takımları gibi hiçbir politik anlamları olmayacaktır.
Bir
kasabada spor kulübü kurmak için, ortak bir tek kriter aranmaz örneğin. Yani
sadece her mahalleden ve köyden bir takım katılır diye bir kural yoktur. Bir
fabrikanın işçileri bir takım kurabilir; esnaflar kurabilir, bir sokakta
oturanlar kurabilir ya da sadece birbirleriyle iyi anlaşan bir oyuncu ve
arkadaş grubu kurabilir ve bu çok farklı kriterlere göre kurulmuş takımlar
birbirileriyle karşılaşabilirler.
Eğer
saf ve ideal bir kapitalizm ve gerçekten demokratik bir dünya cumhuriyeti olsa,
(tabii bütün diğer sorunları bu bağlamda yok sayıyoruz) bütün bunlar mümkündür.
Böyle bir cumhuriyette dünya şampiyonası, muhtemelen bilmem ne fabrikası
sporcuları ile örneğin sarı ve laciverti sevenler arasında olabilirdi. Tabii
bunun kendisi de, tıpkı diğer dinlerde olduğu gibi, modern dinin içinde
olacaktı. Sporun böyle yapılması, ancak o modern toplumun dini içinde mümkün
olabilir ve anlaşılabilir olurdu.
Ama
gerici ulusçuluğa göre örgütlenmiş bir dünyada bu dinin gerici biçimi içinde
olmaktadır. Herhangi bir kritere göre oluşmuş ulusal devletler ve uluslar
dolayımıyla karşılaşma olabilir. Bilmem ne kasabası esnaf sporu, ancak bir
ülkenin, bir ulusun temsilcisi olarak, diğer ulusların temsilcileriyle
karşılaşabilir. Yani en ulus dışı görünen birlikler bile, ancak ulus
dolayımıyla var olabilir.
İşte,
futbol, spor ya da medya sosyolojisinin ihmal ettiği en önemli sorun budur.
Futbol ya da spor karşılaşmaları gerici ulusçuluğun en önemli araçlarından
biridir. Gerici ulusçuluğun diktatörlüğünün aracıdır. Burada diktatörlüğün
aracı denince Franko ya da Salazar ve onların futbolu kullanışı akla gelmesin.
Burada kastedilen, ulusal devletin var oluşu dışında başka bir varoluşun
tanınmaması, bunun yerleştirilmesinin aracıdır.
Yani
herhangi bir ulusal devleti temsil etmeden, hiç de politik olmayan bir kritere
göre, yeryüzünün en iyi oyuncularını bile bir takımda toplasanız, bugün bir
dünya şampiyonasına katılamazsınız. Çünkü ulusal olanlar katılabilir ve ulusal
olan da politik olan olmak zorundadır.
Bu
ilkeyi reddettiğiniz sürece var olamazsınız. Tam da budur diktatörlük.
Bu
katılamayışınız, sizin üzerinizde bir diktatörlüktür. Bu anlamda gerici
ulusçuluğun diktatörlüğünün bir aracıdır spor ve futbol. Bu anlamda, nasıl eski
çağlarda din dışı bir “spor” mümkün değil idiyse, bugün de, bu burjuva
uygarlığının dininin gerici biçimi dışında bir spor mümkün değildir. Futbol
veya spor ancak bu bağlamda anlaşılabilir olur.
Sosyalizm, Sosyalist
Ülkeler ve Spor
Böylece
sosyalist ülkelerin spor müsabakalarında başarılarının aslında sosyalizmle ve
sosyalistlikle hiçbir ilişkisi olmadığı bu bakış açısından da ortaya
çıkmaktadır.
Bir
an için varsayalım ki bir ülkede, tesadüfen insanlar devrim yaptılar. Yani
burjuva devletini parçaladılar ve politik olanı ulusal olanla tanımlamayan bir
“devlet” kurdular.
Bu
“devlet” diğer ulusal devletler gibi onlarla yarışma içinde bir devlet olamaz.
Çünkü bu devlet onların varoluş ilkesine karşıdır. O diğer devletlerin
yurttaşlarını da, Fransız, İngiliz, Türk vs. olmaktan çıkıp insan olmaya;
tıpkı Muhammed’in puta tapanları Müslüman olmaya çağırması ve gereğinde bunu
zorla yapması gibi, çağırmak zorundadır. Bu çağrının somut anlamı şudur: Türk,
Fransız, Alman vs devletlerinin parçalanması.
