21 Mayıs 2013 Salı

Müslüman, Türk, Demokrat, İnsan


Aristo’nun evrenin, Toprak, Su, Hava ve Ateş gibi dört temel unsurdan oluştuğu şeklindeki öğretisi, daha sonra bilim karşıtlığının ya da ortaçağ karanlığının sembolü haline gelmiştir.
Ancak, o zamanlar henüz maddenin Halleri ve Yapı Taşları ayrımının yapılamadığı; Aristo’da söz konusu olanın maddenin halleri olduğu düşünülürse, Aristo’nun hiç de saçma şeyler söylemediği görülür. Aristo, maddenin dört halini belki henüz kavramlarla değil ama imgelerle ifade ediyordu. Maddenin dört hali vardır: Katı, Sıvı, Gaz, Plazma. Aristo’nun Toprak, Su, Hava, Ateş’i bu dört halin, somut imgelerle ifadesinden başka bir şey değildir.
Biz de bu yazıya Müslüman, Türk, Demokrat ve İnsan başlığını koyarken, Aristo gibi kavramlar yerine imgeleri kullanıyoruz. Yoksa bu başlıktaki “Müslüman” yerine “İnanç” ya da “Din”;  “Türk” yerine “Millet” ya da “Milliyet”, “Demokrat” yerine “İdeoloji” veya “Politik görüş” ve “İnsan” yerine de bir “Canlı Türü” diye yazabilirdik.

17 Mayıs 2013 Cuma

“Kader Bağlayınca”


(Herhangi bir konuda yazmayı düşündüğümde, içimden yeni yazı yazmak gelmiyor. Hep “bu konuyu yıllar önce ele almış ve yazmıştım, aslında öngörüler de doğrulandı. Eski yazıyı sadece olaylara ilişkin ayrıntılarda değiştirerek yazmaktansa olduğu gibi yayınlamak daha doğru değil mi” diye düşünüyorum.
Yazılarımda yazıya vesile olan aktüel olaylar ve olgular, sadece derinden işleyen ilişkileri, yasaları, bağıntıları ele almanın aracı olarak işlev görürler. Yani yazılarım aslında yazıda sözü edilen, o yazıyı yazmaya vesile olan olaylarla ilgili değildir. Onlar birer vesile, somut örnek olmaktan öte başka bir işlev görmezler. Bu nedenle de kolay eskimezler.
Birer cebirsel formül gibidirler. Olguların ardındaki derin bağları ve ilişkileri formüle ederler. Bir cebirsel formülde rakamların değişmesi bağıntının değişmesi, formülün değişmesi anlamına gelmez.
Yine bu nedenle de okuyucunun anlayışına ve çıkarsama gücüne güvenip, okuyucudan ele alınan bağıntıya günün olaylarını, yani cebirsel formüle somut başka rakamları, koyması beklenebilir. Aşağıda 2000 yılında yazılmış böyle bir yazı yer alıyor. Kaderinizin Öcalanın’ın kaderiyle ilişkisi ele alanıyor. 17 Mayıs 2013 Cuma)

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Marksizm “Sınıf Mücadelesi Kuramı” mıdır?

İşçi Hareketinin yükseldiği 1960’lı yıllarda Türkiye’nin aydınları, gençleri, işçileri büyük bir açlıkla Marksizm’i öğrenmeye çalışıyorlardı. Şimdi Marksizm’i öğrenen ve bilen yok. İkinci el kitaplardan bayağı klişeler Marksizm diye öğreniliyor. Eskiden kalanlar ise öğrendiklerini bile unutmuş bulunuyorlar. Bunu somut ve basit bir örnekle gösterelim.
