17 Mayıs 2013 Cuma

“Kader Bağlayınca”


(Herhangi bir konuda yazmayı düşündüğümde, içimden yeni yazı yazmak gelmiyor. Hep “bu konuyu yıllar önce ele almış ve yazmıştım, aslında öngörüler de doğrulandı. Eski yazıyı sadece olaylara ilişkin ayrıntılarda değiştirerek yazmaktansa olduğu gibi yayınlamak daha doğru değil mi” diye düşünüyorum.
Yazılarımda yazıya vesile olan aktüel olaylar ve olgular, sadece derinden işleyen ilişkileri, yasaları, bağıntıları ele almanın aracı olarak işlev görürler. Yani yazılarım aslında yazıda sözü edilen, o yazıyı yazmaya vesile olan olaylarla ilgili değildir. Onlar birer vesile, somut örnek olmaktan öte başka bir işlev görmezler. Bu nedenle de kolay eskimezler.
Birer cebirsel formül gibidirler. Olguların ardındaki derin bağları ve ilişkileri formüle ederler. Bir cebirsel formülde rakamların değişmesi bağıntının değişmesi, formülün değişmesi anlamına gelmez.
Yine bu nedenle de okuyucunun anlayışına ve çıkarsama gücüne güvenip, okuyucudan ele alınan bağıntıya günün olaylarını, yani cebirsel formüle somut başka rakamları, koyması beklenebilir. Aşağıda 2000 yılında yazılmış böyle bir yazı yer alıyor. Kaderinizin Öcalanın’ın kaderiyle ilişkisi ele alanıyor. 17 Mayıs 2013 Cuma)
Tarihte bireyin rolü sosyolojik bir sorun olarak daima ilgiyi çekmiştir. O bireyi yaratan toplumsal koşullar ve o bireyin o koşullar üzerindeki karşı etkisi sosyoloji ve tarihin en ilginç konularından biridir.
Kürtler üzerindeki baskı ve sömürü, bunun Kürtler üzerindeki etkileri, bu Koşulların Öcalan'ın ve Kürt Ulusal Hareketinin ortaya çıkışındaki etkileri ve nihayet Öcalan'ın Kürtler ve Kürt Ulusal Hareketi üzerindeki etkileri, henüz Özel Savaş Dairesi'nin ve politik kaygıların ötesinde ele alınıp, incelenmiş ve tartışılmış değildir.
Bu ilişki Öcalan'ın kaçırılmasından sonra son derece özgün bir nitelik almış bulunuyordu. Koskoca bir ulusal hareketin önderi karşı tarafın elinde esirdi ve o ulusal hareket bu esir olan önderini önder olarak tanımaya devam ettiğini ve onu ne yapılırsa kendilerine yapılmış olacağını ifade ediyordu.
Türkiye'yi yönetenlerin Öcalan'ı asıp asmamaya ilişkin kararlarının ardındaki esas düşünce, kimi gazete yazarlarının da itiraf etmek zorunda kaldıkları gibi Kürtlerin Öcalan'a yapılanları kendilerine yapılmış olarak anlayacakları ve bu mesajın açıklığıdır. Yani Kürtler kaderlerini Öcalan'ın kaderine bağlamış bulunuyor. Ancak bu bağ da tek taraflı değildir, Öcalan'ın kaderi de Kürt hareketinin kaderine bağlıdır.
Ne var ki, bağımlılık ilişkisi burada bitmiyor. Öcalan, İmralı'da geliştirdiği çizgiyle, Kendi kaderini Türkiye'deki demokratikleşmeye, Türkiye'nin kaderini de Kendi Kaderine ve Kürt hareketinin başarısına bağladı. Yaşamını Kişisel ya da hukuki bir sorun olmaktan çıkarıp, politik bir sorunun, bir çözümün ayrılmaz unsuru olarak ortaya koydu.
Böylece ortaya şöyle bir denklem çıktı: Türkiye'nin Demokratikleşmesi, Kürt Hareketinin  gücünü korumasına ve Öcalan'ın yaşamasına; Öcalan'ın yaşaması Türkiye'nin demokratikleşmesine ve Kürt Hareketinin gücünü en azından korumasına; Kürt hareketinin gücünü koruması ise Öcalan'ın yaşamına ve Türkiye'nin demokratikleşmesine bağlıdır.