Şimdi
bu “devlet” kendini birer ulus ilkesine göre tanımlamış devletlerin olimpiyat
veya Dünya Şampiyonası’na katılamaz. Bu eşyanın tabiatı gereği mümkün olamaz.
Böyle bir şey yapmaya kalktığı takdirde, onlardan nitelikçe hiçbir farkı
kalmaz. Bu bize, bir zamanlar sosyalist ülkelerin aslında nasıl gerici
milliyetçiler olduğunu, hem de kapitalist ülkelere karşı spor başarıları
kazanır ve Doğu Almanya, Sovyetler, Bulgar, Romen, Çin vs. marşlarını
çaldırırken aynı zamanda aslında nasıl gerici milliyetçiliğin yayılışının basit
bir araçları olduğunu da gösterir.
Napolyon’un Sözleri
Yanılmıyorsam Engels,
nicelik ve niteliği anlatırken, biraz zorlama ve mekanik olarak Napolyon’un bir
sözünü aktarır. Napolyon, Mısır seferi ile ilgili olarak aşağı yukarı şöyle
demiş: “Bir Memlük askeri iki Fransız askerine bedeldi; iki Memlük ile iki
Fransız karşı karşıya gelince eşit güçte oluyorlardı; üç Memlük ile üç Fransız
karşı karşıya gelince Fransızlar üstün geliyordu.”
Futbol, bireysel
yeteneklere büyük bir kendini gösterme ve gelişme olanağı sunmasına rağmen bir
takım oyunu olduğundan bu kural çok daha açık olarak görülüyor.
Örneğin
Brezilyalıların her biri teknik olarak muhakkak ki çok üstünler, birer Memlük
askeri gibiler.
Onların rakipleri,
özellikle Avrupalılar, Fransız askerlerine benziyorlar. Kolektif olarak bütün o
bireysel teknik geriliklerini dengeleyebiliyorlar.
Köylülerle ve küçük
burjuvaziyle modern ücretlilerin ilişkisi de böyledir ayağı yukarı.
Proletaryada Memlük askerleri veya Brezilyalı futbolcuları görmek isteyenler
hiçbir zaman onları bulamayacaklar ve göremeyeceklerdir.
Ücretliler (yani işçi
sınıfı) tek tek birey olarak, son derece yeteneksiz, kaba, ırkçı, homofobik,
seksist, insanlıktan çıkmış (nasıl olabilsin ki, ömrünün neredeyse tamamı
kendine yabancılaşmış bir ücretlilik içinde geçer) varlıklardır.
Onların karşısında,
bir köylü, bir küçük burjuva aydın, tikel birey olarak, Arap atlarıyla, gümüş
koşumlarıyla, işlemeli ve her biri bir sanat ve zanaat ürünü elbiseleriyle
pırıl pırıl parıldayan sırım gibi bir Memlük askerine veya topla bir akrobat
gibi oynayan bir Brezilyalı futbolcuya benzer.
Ne var ki onlar, bir
türlü kolektif oyun oynayamazlar.
Ücretliler ise ancak
bir arada bir şeyler yapabilirler. Onları muazzam bir devrimci güç haline
dönüştüren budur ve en sıradan ücret çıkarları için bile bir araya
geldiklerinde, modern toplumu daha demokratik ve eşitlikçi kılarlar. İşçi
hareketinin modern toplumda hiçbir sınıfta görülemeyen sağaltıcı bir etkisi
vardır. Sosyalistlerin anlamadığı budur.
İşçici sosyalistler de
işçileri böyle değil, idealize edilmiş biçimleriyle anlarlar, tıpkı bir
zamanlar köylüleri idealize ettikleri gibi.
Sosyalizmin amacı
insanları işçi yapmak değil, işçiliği yok etmektir. Sosyalist devletlerdeki ve
sosyalist basındaki, işçi idealleştirmeleri (heykeller, resimler vs. göz
önüne getirilsin) aslında tamı tamına burjuva sosyalizminin bir ifadesidir ve burjuva
uygarlığının bir idealleştirilmesinden başka bir anlama gelmez.
Bu uygarlığın
değerlerinin kendi zıddı biçiminde savunusudur. Tıpkı Beşikçi’nin “Tersinden
Kemalizm”i gibidir.
Manda Bekir,
Dinazorlar ve Partiler - Dolu Ev (Full House)
Bir
zamanlar bir Manda Bekir varmış, bir şut çekmiş, mandayı devirmiş. Ya da bir
şut çekmiş ağları delmiş. Ah nerede eski futbolcular! Neredeyse her spor
alanında böyle efsaneler vardır. Eski pehlivanlarla ilgili de böyle hikâyeler
vardır.