Geçenlerde, “Devrimci 24 Nisan – Karşı Devrimci 1 Mayıs” diye bir yazı yazmıştık. O yazıda, 1 Mayıs’ın kutlanmasının bugünün Türkiye’sinde, 24 Nisan’ı gölgeleyen, somut olarak karşı devrimci bir işlev gördüğünü yazmış ve Türkiye’nin bütün işçi ve sosyalistlerini 24 Nisan’ı 1 Mayıs veya 1 Mayıs’ı 24 Nisan yapmaya çağırmıştık. Bu öneri ve önermelerin somutluğu (Bugünün Türkiye’si ve somut olarak 1 Mayısların gördüğü nesnel işlev) göz ardı edilerek, 1 Mayıs’a kategorik olarak karşı devrimci dediğimiz türden, aslında hiç de söylemediklerimizi bize atfeden eleştiriler yapanlar oldu. Bunların üzerinde durmuyoruz. (Kaya Karan’ı bu eleştirisi yazının altında yer alacaktır.)
Bu eleştirinin yapıldığı yazıda , “Demir Küçükaydın'ın (…) yazılarında toplumların tarihlerini belirleyen ana temanın sınıf savaşları olduğu kuramı Marksizm'in dışına düştüğünü (…) görüyoruz” diye bizi eleştirirken aynı zamanda bir Marksizm tanımı da yapılmış oluyor.

29 Nisan 2013 Pazartesi

Nail Satlıgan’ın Ardından


Daha bir gece önce Ergun’a (Aydınoğlu) Nail’in durumunu sorduğumda, “Doktoru yakında kaybedeceğimizi söylemiş” demişti. Bu gece yarısı, yatmadan önce maillere baktığımda, kaybettiğimizi öğrendim.
Uyku tutmadı. 2001 yılında yapılmış Kıvılcımlı Sempozyumu video ve resimlerinden Nail ile ilgili olanları derleyip paylaşarak, onunla ilgili anıları hatırlayarak bir “veda töreni” yapmaktan başka bir şey gelemezdi elimden.
Cenaze yapılacağını sanmıyordum. İç tutarlılığa değer veren bir Marksist olarak muhtemelen cesedini bir üniversitenin tıp fakültesine kadavra olarak bağışlayacağını tahmin ediyordum. (Az önce Sami (Sarı) öyle olduğunu söyledi.) Tanıdıkları ve dostları bu vesileyle bir zaman baskısı olmadan, insanların zamanlarını ayarlayıp veda edebilecekleri bir toplantı tertiplerler mi? Bilmiyorum. Olsa da yetişme şansım pek yok. Bu durumda Nail’e bir yazıyla veda etmekten başka şansım yok gibi görünüyor.
*
Nail’i Dev-Genç’te uzaktan bilirdik. Herkes bir şekilde birbirini bilirdi. Bölünmede Beyaz Aydınlık tarafında olduğunu biliyorduk. Zaten bütün eli kalem tutan ve ağzı laf yapanların hepsi Doğu Perincek’in Beyaz Aydınlık takımında yer almamışlar mıydı? Şahin Alpay, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Gün Zileli, Erdoğan Güçbilmez, Halil Berktay, Atıl Ant vs..
Kıvılcımlı Beyaz Aydınlıkçılar için boşuna “genellikle kırmızı yanaklı, iyi besili çocuklar” diye boşuna dememişti. (Bu “kırmızı yanaklı” imgesinin doğuşuna yol açan da yine eski DÖB’lü (Devrimci Öğrenci Birliği) ve daha sonra Filistin’de İsrail komandolarınca yapılan baskında öldürülen Ahmet Özdemir olmalıydı.)
Beyaz ve Kırmızı Aydınlık ayrılığı aslında MDD safları içindeki burjuva sosyalizmi ve küçük burjuva sosyalizmi ayrılığı idi. Çoğu insan bu iki sosyalizm çeşidini ayırmaz. Ama neredeyse bütün ayrılıkların kökeninde bu sınıfsal ayrılık vardır. Burjuva sosyalizmi politika yapar ama reformisttir, metodolojik olarak daha metafizik bir yapısı vardır ama daha moderndir. Küçük burjuva sosyalizmi veya devrimciliği ise burjuva sosyalizminin reformizmine bir tepkidir, kendisine karşı mücadele ettiği burjuva sosyalizminin ufkunu aşamaz. Aşamadığı için de bağımsız bir teori ve program geliştiremez ve politik olamaz. Bu nedenle de ayrılığını mücadele biçimlerindeki bir radikallikle, sembollerdeki bir radikallikle gösterir. Metodolojik olarak skolâstiktir. Modern bir kültürden ziyade antik, memur, esnaf ve köylü bir karakter sergiler.