Bunu Mesut Yılmaz, daha değişik bir biçimde ama bağlantının iki unsuru üzerinden ifade etti: Avrupa'ya giden yol Diyarbakır'dan geçer diyerek. Yani Kürtler üzerindeki inkarcı baskı politikalarına son vermeden Türkiye Avrupa'ya katılamaz. Ama Avrupa'ya Katılmanın koşulları ise, en azından önemli demokratik reformlar yapmaktır. O halde, Mesut Yılmaz'ın formülü şöyle de ifade edilebilir: Demokratikleşme, Kürtler üzerindeki inkarcı ve baskıcı politikalar kaldırılmadan mümkün değildir. Burada atlanan, Öcalan'dır. Mesut Yılmaz'ın ifadesini kullanırsak, Diyarbakır'a giden yol da İmralı'dan geçer. İmralı'ya giden yol da demokratikleşmeden.
Bu denklem iyi anlaşılmalıdır ve bu gün ister Kürtler ister Türkler arasında politika yapmak isteyen herkes bu denklemdeki işaretler üzerine ciddi düşünmelidir.
1960'lı yıllarda, Yükselen siyah hareketinin etkisiyle yapılmış, ırk ayrımcılığını eleştiren, "Kader Bağlayınca" isimli bir film vardı. Biri ırkçı beyaz ve biri siyah iki mahkum birbirine kelepçelidir. Bir nakil esnasında içinde bulundukları araç devrilir ve kelepçeli olarak kaçma olanağı bulurlar. Birinin her yaptığı diğerini de bağlamakta diğerinin kaderini de belirlemektedir.
Şimdi, Türkler ve Kürtlerin durumu benzerdir. Birinin kaderi değerinin kaderidir. Kürt hareketi gücünü ve etkisini koruyup geliştirmeden Türkiye demokratikleşemez; Türkiye'deki demokrasiden yana güçler etkisini arttırmadan, Kürt hareketi dayandığı sınırları aşamaz. Ne var ki, bütün bu bağlantıyı yaratan ve en can alıcı noktayı oluşturan Öcalan'dır. Öcalan, kendi kaderini Türkiye'nin demokratikleşmesine bağlamıştı önerdiği programla.
Türkiye'yi yönetenler, bunu Kürt ulusal hareketine karşı bir tehdit unsuru olarak kullanmak ve Öcalan'ın boynundaki ipi, Kürt Ulusal Hareketinin de boynuna geçirmek için, son infazı erteleme kararına, tehdidi koydu. Yani Kürt Ulusal Hareketine diyor ki, "başınızı fazla kaldırırsanız, ona yapılanların kendinize yapılmış sayılacağınızı söylediğiniz önderinizi asarım."
Bu tehdidin hukuki yanı bir tarafa. Türkiye'yi yönetenler, belki farkında değiller ama bu tehdit ile, Öcalan'ın ve Kürt hareketinin kaderini ellerine aldıklarını düşünürlerken, Türkiye'nin kaderini de Öcalan'ın eline vermiş bulunuyorlar. Türk Devleti Öcalan'ın boynuna ip geçirirken o ipi aynı şekilde kendi boynuna da geçirdiğinin farkında değil. Öcalan'ın ipini çeken Türkiye, kendi ipini çekmiş olur.
Türkiye'nin geleceğini, kaderini belirleyecek olan, her şeyden önce, bir demokratikleşmeyi başarıp başaramayacağıdır. Demokratikleşme ise gökten zembille veya dış baskılarla gelmez, onun için toplumdaki güçlerin mücadelesi gerekir.
Bu gün Türkiye'nin demokratikleşmesinden yana, bunu gerçekten isteyen tek örgütlü ve politik ağırlığı olan güç Kürtlerdir. Bu güç kendini, genel olarak Kürt Ulusal Hareketinde daha somut olarak da PKK ve HADEP gibi örgütlerde ifade etmektedir.
