Spor, Futbol ve Politika Üzerine Yazılar

 İçindekiler

           2022 Dünya Futbol Şampiyonası Vesilesiyle Yapılan Derlemeyi Sunuş

           Dünya Kupası’nın Düşündürdükleri

           Sol Neden “Ofsayt”ta?

           Futbol Şampiyonası, Alman Politikası ve Sol

           Spor ve Futbol Üzerine Değinmeler

          İşçi Sınıfı ve Futbol

          Uluslar, Spor ve Politika

          Spor Sosyolojisi, Uluslar ve Ulusçuluk

          Sosyalizm, Sosyalist Ülkeler ve Spor

          Napolyon’un Sözleri

          Manda Bekir, Dinazorlar ve Partiler - Dolu Ev (Full House)

           Almanya Niçin Şampiyon Olabilir ya da ÖZİL’in İ’si

2022 Dünya Futbol Şampiyonası Vesilesiyle Yapılan Derlemeyi Sunuş

Bu derlemede 2006’da Almanya’da yapılan Dünya Futbol Şampiyonası vesilesiyle Köxüz sitesinde A. Avni imzasıyla yazılan yazılar ve daha sonra 2014’te Brezilya’da yapılan şampiyona sırasında yazdığımız “Almanya Niçin Şampiyon Olabilir ya da ÖZİL’in İ’si” başlıklı yazı bulunmaktadır.

Köxüz’de yayınlanan yazılar daha sonra

2014’te sadece ek olarak Almanya’nın şampiyon olabileceği öngörüsünü yaptığımız kısa bir yazı yazmıştık.

İşin ilginci öngörümüz gerçek olmuştu.

Bu yazı da bu derlemede yer alıyor.

Niçin gerçek olduğu 2006’da yazdığımız yazılarda ele aldığımız Alman politikasındaki değişikliklerle de ilgilidir.


Bu yıl Katar’da yapılan şampiyona vesilesiyle konuda daha da derinleşmek ve yeni yazılar yazmak mümkün olmadı.

Ama bu önemli değildir, zaten bu derlemedeki yazılar futbol ve spor yazıları değil, futbol ve spor üzerine yazılardır.

Yani Marksist futbol sosyolojisinin temellerine ilişkin yazılardır.

Ama bu yazılar, alışılmış “Marksist” futbol sosyolojisi yazılarından farklıdır ve onların eleştirisidir.

Aslında bu yazılar Marksizmin Yeniden İnşası başlığı altında toparlamaya çalıştığımız, bir Ulus, Din ve Üstyapılar teorisi de olan Marksizmin, klasik marksizmin (Din, Ulus ve Üstyapılar teorisi olmayan bir Marksizmin) mirasına dayanarak ama aynı zamanda onu da eleştirerek geliştirme çabasının Futbol ve Spor vesilesiyle yazılmış bir somut uygulaması olarak görülebilir.

16 Aralık 2022 Cuma

Dünya Kupası’nın Düşündürdükleri

Almanya’da bir festival havası var. Sadece futbol maçlarının yapıldığı şehir ve statlar değil, her yer bir festival görünümünde. Her şehirde bir veya birkaç yere, büyük ekranlar, bu ekranların civarına içecek, yiyecek ve hatıra eşyası satan sergiler kurulu. Ama sadece bu kadar da değil. Neredeyse, her lokanta, her Kneipe (İngilizlerin Pub’u ya da Fransızların Cafe’sinin Almanya’daki karşılığı denebilir), hatta her büfe bir televizyon ekranı koyuyor içeriye. Bütün arabalarda, evlerde başta Alman bayrağı olmak üzere bayraklar, yine aynı ulusal renkler ile boyanmış yüzler, t-shirt’ler, şapkalar.

Bu sadece Almanya’da böyle değil, neredeyse bütün ülkeler, dünyanın her yerindeki insanlar çeşitli derecelerde benzer bir havanın içinde. Her yerde neredeyse temel konuşma konusu bu. Bu atmosferin dışına çıkmak mümkün değil.

O halde bu konular üzerine biraz kafa yormanın zamanıdır.


Ulusçular ulusun ne olduğunu tanımlamaya çalışırlarken, bunların içinde bir eğilim, ulusların tarihten geldiğini, unutulmuş ve uyutulmuş ulusal bilincin uyandırılması gerektiğini söylerler. Bu daha ziyade daha gerici ulusçuluğun bir alametifarikasıdır.

Nispeten daha demokratik ulusçular ise, geçmişten ziyade, fiziksel ya da kültürel özelliklerden ziyade, geleceğe yönelik bir tanımda yoğunlaşırlar, ortak bir ülkü birliğinin bir ulusu ulus yaptığını söylerler.

Bunların yanı sıra, ortak bir kaderin ve yaşantının da bir ulusu ulus yaptığını söyleyen bir ekol daha vardır, özellikle “Avusturya Marksizmi” kökenli.

Tabii bir de bunların hepsini birden veya çeşitli kombinasyonlarını bir ulusun, ulus olmasının koşulu olarak (örneğin Stalin’in ulus tanımı göz önüne getirilsin) getirenler de vardır.

Bu “teori” ve bu kriterlerin hiçbirisi nesnel olarak ulusun ne olduğunu anlatmazlar. Çünkü bunların hepsi, “ulusal olanın politik olanla çakışması” gerektiğini kabul etmiş veya bunda bir sorun görmeyen ulusçulardır.

Onların sorunu, o “ulusal olanın” neyle tanımlanacağıdır.

Yani, bütün bu ulus tanımlarını yapanlar ulusçulardır. Ulusun ne olduğuna ilişkin farklı teoriler olarak ortaya konan teoriler, aslında farklı ulusçulukların ulus anlayışlarıdır. Yani tanımlardaki farklılıklar farklı ulus tanımlarını değil, farklı ulusçulukları yansıtırlar. Onlar ulusun tanımını ve ulus olmanın kriterlerini koyduklarını söylerlerken ulusun ne olduğunu bizlere açıklamış olmazlar ama farklı ulusçulukların ne olduğu hakkında bizlere açıklanması gereken zengin bir malzeme sunmuş olurlar.

Farklı ulus tanımlarının farklı ulusçuluklar olduğu kavranınca bu farklı tanımların var oluş nedenlerini anlamak da kolaylaşır ve o zaman sorular şöyle sorulabilir: “Niçin ulusu şu veya bu şekilde tanımlayan ekoller vardır ulusçular içinde? Niçin şu veya bu kriter ulusun tanımı olarak getirilmektedir?”

Soru böyle sorulunca, yani farklı ulusçulukların niye var olduğu ve ulusu öyle tanımladığı araştırılınca, bunun ardında tam da Marks’ın dediği gibi, üretim ilişkileri ve bu ilişkiler içinde var olan konumu ve çıkarı farklı grupların (sınıfların) çıkar, karakter ve eğilimleriyle karşılaşırız.

Çok kaba hatlarıyla, insan haklarına, ülkü birliğine dayalı; ulusu geçmişle değil, gelecekle, amaçla tanımlayan ulusçulukların nispeten demokratik ulusçuluklar olduğunu; tarihle, kültürle (dille, dinle, soyla, ırkla vs.) tanımlayan ulusçulukların gerici ulusçuluklar olduğu söylenebilir. Elbette bu iki temel biçim arasında grinin birçok tonu bulunmaktadır.


Avusturya Marksizmi’nin ortak yaşantı ve kader birliği kriteri ise, şu veya bu şekilde bir ulus bir kere oluştuktan sonra ortaya çıkar. Yani kader ve yaşantı birliği ulusu yaratmaz, ulus bir kere ortaya çıkınca, kader ve yaşantı birliği oluşur.

Avusturya Marksizmi’nin sorunu, ulusun ve ulusçuluğun sonucu olarak ortaya çıkan bir görüngüyü, onun bir kriteri gibi ele almasındadır.

Ulus demek, her şeyden önce, politik olanın, yani devletin tanımlandığı “şey”dir. Bir ulusal devlet bir kere ortaya çıkınca veya ulusal devleti olmasa bile bir kere böyle bir devlet için, kendini bir ulus olarak tanımlayan bir grup ortaya çıkıp da bunun için mücadeleye başlayınca; bu ulus nasıl bir tanıma dayanmış olursa olsun, bir ortak yaşantı ve kader birliği başlar.

Başlangıçta bütünüyle, politik bir hedef olan, imajiner olan, hayali olan, fiili bir gerçeklik olarak görünmeye başlar.

İnsanlar okullarda aynı kitapları okurlar, aynı dili ve yazıyı öğrenirler; aynı vergi sistemi, aynı idari sistem, aynı sınıf ilişkileri içinde yaşarlar, aynı devletin ordusunda askerlik yaparlar, aynı müzikleri dinlerler.

Bir süre sonra, bu ortak yaşantı ve kader, ortada gerçekten, tıpkı sınıflar gibi, hatta sınıflara göre çok daha net ve açık olarak görülebilen ulus diye bir “şey” olduğu, bunun tamamen doğal bir şey olduğu; başka bir var oluşun mümkün ve tasavvur edilebilir olmadığı fikrini ortaya çıkarır.

Ve bu korkunç bir yanılsamaya yol açar. Aslında bu yaşantı birliğini, kader birliğini (ulusu) yaratan devletin, politikanın kendisi iken; sanki devleti ve politik olanı yaratanın o ortak bir kaderi ve yaşantıyı paylaşan topluluk (ulus) olduğu görüşü yayılır ve yerleşir.

Böylece ulusu ulusçuların yarattığı; ulusların ulusçular olduğu için var olduğu gerçeği; kendi zıddı biçiminde görünür. Ortada bir ulus olduğu için ulusçuların olduğu biçiminde görülür.

Bu nedenle, ulusu “nesnel olarak” belli kriterlerle tanımlama yolundaki her girişim, aslında bütünüyle kendi zıddı biçiminde ortaya çıkan görünümden hareket ettiği için metodolojik olarak idealizmle damgalıdır.

Yani ulusu, tıpkı sınıflar gibi nesnel kriterlerle tanımlama girişimleri, ilk bakışta çok “materyalist” görünmelerine rağmen, aslında düşüncenin varlığı belirlediği bir anlayışı hareket noktası yapmış olurlar; yani ulusçuların ulus anlayışlarını, ulus tanımları olarak kabul etmiş olurlar.


Şu “ortak yaşantı ve kader birliği” kriterine dönüp bir an için, birer ulusçu olalım ve ulus olmanın en temel ölçülerinden birinin ortak bir yaşantı ve kader birliği olduğunu varsayalım.

Bugünkü dünyada, bugünkü globalleşme çağında, bu kriterin büyük ölçüde aşındığı görülmekte.

Çünkü bütün dünyada, milyarlarca insan, aynı fabrikadan çıkmış televizyon ekranlarından aynı programları ve maçları izliyor, aynı sahneleri görüyor; aynı atmosferler içinde yaşıyor.

Bu “ortak yaşantı”, Dünya Şampiyonası, Olimpiyatlar, savaşlar, büyük felaketlerde özellikle çok netleşiyor[1].

Eskiden pek böyle değildi. Örneğin Türkiye’de bir zamanlar, geçmişte yaşanmış bir “Erzincan Zelzelesi” vardı. Bu Türkiye’de yaşayan insanların ortak hafızasına kazınmıştı. Türk ulusunun ortak yaşantı ve kader birliğini yaratan bir olay olarak görülebilirdi.

Ama son örneğin son tsunami, neredeyse tüm uluslardan herkesin ortak hafızasına aittir.

Yani ulusun “din” gibi değil de “sınıf” gibi nesnel olarak kriterleri sıralanabilir nesnel bir “şey” olduğu düşüncesine yol açan, ortak kader ve yaşantı birliği bile, kökünden sarsılmaktadır.

Evet, hala devletler belirlemektedir politik gelişmeleri, hala devletlerin bayraklarını asmaktadır insanlar, ama herkesin “kendi” devletinin veya ulusunun bayrağını asması olayının kendisi bir ortak yaşantıdır.

Bu ortak yaşantı aynı devletin (ulusun) takımı kazandığı veya kaybettiğinde o ulustan olanların duyduğu sevinç veya üzüntüden daha az önemli değildir. Bir ulusun içinde bile, farklı takımları tutanlar kazanç veya kayıplarda benzer farklılıklar yaşarlar. Bu farklılıklar dünya çapında, bir ülke ölçüsündeki kazanan kaybedenlere benzetilebilir.

O halde, bu gerçek zamanda herkesin aynı şeyleri görüp, aynı şeyleri yaşadığı dünyada, “ortak yaşantı ve kader birliği”, artık ulusal sınırları çoktan parçalamış bulunmaktadır.

O halde, gören göz için, bu futbol şampiyonasının bir kere daha ortaya çıkardığı bir gerçek var, sadece ulusçuluk değil; ulusların kendisi, yani ulusal devletlerin kendisi, üretici güçlerin bugünkü gelişmişlik düzeyinde insanlığın var oluşunun ve mutluluğunun önündeki en büyük engeldir.

Mücadele, bütün dünyada, bizzat uluslara, ulusal devletlere karşı olmalıdır. Ulusların ve ulusal devletlerin kendisini akıl ve mantık dışı; yıkılması gereken en büyük ve acil sorun olarak görmeyen her politik proje gericilikle sonuçlanmaya mahkûmdur.

Dünyada sosyalizmin ve sosyalistlerin entelektüel güçlerini, canlılıklarını, perspektiflerini yitirişinin temelinde uluslara ve ulusal devletlere karşı mücadeleyi gündemin başına koymamak bulunmaktadır.

Sosyalistler sadece özel mülkiyete saldırıyorlar, ama esas politik iktidarı elinde bulunduran ve özel mülkiyet kadar insanlığın önünde bir engel oluşturan uluslara ve ulusal devletlere hiçbir saldırıları yok. Hatta aksine, “emperyalizme karşı” ulusları, ulusal devletleri, sınırları savunuyorlar. Hem de en gerici biçimindekileri bile.

Gören göz için bu Dünya Futbol Şampiyonası, bir tek dünya cumhuriyeti için, yani insanların dili, dini, etnisi, soyu, sopu, oturduğu yer ne olursa olsun eşit olduğu; eşitliğin ulusların ve devletlerin yurttaşlarıyla sınırlı olmadığı ve onlarla dolayımlanmadığı sınırsız ve ulussuz bir dünya için maddi koşulların çoktan oluştuğunu; olgunlaştığını, hatta çürümeye yüz tuttuğunu gösteriyor.

04.07.2006

Hamburg

 

Sol Neden “Ofsayt”ta?

Almanya’da yapılan futbol şampiyonasının, sırf bir “ortak yaşantı ve kader birliği” bağlamında bile, nasıl ulusların kabuğuna sığmadığını ve onu aşındırdığını önceki yazıda ele almıştık.

Bugün dünyadaki herhangi bir soruna, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ulusların (en demokratik tanımlanmış ulusların bile) insanlığın kurtuluşu önündeki en büyük engel ve fiili bir ırkçılık anlamına geldiğini kavramayan her politik parti veya hareket, birdenbire kendini en kötü gericiliğin destekçisi olarak bulur.

Çünkü böyle yaklaşmadığınız sürece, dünyayı ve ondaki politik gelişmeleri anlama ve onlara karşı bir politik tavır ve program geliştirme şansınız olmaz.

Çünkü soruna böyle yaklaşmadığınız sürece, bugün dünyaya egemen olan ulus devletlerin ırkçı bir sistemin araçları olduğunu göremezsiniz.

Yani örneğin ırkçılığı bir tehlike olarak görürsünüz, yeryüzü ölçüsünde var olan bir sistem olarak değil.