Bu genel özelliklere uygun olarak, Dev-Genç’in Kırmızı Aydınlık tarafında kalanlar, genellikle memur veya esnaf çocuklarıydı ve radikallikleri mücadele biçimlerinde yansıyordu.
Yalnız bu arada şunu belirtmeli ki küçük burjuva sosyalizminin de şehirli ve köylü biçimleri birbirinden ayrılır ve aralarında kültürel bir uzlaşmazlık vardır. Dev-Genç’in esas kadroları, şehir çocuklarıydı, “şehirli fırlamalar”dı. Örneğin Devrimci Öğrenci Birliği’nin neredeyse bütün esas kadrosu İstanbul’un liselerinden gelmeydi (Haydarpaşa Lisesi, Erkek Lisesi vs.).
Köylü radikaller bu şehirli fırlamaların kültürüne ve davranış kotlarına duydukları tepki ile, Doğu’nun saflarında kalmışlardı ama bir süre sonra aralarındaki sınıfsal zıtlık onların da Doğu’dan kopmalarıyla sonuçlanacaktı.
İşte, Nail uzaktan bizlerin gözünde, bu genel kanavaya da uyan bir Beyaz aydınlıkçı idi. İyi yetişmiş, burjuva kültürü almış bir aileden geldiği, halinden, tavrından, konuşmasından, yazmasından belli oluyordu.
Nail ile yakından tanışmam 12 Mart döneminde İstanbul Dev-Genç davasından tutukluyken Davutpaşa Kışlası’nda oldu.
Davada tutuklananların çoğu, ilk kuşak Fikir Kulübü kurucuları olduğu ve okulu bitirip eşi ve işi bulunduğu veya THKO ve THKP-C’nin içinde yer almadığı için, binlerce yıllık tecrübesiyle devlet, bir yandan bu Dev-Gençlileri tutuklarken, diğer yandan da onlara belli ayrıcalıklarla davranıyor ve sisteme dönüşleri için kapıları açık tuttuğunun sinyallerini veriyordu.
Davutpaşa Kışlası’nda yatıyorduk ama tutuklandığımızda hemen hiç birimiz işkence görmemiştik örneğin. Bizlere iyi davranılıyordu. Bizler hapishane bahçesinde top oynar güneşlenirken, bizleri bekleyen askerler, miğferleri, ellerinde ağırlaşan silahları, asker elbiseleri içinde ve yakıcı yaz güneşi altında bizlerden çok daha kötü koşullarda bulunuyordu. Biraz yatılı okul havasında günler geçiyor, davanın başlamasını bekliyorduk. Diğer THKP-C ve THKO gibi davalardan aynı zamanda Dev-Genç sanığı olanlar da buraya geldiklerinde bu imkânlardan yararlanmış oluyor biraz olsun soluklanıyorlardı.
Tabii Cezaevinde aramızda birçok teorik ve politik konularda tartışmalar yapıyorduk. Benim neredeyse her gün tartıştığım insan Nail’di. Kategorileri karıştırmayan, söylenenleri anlayan, mantıki olarak kendi içinde tutarlı argümanlar getiren, fikirlerini çok güzel artükile eden bir insandı. Nail ile ne kadar sert tartışsak ve zıt pozisyonları savunsak da tartışmak zevk veriyordu. Yanlış anlamaların, mantık yanılgılarının, olgular hakkındaki yarım yamalak ve yalan yanlış bilgilerin çıkmaz sokaklarına hiç sapmadan ve esas hedefi yitirmeden yapılan tartışmalardı bunlar. Bu nedenle zevkli ve verimliydi.
