21 Mayıs 2013 Salı

Müslüman, Türk, Demokrat, İnsan


Aristo’nun evrenin, Toprak, Su, Hava ve Ateş gibi dört temel unsurdan oluştuğu şeklindeki öğretisi, daha sonra bilim karşıtlığının ya da ortaçağ karanlığının sembolü haline gelmiştir.
Ancak, o zamanlar henüz maddenin Halleri ve Yapı Taşları ayrımının yapılamadığı; Aristo’da söz konusu olanın maddenin halleri olduğu düşünülürse, Aristo’nun hiç de saçma şeyler söylemediği görülür. Aristo, maddenin dört halini belki henüz kavramlarla değil ama imgelerle ifade ediyordu. Maddenin dört hali vardır: Katı, Sıvı, Gaz, Plazma. Aristo’nun Toprak, Su, Hava, Ateş’i bu dört halin, somut imgelerle ifadesinden başka bir şey değildir.
Biz de bu yazıya Müslüman, Türk, Demokrat ve İnsan başlığını koyarken, Aristo gibi kavramlar yerine imgeleri kullanıyoruz. Yoksa bu başlıktaki “Müslüman” yerine “İnanç” ya da “Din”;  “Türk” yerine “Millet” ya da “Milliyet”, “Demokrat” yerine “İdeoloji” veya “Politik görüş” ve “İnsan” yerine de bir “Canlı Türü” diye yazabilirdik.

Böyle yapmamızın nedeni, hem bu kavramların gerçek anlamlarını gösterebilmek ve hem de bu günkü anlamıyla bu kavramların yanlışlığını somut imgelerle ifade etmemin daha provakatif  (düşündürücü) olduğunu düşünmemizdir.
Bu nedenle, şimdilerde “Aristo Mantığı” denerek hor görülen, “bütün zamanların gelmiş geçmiş en büyük ve sistematik düşünürü” (Lenin) Aristo’ya bir selam çakarak, başlıkta kavramlar yerine imgeleri kullandığımıza dikkati çekelim dedik.
Bu günün her yere egemen olan, insanların dini, milliyeti ve ideolojik ve politik görüşleri olduğu şeklindeki kavrayış; doğruluğundan şüphe etmeyi kimsenin aklından geçirmediği bu gizli varsayım, Aristo’nun Ortaçağ karanlığı ile özdeşleşmiş Toprak, Su, Hava, Ateş teorisi kadar bile doğruluk içermez.
Bu yazıda bunu göstermeye çalışacağız.
Bu farklı gibi görülen ve bugün öyle kategorileştirilmiş özelliklerin bir ve aynı şeyin farklı görünümleri olduğunu göstereceğiz. Yani bir türlü sosyolojik bir “Evren Formülü” ya da “Birleşik Alanlar Kuramı” farklı fiziksel güçleri bir tek kavramda toplayan.

*
Başlıktaki,
Müslüman yerine Hıristiyan, Budist, Hindu, Alevi, Ateist vs. de koyulabilirdi.
Türk, yerine Kürt, Fransız, Alman, Amerikalı, Çinli veya Hintli vs. de koyulabilirdi.
Demokrat, yerine Faşist, Sosyalist vs. de koyulabilirdi.
Ya da bütün bu imgeler veya somut biçimler yerine, kavramlar, yani İnanç, Milliyet ve İdeoloji (veya siyasi görüş) de kullanılabilirdi.
Temel tezimiz, “nasıl ifade edilirse edilsin, bütün bu imge veya kavramlar ve onların ardındaki gizli varsayımlar yanlıştır ve bunlar modern toplumun dininin dünyayı kavrayışını yansıtırlar önermesiyle ifade edilebilir.
*
Din Tümüyle Üstyapıdır” önermesinin sonuçlarını, bu sonuçların bildiğimiz her şeyi nasıl alt üst ettiğini bu dört kavram üzerinden gösterelim.
Din tümüyle üstyapıdır” önermesini mantık sonuçlarına götürürsek, toplumsal hiçbir görüngü de (bilim, hukuk, sanat, ahlak, politika, ideoloji vs.) üstyapı kavramının tanımı gereği,  üstyapının dışında var olamayacağından, bu önermenin bir sonucu da, bilginin, bilimin, yani kavramların da dinsel olduğudur.
Yani bilim ya da bilgi ya da kavramlar, dinseldir. Ancak bir dinin, yani üstyapının unsurları olarak analiz edilebilir ve anlaşılabilirler.