Manda
Bekir bugün yaşasaydı, muhtemelen mahalle takımlarında bile yer alamazdı.
Kazıkçı Karabekir ise herhalde daha ilk turlarda elenirdi.
Benzer
efsaneler Amerikan beyzbolunda da varmış. Harikulade bir deneme yazarı ve
paleontolog ve beyzbol hastası olan Stephen Jay Gould, Full House: The Spread
of Excellence from Plato to Darwin (Full House: Platon'dan Darwin'e
Mükemmelliğin Yayılması) adlı kitabında bunun bir efsane olduğunu istatistik
olarak gösterir.
Beyzbolun
neredeyse yüz yıla yakın bütün istatistikleri elde bulunuyor ve yine bu uzun
süre boyunca kuralları hiç değişmemiş. Bu istatistiklere dayanarak, Gould,
aslında bugünkü beyzbolcuların çok daha iyi olduklarını ve çok daha iyi
oldukları için, eski oyuncular gibi büyük başarılar gösteremediklerini
kanıtlıyor.
Futbol
maçlarını seyredenler, eski maçları özlüyorlar. Zaten artık öyle çok gollü
büyük farkların olduğu karşılaşmalar, spektaküler başarılar ve oyuncular pek
çıkmıyor. Bu bir yanılsama mı? Pek değil, aslında beyzbolda kanıtlanmış
eğilimin futbolda da görülüşü. Gerçi futbolun kuralları sık sık değiştiği için
beyzbol gibi bir istatistik yapma olanağı yok ama yine de eski ve yeni
oyuncuların, bir oyun boyunca ne kadar zaman ve kaç metre koştukları,
ayaklarında ne kadar top bulunduğu. Topla kaç kişiyi çalımladıkları kaç pas
verdikleri kaç kere ayaklarındaki topu kaybettikleri paslarının ne kadarının
isabetli olduğu, kaç şut attıkları, şutların isabet oranı vs. üzerine
istatistikler yapılsaydı, bugünkü futbolcuların bütün bu oranlarda Manda
Bekir’ler kuşağını fersah fersah geride bıraktıkları, öte yandan bugünün
futbolcuları arasında da artık bu oranlarda büyük farklar bulunmadığı
görülürdü.
Bugünün
futbolcusu çok daha iyi çalım atabiliyor ama bugünün futbolcusu çalım yememeyi
de daha iyi biliyor. Bugünün futbolcusu daha çok koşuyor ama karşı taraf da
daha çok koşuyor. Hiçbir gelişim kurallar aynı kaldığı sürece sonsuza kadar
gitmez, belli sınırlara takılır. Örneğin 100 metre yarışlarında bu artık açıkça
görülüyor. Bir zamanlar 100 metreyi 9.9’da koşmak spektaküler bir başarıya imza
atmaktı. Ama bugün onlarca sprinter var 100 metreyi 9.9’da koşan ve insan
fizyolojisinin sınırlarına aşağı yukarı varılmış durumda. Bundan daha ötesi
yok. Özel ayakkabılar, pistler veya özel bir mutasyon geçirmiş insanlar ortaya
çıkıncaya kadar. Bütün sporlarda eğilimin bu yönde olduğu söylenebilir. Elbette
futbolda da.
Dolayısıyla
bu büyük farkları ortadan kaldırıyor, sonucu çok küçük farklar belirliyor. Bu
da eskisi kadar göz alıcı ve farklı sonuçlar olmamasına da yol açıyor. Futbol
meraklılarının artık maçların eskisi kadar değişik olmadığı, birbirine
benzediği ve can sıktığı yönündeki sözleri aslında bu gözlemin bilinçsiz bir
ifadesi olarak görülebilir.
Kaplanlar
ceylanları yakalamak için daha hızlı koşuyor, ceylanlar da kaplanlardan daha
hızlı kaçıyor. Ama verili koşullarda bu evrimin bir sınırı bulunuyor. Ne
ceylanlar ne de kaplanlar, organik varlıklar olarak belli bir sınırdan daha
hızlı koşamazlar. Oyunun kuralları değişmediği sürece, bu evrimde evin boş
olduğu, yani ceylanların ve kaplanların henüz mutasyonlarla daha hızlı
koşabilecekleri bir dönem bir de artık daha hızlı koşmanın verili yapılar
içinde mümkün olmadığı, evrimin “durduğu” ve dengeye ulaştığı bir dönemi
ayırmak gerekir.