Tartışmalarımızın esas yoğunlaştığı nokta, Çin Devrimi ve Mao idi. Ben Mao’nun bir köylü devrimcisi olduğunu; Marksist bir teorisyen olmadığını; onun olsa olsa Marksizm’in Çin kültürüne uygun bir popülarizasyonunu yaptığını savunuyordum.  Modern işçi sınıfı ve modern burjuva kültürünün birikimi olmadan bir modern sosyalizm ve Marksizm’e bir katkı olamayacağını söylüyordum. Çin’in ise özellikle Kültür Devrimi’nde bu kültürü eleştirerek aşmak bir yana, bir köylü tepkisiyle reddettiğini dolayısıyla ondan bile daha geriye düştüğünü savunuyordum.
Nail ise Mao’nun devrimciliğine, radikalliğine ilişkin argümanlar getiriyordu.
O zamanlar tartışmalar insanlar arasında değil, fikirler arasında olurdu. En ağır gibi görünen ithamları bile kimse kişisel olarak algılamaz (zaten böyle de söylenmezdi. Kimse kimsenin iyi niyetini, inancını, cesaretini ve fedakârlığını sorgulamazdı) en sert tartışmalar bile ilişkilerde bir kırılmaya yol açmazdı.
Bu arada Nail’e çok da takılırdık. Nail Pekin doğumluydu yanlış hatırlamıyorsam. Ailesi Rusya’da devrim olunca Çin’e kaçmış, Çin’de devrim olunca da Türkiye’ye kaçmıştı. Yani aslında komünizmden kaçan bir ailenin komünist olmuş çocuğu idi. Hatta bir anekdot anlatırlardı, Nail’in annesi bir gün Taksim’de Galatasaray taraftarlarının bir kutlamasına rastlıyor. Tabii onların ne olduğunu anlamıyor ama kırmızı rengin baskın olduğu bu gösteri yine kızılların bir gösterisi olduğunu sanmasına yol açmış, koşarak eve gitmiş, “komünistler buraya da geldi haydi toplanın gidiyoruz” demiş. Sonra anlaşılmış Komünist kızılların Galatasaray taraftarları olduğu.
Taksime değil ama ailenin içine girmişti “Kızıllar.” Oğulları kızıl olmuş ve dört bir yandan kuşatılmıştı aile.
Bu nedenle sık sık Nail’e takılırdık. “Sizin gittiğiniz ülkede devrim olduğuna göre, demek burada da devrim olacak, bakalım o zaman nereyle gideceksiniz? En iyisi Amerika’ya gidin de orada da bir devrim olsun, kısa yoldan kurtulsun insanlık” derdik.
*
Bu arada tahliye için dilekçeler yazıyor, tutukluluğumuza itiraz ediyorduk. Cezaevine o aralar bakan, sanırım istihbaratçı ve kurmay olmayı düşünen bir yüzbaşı vardı. Sık sık gelir bizlerle laf açıp sohbet etmeye ve bilgi toplamaya çalışırdı. Hatta bu denemelerinden birinde Mao Faruk’un, Şair Eşref’in “evvelce devri istibat idi konuşturmazlardı adamı, şimdi devri hürriyet, önce konuştururlar adamı sonra bellerler ananı” beytiyle bozmasına da muhatap olmuştu. (Sanırım bunu Harun Karadeniz de bir yerlerde anlatmıştı.)
İşte bu yüzbaşı bir gün gelmiş ve Nail’i sormuştu. Sormasının nedeni Nail’in dilekçesinin sıradan bir dilekçe olmaması, güçlü ve mantıki argümanlarla biçim ve içerik olarak dikkati çekecek kadar öne çıkmasıydı. İstihbaratçı yüzbaşı, merakını yenememiş, dilekçeyi yazanı daha yakından tanımak istemişti besbelli.