Çünkü böyle yaklaşmadığınız sürece siz bir ulusçulusunuzdur; insanların değil ulusların eşit olduğu insanların ancak uluslar aracılığıyla eşit olabileceği gibi bir yaklaşıma sahipsiniz demektir.

Sosyalistler insanların herhangi bir ulus dolayımıyla değil, doğrudan eşit hakları olduğu bir düzen için mücadele etmeyi bayraklarının en başına yazmak zorundadırlar.

Yani, Türkleri, Almanları, Amerikalıları, Türk, Alman, Amerikan uluslarına karşı savaşmaya; Türk, Alman, Amerikan olmaktan çıkıp İnsan[2] olmaya çağırmalıdırlar.

İnsan ise ancak, politik olanı ulusal olanla tanımlamamış bir dünya cumhuriyetinde olunabilir. Hem İnsan, hem de Türk, Alman, Amerikan vs. olunamaz.

Bugünkü sistem Türklerin, Almanların, Amerikalıların, İnsanlar üzerindeki diktatörlüğüdür. Sosyalistlerin görevi, İnsanların Türkler, Almanlar, Amerikalılar üzerindeki “diktatörlüğü”nü kurmaktır.

Sorun şudur: politik olan neye göre tanımlanacaktır? Şu veya bu biçimde tanımlanmış bir ulusa göre mi, İnsan’a göre mi?

Biri ulusal devletler, dünyanın sınırlar ve devletlerle bölünmesi, diğeri dünya cumhuriyetidir; sınırların ve ulusal devletlerin ilgasıdır.

Demokratik bir cumhuriyet ancak, İnsanların, Türkler, Almanlar, Amerikalılar üzerindeki bir diktatörlüğü olarak var olabilir, ki bu aynı zamanda “proletarya diktatörlüğü”nün kendisidir.

Proletarya diktatörlüğü” ancak İnsanların bir diktatörlüğü olarak var olabilir. Türk, Alman, Amerikan devletleri olarak var olamaz bir proletarya diktatörlüğü.

Sosyalist devrim her şeyden önce İnsanların uluslara karşı bir savaşı olmak zorundadır.

Dünyanın sorunlarına böyle bakmadıkça, dünyadaki hiçbir soruna karşı politika ve program geliştirilemez ve bir anda politik olarak “ofsayt”a düşülür.

Örneğin Avrupa Birliği, ulusçu bir bakış açısından, gerici ulusçuluktan kurtulma, onu aşma gibi görülebilir. Türkiye’de bol bol görülebilecek, “Avrupa ulus devleti aşıyor” övgüleri hatırlanabilir.

Ama ulusun ne olduğunu kavramış ve ulusların, nasıl tanımlanırsa tanımlansın (yani demokratik veya gerici ulusçuluğa göre tanımlanmış olsunlar fark etmez), insanlığın kurtuluşunun önündeki en büyük engel, bütün sorunların başı olduğunu düşünen biri açısından, yani bir Devrimci Marksist açısından, yani İnsan açısından, Avrupa Birliği, en gelişmiş biçimiyle bile (yani Amerika Birleşik Devletleri gibi bir Avrupa Birleşik Devletleri olması durumunda ve Avrupalılığı sırf teritoryal olarak tanımlaması hiçbir kültürel ve tarihsel gönderme yapmaması durumunda bile), “ulus devletin aşılması” değil; kendini Avrupa denen toprak parçasıyla sınırlamış; ulusu yere göre tanımlayan ve bu topraklar dışında kalan insanları her türlü haktan yoksun kılan, yeni bir ulusal devletin kurulmasıdır. Yani ilerici değil, gericidir. Çünkü insanlığın büyük bölümünü dışlamakta; ömrünü doldurmuş, ulusları ve ulusal sınırları yaşatmaya çalışmaktadır.

Ama sosyalistler ya da İnsanlar için sorun, tıpkı Türklüğü yok etmek olduğu gibi, Avrupalılığı da yok etmektir.

Avrupa’ya girip girmemenin doğru veya yanlış olduğunu Türkler veya Avrupalılar tartışır veya tartışabilir.

Ama sosyalistler ya da İnsanlar için tartışma Türklüğün ve Avrupalılığın nasıl yok edileceği noktasındadır ve öyle olmak zorundadır. Sosyalistlik ya da İnsan’lık, Türklük ve Avrupalılık ile bir arada bulunamaz ve uzlaşmaz. Birinin olduğu yerde diğeri var olamaz. İnsanlar Türk veya Avrupalı olamaz, Avrupalı veya Türkler de İnsan olamaz.

Aynı şekilde bir sosyalist bir Türk, bir Alman veya Avrupalı olamaz; sosyalist ancak İnsan olabilir ya da olmalıdır; tersinden bir Türk, bir Alman veya bir Avrupalı da bir Sosyalist (veya İnsan) olamaz.

Ancak uluslara karşı mücadeleyi gündeminin başına koymuş, tüm insanları uluslar, ulusal devletleri ve ulusal sınırları yıkmaya çağıran bir hareket, bu gericiliği görebilir, teşhir edebilir ve ona karşı mücadele edebilir.

Avrupa Birliği karşısında, solun temel açmazı tam da budur.

Bütün dünyada, ulus perspektifinin ötesine gidememiş sol, Avrupa Birliği sorununa hiçbir çözüm önerememektedir örneğin. Sol bir ülkede Avrupa Birliği’nden yana iken diğerinde karşıdır. Avrupa Birliği karşıtları genellikle, en tutucu ve gerici milliyetçilerle, bürokratik ve askeri oligarşilerle; AB yandaşı olanlar da globalizm hayranlarıyla, liberallerle yan yanadır.

Ama eğer bugünkü en demokratik biçimiyle bile ulusal devletin artık yeryüzü çapında ırkçılığın (bir apartheid düzeninin) aracı olduğu gerçeğinden yola çıkıyor ve insanları uluslara ve ulusal devletlere karşı bir savaş çağrısı yapıyorsanız; Türkleri, Almanları, Fransızları, Rusları, Amerikalıları ya da Avrupalıları, Türklüğe, Fransızlığa, Amerikalılığa, Rusluğa, Amerikalılığa, Avrupalılığa karşı savaşa, Türklüğü, Almanlığı, Avrupalılığı, Amerikalılığı bırakıp İnsan olmaya çağırıyorsanız, hiç de yukarıdaki gibi açmazlar içinde kalmazsınız. Aksi takdirde bu ırkçı sistemi yaşatma ve pekiştirme yönündeki yaklaşımları bir ilerleme ve demokratikleşme olarak görürsünüz.

Tam da şu Dünya Futbol Şampiyonasının yapıldığı günlerde, Der Spiegel dergisi, Yeni Uluslar Göçü, “Yoksulların Akını” kapağıyla bir sayı yayınladı. Konu, yoksul ülkelerden insanların zengin ülkelere kapağı atmalarıydı. Dikkat edilsin, bizzat bu başlığın kendisi ırkçıdır. Ama bu ırkçılığı, bir Alman, bir Türk, bir Avrupalının görmesi mümkün olmadığı gibi, bizzat onlar bunu yaratırlar ve savunurlar.

Bir Alman; bir Türk, bir Avrupalı, yeni uluslar göçünden, yoksulların bir “akın”ından söz edebilir ve edecektir. Ama tüm insanların eşitliğini, bırakalım gerçek ekonomik eşitliğini, yani kapitalizmin ilgasını bir yana, formel, hukuki eşitliğini, savunan bir İnsan için, bu ulusların “akın”ı, yoksulların kapatıldıkları hapishaneden firarı; o hapishanenin ve duvarların dışına kaçma, o duvarları bilinçsiz bir yıkma çabası olarak görülür.

Ulusçuya, yani bir Türk, Alman veya bir Avrupalıya, bir saldırı, bir “akın” olarak görülen, İnsan’a bir öz savunma olarak görülür.

Ulusçu bu akını durdurmaya çalışır. Yumuşak ulusçular, üçüncü dünyaya daha fazla yatırım yaparak ve yardım ederek bu akını azaltalım der, sert ulusçular, yeni ve daha sağlam engeller çıkaralım duvarlar örelim der. Farklı yöntemlere rağmen ikisinin de muradı aynıdır: “Akını” durdurmak!

Ama bir İnsan’a, bu aynı hareket, uluslara karşı, ulusal sınırlara karşı bilinçsiz ve bireysel bir direniş olarak görünür; insanların kapatıldıkları “rezervattan” kurtulma çabası olarak görülür.

İnsan’ın sorunu, bunu engellemek değil, bunun bütün duvarları yıkan bir sele dönüşmesini sağlamaktır.

İnsanlar veya sosyalistler, hapishanenin veya duvarın dışına bireysel ya da toplu kapağı atma girişimlerini, duvara ya da hapishaneye karşı, onları yıkmak için bir sosyal ve politik bir harekete çevirmeye çalışır ve bu hareketlerde böyle bir sosyal devrimci hareketin tohumunu görür.

İşte soruna böyle bakmayan; İnsan değil, ama Türk, Alman, Fransız, Avrupalı veya Amerikan olan sol, kendini “ofsayt”ta bulmaktadır.

Bu, son dünya kupası maçlarında Almanya’da açıkça görüldü.

Alman solu (tam da Alman solu olduğu için zaten), kendisini hep klasik Hitler tipi ırkçı milliyetçiliğe göre tanımlamış, refleksleri ona göre oluşmuştur. Belki dünkü dünyada bu tavır bir ölçüde sol bir duruş için yeterli olabiliyordu ama bugünkü dünyada, bu klasik ırkçı milliyetçiliği hala baş düşman olarak görmek ve ona göre refleksler göstermek, aslında var olan gerçek ırkçı sistemi gözlerden gizleme ve hatta bu ırkçı sistemi pekiştirme girişimlerini olumlama olarak görmeye yol açmaktadır.

Almanya’da bütün sol, Alman milli takımının başarılarında, klasik ırkçı faşistlerin sokağa çıkacağını; klasik ırkçılığın tekrar legalite kazanacağını düşünüyordu.

Ama tam aksi oldu, bütün basın Almanların da diğer uluslar gibi kendi bayraklarıyla başka ulusları hor görmeden ve aşağılamadan övünmeye hakları olduğunu ve dünya kupasında da bunun gerçekleştiğini; artık uygar bir ulus olarak hala geçmişin yüküyle bayraklarını açmaktan utanmamaları gerektiğini yazdı.

Gerçekten de, başka ülkelerin bayrakları da her yerde dalgalandı, kimse onlara karşı bir saldırıda bulunmadı. Aksine, güvenlik görevlileri başkalarını da kendi bayraklarını sallama özgürlüğünü garanti altına aldı. İlk başlarda klasik ırkçı faşistlerin yaptıkları bir iki girişimde polis son derece sert davranarak onlara gereken mesajı verdi.

Ama bütün bunlar olunca, sol birdenbire kendisini silahsızlanmış buluverdi.

Bunu belki gözlerden kaçmış küçük bir olayda görelim: Hamburg’da Sternschanse (“Yıldıztabya” diye çevrilse pek de yanlış olmaz) diye bir semt vardır. Genellikle eski evlerin bulunduğu, yabancıların, solcuların ve öğrencilerin yoğun yaşadığı bir semttir. Hatta burada solcuların işgali altında bulunan eski bir tiyatro binası vardır (buna Kızıl Flora denir). Bu semtte, son dört beş yılda, dünyanın bütün metropollerinde görülen bir değişim başladı.

Bütün dünyada, Yuppie’ler genellikle, eski solcuların, yabancıların yaşadıkları; daha rahat bir atmosferi olan semtlere yerleşmektedirler. Aynısı burada da oldu. Genellikle medya alanında çalışan veya nispeten iyi bir geliri ve işi olan, genç, politikaya ilgisiz Yuppie’ler bu semte dadandılar ve oradaki yerleri kendi mekânları yaptılar. Artık o eski partal giysili solcular yoktu ya da azınlığa düşmüşlerdi: iyi bakımlı, giyimli, anlamsız yüzlü genç bir kitle doldurmaya başladı orayı.

Dünya Kupası vesilesiyle de bütün kafeler önlerine birer televizyon ekranı koydular. Havalar da güzel gidince, maç saatlerinde bu kitle iğne atsan yere düşmez biçimde maçları izledi. Yüzlerini boyayanlar, formalar, takma saçlar vs. hasılı o televizyonlarda görülen tipik bir maç seyircisi görünümü ortalığı kapladı. Bir karnaval, bir festival havası ortalığı sarıyordu.

İşte, Alman milli takımının bir maçında, solcuların işgali altındaki “Kızıl Flora”dan, maç esnasında klasik Alman ırkçı milliyetçiliğine karşı, kocaman hoparlörlerle bir propaganda ve sabotaj yayını başladı. Kafelerin önüne oturmuş maç seyreden binlerce karnaval havasındaki kitle önce biraz mırıldandı ama sonra bu yayını duymazdan geldi, ciddiye bile almadı. Hele Almanya golü attıktan sonra Alman bayraklarıyla güle oynaya eğlenmeye başladı. Başkalarına karşı bir saldırganlık görülmedi. Hatta diğer uluslara göre daha ölçülü ve dikkatliydiler, başkalarını rencide etmemeye özel bir dikkat de gösteriyorlardı.

Bu propaganda-sabotaj yayını sadece coşkunun gürültüsü içinde yok olmadı; aynı zamanda absürdleşti.

Çünkü o kendini, klasik ırkçı, Hitler selamlı, kaz adımı yürüyüşlü bir milliyetçiliğe karşı hazırlamıştı, karşısına çıkan rengarenk boyalar içinde şarkı söyleyen, diğerlerine saldırmayan, kendisini de diğerleri gibi gören, bütün ulusların milliyetçiliği gibi bir milliyetçilikti. Hatta onlardan daha ölçülü, anlayışlı ve toleranslı bile denebilir.

Ama bu “ofsayt” durumunu daha da pekiştiren olgu da şuydu: Almanya’da yaşayan Siyahlar, Türkler ve yabancılar da ellerinde Alman bayraklarıyla, daha fazla Alman olduklarını kanıtlamak (ve kabul edilmek için) için Almanlardan daha büyük coşku ve ekstra bir gösterme çabasıyla Alman milli takımının zaferini kutluyorlardı. Hatta muhtemelen Türk gençleri olan yabancı görünümlü gençler, koca bir tır kamyonunu “Kızıl Flora”nın karşısına getirmişler onun üstüne çıkmışlar ve üzerinde Almanya’nın galibiyetini kutluyorlardı. Sonra polis geldi ve tırın tepesi tehlikeli olduğundan gençleri oradan indirdi. Bir zamanlar polis “Kızıl Flora”ya saldırmak için gelirdi, şimdi Alman milli takımının zaferini kutlayan yabancı gençlerin kutlamayı fazla aşırıya vardırmamaları için geliyordu.

Bu çok basit, sıradan, belki çok kişinin dikkatini bile çekmemiş küçük olaylar dizisi, klasik solun bugünün dünyasını anlamadığını ve ona söyleyecek bir sözü olmadığını; artık ciddiye bile alınmadığını, bir tehlike olarak bile görülmediğini bir kere daha belgeliyordu.

Irkçılığın bir tehlike değil gerçek olduğunu görmeden bugünkü dünyada politika üretmenin olanağı yoktur. Ama ırkçılığın bir tehlike değil de bir gerçek olduğunu ise ancak İnsanlar görebilir, Türkler, Avrupalılar, Almanlar veya Amerikalılar değil. Onlar açısından her şey olağandır. Irkçılık, Der Spiegel’in kapağındaki “akın” sözcüğünde gizlidir.