Dikkat edilsin bizzat bu önerme bile, yaygın din ve bilim ilişkisini alt üst etmektedir.
Yaygın ve şemalaşmış kabule göre, en altta dinsel ya da mitolojik bilgi; sonra felsefi bilgi ve en üstte de bilimsel bilgi vardır. Ama şimdi, bizzat bu bilginin kendisinin bile dinsel olduğu gibi bir sonuca ulaşmış bulunuyoruz. Yani bilim ve bilimsel bilgi ancak belli bir din içinde var olabilir ve anlaşılabilir. Her dinin bir bilim ve bilgi kavramı vardır ve bunlar ayrıdırlar. Şimdiki bilim kavramımız da bilimsel değil dinseldir ve ancak modern toplumun dini içinde anlaşılabilir. Bilim din ayrılığı ve zıtlığı modern toplumun dininin bilim ve din kavrayışıdır.
*
Şimdi bu çok genel sonucu, başlıktaki kavramlarda somutlayarak, onun alt üst ediciliğini göstermeyi deneyelim.
Bilimin ve bilimsel bilginin de, dolayısıyla kavramların da dinsel olduğu önermesini başlıktaki konuya uygularsak: Müslüman, Türk, Demokrat, İnsan veya kavramsal ifadesiyle İnanç, Milliyet, İdeoloji (veya politik görüş) kavramları da dinseldirler; bir dinin kavramlarıdırlar ve bir dinin kavramları olarak anlaşılabilirler çıkarsamasına ulaşmak gerekir.
Din tümüyle Üstyapı ise, (üstyapısız toplum) dinsiz toplum olmadığından ve olamayacağından, şimdilik bu dinin adının ne olduğu bahsini bir yana bırakarak ve buna “modern toplumun dini” diyerek, bu kavramların Modern toplumun dininin ve hatta onun en gerici biçiminin kavramları olduğunu söylüyoruz.
İmgelerin yerine kavramsal karşılıkları koyduğumuzda, ya da somut rakamları bir cebirsel formülmüş gibi ifade ettiğimizde, şu sonuca ulaşırız: bugün tüm akıl yürütme ve düşüncelerimize egemen olan, bireylerin dini, milliyeti ve siyasi görüşleri olduğu; bunların farklı kategorilerden ayrılıklar olduğu önermesinin ve kavrayışının kendisi de bizzat, modern toplumun dininin bir önermesidir.
Bunlar niçin ve nasıl bir dinin, modern toplumun dininin, daha da somut bir ifadeyle  Aydınlanma dininin ve/veya onun gerici biçiminin yani ulusların ve ulusçuluğun kavramlarıdır?
(Ve yine şunu da akıldan çıkarmamak gerekiyor: bu kavramların bir dinin kavramları olduğun göstermek de başka bir dinin, yani dinin tümüyle üstyapı olduğunu söyleyen bir dinin, Marksizm’in kavramlarıdır.)
Tabii bütün bu dediklerimizi anlamak için bir matematikçi gibi düşünmeyi bilmek gerekiyor. Matematikçi gibi düşünmek ne demektir? Örneğin 12 boyutlu bir uzayı imgelerle anlayamaz ve anlatamazsınız ama böyle bir uzay modeli matematik olarak kurulabilir ve bu uzayın özellikleri, orada hangi görüngülerin görülebileceği hesaplanabilir. Bütün bu dediklerimiz biraz böyle bir yaklaşım gerektiriyor. Yapmaya çalıştığımız bir takım önermeleri yeni genellemeler ışığında mantık sonuçlarına götürmektir.
Şimdi bunu somut olarak göstermeyi deneyelim.
*
İnsanların, Din, Milliyet ve Siyasi görüş gibi farklı kategorilerden özellikleri olacağı veya bunların farklı kategoriler olduğu, bizlerin düşüncesine derinliğine işlemiştir. Bu işlemenin derecesini ve derinliğini gösterebilmek için şöyle bir örnek verelim.
“Bir insan olarak, benim dinim Çinli, milliyetim Sosyalist, siyasi görüşüm Budist” veya başlıktaki kavramlarla “Bir insan olarak, benim milliyetim Demokrat, siyasi görüşüm Müslüman, dinim Türk” dediğimizi var sayalım.