Nail bu dilekçesini yazdıktan bir süre sonra tahliye oldu. Doğru dürüst tartışacak kimse ve tartışmaların eski tadı kalmamıştı.
Nail’in çok etkileyici bir sesi ve vücut dili vardı. Bu iki özellik bilgi ile mantıki olarak tutarlı argümanlarla birleşince elbette son derece etkileyici bir sentez çıkıyordu ortaya. Bütün bunlara bir devrimci olarak yaşamak ve davaya bağlılık da eklenince çok az bulunan bir insani ve sosyalist kaliteye ulaşılıyordu. Nail tamı tamına böyleydi.
*
Bir süre sonra ben de tahliye oldum. Fabrikalarda çalışmaya devam ettim ve tam 12 Mart dönemi biterken Kıvılcım gazetesini çıkarmaya başladım. Bir gün Aksaray’daki gazete bürosundan Cağaloğlu’ndaki matbaaya, çok sevdiğim Çınaraltı ve Sahaflar üzerinden gidiyordum.
Çınaraltı’nda Nail’in oturduğunu gördüm, selam verdim. Nail “sana teşekkür etmek istiyorum” dedi. “Ne oldu” dedim. “Beni Maoculuktan sen kurtardın. Cezaevindeki tartışmalar benim gözümü açtı” dedi. Takıldığını, beni makaraya aldığını sandım. “Bırak gırgır geçmeyi” dedim. “Yok, vallahi samimi söylüyorum. Ciddiyim. Ve seninle karşılaşıp teşekkür etmek istiyordum” dedi.
Şaşırmıştım. Hiç böyle kafasını karıştırdığıma dair bir izlenim edinmemiştim oysaki. Demek tartışmalar orada kalmamış, söylenenler üzerine düşünmüş ve görüşlerini değiştirmişti. Ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Demek açıkça savunmak, doğrudan fikir mücadelesi yapmak, başlangıçta hiç etki yaratmazmış gibi görünse de uzun vadede insanlar üzerinde etkiler bırakıyordu. O an olmasa bile uzun vadede, onlar üzerine düşünülüyordu. Sonraki bütün hayatımda defalarca bunun doğrulandığını gördüm. O nedenle o zamandan beri bana ne derler diye düşünmeden, direk fikrimi ve eleştirilerimi söylemeye daha fazla dikkat ettim. Benim bu tartışma stilimin yerleşmesinde Nail’in Maoculuğu bırakmasının ve teşekkürünün bir etkisi yoktur diyemem.
Nail ile bu karşılaşmamızdan bir iki gün sonra tutuklandım, on yol hapis ve yıllar süren sürgünlük yıllarında zaman zaman orada burada yazılarına rastladığımda onun da Troçkist görüşleri benimsediğini görünce çok mutlu olmuştum. Ben de Nail’den bağımsızca benzer bir evrim geçirmiştim. Dev-Genç ve Doktor geleneğinden geldiğim için Türkiye’nin Troçkistleriyle hem siyasal kültüre ilişkin, hem metodolojik genlerimizde bir uyuşmazlık vardı. Bir de buna troçkistlerin genellikle Burjuva Sosyalisti yapıları eklenince onlarla hiçbir zaman ortak bir nokta bulamıyordum. Ama diye düşünüyordum, Nail muhtemelen onlara benzemiyordur. Ne de olsa 68’in yükselişini yaşadı, Dev-Genç7e bulaştı. Başka bir politik kültürden geliyordur. Ayrıca Doktor’u 70’te okumuş kuşaktandır. Doktor’u okumuş olmak, Ertuğrul Kürtçü ve Abdullah Öcalan’da da görüldüğü gibi insana başka birtakım özellikler kazandırır.
*
Sonra 2001 yılında Almanya’da bir Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu düzenledik. Nail de gelenler arasındaydı. Hislerim ve öngörülerim yanılmamıştı. Nail bir troçkistti ama aynı zamanda Kıvılcımlı Sempozyumu’na geliyordu hem de sağlık ve maddi olarak birçok zorluğu göze alarak. Bu diğer troçkistlerde pek görülemeyecek bir özellikti.