Bütün
sporlar giderek bu denge durumuna yaklaşıyor. 100 metrede aşağı yukarı
sınırlara ulaşılmış durumda.
Doğa
tarihinde de, kartların yeniden karıştığı ve kuralların yeniden belirlendiği
dönemler ve bu yeni kurallar içinde hızla yeni türlerin çıktığı dönemler ile bu
türlerin giderek mükemmelleştiği ve belli bir dengeye ulaştığı dönemler
birbirinden ayrılıyor.
Genellikle
büyük toplu imhalardan sonra (göktaşı düşmeleri, volkan patlamaları gibi kozmik
veya tektonik büyük imhalar ve kartların yeniden karışmasından sonra) yeni
türlerin hızla ortaya çıkışları görülüyor. Sonra da bu türler içinde küçük
değişikliklerle evrimin sürdüğü, artık yüz metreyi herkesin 9.9’da koştuğu
dönemler geliyor. Ama bu durum yeni türlerin ortaya çıkmasını da engelliyor.
Sadece artık sınırlara dayanıldığı için değil, eskiler yenileri engellediği
için de. Yani belki daha efektif olacak mutasyonlar olabiliyor belki ama bu
mutasyonların yaşama ve gelişme şansı pek bulunmuyor, çünkü orası daha önce
kapılmış bulunuyor.
Diyelim
ki ormanda, bir bitkide bir mutasyon oldu, onun daha yükseğe yapraklarını
çıkarıp daha çok güneş ışığı alabilmesi için. Ama zaten daha önceden büyük
ağaçlar orayı kaptıkları ve güneş ışığının ormanın tabanına gelmesini
engelledikleri için, bu mutasyon yaşama ve gelişme olanağı bulamıyor.
Bunu
toplum hayatına da aktarmak mümkün, özellikle sosyal hareketlere. Belli
partiler ve akımlar bir kere ortaya çıktılar mı, belli bir döneme damgalarını
vuruyorlar. Değişiklikler ancak verili durum çerçevesinde küçük değişiklikler
olarak kalıyor. Başka bir hareketin ya da partinin var olan sistemin içine
girip yerini geliştirmesi pek mümkün olmuyor. Ancak var olan denge iyice
çürüyüp belli toplumsal “felaketler” sonucunda imha olduğunda, yepyeni türler
gibi, yepyeni partiler ve hareketler ortalığı kaplıyor. Bunların hızla
yayıldıkları bir dönem yaşanıyor. Sonra onların da belli bir dengeye
ulaştıkları, stabilize oldukları bir dönem geliyor.
Örneğin
sol hareketleri göz önüne getirelim. 60’lı ve özellikle 70’li yıllarda, sol
hareketler hızla çoğaldı ve her biri de hızla büyüdü. Bu aşağı yukarı 79’lara
kadar sürdü. Bir tür “kambriyum patlama” yaşandı ya da dinozorların yok
oluşundan sonra memelilerin ortalığı kaplaması gibi bir dönemdi bu.
Ama
bir kere bu türler ortaya çıkıp var olan olanakları kaplayınca yeni bir
hareketin ortaya çıkarak, diğerlerini eriterek, yiyerek vs. yok etme
olanağı neredeyse sıfırdır. 70’li yıllarda en aptalca şeyleri söyleyen bile
binlerce insanı örgütleyebilirdi; yetmişlerin sonuna gelindiğinde ise, dünyanın
en yetenekli örgütçüleri en iyi teorilerle bile gelselerdi büyüme şansları
yoktu. Onlar ancak marjinal, kenarda köşede, paylaşılmamış alanlarda varlığını
sürdürebilirdi.
Bu
nedenle şimdi, memeli hayvanlar, dinozorların kapladığı bu dünyada, ancak yer
altında marjinal alanlarda varlıklarını sürdürebilirler. Ancak bir volkan veya
göktaşı bu dinozorların köküne kibrit suyu ektikten sonra, memelilere yeni bir
gelişme olanağı ortaya çıkabilir.
Şimdi
ev doludur artık. Orada yer yoktur. Kartlar yeniden karışmalı oyunun kuralları
yeniden belirlenmelidir.
07
Temmuz 2006
Almanya
Niçin Şampiyon Olabilir ya da ÖZİL’in İ’si
Futbol her zaman çok bilinmeyenli bir denklemdir. Bu nedenle bir
tahmin yapılamaz. Ama “normal koşullarda” yani rastlantıların “şans”ın pek işe
karışmadığı koşullarda Almanya’nın şampiyon olması kimseyi şaşırtmamalıdır.