Bugünkü dünyada, artık klasik ırkçılık bir tehlike değildir. Elbet bu ırkçılık vardır. Hele savaş sonrasını ve 68’i yaşamamış doğu Avrupa ülkelerinde bu ırkçılık vardır ve oldukça da güçlüdür, ama artık dünyadaki gelişmelere damgasını vuran bu değildir. Bu ırkçılığa karşı mücadele içinde hiçbir program ve perspektif geliştirilemez. Bugünün ırkçılığı, çok kültürlü biçimiyle bile ulusal devletleri ve sınırları savunmanın ta kendisidir.

Globalleşme, tüm malların ve paranın serbest dolaşımına dayanmaktadır. Bugünün dünyasında, bir tek mal vardır bu serbest dolaşımdan yararlanamayan: İşgücü.

İşgücünün serbest dolaşımı, gittiği yerde eşit haklara sahip olması demek, ulusların, ulusal sınırların ve devletlerin ortadan kalkması demektir.

Kar oranlarını yüksek tutmak ve işçi sınıfını uluslara göre bölebilmek ve her ülkede burjuvaziyle ittifaka çekebilmek ancak ulusal sınırlar ve devletler sayesinde mümkün olmaktadır.

Globalleşmenin böylesine geliştiği bir çağda, klasik ırkçılık ne burjuvazinin yayılma hayalleri ne de kapitalizm için hiçbir avantaj sağlamamakta, aksine bir yük oluşturmaktadır.

Bu nedenle, ulusal devletleri savunma, bir bakıma, burjuvaziyi klasik ırkçılığa karşı duruşa ve çok kültürlülüğe dayanan bir milliyetçiliği teşvik etmeye zorlamaktadır. Burjuvazinin böyle bir sisteme doğru geçişi hem ülke içinde hem dünyada ona daha geniş bir temel ve daha geniş bir hareket alanı sağlamaktadır.

Elbette burjuvazinin bir milliyetçilikten diğer milliyetçiliğe geçişi; kaz adımlı Hitler selamlı milliyetçilikten, renkli ve karnaval havalı milliyetçiliğe geçişi, düz bir yol izlememektedir ve bizzat burjuvazinin içinde aynı zamanda bu iki milliyetçilik arasında bir çatışma da gerçekleşmektedir.

Bu düz bir süreç değil, çatışmalı, gelgitleri olan bir süreçtir.

İşte son Dünya Kupası, Almanya’daki bu çatışmada, klasik ırkçı milliyetçiliğin, “çok kültürlü” milliyetçilik karşısında ciddi biçimde geri adım atmak zorunda kaldığı bir çatışmaydı aynı zamanda. Solu “ofsayt”a düşüren de tam buydu.

Almanya’daki Dünya Kupasında bu çatışma da gelecek yazının konusu olsun.

06 Temmuz 2006

Futbol Şampiyonası, Alman Politikası ve Sol

Bu dünya futbol şampiyonasında Almanya dünya şampiyonu olamadı, finale kalamadı, üçüncülükle yetinmek zorunda kaldı, ama politik olarak bu şampiyonada en büyük başarı ve kazanç Alman burjuvazisinindir.

Neden ve nasıl?

Bunu göstermeyi deneyelim.

Son dünya kupası, Alman burjuvazisinin, klasik kana, soya dayalı ırkçı milliyetçilikten; artık günün ihtiyaçlarına cevap vermeyen ve bir yük oluşturan bu milliyetçilikten; globalleşmenin ve bir Avrupa Birliği oluşturabilmenin ihtiyaçlarına daha uygun düşen bir milliyetçiliğe geçişin dönüm noktası olduğu gibi; bu iki milliyetçilik arasındaki mücadelenin de bir sahnesiydi.

Bu durumu iyi gözleyen eski 68’li, bir zamanların hızlı anarşisti, şimdilerde Yeşiller’in teorisyen ve stratejistlerinden, onların Avrupa işlerine bakan Daniel Con Bendit (bir zamanların “Kızıl Dany”si) son Dünya Şampiyonasına Alman Milli Futbol takımını hazırlayan Klinsmann’ı kastederek, “o Yeşil-Kızıl koalisyonun yapamadığını başardı” (“Yeşil” ve “Kızıl” Alman politik kültüründe Yeşiller ve Sosyal Demokratların karşılığı olarak kullanılıyor.) anlamında sözler etti.

Onu böylesine söz ettiren değişim nedir?

Birçok sosyolog ve yazar bu şampiyona öncesi Almanya ile bu şampiyona sonrası Almanya’nın aynı olmadığını söylüyor ve bunda Alman Milli takımının antrenörü Klinsmann’ın işlevine dikkati çekiyor[3].

Birkaç karakteristik haber, bu dönüşümün çapı hakkında bir karar verir.

Almanya’da büyüyen, Türkiye kökenli film rejisörü Fatih Akın, Hürriyet’te çıkan habere göre şunları söylemiş. Haberi 2 Temmuz Pazar günkü Hürriyet’ten okuyalım.

“Ödüllü Yönetmen Fatih Akın: Dünya Kupası ırkçılığı bitirir. (...) “İlk kez Almanya’yı tuttuğunu söyleyen Akın, “Almanya’daki Türkler milli maçlarda hep rakibi tutardı. Ama bu son Dünya Kupası’nda bu değişti. (...) Bütün dünyadan misafirler geldi. Bu bir şok gibi oldu. Eğitim gibi bir şey oldu, iyi oldu. Irkçılık gidiyor.”

“Almanya’nın yediği gol üzülen, attığı golle havalara fırlayan Akın, tur sevincini kutladı.”

Alman medyasında, esas vurgu hep, artık bütün milletler gibi Almanların da kendi bayraklarından utanmamayı öğrendikleri ve onunla rahat bir ilişki kurabildikleri gibi noktalarda yoğunlaşıyordu. Ve hemen hemen bütün haber ve resimlerde genellikle Almanlar başka uluslardan insanlarla birlikte eğlenirken haber yapılıyordu. Maç dolayısıyla gelenlerle yapılan söyleşi ve haberlerde öne çıkarılan, ziyaretçilerin Almanlar hakkında hep kabız, aşırı ırkçı, milliyetçi, gülmez insanlar gibi yargıları olmasına rağmen burada bambaşka bir durumla karşılaşmış olmaları gibi noktalardı.

Bir de en çok Alman bayrağıyla Alman milli takımının başarılarını kutlayan yabancılar, özellikle Türkler ve siyahlar göze batırılmaya çalışılıyordu. Hatta Türklerin Alman bayrağının kırmızı şeridinin ortasına ay yıldız koymaları özellikle öne çıkarılan haberler arasındaydı. (Buna gerici Türk milliyetçiliği, aynısının yarın Türkiye’de de olabileceği, yani Kürtlerin, yeşil, sarı ve kırmızının ortasına bir ay yıldız koyabilecekleri korkusuyla hemen karşı çıktı. Tabii Almanlarınkine koyulmasına temelden itirazı yok. Ona itirazı eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürebilir diye)

Yani Fatih Akın’ın tavrı, en azından yabancılar ve solcular yaygın olan genel bir eğilimin ifadesinden başka bir şey değil. Solcuların ve yabancıların önemli bir kısmı eski reflekslerin anlamının kalmadığını düşünüyor ve artık Alman bayrağından utanmamayı veya Almanya’yı tutmayı öğreniyor. Geçenlerde “Sol Neden ”Ofsayt”ta?” yazısında anlattığımız ve tartıştığımız küçük sahneler, aslında genel bir eğilim ve dönüşümün tipik görünümleriydi.

Aslında bu yeni durum bizzat PDS’in (Demokratik Sosyalizm Partisi) yıldızı olan, Gregor Gysi’nin aşağıdaki sözlerinde en açık biçimde yansıyor:

“Ulusal futbol takımları için Almanlar tarafından dışa vurulan ulusal gurur, Meclis sol grup başkanı Gregor Gysi’nin görüşüne göre, olumlu yurtseverliğin bir işareti. Gysi “Tageszeitung”a verdiği demeçte, Almanya’da genç kuşak arasında “Ana vatanlarına (Türklerde vatan ana metaforuyla, Almanlarda baba metaforuyla bağlantılıdır. Tam çevirisi”baba vatan” olurdu) karşı tamamen normal, kabız olmayan” bir ilişki gelişiyor ve bu dünya futbol şampiyonasını “biricik büyük bir şölen yapıyor” dedi. Buna karşılık, bizzat kendi kuşağının ise, “ulusal sorunla hastalıklı bir ilişki”si olduğunu ve bu nedenle yurtseverlik tartışmasında “ağzını kapaması” gerektiğini söyledi.

Gysi “Burada ilk defa, kendi ulusuna karşı bağımsız, kabız olmayan, normal bir ilişki oluşuyor” dedi. Eski PDS Başkanının argümanına göre, toplumda herkesin kendisini bütüne karşı sorumlu hissedebilmesi için, kabız olmayan ve normal bir ulusal bağ bir ön koşuldur. Gysi’ye göre, “sağ taraftaki totaliter antikomünizm tıpkı solun bir kesimindeki totaliter antinasyonalizm gibi bunu şimdiye kadar engelledi.”

Gysi partisinin bir bölümündeki ritüelleşmiş “Almanya, bir daha asla!” parolasını da eleştirdi. “İnsan istemediği bir ulusu yönetemez” dedi. Bunun kafada ve yürekte bir çelişki olduğunu söyledi. Solcular ve kendi kuşağının tutucuları, 50’li ve 60’lı yıllarının tecrübeleriyle genç kuşakların canını sıkmamalı. “Biz kendiliğinden daha iyi gelişeni yolundan saptırmamalıyız. Normalleşmeye bizim katkımız bu olabilir.” dedi.[4]

Gysi’nin bu sözleri, bu futbol şampiyonasının Alman kapitalizminin gerçek bir zaferi olduğunun en büyük delilidir.

Eski milliyetçiliğin karşısında olan solcular yeni milliyetçiliğin savunucularıdırlar.

Bir burjuvazi için, bundan daha büyük bir kazanç olabilir mi? Ofsaytta kalmak istemeyen solcular ve yabancılar (Gysi veya F. Akın) bu yeni milliyetçiliğin selamlayıcıları, taraftarı ve savunucusu olarak ortaya çıkıyorlar.

Milliyetçiliğin ne olduğunu anlamayanlar, bugünkü dünyada en demokratik milliyetçiliğin bile aslında dünya çapında bir ırk ayrımcısı apartheid sisteminin aracı olduğunu anlamayanlar, böyle yaparken, ırkçılıktan kurtuluş ve ona karşı çıkış adına, fiilen bu ırkçı sistemin savunucuları olarak ortaya çıkıyorlar.

Ama sadece sol mu böyle?

Aynı bölünmenin Alman sağı, arasında da yaşandığı görülüyor. Die Zeit gazetesinin haberine göre, Alman faşistleri arasında da bir bölünme varmış. Bir kısmı, bu “yeni yurtseverliği” milliyetçiliğin yaygınlaşması olarak selamlarken, diğerleri bunun “pazar günü milliyetçiliği” olduğunu söyleyip bu milliyetçiliğe karşı tavır alıp onunla kendi arasına sınır çizmeye çalışıyormuş. Bunlar etrafı dolduran siyah kırmızı ve sarı renkli Alman bayraklarına da karşı çıkıp, siyah beyaz ve kırmızı renkli bayrağın Alman milliyetçiliğinin bayrağı olduğunu söylüyorlarmış.

Böylece Alman burjuvazisi, solcuları, yabancıları (ve hatta faşistler arasındaki bölünmenin gösterdiği gibi) faşistlerin bir bölümünü yeni milliyetçiliğinin destekçileri haline dönüştürmüş bulunuyor. Elbette bu yeni biçim milliyetçilik Batı Almanya’da eski Doğu Almanya olan eyaletlerden, büyük şehirlerde taşralı genç kuşaklar arasında yaşlılardan daha güçlü ve yaygındır.

Eski biçim hala özellikle eski Doğu Almanya’da çok güçlüdür, ama bu, geleceğe damgasını vuran bir eğilim değildir. Bütün Doğu Avrupa’da olduğu gibi, orada zaman bir süre durmuştu ve duvarın yıkılışından beri kaldığı yerden devam ediyor. Doğu ve Batı (yaşlılar ve gençler; büyük şehirler ve taşra) aslında bu milliyetçiliğin birbirini izleyen iki aşamasını, zamansal bir dizilişi, mekânsal biçimde yansıtmaktadırlar.

Alman kapitalizmi için Avrupa’daki başka ulusları ve toprakları işgal ile yayılmanın, başka ulusları köleleştirmenin ideolojik temellerini atan klasik ırkçı milliyetçilik bir intihar olur. Ayrıca buna ihtiyacı da yoktur. Hitler’in “Avrupa Kalesi”ni Alman burjuvazisi, bizzat Doğu Avrupalı halkların Avrupa Birliği’ne katılmak için yaptıkları ayaklanmalarla ve gönüllü katılımlarıyla kurmuş bulunmaktadır.

Alman burjuvazisinin ihtiyacı, bu yeni duruma uygun bir milliyetçilikti. Eski kuşakların şekillenmeleri, gelenekler, yerleşmiş eski yapı bu yeni duruma uygun bir milliyetçiliğin egemen olmasının önünde bir engel oluşturuyordu. Bu futbol şampiyonası, bu eski milliyetçiliğin kabuğunun kırılması; Alman politik kültürü ve egemen resmi milliyetçilik için küçük bir “devrim” oldu.

Ama eskisinin yerine gelen, en az eskisi kadar tehlikeli bir ırkçılıktır ya da günümüz dünyasına uygun bir ırkçılıktır. Bu kavranmazsa, dünyadaki hiçbir gelişme karşısında doğru tavır alınamaz.

1936 Berlin Olimpiyatları biyolojik ayrımlara dayanan bir milliyetçiliğin ve ırkçılığın bir gösterisiydi.

2006 Dünya futbol şampiyonası, “çokkültürlü” bir milliyetçiliğin ve ırkçılığın gösterisidir, Alman politik kültüründe ikincisinin birincisinin yerini almasıdır.

Bunun nasıl bir ırkçılık olduğunu ise herhangi bir şekilde milliyetçi olanlar anlayamazlar.

Bunun ırkçılık olduğunu anlayabilmek ve görebilmek için, yeryüzünde ulusal sınırların ve milletlerin demokrasi ve insan haklarının önündeki en büyük engel olduğunu kavramak; bu çok kültürlü milliyetçiliğin de bu ulusal sınırları ve ırk ayrımcısı sistemi yaşatmayı ve güçlendirmeyi amaçladığını görmek gerekir. Bugünkü globalleşme çağında, gelişmiş ülkelerde, gerek yaşlanan nüfus dolayısıyla, genç nüfuslu üçüncü dünyadan gelecek iş gücüne duyulan ihtiyaç nedeniyle; gerek iş gücünün yeniden üretiminin fiyatını düşük tutmak dolayısıyla kar oranlarını yükseltmek için özellikle gastronomi, temizlik, sağlık gibi alanlarda göçmen iş gücüne duyulan ihtiyaç nedeniyle ve nihayet belli alanlarda (özellikle programlama, elektronik) işgücü ithal edebilmek ve çekebilmek için klasik kana, etniye, kültüre dayanan milliyetçilik, burjuvazi için bir engel oluşturur.

Ama sadece bunlar değil, Alman burjuvazisi gibi sabıkalı bir burjuvazi için, klasik milliyetçilik, ekstradan prangadır politik, ideolojik ve kültürel etkinin ekonomik etki ölçüsünde yayılmasını ve ağırlığının artmasını engelleyen.