Kürt Ulusal Hareketi'nin güçten düşmesi, parçalanması veya bölünmesi, Türkiye'nin demokratikleşme umutlarının uzunca bir zaman için bitmesi demek olur. O halde, Türkiye'nin kaderi, Kürt Ulusal Hareketinin kaderine ve izleyeceği yola bağlıdır. Kürt Ulusal Hareketi ise, nasıl davranacağına ilişkin Öcalan'a bakmaktadır. İki anlamda, hem onun ne dediği bakımından, hem de ona karşı tavırlar bakımından. Öcalan'ın kaderi ise, Türk devletinin elinde; Türk devletinin Öcalan'a ne yapabileceği ise, Türk devleti ve toplumu içinde çatışan güçlerin dengesine. Türk toplumu ve Devleti içinde çatışan güçlerin konumu ise, Öcalan'ın belirlediği ve Kürt Ulusal Hareketinin izlediği çizgiye ve başarılarına bağlıdır. Böylece daire tamamlanmakta ve zincirin iki ucu da birbirine bağlanmaktadır. Zincirin herhangi bir halkasındaki bir değişiklik, bütün diğer halkalarda da değişikliklere yol açmaktadır.
Türk Devletinin Öcalan'ın ipini çekmesi demek, kendi ipini çekmesi demek olur. Onlarca farklı senaryo geliştirilebilir. Bunlardan her hangi birini ele alalım.
Diyelim ki, Türk devleti Öcalan'ı astı. Bu eylemin gerçekleşmesi demek zaten Türkiye'de savaşın devamından yana ve demokrasiye karşı güçlerin gücünün artmış olması demektir. Yani şovenizm ve İnkar politikaları. Ondan sonra, İster Kürt hareketi böyle bir meydan okumaya bir bütün olarak, ister otoritesiyle bir bütün olarak tutacak bir önderlik ortada kalmayınca, onun birçok parçalara ayrılacağı için olsun, savaş yeniden başlayacaktır. Belki Kürt hareketi hiç bir zaman bu günkü ölçüde etkili olamayacaktır ama Türkler de onlarca yıl bir daha huzur yüzü görmeyecekler. ("Madem bu dünya bana yar olmadı, sana da olmasın"). Kürtler ve Türkler arasında, sadece PKK'nın Türk düşmanlığı yapmaması nedeniyle şimdiye kadar derinlere işlememiş olan düşmanlık büyüyecektir. Bu sertleşme, Türkiye'deki şoven kesimlerin Kürtler karşı baskı ve Pogrom denemelerine yol açacak belki de Türkiye balkanlaşacaktır. Sonunda belki bir kaç on yıl sonra bu gün Öcalan'ın söylediği yerde tekrar buluşulacaktır ama ardında yitirilmiş canlar ve yıllarla.
Ya da diyelim ki, Kürtler bütün olarak veya büyük bölünmeyle Öcalan'ı izlemekten vazgeçti, Öcalan'ın izlediği barış ve Demokratik Cumhuriyet politikasına karşı bir politika benimseyip, Bağımsız Kürdistan programını gerçekleştirmek üzere gerilla savaşına, sabotajlara başladı. Böyle bir politikanın, PKK çok daha elverişli koşullarda yılarca sürdürmüş olmasına rağmen, bu günkü güç ilişkileriyle hiç bir şansı olmamakla kalmaz, en küçük demokratikleşme ve ilerde daha ileri haklar için daha demokratik bir ortamda mücadele etme olanağını da ortadan kaldırır. Aynı zamanda bu Öcalan'ın idamı demektir.
Yani Kürt hareketinin Öcalan'ın ortaya koyduğu programı benimsemesi; yani Kürt hareketi ile Öcalan'ın bütünlüğünün devamı, Türkiye'de demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından biridir. Her kim ki bu birliği zaafa uğratmaya çalışır, o bilerek ya da bilmeyerek Türkiye'nin demokratikleşmesine karşı bir girişimde bulunuyor demektir. Bu birliği zayıflatma ya da parçalamayla sonuçlanacak her girişim, Kürt hareketinin zayıflaması, müttefiklerinden tecrit olması ve otomatik olarak demokratik gelişimin yolunun tıkanması demektir.