Şöyle diyelim. Yazı turayı on defa atarsanız onunda da yazı ya da
tura çıkma olasılığı epey yüksektir. Ama yüzlerce, binlerce kere atarsanız,
ortalamanın yüze elli civarında oynadığını görürsünüz. Bunu şampiyonaya
uygularsak, eğer finale kalan takımlar defalarca karşılaşsa, yani şans
faktörünün etkisi minimuma inse, muhtemelen en çok kez şampiyonluğu Almanya’nın
kazandığı görülürdü.
Neden böyle olurdu? Çünkü Almanya son on yılda, futbolunu yeniden
organize etti ve bu şampiyonaya öyle hazırlandı.
2006’da Almanya’da yapılan dünya şampiyonasında Almanya ancak üçüncü
olabilmişti ev sahibi olmasına rağmen.
Alman burjuvazisi daha 2006 şampiyonası öncesinde eski kaz adımlı
milliyetçilikle ne dünya politikasında ne de iç politikada gerekli gücü ve
manevra alanını sağlayamayacağını görmüştü. Bu tıkanıklık en açık biçimde
futboldaki gerilemede görülüyordu.
Ama 2006 öncesinde, Yeşiller’in Sosyal Demokrat partisiyle birlikte
iktidar ortağı olması bu dönüşümün yollarını açtı.
Schröder dünya pazarında rekabet için gerekli düzenlemeleri;
ekonominin yeniden örgütlenmesini gerçekleştirirken, Fischer, dış politikada
benzeri değişiklikleri gerçekleştiriyor ve Alman kapitalizmine ve devletine
dünya politikasındaki gerekli hareket alanını ve esnekliği sağlıyordu.
Yapılan değişiklik, kaz adımlı milliyetçilikten çok renkli
milliyetçiliğe geçiş olarak tanımlanabilir.
Bu geçiş, sinema’dan (Örneğin Fatih Akın) Futbol’a kadar her yerde
gerçekleşti.
2006 dünya kupası bu değişimin Futbol alanındaki başlangıcı oldu.
Klinsmann ABD’den getirilip Alman milli takımının başına getirildi.
Klinsmann bir buldozer gibi, eski yapıları ve “Bayern Mafyası”nın
direncini ve gücünü kırdı. Ve yerine yardımcısı Löw’ü bıraktı.
Löw’e, Klinsmann’ın açtığı yolda, gerekli temel değişiklikleri
sürdürmek kalıyordu.
Ama bu değişiklik buzdağının görünen yüzüydü.
Bu geçişe uygun olarak Futbolun alt yapısında da gereken
değişiklikler yapıldı. Örneğin önceleri, en alttaki okul takımlarında veya
mahalli takımlarda oynayan yetenekli yabancı gençlerin önleri Alman
yöneticilerce kesilir; Alman gençleri kayrılır ve önleri açılırdı. Buna büyük
ölçüde son verildi, yabancı yeteneklerin öne çıkmasına yol verildi, hatta
teşvik edildi.
Bir süre sonra bunun meyveleri alınmaya başlandı. Özil gibi
yetenekli bir futbolcu, Alman milli takımını seçer hale geldi.
Alman liginde giderek artan bir şekilde Türkiye asıllı futbolcuların
öne çıktığı görülmektedir.
Bugün Alman genç milli takımının büyük bölümü artık Türkiye asıllı
gençlerden oluşmaktadır.
Zaten fizik ve taktik olarak neredeyse otomatiğe bağlanmış gibi
çalışan (“Futbol 22 kişinin bir topun peşinde koştuğu ve Almanların
kazandığı bir oyundur”) Alman futbolu bu yabancı gençlerin teknik
üstünlüklerini ve yaratıcılıklarını da böylece içine katmayı başarabildi.
Bu planlı ve bilinçli dönüşümün en açık ve sembolik ifadesi ÖZİL’in
İ’sidir.
Alman Alfabesinde Ö vardır. Ama büyük İ yoktur.
Bir ara Özil’in adının formaya ÖZIL diye değil “ÖZİL” diye İ’li
yazılmasına bile dikkat ediliyordu. Artık önemi kalmadığından öyle yazılmıyor
olabilir.
Almanya işte bu nedenle büyük bir olasılıkla, bir zamanlar
Fransa’nın Fransız milli marşını söylemeyen Zidane’yi milli takıma alıp
şampiyon olması gibi, İ’nin üzerindeki noktayı koyduğu ve koyabildiği için
şampiyon olabilecektir.