Burjuvazinin Globalleşmeden çıkardığı sonuç, yeryüzünde ulusal sınırların kaldırılması gereği, ulusların ilgası ve bir tek dünya cumhuriyeti değildir. Bu eski milliyetçiliğin terki bizzat tam da bu ulusları ve sınırları korumanın ve yaşatmanın bir aracıdır. Böylece burjuvazi, hem gerici ulusları ve ulusal sınırları korumakta hem de yoksulları bir rezerv olarak bu sınırların dışında tutmaktadır.

Böylece, insanlığın büyük yoksul çoğunluğu, ulusal sınırları ve ulusları meşru kabul eden bu sistem aracılığıyla, bir ırk ayrımcısı bir dünyada yaşamaktadır. Bu modern çokkültürlü ulusçuluğu savunmak, özünde bu ırk ayrımcısı sistemi savunmak, ulusları savunmak anlamına gelmektedir.

Bugünkü ırkçılık, aslında tıpkı klasik ırkçılık gibi dışında tutarak köleleştirmektedir. Çok kültürlü milliyetçilik, zengin ülkelerin etraflarına ördükleri duvarlarla birlikte yükselmiştir ve yükselmektedir. Bu dışta tutuş “çok kültürlü” bir milliyetçilik aracılığıyla yapıldığından, bu modern ırkçılığa geçiş, “normal” bir milliyetçiliğe geçiş olarak Demokratik Sosyalizm Partisi önderi Gysi tarafından bile selamlanıyor ve savunuluyor.

Bugünün dünyasında her türlü malın ve paranın hiçbir ulusal sınırı tanımadan dolaştığı bir dünyada, işgücü denen malın hala ulusal sınırlara bağlı kalmasını “normal” bir milliyetçilik olarak savunmak, yani ulusal devletleri, sınırları savunmak ve insanları bunlara karşı savaşa çağırmamak, ırkçılığı savunmakla, insanlığın büyük bölümünü bir “üçüncü dünya” denen rezervatta tutmakla özdeştir.

Bunu kavramayan sol, klasik ulusçuluğu ve ulusal devletleri savunduğu sürece, “ofsayt”ta kalmaya, klasik faşistlerle aynı ulusçuluk düzeyine takılmaya mahkûmdur. Eğer bu klasik ulusçuluk karşısında bay Gysi gibi “normal” ve “çok kültürlü” ulusçuluğu savunduğunda da, bugünün gerçek var olan ırkçılığını, geleceğe damgasını vuran ırkçılığı savunur durumda olmaya mahkûmdur. Yeşiller, PDS veya Fatih Akın’da olduğu gibi.

Aslında bu bölünme aynen Türkiye’deki solun bölünmesi gibidir. Klasik ırkçı Türk milliyetçiliğini savunanlar, Türklüğü ve Türk devletini sorgulamayanlar ve globalleşmeye karşı olmak adına onu savunanlar, genelkurmayın, askeri bürokratik oligarşinin birer desteği ve yedeği olarak kalmaktadırlar. Buna karşılık, “çokkültürlü” mozaik milliyetçiliği savunanlar ise burjuvazinin, globalizmin, AB’nin, liberalizmin savunucuları olarak ortaya çıkmaktadırlar.

Her iki taraf da ulusal devletleri ve sınırları tartışmamaktadır, politik olanın ulusal olana göre tanımlanmasını sorgulamamaktadır; her iki taraf da milliyetçilidir, farkları ulusal olanın nasıl tanımlanacağı noktasındadır.

Alman politik kültüründe “bir daha asla Almanya” sloganları atanlar veya “Anti-Alman”cıların Türk solundaki karşılığı Türkiye’nin “ulusalcı sol”udur. Gysi’lerin, Bendit’lerin Türkiye’deki karşılıkları ise ÖDP’liler, “İkinci Cumhuriyetçiler”dir.

Bunların ikisi de milliyetçidir, ayrılıkları milliyetçilik anlayışlarındadır. Klasik milliyetçiler buna Türkiye’de antiemperyalizm, Almanya’da anti Almanlık elbisesi giydirmekte; globalizme karşı çıkış adı altında gerici ulusçuluğu savunma ve yaşatmaya çalışmaktadırlar. Modern çokkültürlü milliyetçiler ise savunduklarının milliyetçilik olmadığını, ulus devletin aşılması olduğunu söylemektedirler. Bunların ikisi de milliyetçiliktir. İkisi de ırkçılıktır ama biri artık ömrünü doldurmuş, diğeri bugünün dünyasının ihtiyaçlarına uygun.


Bu futbol şampiyonasında Almanya’da ne olduğunu anlamak için Türkiye’de şöyle bir durum düşünülebilir: Almanya’daki Bayern Futbol Mafyası (şu Beckenbauer’ler falan) klasik ırk, kana dayalı milliyetçiliğin temsilcileriydiler. Bu milliyetçilik bizzat Alman burjuvazisinin çıkarlarının önünde bile bir engel haline gelmişti. Bu en iyi ve açık olarak Alman Milli takımının bileşiminde görülür.

Bu milliyetçilik, yetenekli ve yoksul Türk ve yabancı çocuklarını daha okul ve mahalle takımlarından beri engeller. Bunların içinde özel yetenekleriyle yükselebilenler büyük takımlarda yedek kulübelerinde bekletilir ve hele milli takıma alınmaları söz konusu bile olmazdı.

Bu en açık olarak futbol sonuçlarında görülebilir. Fransa, Cezayirli İşçi Çocuğu Zidane ve simsiyah futbolcularıyla Dünya şampiyonu ve ikincisi olurken, Alman milli takımı benzer başarılar gösterememektedir.

Buna karşılık, Almanya’nın dışladığı Türkiye kökenli gençler, Türkiye’yi geçen dünya şampiyonasında dünya üçüncüsü yapmışlardı. Bu gençleri dışlamayıp özümleyebilseydi, geçen dünya şampiyonasında Almanya kolaylıkla dünya şampiyonu olabilirdi örneğin.

Bu durum Almanya’ya egemen kana dayanan milliyetçiliğin Almanya’nın ekonomik gücüne denk düşen bir politik ve ideolojik güç ve ağırlıktan onu mahrum kılmasının futbola yansımasından ve onda da ifadesini bulmasından başka bir şey değildir.

Alman kapitalizmi üretim ve ekonomi alanındaki etkisini, politika ve ideoloji alanında gösteremiyor ve bu da Alman kapitalizmi ve emperyalizminin gelişiminin ve yayılışının önünde bir engel oluşturuyordu. Almanya iki dünya savaşına neden olmuşluğu ile diğer ülkeleri işgal etmişliği ile zaten sabıkalıdır. Bu geçmiş nedeniyle Almanya, daima uluslararası politika alanında arka planda kalmayı bir strateji olarak benimsemiştir.

Dünya politikasında Avrupa adına hep Fransa’yı öne sürmüş, gerçekte kendi söylemek istediklerini Fransa’ya söyletmiştir. Böylece hem Fransız burjuvazisinin kendini beğenmişlik biçiminde dışa vuran aşağılık komplekslerini tatmin etmesine olanak vermiş hem de onun bu tafralı tavırları karşısında altın ortayı, aklıselimliği ve uzlaşmayı savunan bir pozisyonu savunur görünme olanağı elde etmiş, herkes tarafından kabul edilebilir olmuştur. Savaş sonrasının özellikle Genscher döneminin Alman dış politikasını bu strateji karakterize eder.

Ne var ki Doğu Avrupa’nın çöküşüyle birlikte bu denge yerinden oynamıştır. Yeni döneme uygun dış politikayı da Yeşillerden Fischer şekillendirmiştir.

Duvarın yıkılışında, Almanya’nın birleşmesine en büyük muhalefet bizzat Fransa ve İngiltere’den hatta Amerika’dan gelmiştir. Doğu Avrupa’nın halkları bir yandan, Avrupa Birliği’ne katılarak Rusya’ya karşı kendilerini garantiye almak istiyorlardı ama Avrupa Birliği demek Almanya demek olduğundan, bu aynı zamanda Almanya tarafından yutulmak anlamına de geliyordu. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktı bu. Bu nedenle bir yandan Avrupa Birliği’ne girerken, Alman politik etkisine karşı Amerika’nın yanında yer aldılar. Böylece ABD, aslında bu ülkelerde ekonomik olarak büyük bir etkisi olmamasına rağmen, bu ülkeler fiilen Alman sermayesi tarafından ele geçirilmiş olmasına ve Almanya’nın egemen olduğu Avrupa Birliği’ne girmiş olmalarına rağmen ABD’nin müttefiki oluyorlar ve ABD bu ülkeler aracılığıyla Avrupa Birliği içinde ağırlığını arttırıyor, Irak’a saldırı döneminde olduğu gibi, Avrupa Birliği içinde “Yeni Avrupa” ile “Eski Avrupa”ya karşı bir denge oluşturabiliyordu.

Böylece ABD bizzat Avrupa Birliği içinde Alman-Fransız eksenini kuşatabiliyordu. İngiltere zaten klasik müttefiki ve Avrupa Birliği içinde beşinci koluydu. Güney Avrupa ve Akdeniz ülkeleri İtalya, İspanya, Portekiz gibi ülkeler Almanya’nın gücünü dengelemek için ABD’nin yanında saf tutuyorlardı, Doğu Avrupa da Almanya’ya ya karşı ABD’ye yaslanınca, ABD Alman Fransız eksenini kuşatabiliyor; bu dengeler aracılığıyla örneğin Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne alınması için (ki Türkiye’nin AB üyeliği de bizzat ABD’nin Avrupa Birliği’nin bir siyasi irade oluşturmasını engelleme stratejisinin bir parçasıdır) baskı yapabiliyordu.

Öte yandan Almanya, Doğu Almanya’yı yutmuştu ama bu biraz midesine oturmuştu, bunu hazmetmesi biraz zaman alacaktı. Benzer şekilde Doğu Avrupa’da gerek ihraç malları gerek ihraç ettiği sermaye ile muazzam bir ağırlık kazanmıştı ama bu politik ilişkilere hiçbir şekilde yansımıyordu. Çünkü geçmişin hayaleti bir türlü peşini bırakmıyordu.

Yugoslavya’nın parçalanmasını Almanya başlattı ve bugün, bizzat Sırbistan dahil bütün eski Yugoslavya’da esas ağırlığı olan Almanya’dır. Yugoslav iç savaşı bir bakıma Almanya ile Rusya, Fransa ve ABD’nin arasındaki etki ve paylaşım mücadelesinden başka bir şey değildi ve bunun tartışmasız galibi Almanya oldu.

Almanya bir yandan eski Doğu Almanya’yı hazmetmeye çalışır, diğer yandan Doğu Avrupa üzerinde iktisadi etki ve gücünü pekiştirir ve böylece uzun vadede ABD’nin etkisini nötralize edecek temeli sağlamlaştırırken, diğer yandan Avrupa Birliği içinde politik ağırlığını pekiştirmek için AB içinde bir anayasa hazırlığına girdi. Bu anayasa ile yavaş yavaş, AB çapında seçilmiş organlara doğru bir geçişe başlangıç yapılmak isteniyordu. Avrupa Parlamentosu gibi gerçek bir gücü temsil etmekten uzak organların dönemi geride kalmalıydı.

Tasarıyla örneğin bir ortak Avrupa Dış Politikası için temel yaratılıyor ve Alman Dışişleri Bakanı Fischer bu görev için hazırlıklara başlıyordu. Ama Almanya’nın bu artan gücünden korkan Fransa, bu planı sabote etmekten başka çare bulamadı ve Anayasayı halk oylamasına götürerek hayır dedi. Böylece Anayasa ve Alman planı bir anda değersiz bir kağıda dönüştü. Bu durum elbette ABD’nin de çok işine yaradı.

Almanya kendisi bizzat Fransa’dan bile daha geri, kana dayanan bir ulus tanımına dayanırken Fransa’nın ulusçuluğa dayanarak Avrupa’nın politik birliği ve iradesine giden yolu sabote etmesine karşı bir şey yapamazdı. Bu milliyetçilikle doğu Avrupa’daki anıları unutturamaz, ekonomik etkisini politik bir etkiye dönüştüremezdi, hatta bizzat kendi ekonomisinin ihtiyaçları bile bu milliyetçilik tarafından baltalanır olmuştu. Örneğin doğu eyaletlerinde klasik ırkçılığın kurbanları genellikle iş adamları bile olabiliyordu.

Bu koşullarda, ancak ciddi bir stratejik dönüş, Almanya’ya bu sorunları aşabilmesi, Fransa’nın, Doğu Avrupa’nın direncini kırabilmesi ve Avrupa’da bir tek politik irade oluşturup, dünya çapında ABD’ye meydan okuyabilecek bir duruma gelebilmesi için gerekli koşulları yaratabilirdi. O zaman birdenbire karşı olanlar yandaş haline gelebilirler, etkiye karşı duranlar bizzat o etkinin araçları olabilirlerdi.

Bu yönde epey adımlar atılmıştı. Örneğin bizzat Fatih Akın gibi genç Türk asıllı rejisörlerin önünün açılması ve ödüllerle teşvik edilmeleri, hem Alman sinemasına bir taze soluk getirmiş, Alman filmlerinin dünya pazarına egemen Amerikan sinemasına karşı bir hamle yapmasını sağlamış hem de Almanya’daki Türklerin sisteme entegrasyonu yolunda küçük adımlar atmalarını sağlamıştı.

Dış politika alanında benzer bir işlevi de Alman politikasının bütün anketlerde yıllar boyunca “en sevilen” politikacısı çıkan Fischer görmüştü. Bu solcu eskisi, İsrail Parlementosu’ndan Arap ülkelerine kadar her yerde Alman kapitalizminin çıkarlarını en akıllı biçimde savunmuş ve Almanya’nın ihtiyacı olan değişiklikleri yapmıştı. Fischer sayesinde Alman Ordusu, adım adım bütün askeri harekâtlara katılma hakkını elde etmişti.

Ama bütün bu gibi gelişmelerde yansıyan anlayış henüz hem toplumun derinlerine nüfuz etmiş hem de egemen politik elite egemen olmuş değildi.

Özellikle futbol ve spor alanında eski anlayış, bu alana egemen olan Bayern Mafyası da denen Beckenbauer gibilerin şahsında egemenliğini sürdürüyordu. Ama aynı zamanda bu anlayış artık bütün olanaklarını tüketmiş bulunuyor ve bir başarı getiremiyordu. Daha önce bu Mafya’nın has adamı olmayan Christopher Daum, Kokain kullanmışlığı bahane edilerek tasfiye edilmiş ve bir süre daha zaman kazanmıştı bu ekip. Ama Alman futbolunun düşüşünü durduramamıştı yine de.

İşte bu uzun yıpranma sürecinin sonunda, yine bu Mafya’nın dışından, Stuttgart’lı, futbol kariyerinin önemli bir bölümünü İtalya, İngiltere gibi başka ülkelerde geçirmiş, Amerika’da yaşayan (galiba karısı da Çin asıllı bir Amerikalı) Klinsmann’ın Alman milli takımının başına gelmesi ile Alman kapitalizminin çıkarları üzerine iki farklı milliyetçilik arasındaki mücadele, bir bakıma futbol şampiyonası içinde geçer oldu.

Politikada, giyinişler, duruşlar, tavırlar hep birer politik anlama da sahiptirler. Klinsmann, takımı derhal gençleştirdi. Takımın esas golcüsü olarak Polonya asıllı iki futbolcuyu forvete koydu. Daha sonraki düzenlemede Almanya’da büyümüş Odonkor adlı yarı siyahi bir oyuncuyu da takıma aldı. Bayern Mafyası’nın takım içindeki etkisini kırmak ve onlara kendi otoritesini kabul ettirebilmek için Kaleci Oliver Kahn’ı yedeğe aldı.