Türk Devleti, Öcalan'ın boynunu her an çekmek üzere bir ip geçirmekle, Öcalan'ın her an çekebileceği bir ipi de kendi boynuna geçirmiş bulunmaktadır. (Öcalan'ın bu ipi çekmeyeceği çok açık.) Türk devleti, Öcalan'ın boynundaki ipi çektiği an, kendi boynundaki ipi çekmiş ve kendi dünyasını karartmış olacaktır. Kürtlerinki zaten kara, onların kaybedecek bir şeyleri yok, ama Türklerin çok. Ama son karardaki koşulla, ipi kendi elinden de kaçırmış ve demokrasi düşmanı güçlerin eline vermiş bulunmaktadır. Türk Devleti, o tehdit şerhiyle, Öcalan'ın ipini bir bakıma demokratikleşmeye karşı "iyi saatte olsunların" eline veriyor. Bundan sonra bol bol provokasyon ve sabotaj, bunların ardından da, "işte koşula uymayan davranış, Öcalan'ı Asalım" türünden gelişmeler yaşarsak hiç şaşmayalım. Ama Öcalan'ın boynundaki ip, yukarıdaki denklemlerin gösterdiği gibi sadece Öcalan'ın boynundaki bir ip değil; demokratikleşmenin ipidir ve demokratikleşmenin ipi, Öcalan'ın boynu üzerinden Demokratikleşme düşmanı, inkarcı politikaların eline verilmiş bulunmaktadır.
Tarihte bunun bir benzeri olduğunu sanmıyoruz. Türkiye boğazındaki ipten ancak Öcalan'ın boğazındaki ipi çıkararak (yani idam cezasını kaldırarak ve genel af ilan ederek); yani Öcalan'ı serbest bırakarak çıkarabilir. İdam cezasının kalkması ve genel affa Öcalan'ın ya da PKK'nın değil, Türkiye'nin kendi boğazındaki ipi çıkarabilmesi için ihtiyacı var.
Türkiye'nin şimdilik bir şansı var. Öcalan pek ala elindeki gücün farkında, kaderinin Türkiye'nin kaderi ile bağlandığını birçok kereler ifade etmiş bulunuyor. Bunu anlamayanlar var ise, şimdi çok daha iyi görebilirler. Türkiye'nin şansı, Öcalan'ın eline geçen bu fırsatı, Türkiye'nin ipini çekmek için değil, Türkiye'nin boğazındaki ipi çıkarmak Türkiye'yi demokratikleştirmek için kullanmak istemesi. Eğer Öcalan, Türkiye'nin kendisine ve Kürtlere yaklaştığı gibi Türkiye'ye yaklaşsaydı, Türkiye şimdi kanlı çatışmalar içinde ve demokrasi ve Avrupa hayallerinden çok uzakta olurdu.
Türkiye kaderini bir bakıma Öcalan'ın da eline vermiş bulunuyor. Öcalan Türkiye'nin önünü şimdiye kadar yaptığı gibi açabilir ama karartabilir de.  Öcalan bu gücü demokratik seçimlerle kazanıp kullanmak istiyor. Türkiye ise, ona seçimi çok görüyor. Ama tarihin garip alayı, bu sefer, "Liderler Zirvesi" denen üç kişilik bir toplantıyla Türkiye'nin kaderini Öcalan'ın kaderine bağlıyor. Aklınca Öcalan'ın boynuna ipi geçirir ve bir ucunu demokrasi düşmanlarının eline verirken; kendi boynuna geçiriyor ve öbür ucunu Öcalan'ın eline veriyor.
Şükür ki, Öcalan, Orta doğudaki en canlı ve demokratik gücün önderi. Uzak görüşlü ve esnek bir politikacı. Türklerin bütün vurdum duymazlıklarına ve Türk devletinin bütün baskılarına rağmen, Türklere düşmanlık diye bir derdi yok. Bu gün PKK'yı zor duruma düşürmek isteyenlerin bütün çabası, Öcalan'ın bu ipi çekmesi veya bu ipi ellerine geçirip çekmek üzerinedir. Öcalan bu ipi çekmeyip bir ufuk açmak istediği için hain olmakla suçlanıyor.
Öcalan'ın ipini çeken Türkiye'nin ipini çeker. Türkiye'nin kaderi artık Öcalan'ın ellerindedir "Liderler Zirvesi" kararıyla.
14 Ocak 2000 Cuma
Demir Küçükaydın

Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...