Bu vesileyle 2006’da Almanya’da yapılan dünya şampiyonası
vesilesiyle yazdığımız bir yazıyı koyuyoruz ki, bu değişimin nasıl
gerçekleştiği ve anlamı kavranabilsin.
08 Temmuz 2014 Salı
Yazar Hakkında
Demir
Küçükaydın
1949’da Savaştepe’de doğdu, ilk ve orta okulları Soma’da, Liseyi
Balıkesir ve İzmir Karşıyaka Erkek Lisesinde okudu. İstanbul Üniversitesi
Sosyoloji (Gece) bölümüne girdi.
Devrimci Mücadeleye atıldı ve üniversiteyi bilinçli bir tercihle
bitirmedi.
Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB), Türkiye
Devrimci Gençlik Federasyonu (Dev-Genç), Yapı İşçileri Sendikası
(YİS) gibi öğrenci ve işçi örgütlerinde militan ve yönetici olarak çalıştı.
Üç arkadaşıyla birlikte Filistin Demokratik Halk Kurtuluş
Cephesi’nde gerilla eğitimi gördü. Dönerken hudutta Cerablus Kargamiş arasında
arkadaşlarıyla yakalandı. İşkence gördü. Nizip ve Antep
cezaevlerinde hapis yattı.
Çıkınca Aliağa’daki işçi direniş ve grevlerinin örgütlenmesi için
efsanevi işçi lideri İsmet Demir ve öldürülen Necmettin Giritlioğlu ile
çalıştı.
Ayrıca Kıvılcımlı’nın çıkardığı Sosyalist gazetesinin
örgütlenmesine katıldı.
12 Mart döneminde Dev-Genç davasından hapis yattı.
Fabrikalarda çalıştı.
Dönemin sonlarında Hikmet Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi Programı
temelinde Türkiye Komünist Partisi’nin reorganizasyonunda yer aldı.
Bu partinin legalde çıkardığı Kıvılcım gazetesini yönetti.
Tutuklandı. Devlet Güvenlik Mahkemesince arkadaşlarıyla birlikte yargılandı. 17
Yıla mahkûm oldu.
İstanbul Toptaşı, Niğde Kapalı ve
Malatya E Tipi Özel cezaevlerinde (15 ay müşahede hücresinde) 10 yıla
yakın hapis yattı.
Hapisteyken yazılar ve Mihri Belli ve Murat Belge’nin
Eleştirileri gibi kitaplar yazdı. Vatan Partisi’ni eleştirileriyle
destekledi. Kıvılcım dergisi ve Sosyalist gazetelerinin son on sayısının
neredeyse bütün yazılarını çeşitli isimlerle yazdı.
Niğde’de arkadaşlarıyla birlikte tünel kazarak kaçma girişiminde
bulundu. Tünel patladı. Hücre cezası aldı.
Hapisten çıkınca mevcutlu olarak askere alındı. Askerden firar etti
ve yurt dışına kaçtı. Fransa’da iltica etti. Sonra Almanya’ya geçti.
Fransa ve Almanya’da Dördüncü Enternasyonal’in Fransa (LCR) ve
Almanya (GIM) seksiyonlarında çalıştı. Alman seksiyonunun Soz Magazin
adlı teorik organının yazı kurulunda yer aldı.
Yine aynı dönemde Türkiyeli göçmen işçilere yönelik Ne Yapmalı
dergisini çıkardı ve Türkiye’ye yönelik Devrimci Marksist Tartışma
Defterleri adlı teorik ve politik derginin yazı kurulunda yer aldı.
İsveç’te çıkan Kürdistan Press ve Türkiye’de çıkan Özgür
Gündem gazetelerine yazılar yazdı. Avrupa’da yabancılar hareketinde yer
aldı. Sosyalist Forum tartışmalarına katıldı. Türkiye’deki Birlik
Tartışmaları’nın (Kuruçeşme Süreci) Avrupa’da yapılan paraleline
katıldı, bildiri ve değerlendirmelerini arkadaşlarıyla birlikte Birlik mi
Rekompazisyon mu? başlıklı kitapta yayınladı.
Avrupa’da yabancılar hareketinde yoğunlaştı.
Hamburg’da ikinci kuşak göçmen gençlerin oluşturduğu Köxüz
çevresinde yer aldı.
Avrupa’da yaşayan mültecilerin çıkardığı Sosyalizmin Sorunları
dergisinin yayın kurulunda yer aldı.