Almanya’da olanı anlamak için, Bayern Mafyası yerine Türkiye’deki futbol mafyası, MİT ve mafya ilişkileri göz önüne getirilebilir. Beckenbauer yerine Fatih Terim konulabilir.

Türkiye’de Özel savaş dairesinin inkarcılığa ve baskıya dayanan klasik Türkçü milliyetçiliği ile İkinci Cumhuriyetçilerin, çok kültürlü bir milliyetçiliğin çatışmasının milli takımın bileşenine ilişkin bir çatışma biçiminde yansıması göz önüne getirilebilir. Örneğin Fatih Terim gibilerin artık iyice yıpranmaları ve yeteneksizliklerinin açığa çıkmasıyla, Türk Milli takımının başına, ikinci Cumhuriyetçi yaklaşımları olan bir antrenörün getirildiğini göz önüne getirelim. Bu antrenör diyelim ki, çok iyi oynayan Kürt, Ermeni, Rum ve Çingene gençleri takıma alıyor. Buna karşı sinsice bir kampanya yürütülüyor. Ama çokkültürlü milliyetçiliğe eğilimli genç kuşaklar bu yeni antrenörü gizliden gizliye destekliyorlar. Sonra bu antrenörün anlayışıyla kurulmuş takımın başarısı üzerine o zamana kadar savunmada kalmış kendini rahatça açığa vuramamış çok kültürlü milliyetçilik bu vesileyle birdenbire saldırıya geçiyor ve sahneye egemen oluyor ve bu başarıyı gören diğer inkâra ve baskıya dayanan milliyetçilerin bir kısmı saf değiştiriyor veya uygun bir fırsatı kollamak üzere siperlere çekiliyor.

Böyle bir durum Türkiye’nin politik ortamında nasıl küçük bir devrim anlamına gelir idiyse, Almanya’da olan da aşağı yukarı böyle bir şeydir. İşte bizim dediğimiz, bu milliyetçiliğin de bir milliyetçilik olduğu, bunun günün koşullarına daha uygun daha tehlikeli bir milliyetçilik olduğudur.

Klinsmann’ın sembolü olduğu milliyetçilik nasıl Alman burjuvazisinin Almanya’da Avrupa’da ve dünyada etkisini arttıracak ve ona yepyeni güçler sağlayacaksa (yukarıda görüldüğü gibi şimdiden Gysi’ler, Fatih Akın’lar yedeklendi bile), benzer bir milliyetçilik de Türk burjuvazisine benzer olanakları açar.

İşte Alman burjuvazisi bu dönüşümü başardı bu son futbol şampiyonasında. Bu nedenle bu şampiyonanın en büyük galibi Alman burjuvazisidir.

Türk burjuvazisi ise, bunu yapacak cesaret ve güçten bile yoksun. Almanya’da 68’in, Yeşillerin, barış hareketlerinin, feminist hareketin birikimi üzerinden bu dönüşümler gerçekleşti. Türkiye’de ise, bütün bunların anıları bile unutuldu.

Bu nedenle Almanya’dakine benzer değişimler Türk ordusu ve özel savaş dairesi iyice tecrit olup ipliği pazara çıkmadıkça henüz bir hayaldir.

Biz ulusun tanımından her türlü dil, din, etni, kültür, yer belirlemelerinin dışlanmasını savunduğumuz için, elbette bu tavrımız kısa vadede, çok kültürlü bir milliyetçilikle yakınlık hatta paralellik içinde bulunur, klasik kana dayanan milliyetçiliğe karşı

Ama biz bunun da bir milliyetçilik olduğunu biliyor ve söylüyoruz ve ona karşı da mücadele ediyoruz.

Diğer yandan eski kana dayanan milliyetçiliğe karşı bu mücadelenin, Almanya’dan farklı olarak, Ortadoğu’da ve üçüncü dünyada, tüm milliyetçiliğe ve milletlere karşı bir mücadeleye dönebilme potansiyeli olduğunu düşünüyoruz. En azından Ortadoğu’da olayların zorlaması onu bu yönde bir dönüşüme zorlayabilir diyoruz.

Çünkü ulusu dille, dinle, tarihle tanımlamaya karşı olan böyle bir milliyetçiliğin Ortadoğu’daki halkları birleştirebilme potansiyeli vardır. Bu nedenle, kendi ülkelerinde “çok kültürlü” bir milliyetçilikten yana olan zengin ülkeler, geri ülkelerde, dile, dine, etniye dayanan bir milliyetçiliği desteklemektedirler.

Bu da ister istemez, geri ülkeler ve Ortadoğu’da bu çokkültürlü milliyetçiliğin, zenginleri arkadan kuşatabilmek ve bütün dünyanın yoksullarını birleştirebilmek için, her türlü ulusa ve ulusçuluğa karşı bir harekete dönüşebilme potansiyelini ortaya çıkarır.

11 Temmuz 2006

 

Spor ve Futbol Üzerine Değinmeler

İşçi Sınıfı ve Futbol

Belli sporların belli sınıflarla ilişkisi bir veridir. Örneğin atın üzerine binilerek yapılan at yarışları ile, atın arkasına küçük bir araba takılarak yapılan yarışlar doğuşları ve sonraki gelişimleriyle iki farklı sınıfa ait olmuşlardır. Birinin kökleri komün şeflerine, şövalyelere kadar giden asillerin yaşantısından ve olanaklarından kaynaklanır, diğeri atlarının ardına taktıkları arabalarla süt götüren köylü ve işçilerin bu esnada birbirleriyle yaptıkları yarışlardan. Bu fark, bütün profesyonelleşmeye rağmen, bugün bile onları yapan ve izleyen kitlelerde görülebilir. Birinde asiller, soylular, zenginler, diğerinde daha sıradan insanlar yoğunluktadır.

Birçok sporun yapılabilmesi belli bir refah düzeyini gerektirir. Örneğin golf veya tenis alt sınıfların hiçbir zaman semtine bile uğrayamadıkları sporlardır.

Bu bakımdan futbol işçiler için en ideal spor koşulları sunar, biraz boş bir alan, dört tane taş ve bir de top işlevi görecek bir çam kozalağı, konserve kutusu veya bezden, kâğıttan veya akla gelebilecek her şeyden yapılabilen bir “top” her yerde ve her zaman bulunabilir. Arkadaş grupları takımlar olur. Belli bir gelir düzeyi ve olanaklar gerekmez futbol için.

Ondan sonra iki ayağı üzerinde yaşayan bu tek memelinin bu özelliklerini sonuna kadar kullanmasının yolları açıktır. Satrancı bile kenarda bırakan sonsuz bir kombinasyon zenginliği, hem bireysel yeteneklerin, hem ortaklığın gücünü ortaya çıkarma, kullanma ve geliştirme olanakları. Böylesine kolay yapılabilen, böylesine basit ama böylesine zengin olanaklar sunan başka hiçbir spor yoktur. Onun büyüsü bu müthiş sadeliği ve o ölçüde de karmaşıklığındadır.

Ama ortada modern kapitalizm ve işçi sınıfı olmasaydı futbolun böyle yaygınlaşması mümkün olamazdı. Çünkü futbolun olabilmesi için önce sporun olabilmesi gerekir. Hatta denebilir ki, spor ve futbol beraber doğmuşlardır ya da spor futbol olarak doğmuştur.

Futbol, sanayi devrimi ve işçi sınıfının ürünüdür. İlk futbol kulübü, 19. yüzyıl ortalarında, sanayi devriminden sonra, dünyanın fabrikası olan İngiltere’de kurulur. Futbolun yayılışı ve dünyayı fethedişi, bir bakıma kapitalizmin ve işçi sınıfının yayılışının dünyayı fethedişinin en sağlam göstergelerinden biridir. O caz-blues (tango, rebetiko, arabesk, sun, kalipso vs. de aynı kategoriden sayılabilir) gibi, rock gibi, blue-jean gibi modern toplumu sırtında taşıyan işçi sınıfının en has ürünüdür.

İşçi sınıfının bugünkü dünyada, Avrupa’daki doğuş döneminden bile geri durumdaki, dağılmış, bölünmüş, programsız ve örgütsüz oluşuna bakarak işçi sınıfının var olup olmadığını tartışanlar ağaçlardan ormanı göremez durumdadırlar, onlar dünyaya kendi hayatlarının ekseninden bakmaktadırlar.

Futbolun bugünkü yaygınlığı, işçi sınıfı olmadan olamazdı. Futbolun yaygınlığı ve durdurulamaz yayılışı işçi sınıfının yaygınlığının ve durdurulamaz yayılışının bir görünümüdür sadece.

Bugünün dünyasında, hala toplumsal konumu ve çıkarı ile büyüyen ve tarihsel bir eğilim olarak çıkarı yakınlaşan tek büyük sınıf olmaya devam etmektedir işçiler.

Ama futbolun işçi kültürü ile olan yakın ilişkisine bakıp onun sosyalist ya da işçi sınıfının bir mücadele aracı olduğu sonucuna ulaşmak son derece yüzeysel ve mekanik bir açıklama olur.

Uluslar, Spor ve Politika

Tarihte nasıl uluslar yoktu ise, spor da yoktur.

Tarihte spor olduğu, modern toplumun, hatta ulusçuluğun bir uydurmasıdır.

Tatil de, spor da, ulus da, bütünüyle modern toplumun bir ürünüdür ve modern toplumun dinine aittirler.

Ata sporu”, koca bir yalandan başka bir şey değildir. Hem de katmerli yalan, çünkü hem tarihte yaşayanlar bugünkü Türklerin veya bilmem kimlerin ataları değildiler, ulusların tarihi olmadığı gibi Türklerin veya başka milletlerin tarihleri ve ataları da yoktur.

Hem de o “atalar” spor yapmıyorlardı. Onlar tatil de yapmıyorlardı.

Spor ancak kapitalizmde var olabilir. Sporun bir tek işlevi vardır kapitalist toplumda, işgücünün üretiminin ve yeniden üretiminin sosyal masraflarını kısmak, kar oranlarını yükseltmek. Sağlık sisteminin de, ailenin de, tatil yerleri ve günlerinin de hepsinin temel işlevi budur.

Spor yapan bir işçi, işgücünü daha kolay yeniler; modern üretim ve yaşam süreçlerinin yarattığı fizyolojik ve ruhsal yorgunlukları, yıpranmaları, gerilimleri daha kolaylıkla atıp kendini yenileyebilir. Bu da iş gücünün düzenli ve istikrarlı kullanımını, onun kendini yenilemesi için gerekli sosyal masrafların azalmasını getirir.

Spor yapmayan bir toplumda, işçiler, yani işgücü denen metayı satanlar, daha çok hasta olacaklar, iş yerlerindeki verimlilikleri daha az olacak, hayatlarının daha kısa bir döneminde bir iş gücü olarak onlardan yararlanılabilecektir. Bu da kar oranlarında bir düşme demektir.

Modern kapitalizm aileyi de aynı amaçla korur. Kadının ödenmemiş emeği, işgücünün üretimi ve yeniden üretiminin sosyal masraflarını azaltır, ücretlerin düşük tutulmasını sağlar dolayısıyla kar oranlarını yüksek tutar. Kapitalist toplumun kendi işleyişi açısından, sporun ya da tatilin işlevi, ailenin işlevi gibidir.

Kapitalizm öncesinde ise spor yoktur, çünkü üretim veya sömürünün temeli, işgücü denen metanın kullanım değerinin gerçekleşmesi değildir. Gerek komünde gerek klasik uygarlıklarda, bugünkü spora benzeyen etkinlikler, bedenin sağlığına, yani işgücünün yeniden üretilmesine değil, her şeyden önce ruhun eğitimine, nefsin kontrolüne yöneliktir.

Oyunlar ise, bütün memelilerde olduğu gibi yine bir eğitimdir.

Bu nedenle kapitalizm öncesinde tatil veya spor yoktur.

Cuma, cumartesi veya pazar günlerinin tatil olması, işgücünün yeniden üretilmesinin değil, toplumsal yaşamın yeniden üretilmesinin ve ruhsal eğitimin aracıdır. Kiliseye pazar, camiye cuma günü yani tatilde gidilir.

Bugünkü spora benzeyen etkinlikler de aynı şekildedir. Baştan aşağı dinseldirler.

“Sporlar” manastırlarda, tarikat ayinlerinde, dini günlerde yapılır. Dinin dışında bir spor yoktur. Ve sporun amacı bugünkü toplumdakinin tam tersinedir: Bedeni değil, ruhu eğitmektir. İyi bir komündaş, iyi bir Müslüman, Hıristiyan vs. olmaktır.

Bugünkü sporun amacı ise, iyi bir insan bile değil, iyi bir işgücüdür.

Tabii burada “dinsel”i bir inanç değil, tüm üstyapı olarak kullanıyoruz. Dini inanç olarak ele almak burjuvazinin ya da modern toplumun dininin bir dogmasıdır.

Ama bu bir kere görülünce, bugünkü toplumda da sporun aslında bu toplumun dininin ayrılmaz bir parçası olduğu görülür. Bu toplumun dini, işgücünün sömürüsünü düzenlemeye yöneliktir. Spor da tamamen buradan çıkar. Nasıl işgücünün dili, dini, etnisi, soyu, sopu, inancının onun yarattığı artı değer üzerinde bir etkisi olmaz ise ve bütün modern toplumun dini bu gerçekten çıkıyorsa; aynı şekilde spor da bizzat bu işgücünün yeniden üretilmesiyle ilgilidir ve bu din içindeki yerini buradan alır.

Tabii burada en saf ve ideal biçimiyle sporu ele alıyoruz. Yani şu demokratların (ve hatta kendini sosyalist sanan ve özünde demokrat olan sosyalistlerin) idealindeki biçimiyle. Yani herkes spor yapıyor, spor yapmaktan bambaşka bir fenomen olan takım taraftarlığı yok, medyanın etkisi yok. Spor da yarışma, rekabet, etkinliği arttırmak, rekorlar kırmak için değil tam da sağlık için yapılıyor diye düşünelim.

Bu en ideal biçimiyle bile spor burjuva toplumunun dininin, yani burjuva toplumunun üstyapısının en has ve ayrılmaz bir öğesidir. Şimdiye kadar sosyalistler, kapitalizmdeki sporu hep, rekabetçiliği, yarışmacılığı, etkinliği vs. hedeflediği, sporcudan ziyade seyirci ve taraftar yarattığı için eleştirdiler.

Bu eleştiriler burjuva uygarlığının ufku içinde bir eleştiridirler. Bu eleştirilerin hiçbirinin geçerli olamayacağı bir toplum, sadece daha iyi bir kapitalizm olurdu. Sosyalistlerin spora yönelik eleştirileri aslında hep burjuva uyarlığının ufku içinde bir eleştiri olmuştur. Bu eleştiri özünde hep, sporun yaygın, ucuz ve sağlığa yönelik olmamasıyla ilgidir.

Yaygın, sağlığa yönelik ve ucuz spor tam da bu saf ve ideal biçimiyle kapitalizmle hiçbir şekilde çelişmez. Bunun için mücadele sadece daha demokratik bir toplum için mücadeleden başka bir şey değildir. Bu tıpkı, demokratik bir ulusçuluk için mücadele gibidir. Yani ulusu, dille, dinle, etniyle, kültürle, tarihle tanımlamayan bir ulusçuluk için mücadele gibidir.

Sosyalizmin spor eleştirisi bu çerçevede kalamaz, tıpkı ulus ve ulusçuluk eleştirisinin ulusun gerici tanımlarıyla sınırlı kalamaması gibi.