Sempozyum’da birbirinden değerli değinmeler yaptı. Özellikle Finans-Kapital’i anlatırken, Vedat Türkali’nin Mihri Belli’ye dönüp  “Mihri dinle dinle” deyişleri unutulamaz. Vedat Türkali’nin çok beğenisini kazanmıştı. Kendisinin bir türlü derleyip toparlayıp anlatamadığı konuları Nail, anlaşılır bir biçimde açıklıyordu. Bu nedenle Mihri’ye, bak ben anlatamıyordum ama burada ustası anlatıyor anlamında, “Bak dinle Mihri” deyip duruyordu.
Benim bildiri sunuşumdan sonra da yukarıda aktardığım gibi, kendisinin Maoculuğu terk etmesine yol açışımdan da söz etti. Bana yönelik eleştirisi ise benim eşitsiz ve bileşik gelişmenin bütün tarihte var olduğunu öne sürmem onun ise bunun sadece kapitalizmde olduğunu savunmasıydı. Ben hala eşitsiz ve bileşik gelişmenin bütün tarihin bir yasası olduğunu düşünüyorum ve eleştirisini kabul etmiyorum. Ama bunu geniş bir şekilde tartışma olanağımız olmadı zamanın sınırlılığı nedeniyle.
*
Ama benim sunduğum bildirinin esas tartışılması gereken yeni olan yanlarına hiç değinmemesi, kendisini hep bilinen klasik problemlerle sınırlaması ve bu konularda söz alıp konuşmasıydı esas dikkatimi çeken. Nail‘de de bilinmeyen sulara açılmak ve oralarda yanlış yaparak, yolunu yitirerek boğulup veya kaybolup gitmek korkusu seziliyordu. O bildiği sahillere yakın, emin sularda kulaç atıyordu. Ben ise, tıkanıklığı aşmanın o sığ sularda sahilden yol alarak mümkün olamayacağını söylüyor sürekli açık denizlere açılıyordum. Korkmuyordum. Elimde pusulam var, yönümü bulabilirim diye düşünüyordum. Onlar ise sahili, bildikleri kerteriz noktalarını gözlerden yitirmemeye çalışıyorlardı.
Aramızda, dayandığımız Kıvılcımlı ve Troçkist gelenek ortaklıklarına rağmen, temelde böyle giderek derinleşen ve büyüyen bir uçurum oluşuyordu.
Buna ek olarak ben politik olarak Kürt hareketini apaçık destekliyor ve “Kürt Sorunu”nu öne çıkarmayı görev biliyordum. Kürt hareketi içinde de Öcalan’ın ve PKK’nın çizgisini destekliyordum. Nail ve benzerleri ise, bunu adeta sınıfsal çelişkileri ve perspektifi gözden yitirmeye yol açan “Marksist’i bozacak” bir konu olarak görüyorlardı.
Bu her politik ve taktik durumda yansımalarını buluyordu. Ben örneğin herkesin Öcalan’ın teslim olduğunu söylediği, Kürt hareketinin yenildiğini bittiğini söylediği zamanlarda, Öcalan’ın çok zekice ve çok önemli bir stratejik manevra yaptığını, bunun meyvelerini birkaç yıl sonra toplayacağını söylüyordum.
Ben Demokratik Cumhuriyet, projesini bütün belirsizliğine rağmen destekler; ileri bir adım, öngörülerimin bir gerçekleşmesi olarak görür ve Marksist bir Demokratik Cumhuriyet tanımı içinde kendi Demokratik Cumhuriyet Programımı ortaya koyar ve savunurken, Nail örneğin, bunu klasik Troçkist problematikler içinde Stalin’in aşamalı devrim anlayışına geri dönüş olarak değerlendirip, benim adeta troçkizmin en temel önermelerini terk etmiş olduğumu gibi sonuçlar çıkarıyordu.