Yeni Zamanlar dergisinde yazıları
yayınlandı.
Taksi şoförü olarak çalışmaya başladı.
İsveç’te Hikmet Kıvılcımlı Arşivi’nin Amsterdam Sosyal Tarih
Enstitüsü’ne verilebilmesi için veri tabanına geçirdi.
Abdullah Öcalan kaçırıldığında “Abdullah Öcalan’ın Yaşamını
Savunmak İçin Hamburg Türk Girişimi”nin kuruluşunda ve çalışmalarında yer
aldı.
2000’lerin başından itibaren Kürt ulusal hareketini desteklemek
için, Türkiye ve Avrupa’da çıkan yayınlarında (2000’de Yeni Gündem, Özgür
Gündem, Özgür Politika, Medya TV) yazılar yazdı Televizyon programlarına
katıldı.
2001 yılında yapılan Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu’nun
örgütlenmesinde yer aldı ve “Tarihin, Marksizmin ve Kıvılcımlı’nın Kayıp
Halkası: Komün” başlıklı bildirisini sundu.
Demir’den Kapılar isimli sitesinde yazı,
yorum ve kitaplarını paylaşmaya başladı. İnternet forumlarında yazılar yazdı.
Arkadaşlarıyla birlikte Köxüz sitesini kurdu ve onu yönetti.
İsmail Beşikçi’nin görüşlerini Tersinden Kemalizm adlı
kitapta eleştirip, Ulus, Ulusçuluk ve Din konularında bunların Marksist bir
teorisi oluşturmakta yoğunlaştı.
2005 yılında taksi şoförlüğünden malulen emekli oldu.
2007’den sonra Türkiye’ye gidebilmeye başladı. Politik çalışmalara
katıldı.
2008 yılında yapılan bir Kıvılcımlı Sempozyumu’na “Tarihsel
maddecilikte Yapı ve Özne Sorunu – Kıvılcımlı’nın Katkıları ve Eleştirisi”
başlıklı bildirisini sundu.
Arkadaşlarının maddi ve manevi destekleriyle Marksizmin Marksist
Eleştirisi, Geleceği Geçmişten Geçmişi Gelecekten Kurtarmak – Denemeler, Bir
Devrimcinin Teorik ve Politik Otobiyografisi kitaplarını yayınladı.
Gezi Hareketine katıldı ve neredeyse günü gününe yazılar yazdı. Bu
yazıları Gezi Direnişi Yazıları başlığı ile kitap olarak yayınlandı.
Daha sonra Yoğurtçu Parkı ve Don Kişot İşgal Evi’ndeki
çalışmaları katıldı.
2013 yılında Mimar Sinan Üniversitesi’nde bir Hikmet
Kıvılcımlı Sempozyumu’nun arkadaşlarıyla birlikte örgütledi ve “Kıvılcımlı’nın
Marksizme Katkılarının Eleştirel Değerlendirmesi” başlıklı bildirisini
sundu.
Arkadaşlarının maddi ve manevi destekleriyle Kıvılcımlı
Sempozyumu Bildirileri ve İsmet Demir’in Anılar ve Deneyler isimli
kitabının ikinci baskısının yapılmasını sağladı.
AKP iktidarına karşı birçok girişimler (“Radikal Demokrasi”,
“HDP’ye Oy Ver, Barajı Yık, Diktatörü Durdur, Barışı Kur”, “Ìstifa”,
“Hayır” gibi girişimlerin örgütlenmesinde ve çalışmalarında yer aldı,
birçok yazılar yayınladı. Barış İçin Akademisyenler’in topladığı imza
kampanyasına katıldı.
2016 Temmuz darbesinde tıbbi kontroller için Almanya’daydı, döndüğü
takdirde tutuklanacağından ikinci kez sürgün yaşamına başladı.
Arkadaşlarıyla Berliner Forum ve orada yapılan çeşitli sunum
ve tartışmaların örgütlenmesine katıldı.
Covid-19 salgını döneminde youtube aracılığıyla birçok videolar
yaptı.
Bundan sonra Marksizmin Yeniden İnşası’nı kabaca da olsa
tamamlamayı ve otobiyografisini yazmayı planlıyor.
Tüm kitap ve yazıları kamu malıdır.
Bilim, Politika, Sanat ve Hukuk’un kişinin geçimi ile ilgisi
olmaması prensibine bağlıdır.
“Ahlakım politik politikam ahlakidir; politikam bilimsel, bilimim
politiktir; bilimin ahlaki, ahlakım bilimseldir” yaklaşımına uygun bir
yaşam sürmeye çalışmıştır.