Sosyalist hareket, nasıl politik ve özel ayrımının kendisini aşmak ve bunun için de ilk elde ulusal olanı da politik alanın dışına atmak zorundaysa, aynı şekilde, iş zamanı ve işgücünü yeniden üretmeye yönelik zaman (aile, tatil; spor, kültür vs.) ayrımını aşmaya yönelik olmalıdır. Bu ayrımın ve bölünmenin kendisini eleştirmelidir. İş, eğitim, spor ve dinlenmenin hepsi bir ve aynı şey olmalıdır. Proletaryanın asıl görevi ve hedefi sporu yaymak, “demokratikleştirmek” değil, sporu yok etmektir, tıpkı yabancılaşmış emeği, işi yok etmek olduğu gibi.

Dolayısıyla proletarya üretime kapitalizm gibi yaklaşamaz. Bu ayrımı ortadan kaldırmak, iş saatlerinin yabancılaşmasına son vermek için tüm işi, “serbest zamanları”, “sporu” bu bakış açısından yeniden örgütlemelidir. Bu konuda hiçbir ciddi düşünüş ve yoğunlaşma yoktur. Bir zamanların sosyalist ülkelerindeki uygulamalara benzemez bu. Elbette yabancılaşmanın aşılması, bürokrasinin, iş bölümünün, meta üretiminin tümüyle tasfiyesiyle gerçekleşir. Ama bu yolda atılacak adımlar da vardır elbette.

Proletaryanın hedefi örneğin devleti yok etmektir ama bunu yok edebilmek için en azından var olan burjuva devletini parçalamak; çoğunluğun üzerinde baskı aracı olmayacak bir devlet mekanizmasıyla işe başlamak ve bunu da adım adım yok etmek zorundadır.

İşçi sınıfı nasıl burjuva toplumunun devletini kullanamaz ve ilk adımda onu parçalayıp ondan tamamen farklı karakterde bir devlet ile, örneğin politik olanı ulusal olana göre tanımlamamış; düzenli ve profesyonel ordusu olmayan; memurların seçildiği ve gelirlerinin bir ortalama işçi gelirini aşmadığı; egemenliğin gerçekten özgürce seçilmiş temsilcilerin elinde bulunduğu vs. bir devletle işe başlamak zorundaysak; benzer şekilde bu sistemin fabrikaları; iş ve özel hayat ayrımı ve örgütlenmesiyle başlayamayız. Bu ilişkiyi, bu örgütlenmeyi parçalamalıyız. İş ve serbest zaman ayrımları, mekânları ve bunların örgütlenmesini proletarya sınıfsız topluma giden yolda kullanamaz. Onları tıpkı burjuva devleti gibi parçalamak, yeni baştan bambaşka bir anlayışla örgütlemek zorundadır.

İşçi sınıfının sekiz saat iş, sekiz saat uyku, sekiz saat kültür talebi, aslında tam da burjuva uygarlığının ayrımlarını yükselten ve yücelten onları eleştirmeyen bir talepti ve bir bakıma işçi sınıfının burjuva uygarlığına alternatif bir uygarlık geliştirecek bir düzeye gelmemişliğini; burjuva uygarlığı ve onun dini içinde heretik bir muhalefet olmaktan öteye gidemediğinin işaretiydi.

Örneğin spor bu anlamda, iş gücünün yeniden üretiminin bir aracı olmaktan çıkmalı, iş saatleri dışında olmaktan çıkmalı. İşin kendisi bir spor ve oyuna dönüştürülmeye çalışılmalıdır. Elbette bunun sınırları vardır ama yine de yapılabilecek pek çok şey bulunmaktadır.

İşin kendisinin spor haline gelmesi; sporun iş olması diye özetlenebilir. Böyle bir yaklaşım açısından örneğin, spor ve işin mekânsal ve zamansal ayrımı yok olur. Toplumsal örgütlenme bugün, şehir ve işyeri planlamalarında örneğin hep bu ayrıma dayanmaktadır. Ama böyle bir anlayış açısından, üretim yerlerini, üretimi ve yaşamı bambaşka planlamak gerekir. Bunun nasıl olacağının elbette reçetesi yoktur. Çalışanlar kendi denemeleri, yanılmaları inisiyatifleri ve kararlarıyla bunun nasıl bir şey olabileceğini bizzat kendileri ortaya çıkarabileceklerdir.

Marksist spor eleştirisi ve programı, sporun bu en saf ve ideal biçiminden ve onun eleştirisinden yola çıkmalıdır. Tıpkı ulusçuluk ve ulusun, yeni sosyal hareketlerin eleştirisinde ve açıklamasında olduğu gibi.

Kapitalizm açısından ulusal sınırların olmadığı bir tek dünya cumhuriyeti en ideal biçim olmasına rağmen niye böyle değildir; iş gücünün dili, dini, etnisi, inancı vs. onun kullanım değeri ya da ürettiği artı değer üzerinde bir etkide bulunmamasına rağmen neden politik olan bunlara göre tanımlanmış uluslara, ırklara göre örgütlüdür neden kadının ödenmemiş emeği söz konusudur vs. tarzında yaklaşıldığı gibi yaklaşılmalıdır spora da. Sadece işgücünün yeniden üretilmesine yönelik, sağlığa yönelik yaygın spor kapitalizm için en ideal biçim olmasına rağmen fiili durum niçin böyle değildir?

Yarışma, rekabet, etkililik, çoğunluğun spor yapmaması, taraftarlık, medyanın manipülasyonları vs. niçin bunlar egemendir spora? Analiz böyle bir yol izlemelidir. Tabii bu biçimiyle bakıldığında, bu toplumdaki sporun da bu toplumun dininin, yani özel politik ayrımının ve politiğin ulusa göre tanımlanmasının ayrılmaz bir bileşeni olduğu görülür. Yani bu toplumda da spor aslında dinseldir. Ama bu toplumun dinden anladığı şey anlamında değil.

Tıpkı ulusçuluğun bir din olduğunu söyleyenlerin din derken bundan inancı kastetmeleri gibi; sporun veya futbolun da bir din olduğunu söyleyenler çıkmıştır. Ama bunların dinden anladıkları tam da burjuva toplumunun dinden anladığıdır: inanç ya da ibadet. Hayır, bu anlamda değil, üstyapının ayrılmaz bir bileşeni olarak, tümüyle üstyapı anlamında dinseldir. Zaten Marksist analiz bizzat bunu göstermenin ta kendisidir.


Sanılanın aksine Marks’ın en büyük keşfi, sınıf mücadelesi veya bir metanın değerinin onun içinde yoğunlaşmış emek miktarı olduğu değildir. Gerek emek-değer teorisini, gerek sınıf mücadelelerini Marks’tan önce, yine bizzat Marks’ın da belirttiği gibi, burjuva tarihçileri ve ekonomi-politikçileri bulmuşlardı.

Marks’ın katkısı, yine kendi ifadesiyle, bu sınıf mücadelesinin, proletarya diktatörlüğü denen sosyalizme giden bir geçiş döneminden geçeceğini söylemesindedir. Ekonomi-politik altındaki en büyük keşfi ise, emek ve işgücünün ayrımı ve işgücü denen metanın özelliklerini analiz etmesi ve artı değerin kaynağı olarak işgücünün kullanım değerini göstermesidir.

Bu nedenle, modern toplumun üstyapısının, yani dininin analizi ve anlaşılması ancak modern kapitalist toplumun bu en öz noktasından olabilir. Aynı şekilde sporun da bu üstyapı içindeki yeri böyle anlaşılabilir.

İşgücü kavramı olmadan sporu anlamak olanaksızdır.

Spor Sosyolojisi, Uluslar ve Ulusçuluk

Spor veya futbol sosyolojisinin de bütün sosyolojiler gibi çok temel bir zaafı bulunmaktadır. Ulusu ve ulusal devletleri veri kabul edip, bu ulusçu perspektif içinde futbolu, sporu anlamaya çalışmaktadır. Elbet bu alanda, bu tür çalışmalarla birçok ayrıntıda ilginç sonuçlara ulaşılmış olabilir.

Ama çok temel bir sakatlık vardır bütün bu çalışmalarda, futbolun ortaya çıktığı ve yayıldığı gerici ulusçuluklar çağını ve ulusal devletler bağlamında onu analiz etmemek. Onun mümkün ve olabilir tek varoluş biçimi buymuş gibi görmek. Bu elbet sadece futbol için değil, Olimpiyatlardan Birleşmiş Milletlere, Avrupa Birliği’ne kadar her alanda geçerli bir zaaf.

İşte futbol üzerine araştırmalar ve öneriler de hep bu genel hastalıkla maluldür. Futbolun ortaya çıkıp yayıldığı ulusal devlet ve ulus onun olası ve mümkün biricik varoluş biçimi olarak ele alınır. Bu varoluşun kendisinin saçma olarak görülüşü yoktur.

Örneğin, ulusal takımların karşılaşması olarak dünya şampiyonası konusunu ele alalım. Niçin bu şampiyona uluslar ve ulusal devletler çapında yapılmaktadır? Niçin mavi gözlüler ve siyah gözlüler; fasulye sevenler ve pırasa sevenler, yeşil rengi sevenler ile beyaz rengi sevenler; belli bir bölgede yaşayanlar ile başka bir bölgede yaşayanlar; belli bir futbol ekolünü sevenler ile başka bir ekolü sevenler arasında niye yapılmamaktadır?

Pırasa sevenler arasındaki ortaklık, bir ulustan olan insanlar arasındaki ortaklıktan daha mı azdır? Muhtemelen daha fazladır. Zaten böyle olabileceğinin örnekleri yok mudur? İnsanları Beşiktaş, Galatasaray ya da Fenerbahçeli yapan nedir? Niçin yeryüzü ölçüsünde benzer bir durum olmasın? Niçin insanlar ille de bir ülkeye göre tanımlasınlar? Burada ulusun ve ulusçuluğun yeryüzü ölçüsündeki yaygınlaşması ve zaferinin çok önemli bir aracı karşısında olduğunuz görülür. Yani insanlar ancak ulus dolayımıyla bir dünya çapındaki yarışmaya katılabilirler.

Diyelim ki, yeryüzü ölçüsünde, boyu 170 cm olan insanlar veya yeşil ve sarı renklerini sevenler bir araya geldiler, bu ölçülerden insanlar arasında takımlar kurdular, turnuvalar yaptılar, en iyi takımı seçtiler veya o takımların hapsinden en iyi oyuncularla birtakım oluşturdular ve dünya futbol şampiyonasına katılmak istediler. Bu mümkün değildir. Bugünkü dünyada, böyle bir şey yapmaya kalkan muhtemelen soluğu tımarhanede alır.

Hep futbola ya da spora politika karıştırmaktan söz edilir. Futbol veya sporun kendisi ancak ulusal, yani politik bir form içinde var olabilir.

Nasıl eski çağlarda her türlü “spor” dinsel idiyse bugün de öyledir.

Yani herhangi bir din veya tarikat dışında ya da komün dışında spor mümkün değildi. Örneğin, eski Yunanlıların olimpiyatları, farklı Gens’ler (Site’ler, Komün’ler) arasındaydı. Daha sonraki uygarlıklarda, pehlivanlar, karateciler vs. hep bir tarikatın, bir dinin, bir meslek loncasının örgütlenişi içinde var olabilirlerdi. “Spor” ibadetten, çalışmadan, eğitimden farklı değildi. Dinin dışında, hiçbir şey mümkün olmadığı gibi, spor da mümkün değildir.

Elbette ideal bir demokratik cumhuriyette, yani politik olanın ulusal olanla tanımlanmadığı; tüm insanların dini, dili, etnisi ile eşit olduğu; bunların hiçbir politik anlamının bulunmadığı demokratik bir cumhuriyette (ki böyle bir cumhuriyet ancak bir dünya cumhuriyeti olarak var olabilir ve özünde işçi sınıfı iktidarı ancak bu biçim içinde var olabilir, yani aynı zamanda proletarya diktatörlüğüdür) elbette yukarıda örnekleri verildiği gibi, siyah ve beyazı sevenlerin bir takım kurması gibi, çok farklı kriterlerle kurulmuş takımlar arasında elbette karşılaşmalar olabilir ve muhtemelen olacaktır. Ama bütün bunların hiçbirisi, bir politik ayrıma tekabül etmez ve etmeyecektir. Aynı şekilde, kendini Türk olarak kabul edenler veya Türkçe konuşanlar veya Türkiye denen topraklarda yaşamış veya doğmuş bulunanlar da, tıpkı, siyah ve beyazı sevenler veya pırasa sevenler gibi pekâlâ takımlar kurup bu yarışmalara katılabileceklerdir, tıpkı bugünün şehir takımları veya bilmem ne kasabası Esnaf Spor takımları gibi hiçbir politik anlamları olmayacaktır.

Bir kasabada spor kulübü kurmak için, ortak bir tek kriter aranmaz örneğin. Yani sadece her mahalleden ve köyden bir takım katılır diye bir kural yoktur. Bir fabrikanın işçileri bir takım kurabilir; esnaflar kurabilir, bir sokakta oturanlar kurabilir ya da sadece birbirleriyle iyi anlaşan bir oyuncu ve arkadaş grubu kurabilir ve bu çok farklı kriterlere göre kurulmuş takımlar birbirileriyle karşılaşabilirler.

Eğer saf ve ideal bir kapitalizm ve gerçekten demokratik bir dünya cumhuriyeti olsa, (tabii bütün diğer sorunları bu bağlamda yok sayıyoruz) bütün bunlar mümkündür. Böyle bir cumhuriyette dünya şampiyonası, muhtemelen bilmem ne fabrikası sporcuları ile örneğin sarı ve laciverti sevenler arasında olabilirdi. Tabii bunun kendisi de, tıpkı diğer dinlerde olduğu gibi, modern dinin içinde olacaktı. Sporun böyle yapılması, ancak o modern toplumun dini içinde mümkün olabilir ve anlaşılabilir olurdu.

Ama gerici ulusçuluğa göre örgütlenmiş bir dünyada bu dinin gerici biçimi içinde olmaktadır. Herhangi bir kritere göre oluşmuş ulusal devletler ve uluslar dolayımıyla karşılaşma olabilir. Bilmem ne kasabası esnaf sporu, ancak bir ülkenin, bir ulusun temsilcisi olarak, diğer ulusların temsilcileriyle karşılaşabilir. Yani en ulus dışı görünen birlikler bile, ancak ulus dolayımıyla var olabilir.

İşte, futbol, spor ya da medya sosyolojisinin ihmal ettiği en önemli sorun budur. Futbol ya da spor karşılaşmaları gerici ulusçuluğun en önemli araçlarından biridir. Gerici ulusçuluğun diktatörlüğünün aracıdır. Burada diktatörlüğün aracı denince Franko ya da Salazar ve onların futbolu kullanışı akla gelmesin. Burada kastedilen, ulusal devletin var oluşu dışında başka bir varoluşun tanınmaması, bunun yerleştirilmesinin aracıdır.

Yani herhangi bir ulusal devleti temsil etmeden, hiç de politik olmayan bir kritere göre, yeryüzünün en iyi oyuncularını bile bir takımda toplasanız, bugün bir dünya şampiyonasına katılamazsınız. Çünkü ulusal olanlar katılabilir ve ulusal olan da politik olan olmak zorundadır.

Bu ilkeyi reddettiğiniz sürece var olamazsınız. Tam da budur diktatörlük.

Bu katılamayışınız, sizin üzerinizde bir diktatörlüktür. Bu anlamda gerici ulusçuluğun diktatörlüğünün bir aracıdır spor ve futbol. Bu anlamda, nasıl eski çağlarda din dışı bir “spor” mümkün değil idiyse, bugün de, bu burjuva uygarlığının dininin gerici biçimi dışında bir spor mümkün değildir. Futbol veya spor ancak bu bağlamda anlaşılabilir olur.