Benim bakış açımdan Nail ve benzerlerinin çizgisi giderek ulusalcılarınkine yaklaşan; sınıf sınıf diyerek, demokratik görevleri ikinci plana iten; Ortodoks Marksizm’i savunmanın veya savunuyor görünmenin demokratik görevlerden kaçmanın örtüsü olduğu bir noktaya doğru kayıyordu.
Onların açısından ise ben, Kürt hareketinin kuyruğuna takılmış, Marksizm’i terk etmiş, hatta Stalinist aşamalı devrim teorisine geri dönmüş olarak görülüyordum. Ama bunu ne açıkça bir eleştiri olarak yazıyorlar ne de tartışıyorlardı. Aksine, görüşlerime ve tezlerime karşı tam bir suskunluk egemen oluyordu.
Marksizm’in Marksist Eleştirisi”nin önsözü olarak yazdığım “Tarihsel Maddeciliğin Tarihine Katkı” aslında Nail Satlıgan, Ertuğrul Kürkçü gibi arkadaşların bu tavırlarının metodolojik köklerinin bir eleştirisiydi de,  (Kürkçü Kürt hareketi ile daha yakın ilişkiye girdikten sonra, en azından politik olarak nispeten daha iyi bir noktaya geldi ve demokratik görevlere fiilen ayaklarıyla oy verdi, söylemiyle hala eski yerinde dursa da.) Bunu kendileriyle tartışmak istiyordum. Ama kabul etmediler ve mümkün olmadı.
Türkiye’ye geldiğimde “Marksizm’in Marksist Eleştirisi” de yeni yayınlanmıştı. Özellikle Nail Satlıgan ve Ertuğrul Kürkçü’nün okumasını ve onlarla tartışmayı çok istiyordum.
Ertuğrul, okuması yönündeki ısrarlarıma, sonunda bir gün, “Biz Marksizm’in eleştirilerini değil Marksizm’i okuyoruz” diyerek cevap vererek son vermiş ve bir tartışma olanağının yolunu kapamıştı.
Benzeri Nail’den de geldi. Gelir gelmez kendisini aramış ve büyük bir heyecanla kitabı verip tartışmak istemiştim. Buluştuğumuzda, kitabı vermeye kalkınca, “ben zaten çıkar çıkmaz aldım” demişti. Çok sevinmiştim. “Okudun mu?” diye sormuştum hemen. “Okudum” demişti. “Peki, ne diyorsun, konuşmaya tartışmaya ihtiyacım var” deyince de. Ben “sosyolog veya felsefeci değilim iktisatçıyım” diyerek konuya girmeyi ve tartışmayı reddetmişti.
Bunlar elbette gerekçe değildi, bunu kendisi de biliyordu. Ama tartışmak, o konulara girmek, bildiği sahillerin emniyetli sularını terk etmek istemiyordu.
Bundan sonra pek bir diyalog geliştirme olanağımız olmadı. Hâlbuki ne kadar umutluydum Türkiye’ye dönerken nihayet dediklerimi anlayabilecek; Marksist arka planı olan birileriyle tartışabileceğim diye.
*
Nail’in ağır hastalığını biliyor ve kendisiyle son bir kez olsun buluşmayı çok istiyordum. Ama çok yakınındaki bazıları dışında kimseyi kabul edemeyecek kadar hastaydı. Bu nedenle son kez telefonla konuşabildik ve bir de kısa bir mail yazışması oldu.
Kıvılcımlı Sempozyumu’na gelemese bile bir yazılı bildiri sunmasını çok istiyordum. Çok istediğini ama yapacak durumda olmadığını söyledi.
Bunun üzerine 2001 Sempozyumundaki konuşmalarını özellikle İnternete yerleştirdim. En azından insanlar bir önceki sempozyumda Nail’in söylediklerini bilsinler ve o temelde tartışsınlar diye.