Demir Küçükaydın
7 Aralık 2022 Çarşamba
[1] Son Covid-19 salgınında ortak bir izleme yaşantısı olmaktan çıkıp,
kelimenin gerçek anlamıyla “ortak yaşantı”, “ortak kader” birliği belki de
dünya tarihinde ilk kez gerçekleşti diyebiliriz. Virüslerin ulusal sınırları
tanımaması ve yayılmak için pasaportlara ihtiyacı olmaması tüm insanları gerçek
zamanda ve eş zamanlı olarak “ortak yaşantı ve kader birliğini” gerçekleştirdi.
(Derleme sırasında koyulan ek not. 16.12.2022)
[2] Bu İnsan kavramını, herhangi bir ulustan olmayı, tıpkı bir
dinden olmak gibi kişilerin özel sorunu gören, dolayısıyla ulusal devletleri ve
ulusları ortadan kaldırmayı hedefleyen anlamında kullanıyoruz. Bu nedenle de
bir canlı türü olarak insan’dan farklı olarak büyük harfle yazıyoruz.
Burada “İnsan”, bir politik programı ve eğer sosyolojik olarak doğru bir
biçimde ifade etmek gerekirse, yepyeni bir dinden olanı, ilk Müslümanlar veya
Hristiyanlar gibi bir yepyeni topluluğun tohumunu ifade etmektedir.
[3] Bu değişim Radikal yazarı Ceyda Karan tarafından şöyle
anlatılıyor. Yazar aynı zamanda değişimi anlatşıyla değişenin ne olduğunun bir
kanıtın daha da sunmuş oluyor. Yazının başlığı bile ilginç: “Almanya Gök
Kuşağının Altından Geçiverdi.”
“Dünya Kupası'nı kaybettiler. Pek
ümitlenmişlerdi, Dortmund'ta yarı finalde gelen yenilgi sonrası gözyaşlarını
tutamadılar. Çok sürmedi, gülümsediler. Bu kupanın 'galibi' Almanlar oldu. Bir
aylık futbol festivaline hoşgörüyle ev sahipliği yaptıkları, sportmenlikleriyle
yeşil sahalarda ırkçılığa prim vermedikleri, memleketlerinin dört bir yanını
altın sarısı-kırmızı-siyah bayraklarıyla donatmakla kalmayıp, Togo'nun
yeşil-sarı-kırmızısına da bürünebildikleri için... Ve 1980'lerin çelik
disiplinli Panzerleri'ne, göçmenlerin topçularını katabildikleri, Polonyalı
Klose ve Podolski, Fransız aksanlı Neuville, yarı Ganalı Odonkor'lu bir takım
kurabildikleri için...
Yıllardır uyum sorunları yaşadıklarını
konuşsak da, bir şekilde sığdıkları geniş göçmen kitlelerinin, kendiliklerinden
bu üç renge bürünerek canı gönülden Almanya'yı desteklemiş olması bir işaret
olsa gerek. Göçmenlerin, özellikle de Müslüman nüfusun giderek arttığı
Avrupa'da Hollanda ve Danimarka gibi hoşgörü timsali gösterilen pek çok
memlekette aşırı sağ güçlenirken, Almanya'da marjinal görülüyor. Yer gök altın
sarısı-kırmızı-siyah renklere boyanırken, yıllardır bu renkleri tekellerine
almış aşırı sağcıların çareyi Reich'ın beyaz-kırmızı-siyah renklerine
sığınmakta bulması pek manidar değil mi? İşte bundan ötürü, Dünya Kupası
boyunca Almanya'da yaşanan coşkunun 'Nazizm ruhunu hortlatacak bir milliyetçi
hissiyat' olduğu iddiası pek komik. Zira Anglo-Sakson medyasının pek sevdiği
milliyetçi yakıştırmalar, Almanya'nın her zaferi sonrası Berlin sokaklarına
üşüşen, Alman bayrağına ay-yıldız konduran Türkleri açıklamıyor. Yahut da Der
Spiegel'in yayımladığı altın sarısı-kırmızı-siyah renklere bürünmüş başörtülü Müslüman
kızların fotoğrafını... Bu başka bir fotoğraf olmalı! Belki de basitçe şu
saptamayı yapmak lazım: Almanlar artık kendilerini iyi hissediyor, dakika başı
özür dilemek gerektiği fikri sabitinden kurtuluyor.” (10/07/2006, Radikal)

Yorumlar