Sosyalizm, Sosyalist Ülkeler ve Spor

Böylece sosyalist ülkelerin spor müsabakalarında başarılarının aslında sosyalizmle ve sosyalistlikle hiçbir ilişkisi olmadığı bu bakış açısından da ortaya çıkmaktadır.

Bir an için varsayalım ki bir ülkede, tesadüfen insanlar devrim yaptılar. Yani burjuva devletini parçaladılar ve politik olanı ulusal olanla tanımlamayan bir “devlet” kurdular.

Bu “devlet” diğer ulusal devletler gibi onlarla yarışma içinde bir devlet olamaz. Çünkü bu devlet onların varoluş ilkesine karşıdır. O diğer devletlerin yurttaşlarını da, Fransız, İngiliz, Türk vs. olmaktan çıkıp insan olmaya; tıpkı Muhammed’in puta tapanları Müslüman olmaya çağırması ve gereğinde bunu zorla yapması gibi, çağırmak zorundadır. Bu çağrının somut anlamı şudur: Türk, Fransız, Alman vs devletlerinin parçalanması.

Şimdi bu “devlet” kendini birer ulus ilkesine göre tanımlamış devletlerin olimpiyat veya Dünya Şampiyonası’na katılamaz. Bu eşyanın tabiatı gereği mümkün olamaz. Böyle bir şey yapmaya kalktığı takdirde, onlardan nitelikçe hiçbir farkı kalmaz. Bu bize, bir zamanlar sosyalist ülkelerin aslında nasıl gerici milliyetçiler olduğunu, hem de kapitalist ülkelere karşı spor başarıları kazanır ve Doğu Almanya, Sovyetler, Bulgar, Romen, Çin vs. marşlarını çaldırırken aynı zamanda aslında nasıl gerici milliyetçiliğin yayılışının basit bir araçları olduğunu da gösterir.

Napolyon’un Sözleri

Yanılmıyorsam Engels, nicelik ve niteliği anlatırken, biraz zorlama ve mekanik olarak Napolyon’un bir sözünü aktarır. Napolyon, Mısır seferi ile ilgili olarak aşağı yukarı şöyle demiş: “Bir Memlük askeri iki Fransız askerine bedeldi; iki Memlük ile iki Fransız karşı karşıya gelince eşit güçte oluyorlardı; üç Memlük ile üç Fransız karşı karşıya gelince Fransızlar üstün geliyordu.”

Futbol, bireysel yeteneklere büyük bir kendini gösterme ve gelişme olanağı sunmasına rağmen bir takım oyunu olduğundan bu kural çok daha açık olarak görülüyor.

Örneğin Brezilyalıların her biri teknik olarak muhakkak ki çok üstünler, birer Memlük askeri gibiler.

Onların rakipleri, özellikle Avrupalılar, Fransız askerlerine benziyorlar. Kolektif olarak bütün o bireysel teknik geriliklerini dengeleyebiliyorlar.

Köylülerle ve küçük burjuvaziyle modern ücretlilerin ilişkisi de böyledir ayağı yukarı. Proletaryada Memlük askerleri veya Brezilyalı futbolcuları görmek isteyenler hiçbir zaman onları bulamayacaklar ve göremeyeceklerdir.

Ücretliler (yani işçi sınıfı) tek tek birey olarak, son derece yeteneksiz, kaba, ırkçı, homofobik, seksist, insanlıktan çıkmış (nasıl olabilsin ki, ömrünün neredeyse tamamı kendine yabancılaşmış bir ücretlilik içinde geçer) varlıklardır.

Onların karşısında, bir köylü, bir küçük burjuva aydın, tikel birey olarak, Arap atlarıyla, gümüş koşumlarıyla, işlemeli ve her biri bir sanat ve zanaat ürünü elbiseleriyle pırıl pırıl parıldayan sırım gibi bir Memlük askerine veya topla bir akrobat gibi oynayan bir Brezilyalı futbolcuya benzer.

Ne var ki onlar, bir türlü kolektif oyun oynayamazlar.

Ücretliler ise ancak bir arada bir şeyler yapabilirler. Onları muazzam bir devrimci güç haline dönüştüren budur ve en sıradan ücret çıkarları için bile bir araya geldiklerinde, modern toplumu daha demokratik ve eşitlikçi kılarlar. İşçi hareketinin modern toplumda hiçbir sınıfta görülemeyen sağaltıcı bir etkisi vardır. Sosyalistlerin anlamadığı budur.

İşçici sosyalistler de işçileri böyle değil, idealize edilmiş biçimleriyle anlarlar, tıpkı bir zamanlar köylüleri idealize ettikleri gibi.

Sosyalizmin amacı insanları işçi yapmak değil, işçiliği yok etmektir. Sosyalist devletlerdeki ve sosyalist basındaki, işçi idealleştirmeleri (heykeller, resimler vs. göz önüne getirilsin) aslında tamı tamına burjuva sosyalizminin bir ifadesidir ve burjuva uygarlığının bir idealleştirilmesinden başka bir anlama gelmez.

Bu uygarlığın değerlerinin kendi zıddı biçiminde savunusudur. Tıpkı Beşikçi’nin “Tersinden Kemalizm”i gibidir.

Manda Bekir, Dinazorlar ve Partiler - Dolu Ev (Full House)

Bir zamanlar bir Manda Bekir varmış, bir şut çekmiş, mandayı devirmiş. Ya da bir şut çekmiş ağları delmiş. Ah nerede eski futbolcular! Neredeyse her spor alanında böyle efsaneler vardır. Eski pehlivanlarla ilgili de böyle hikâyeler vardır.

Manda Bekir bugün yaşasaydı, muhtemelen mahalle takımlarında bile yer alamazdı. Kazıkçı Karabekir ise herhalde daha ilk turlarda elenirdi.

Benzer efsaneler Amerikan beyzbolunda da varmış. Harikulade bir deneme yazarı ve paleontolog ve beyzbol hastası olan Stephen Jay Gould, Full House: The Spread of Excellence from Plato to Darwin (Full House: Platon'dan Darwin'e Mükemmelliğin Yayılması) adlı kitabında bunun bir efsane olduğunu istatistik olarak gösterir.

Beyzbolun neredeyse yüz yıla yakın bütün istatistikleri elde bulunuyor ve yine bu uzun süre boyunca kuralları hiç değişmemiş. Bu istatistiklere dayanarak, Gould, aslında bugünkü beyzbolcuların çok daha iyi olduklarını ve çok daha iyi oldukları için, eski oyuncular gibi büyük başarılar gösteremediklerini kanıtlıyor.

Futbol maçlarını seyredenler, eski maçları özlüyorlar. Zaten artık öyle çok gollü büyük farkların olduğu karşılaşmalar, spektaküler başarılar ve oyuncular pek çıkmıyor. Bu bir yanılsama mı? Pek değil, aslında beyzbolda kanıtlanmış eğilimin futbolda da görülüşü. Gerçi futbolun kuralları sık sık değiştiği için beyzbol gibi bir istatistik yapma olanağı yok ama yine de eski ve yeni oyuncuların, bir oyun boyunca ne kadar zaman ve kaç metre koştukları, ayaklarında ne kadar top bulunduğu. Topla kaç kişiyi çalımladıkları kaç pas verdikleri kaç kere ayaklarındaki topu kaybettikleri paslarının ne kadarının isabetli olduğu, kaç şut attıkları, şutların isabet oranı vs. üzerine istatistikler yapılsaydı, bugünkü futbolcuların bütün bu oranlarda Manda Bekir’ler kuşağını fersah fersah geride bıraktıkları, öte yandan bugünün futbolcuları arasında da artık bu oranlarda büyük farklar bulunmadığı görülürdü.

Bugünün futbolcusu çok daha iyi çalım atabiliyor ama bugünün futbolcusu çalım yememeyi de daha iyi biliyor. Bugünün futbolcusu daha çok koşuyor ama karşı taraf da daha çok koşuyor. Hiçbir gelişim kurallar aynı kaldığı sürece sonsuza kadar gitmez, belli sınırlara takılır. Örneğin 100 metre yarışlarında bu artık açıkça görülüyor. Bir zamanlar 100 metreyi 9.9’da koşmak spektaküler bir başarıya imza atmaktı. Ama bugün onlarca sprinter var 100 metreyi 9.9’da koşan ve insan fizyolojisinin sınırlarına aşağı yukarı varılmış durumda. Bundan daha ötesi yok. Özel ayakkabılar, pistler veya özel bir mutasyon geçirmiş insanlar ortaya çıkıncaya kadar. Bütün sporlarda eğilimin bu yönde olduğu söylenebilir. Elbette futbolda da.

Dolayısıyla bu büyük farkları ortadan kaldırıyor, sonucu çok küçük farklar belirliyor. Bu da eskisi kadar göz alıcı ve farklı sonuçlar olmamasına da yol açıyor. Futbol meraklılarının artık maçların eskisi kadar değişik olmadığı, birbirine benzediği ve can sıktığı yönündeki sözleri aslında bu gözlemin bilinçsiz bir ifadesi olarak görülebilir.

Kaplanlar ceylanları yakalamak için daha hızlı koşuyor, ceylanlar da kaplanlardan daha hızlı kaçıyor. Ama verili koşullarda bu evrimin bir sınırı bulunuyor. Ne ceylanlar ne de kaplanlar, organik varlıklar olarak belli bir sınırdan daha hızlı koşamazlar. Oyunun kuralları değişmediği sürece, bu evrimde evin boş olduğu, yani ceylanların ve kaplanların henüz mutasyonlarla daha hızlı koşabilecekleri bir dönem bir de artık daha hızlı koşmanın verili yapılar içinde mümkün olmadığı, evrimin “durduğu” ve dengeye ulaştığı bir dönemi ayırmak gerekir.

Bütün sporlar giderek bu denge durumuna yaklaşıyor. 100 metrede aşağı yukarı sınırlara ulaşılmış durumda.

Doğa tarihinde de, kartların yeniden karıştığı ve kuralların yeniden belirlendiği dönemler ve bu yeni kurallar içinde hızla yeni türlerin çıktığı dönemler ile bu türlerin giderek mükemmelleştiği ve belli bir dengeye ulaştığı dönemler birbirinden ayrılıyor.

Genellikle büyük toplu imhalardan sonra (göktaşı düşmeleri, volkan patlamaları gibi kozmik veya tektonik büyük imhalar ve kartların yeniden karışmasından sonra) yeni türlerin hızla ortaya çıkışları görülüyor. Sonra da bu türler içinde küçük değişikliklerle evrimin sürdüğü, artık yüz metreyi herkesin 9.9’da koştuğu dönemler geliyor. Ama bu durum yeni türlerin ortaya çıkmasını da engelliyor. Sadece artık sınırlara dayanıldığı için değil, eskiler yenileri engellediği için de. Yani belki daha efektif olacak mutasyonlar olabiliyor belki ama bu mutasyonların yaşama ve gelişme şansı pek bulunmuyor, çünkü orası daha önce kapılmış bulunuyor.

Diyelim ki ormanda, bir bitkide bir mutasyon oldu, onun daha yükseğe yapraklarını çıkarıp daha çok güneş ışığı alabilmesi için. Ama zaten daha önceden büyük ağaçlar orayı kaptıkları ve güneş ışığının ormanın tabanına gelmesini engelledikleri için, bu mutasyon yaşama ve gelişme olanağı bulamıyor.

Bunu toplum hayatına da aktarmak mümkün, özellikle sosyal hareketlere. Belli partiler ve akımlar bir kere ortaya çıktılar mı, belli bir döneme damgalarını vuruyorlar. Değişiklikler ancak verili durum çerçevesinde küçük değişiklikler olarak kalıyor. Başka bir hareketin ya da partinin var olan sistemin içine girip yerini geliştirmesi pek mümkün olmuyor. Ancak var olan denge iyice çürüyüp belli toplumsal “felaketler” sonucunda imha olduğunda, yepyeni türler gibi, yepyeni partiler ve hareketler ortalığı kaplıyor. Bunların hızla yayıldıkları bir dönem yaşanıyor. Sonra onların da belli bir dengeye ulaştıkları, stabilize oldukları bir dönem geliyor.

Örneğin sol hareketleri göz önüne getirelim. 60’lı ve özellikle 70’li yıllarda, sol hareketler hızla çoğaldı ve her biri de hızla büyüdü. Bu aşağı yukarı 79’lara kadar sürdü. Bir tür “kambriyum patlama” yaşandı ya da dinozorların yok oluşundan sonra memelilerin ortalığı kaplaması gibi bir dönemdi bu.

Ama bir kere bu türler ortaya çıkıp var olan olanakları kaplayınca yeni bir hareketin ortaya çıkarak, diğerlerini eriterek, yiyerek vs. yok etme olanağı neredeyse sıfırdır. 70’li yıllarda en aptalca şeyleri söyleyen bile binlerce insanı örgütleyebilirdi; yetmişlerin sonuna gelindiğinde ise, dünyanın en yetenekli örgütçüleri en iyi teorilerle bile gelselerdi büyüme şansları yoktu. Onlar ancak marjinal, kenarda köşede, paylaşılmamış alanlarda varlığını sürdürebilirdi.

Bu nedenle şimdi, memeli hayvanlar, dinozorların kapladığı bu dünyada, ancak yer altında marjinal alanlarda varlıklarını sürdürebilirler. Ancak bir volkan veya göktaşı bu dinozorların köküne kibrit suyu ektikten sonra, memelilere yeni bir gelişme olanağı ortaya çıkabilir.

Şimdi ev doludur artık. Orada yer yoktur. Kartlar yeniden karışmalı oyunun kuralları yeniden belirlenmelidir.

07 Temmuz 2006

Almanya Niçin Şampiyon Olabilir ya da ÖZİL’in İ’si

Futbol her zaman çok bilinmeyenli bir denklemdir. Bu nedenle bir tahmin yapılamaz. Ama “normal koşullarda” yani rastlantıların “şans”ın pek işe karışmadığı koşullarda Almanya’nın şampiyon olması kimseyi şaşırtmamalıdır.

Şöyle diyelim. Yazı turayı on defa atarsanız onunda da yazı ya da tura çıkma olasılığı epey yüksektir. Ama yüzlerce, binlerce kere atarsanız, ortalamanın yüze elli civarında oynadığını görürsünüz. Bunu şampiyonaya uygularsak, eğer finale kalan takımlar defalarca karşılaşsa, yani şans faktörünün etkisi minimuma inse, muhtemelen en çok kez şampiyonluğu Almanya’nın kazandığı görülürdü.

Neden böyle olurdu? Çünkü Almanya son on yılda, futbolunu yeniden organize etti ve bu şampiyonaya öyle hazırlandı.

2006’da Almanya’da yapılan dünya şampiyonasında Almanya ancak üçüncü olabilmişti ev sahibi olmasına rağmen.

Alman burjuvazisi daha 2006 şampiyonası öncesinde eski kaz adımlı milliyetçilikle ne dünya politikasında ne de iç politikada gerekli gücü ve manevra alanını sağlayamayacağını görmüştü. Bu tıkanıklık en açık biçimde futboldaki gerilemede görülüyordu.

Ama 2006 öncesinde, Yeşiller’in Sosyal Demokrat partisiyle birlikte iktidar ortağı olması bu dönüşümün yollarını açtı.

Schröder dünya pazarında rekabet için gerekli düzenlemeleri; ekonominin yeniden örgütlenmesini gerçekleştirirken, Fischer, dış politikada benzeri değişiklikleri gerçekleştiriyor ve Alman kapitalizmine ve devletine dünya politikasındaki gerekli hareket alanını ve esnekliği sağlıyordu.