*
Kapital çevirisini Almancadan düzeltip tamamlaması bir bakıma Nail’in “opus magnum”udur. Ama Das Kapital ve çevirisi aynı zamanda açık denizlere açılmadan, bilinen sahillerde oyalanmanın da bir aracıdır Nail’de kanımca.
Yani dünya çapında devrimin temel teorik ve politik sorunlarından ve Türkiye’de de demokratik görevleri ve özellikle ulus sorununu gündeme almaktan kaçmanın bilinen emniyetli sularda yanlış bir şeyler yapmaktan korkarak zaman doldurmanın da bir aracıdır.
Bardağın yarısı dolu olarak, en azından Marksizm’e bağlı kaldı, Marks’ın temel eserini Türkçeye kazandırdı. Keşke herkes bunun yüzde birini yapsa da denilebilir.
Ama bardağın yarısı boş olarak, gerçeklik somuttur, her durum için geçerli bir doğru yoktur, Marksizm bir eylem kılavuzudur, Türkiye’de demokratik görevleri sınıf veya kapitalizm diyerek öne çıkarmamak ve tartışmamak; dünyadaki temel programatik sorunları yeniden tanımlamak ve tartışmaktan uzak durmak somutta kendi zıddına döner; Marksizm’in nesnel inkârı anlamına gelir de denebilir.
Bunların ikisi de doğrudur
 Nail bunların ikisidir de.
Ama bu sadece Nail’in karşılaştığı bir sorun değildir. Çok değer verdiğim bir Kürt sosyalisti arkadaşım, pozisyonu kendisini en tutucu Kürt milliyetçileriyle yan yana getirince, onların kabul edemeyeceği Ermeni katliamında Kürtlerin rolü üzerinde yoğunlaşmıştır örneğin. Onun “Kapital çevirisi” de Ermeni katliamı konusuydu. Tıpkı Nail’in Kapital çevirisi gibi ve sonunda iyi bir eser çıkarmış oluyordu. Bu çorak memlekette bu bile çok büyük bir işti ve küçümsenemezdi.
Bir başkası kendini felsefe ve sanat alanına vakfederek benzer bir sığınak buluyor.
*
Ama bu çorak ülkede, bu çorak iklimde, içkiye, boş vermişliğe, komplo teorilerine, ezoteriğe vs. sığınmanın egemen olduğu bu dünyada, yanlış bir şeyler yapmaktan çekinerek Kapital çevirisine sığınmak bile kıyısına pek ulaşılamayan bir düzey, bir ütopya, bir örnek olarak kalmaktadır.
Sevgili Nail, seni tanımış olduğum için kendimi çok şanslı görüyorum.
Ama seninle yeterince yakın ve yoğun bir ilişkim olmadığı için de çok şanssız.
Demir Küçükaydın
29 Nisan 2013 Pazartesi

19 Nisan 2013 Cuma

Devrimci 24 Nisan – Karşı Devrimci 1 Mayıs (24 Nisan’ı 1 Mayıs Yapalım)

(“Bir Tükenişin İki Resmi” serisinin devamı olarak: “İkinci Resim: Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi”ni yazacaktık ikinci yazıda. Ancak bu arada bir rahatsızlık nedeniyle yazma işinden uzak durmak zorunda kaldık. Ve bu arada 24 Nisan kapıya dayandı, 1 Mayıs yaklaşıyor. Bu durumda, hem bu konuları ele alalım hem de bu bağlamda somut bir örnek olarak tükenişin ikinci resmini yavaş yavaş somutlayalım.)
Gerçeklik somuttur. Yani değişen koşullara göre, doğru her an değişebilir. Buradaki doğru kavramı, elbette ezilenlerin kurtuluşuna azami katkı; ezilenlerin genel ve tarihsel çıkarına uygunluk anlamındadır. Yoksa ezenler açısından doğru farklıdır, ezilenler açısından farklı.
Evet, bugünün Türkiye’sinde 1 Mayıs karşı devrimci, 24 Nisan devrimcidir.
Neden böyledir?