Yapılan değişiklik, kaz adımlı milliyetçilikten çok renkli milliyetçiliğe geçiş olarak tanımlanabilir.

Bu geçiş, sinema’dan (Örneğin Fatih Akın) Futbol’a kadar her yerde gerçekleşti.

2006 dünya kupası bu değişimin Futbol alanındaki başlangıcı oldu.

Klinsmann ABD’den getirilip Alman milli takımının başına getirildi.

Klinsmann bir buldozer gibi, eski yapıları ve “Bayern Mafyası”nın direncini ve gücünü kırdı. Ve yerine yardımcısı Löw’ü bıraktı.

Löw’e, Klinsmann’ın açtığı yolda, gerekli temel değişiklikleri sürdürmek kalıyordu.

Ama bu değişiklik buzdağının görünen yüzüydü.

Bu geçişe uygun olarak Futbolun alt yapısında da gereken değişiklikler yapıldı. Örneğin önceleri, en alttaki okul takımlarında veya mahalli takımlarda oynayan yetenekli yabancı gençlerin önleri Alman yöneticilerce kesilir; Alman gençleri kayrılır ve önleri açılırdı. Buna büyük ölçüde son verildi, yabancı yeteneklerin öne çıkmasına yol verildi, hatta teşvik edildi.

Bir süre sonra bunun meyveleri alınmaya başlandı. Özil gibi yetenekli bir futbolcu, Alman milli takımını seçer hale geldi.

Alman liginde giderek artan bir şekilde Türkiye asıllı futbolcuların öne çıktığı görülmektedir.

Bugün Alman genç milli takımının büyük bölümü artık Türkiye asıllı gençlerden oluşmaktadır.

Zaten fizik ve taktik olarak neredeyse otomatiğe bağlanmış gibi çalışan (“Futbol 22 kişinin bir topun peşinde koştuğu ve Almanların kazandığı bir oyundur”) Alman futbolu bu yabancı gençlerin teknik üstünlüklerini ve yaratıcılıklarını da böylece içine katmayı başarabildi.

Bu planlı ve bilinçli dönüşümün en açık ve sembolik ifadesi ÖZİL’in İ’sidir.

Alman Alfabesinde Ö vardır. Ama büyük İ yoktur.

Bir ara Özil’in adının formaya ÖZIL diye değil “ÖZİL” diye İ’li yazılmasına bile dikkat ediliyordu. Artık önemi kalmadığından öyle yazılmıyor olabilir.

Almanya işte bu nedenle büyük bir olasılıkla, bir zamanlar Fransa’nın Fransız milli marşını söylemeyen Zidane’yi milli takıma alıp şampiyon olması gibi, İ’nin üzerindeki noktayı koyduğu ve koyabildiği için şampiyon olabilecektir.

Bu vesileyle 2006’da Almanya’da yapılan dünya şampiyonası vesilesiyle yazdığımız bir yazıyı koyuyoruz ki, bu değişimin nasıl gerçekleştiği ve anlamı kavranabilsin.

08 Temmuz 2014 Salı

Yazar Hakkında

Demir Küçükaydın

1949’da Savaştepe’de doğdu, ilk ve orta okulları Soma’da, Liseyi Balıkesir ve İzmir Karşıyaka Erkek Lisesinde okudu. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji (Gece) bölümüne girdi.

Devrimci Mücadeleye atıldı ve üniversiteyi bilinçli bir tercihle bitirmedi.

Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB), Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu (Dev-Genç), Yapı İşçileri Sendikası (YİS) gibi öğrenci ve işçi örgütlerinde militan ve yönetici olarak çalıştı.

Üç arkadaşıyla birlikte Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi’nde gerilla eğitimi gördü. Dönerken hudutta Cerablus Kargamiş arasında arkadaşlarıyla yakalandı. İşkence gördü. Nizip ve Antep cezaevlerinde hapis yattı.

Çıkınca Aliağa’daki işçi direniş ve grevlerinin örgütlenmesi için efsanevi işçi lideri İsmet Demir ve öldürülen Necmettin Giritlioğlu ile çalıştı.

Ayrıca Kıvılcımlı’nın çıkardığı Sosyalist gazetesinin örgütlenmesine katıldı.

12 Mart döneminde Dev-Genç davasından hapis yattı. Fabrikalarda çalıştı.

Dönemin sonlarında Hikmet Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi Programı temelinde Türkiye Komünist Partisi’nin reorganizasyonunda yer aldı.

Bu partinin legalde çıkardığı Kıvılcım gazetesini yönetti. Tutuklandı. Devlet Güvenlik Mahkemesince arkadaşlarıyla birlikte yargılandı. 17 Yıla mahkûm oldu.

İstanbul Toptaşı, Niğde Kapalı ve Malatya E Tipi Özel cezaevlerinde (15 ay müşahede hücresinde) 10 yıla yakın hapis yattı.

Hapisteyken yazılar ve Mihri Belli ve Murat Belge’nin Eleştirileri gibi kitaplar yazdı. Vatan Partisi’ni eleştirileriyle destekledi. Kıvılcım dergisi ve Sosyalist gazetelerinin son on sayısının neredeyse bütün yazılarını çeşitli isimlerle yazdı.

Niğde’de arkadaşlarıyla birlikte tünel kazarak kaçma girişiminde bulundu. Tünel patladı. Hücre cezası aldı.

Hapisten çıkınca mevcutlu olarak askere alındı. Askerden firar etti ve yurt dışına kaçtı. Fransa’da iltica etti. Sonra Almanya’ya geçti.

Fransa ve Almanya’da Dördüncü Enternasyonal’in Fransa (LCR) ve Almanya (GIM) seksiyonlarında çalıştı. Alman seksiyonunun Soz Magazin adlı teorik organının yazı kurulunda yer aldı.

Yine aynı dönemde Türkiyeli göçmen işçilere yönelik Ne Yapmalı dergisini çıkardı ve Türkiye’ye yönelik Devrimci Marksist Tartışma Defterleri adlı teorik ve politik derginin yazı kurulunda yer aldı.

İsveç’te çıkan Kürdistan Press ve Türkiye’de çıkan Özgür Gündem gazetelerine yazılar yazdı. Avrupa’da yabancılar hareketinde yer aldı. Sosyalist Forum tartışmalarına katıldı. Türkiye’deki Birlik Tartışmaları’nın (Kuruçeşme Süreci) Avrupa’da yapılan paraleline katıldı, bildiri ve değerlendirmelerini arkadaşlarıyla birlikte Birlik mi Rekompazisyon mu? başlıklı kitapta yayınladı.

Avrupa’da yabancılar hareketinde yoğunlaştı.

Hamburg’da ikinci kuşak göçmen gençlerin oluşturduğu Köxüz çevresinde yer aldı.

Avrupa’da yaşayan mültecilerin çıkardığı Sosyalizmin Sorunları dergisinin yayın kurulunda yer aldı.

Yeni Zamanlar dergisinde yazıları yayınlandı.

Taksi şoförü olarak çalışmaya başladı.

İsveç’te Hikmet Kıvılcımlı Arşivi’nin Amsterdam Sosyal Tarih Enstitüsü’ne verilebilmesi için veri tabanına geçirdi.

Abdullah Öcalan kaçırıldığında “Abdullah Öcalan’ın Yaşamını Savunmak İçin Hamburg Türk Girişimi”nin kuruluşunda ve çalışmalarında yer aldı.

2000’lerin başından itibaren Kürt ulusal hareketini desteklemek için, Türkiye ve Avrupa’da çıkan yayınlarında (2000’de Yeni Gündem, Özgür Gündem, Özgür Politika, Medya TV) yazılar yazdı Televizyon programlarına katıldı.

2001 yılında yapılan Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu’nun örgütlenmesinde yer aldı ve “Tarihin, Marksizmin ve Kıvılcımlı’nın Kayıp Halkası: Komün” başlıklı bildirisini sundu.

Demir’den Kapılar isimli sitesinde yazı, yorum ve kitaplarını paylaşmaya başladı. İnternet forumlarında yazılar yazdı.

Arkadaşlarıyla birlikte Köxüz sitesini kurdu ve onu yönetti.

İsmail Beşikçi’nin görüşlerini Tersinden Kemalizm adlı kitapta eleştirip, Ulus, Ulusçuluk ve Din konularında bunların Marksist bir teorisi oluşturmakta yoğunlaştı.

2005 yılında taksi şoförlüğünden malulen emekli oldu.

2007’den sonra Türkiye’ye gidebilmeye başladı. Politik çalışmalara katıldı.

2008 yılında yapılan bir Kıvılcımlı Sempozyumu’na “Tarihsel maddecilikte Yapı ve Özne Sorunu – Kıvılcımlı’nın Katkıları ve Eleştirisi” başlıklı bildirisini sundu.

Arkadaşlarının maddi ve manevi destekleriyle Marksizmin Marksist Eleştirisi, Geleceği Geçmişten Geçmişi Gelecekten Kurtarmak – Denemeler, Bir Devrimcinin Teorik ve Politik Otobiyografisi kitaplarını yayınladı.

Gezi Hareketine katıldı ve neredeyse günü gününe yazılar yazdı. Bu yazıları Gezi Direnişi Yazıları başlığı ile kitap olarak yayınlandı.

Daha sonra Yoğurtçu Parkı ve Don Kişot İşgal Evi’ndeki çalışmaları katıldı.

2013 yılında Mimar Sinan Üniversitesi’nde bir Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu’nun arkadaşlarıyla birlikte örgütledi ve “Kıvılcımlı’nın Marksizme Katkılarının Eleştirel Değerlendirmesi” başlıklı bildirisini sundu.

Arkadaşlarının maddi ve manevi destekleriyle Kıvılcımlı Sempozyumu Bildirileri ve İsmet Demir’in Anılar ve Deneyler isimli kitabının ikinci baskısının yapılmasını sağladı.

AKP iktidarına karşı birçok girişimler (“Radikal Demokrasi”, “HDP’ye Oy Ver, Barajı Yık, Diktatörü Durdur, Barışı Kur”, “Ìstifa”, “Hayır” gibi girişimlerin örgütlenmesinde ve çalışmalarında yer aldı, birçok yazılar yayınladı. Barış İçin Akademisyenler’in topladığı imza kampanyasına katıldı.

2016 Temmuz darbesinde tıbbi kontroller için Almanya’daydı, döndüğü takdirde tutuklanacağından ikinci kez sürgün yaşamına başladı.

Arkadaşlarıyla Berliner Forum ve orada yapılan çeşitli sunum ve tartışmaların örgütlenmesine katıldı.

Covid-19 salgını döneminde youtube aracılığıyla birçok videolar yaptı.

Bundan sonra Marksizmin Yeniden İnşası’nı kabaca da olsa tamamlamayı ve otobiyografisini yazmayı planlıyor.

Tüm kitap ve yazıları kamu malıdır.

Bilim, Politika, Sanat ve Hukuk’un kişinin geçimi ile ilgisi olmaması prensibine bağlıdır.

Ahlakım politik politikam ahlakidir; politikam bilimsel, bilimim politiktir; bilimin ahlaki, ahlakım bilimseldir” yaklaşımına uygun bir yaşam sürmeye çalışmıştır.

Demir Küçükaydın

7 Aralık 2022 Çarşamba



[1] Son Covid-19 salgınında ortak bir izleme yaşantısı olmaktan çıkıp, kelimenin gerçek anlamıyla “ortak yaşantı”, “ortak kader” birliği belki de dünya tarihinde ilk kez gerçekleşti diyebiliriz. Virüslerin ulusal sınırları tanımaması ve yayılmak için pasaportlara ihtiyacı olmaması tüm insanları gerçek zamanda ve eş zamanlı olarak “ortak yaşantı ve kader birliğini” gerçekleştirdi. (Derleme sırasında koyulan ek not. 16.12.2022)

[2] Bu İnsan kavramını, herhangi bir ulustan olmayı, tıpkı bir dinden olmak gibi kişilerin özel sorunu gören, dolayısıyla ulusal devletleri ve ulusları ortadan kaldırmayı hedefleyen anlamında kullanıyoruz. Bu nedenle de bir canlı türü olarak insan’dan farklı olarak büyük harfle yazıyoruz. Burada “İnsan”, bir politik programı ve eğer sosyolojik olarak doğru bir biçimde ifade etmek gerekirse, yepyeni bir dinden olanı, ilk Müslümanlar veya Hristiyanlar gibi bir yepyeni topluluğun tohumunu ifade etmektedir.

[3] Bu değişim Radikal yazarı Ceyda Karan tarafından şöyle anlatılıyor. Yazar aynı zamanda değişimi anlatşıyla değişenin ne olduğunun bir kanıtın daha da sunmuş oluyor. Yazının başlığı bile ilginç: “Almanya Gök Kuşağının Altından Geçiverdi.”

Dünya Kupası'nı kaybettiler. Pek ümitlenmişlerdi, Dortmund'ta yarı finalde gelen yenilgi sonrası gözyaşlarını tutamadılar. Çok sürmedi, gülümsediler. Bu kupanın 'galibi' Almanlar oldu. Bir aylık futbol festivaline hoşgörüyle ev sahipliği yaptıkları, sportmenlikleriyle yeşil sahalarda ırkçılığa prim vermedikleri, memleketlerinin dört bir yanını altın sarısı-kırmızı-siyah bayraklarıyla donatmakla kalmayıp, Togo'nun yeşil-sarı-kırmızısına da bürünebildikleri için... Ve 1980'lerin çelik disiplinli Panzerleri'ne, göçmenlerin topçularını katabildikleri, Polonyalı Klose ve Podolski, Fransız aksanlı Neuville, yarı Ganalı Odonkor'lu bir takım kurabildikleri için...

Yıllardır uyum sorunları yaşadıklarını konuşsak da, bir şekilde sığdıkları geniş göçmen kitlelerinin, kendiliklerinden bu üç renge bürünerek canı gönülden Almanya'yı desteklemiş olması bir işaret olsa gerek. Göçmenlerin, özellikle de Müslüman nüfusun giderek arttığı Avrupa'da Hollanda ve Danimarka gibi hoşgörü timsali gösterilen pek çok memlekette aşırı sağ güçlenirken, Almanya'da marjinal görülüyor. Yer gök altın sarısı-kırmızı-siyah renklere boyanırken, yıllardır bu renkleri tekellerine almış aşırı sağcıların çareyi Reich'ın beyaz-kırmızı-siyah renklerine sığınmakta bulması pek manidar değil mi? İşte bundan ötürü, Dünya Kupası boyunca Almanya'da yaşanan coşkunun 'Nazizm ruhunu hortlatacak bir milliyetçi hissiyat' olduğu iddiası pek komik. Zira Anglo-Sakson medyasının pek sevdiği milliyetçi yakıştırmalar, Almanya'nın her zaferi sonrası Berlin sokaklarına üşüşen, Alman bayrağına ay-yıldız konduran Türkleri açıklamıyor. Yahut da Der Spiegel'in yayımladığı altın sarısı-kırmızı-siyah renklere bürünmüş başörtülü Müslüman kızların fotoğrafını... Bu başka bir fotoğraf olmalı! Belki de basitçe şu saptamayı yapmak lazım: Almanlar artık kendilerini iyi hissediyor, dakika başı özür dilemek gerektiği fikri sabitinden kurtuluyor.” (10/07/2006, Radikal)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Olacağı Bilinen Bir Cinayetin Kroniği

Öcalan’a Mektup ve Öcalan’ın Toplantıya Mesajı

Bir Teorisyen Olarak Öcalan ve Komünden Uygarlığa Geçiş Olarak Kürt Hareketi