Böyle bir cümle kuran birinin akli dengesinden zoru olduğu; kategorileri karıştırdığını söyleyecektir herkes. Muhtemelen bu günkü toplum, bunu söyleyen insanı, tımarhaneye tıkacaktır.
Şimdi, bizlere son derece sağ duyuya uygun ve akli görünen bu kategoriler ve kategorilerin ayrımının kendisinin nasıl kategorileri karıştırdığını yani aslında neredeyse bütün insanların “akli dengesinden zoru olduğunu” veya tımarhaneye tıkılması gerektiğini, yani bizzat insanların dini, milliyeti ve siyasi görüşleri olur önermesinin, bunların ayrı şeyler veya kategoriler olduğu önermesinin nasıl tımarhanelik bir önerme olduğunu görelim.
*
İnsanların bir inançları, milliyetleri ve siyasi görüşleri olduğu kavrayışı son derece yenidir.
Modern topluma kadar insanların sadece dinleri (somut toplumları veya toplulukları) ve sınıfsal çıkar ve eğilimlerini yansıtan siyasi görüşleri ve örgütleri (tarikatları-partileri) olurdu.  Aslında sadece dinleri olurdu da diyebiliriz, çünkü belli siyasi görüşler ya da partiler ancak belli dinler içinde var olabilirdi. Yani, Hinduizm içinde Protestanlık veya Bogomillik; Hıristiyanlık içinde Bektaşilik veya Alevilik; Müslümanlık içinde Orfeusçuluk, Kabalacılık veya Protestanlık olamazdı; Klasik Yunan’ın veya Roma’nın dini içinde, yani Zeus ve Apollonların dininde Bektaşilik veya Protestanlık olamaz orada ancak Orfeusçuluk olabilirdi.
Yani belli bir parti veya tarikat ile din arasında zorunlu bir ilişki vardır. (Bilgi ve bilim ile din arasındaki ilişki de böyledir.)
(Aslında bu günkü toplumun dini için de bu kural geçerlidir ama sanki geçersizmiş gibi görünür. Zaten anlatmak istediğimiz bu.)
Dinler toplumsal düzeni, yani üstyapıyı; tarikatlar da o düzen içinde farklı sınıfların eğilim ve çıkarlarını ifade ettikleri örgütleri ve partileri temsil ediyordu. (Ve tam da bu nedenle sınıfsız toplumların, komünün dinlerinde tarikatlar yoktur.) Bu nedenle partiler (tarikatlar) devrim yapamaz, ancak dinler veya tarikatlar birer dine dönüştüklerinde devrim yapabilirler. (Buradan da Modern toplumda Marksizmin bir parti değil din olması gerektiği sonucuna tekrar ulaşılır. Ama bu şimdilik konumuz değil.)
Modern öncesi (Aydınlanma ve Ulusçuluk öncesi) dinlere göre, din bir inanç (kişinin özel sorunu) değildir. Zaten modern öncesi dinlerde özel olan ve olmayan gibi bir ayrım da yoktur. Dinin tüm toplumu şekillendiren üstyapıyı oluşturduğu kavrayışı, böyle ve bu günkü gibi ifade edilmese de, (çünkü böyle bir ayrıma ilişkin bir kavrayış olmadığından böyle bir ifade de olamazdı) bütün dinlerde vardır. Zaten bu nedenle “Din özgürlüğü” gibi bir sorun da yoktur daha önce. Bu zaten bu gün de yoktur ve olamaz. Bu günkü modern toplumun dini de, yani dinleri inanç olarak gören din; dinleri inanç olarak kabul etmeyen bir dini, dolayısıyla kendisinden önceki bütün dinleri, din olarak tanımlamaz ve onlara özgürlük de tanımamış olur.
Yani birisi çıkıp da, benim dinime göre, insanların dini, milliyeti ve siyasi görüşü gibi bir ayrım yoktur. Ben milliyet diye bir şey tanımıyorum dese. Din özgürlüğünden söz eden bu günün toplumu, o dini, din olmasına rağmen din olarak tanımaz ve tanımlamaz. Çünkü dini inanç olarak tanımlamanın kendisi bir dindir. Bir din ancak diğer dinin yerini alabilir. İki din bir arada bulunmaz, bulunamaz. Dün böyleydi bu gün de böyledir. Farklı dinler, farklı üretim  ilişkileri gibi simbiyoz bir yaşam sürdürebilir, birbiriyle eklemlenebilir ama bu apayrı biryazı gerektiren bambaşka bir konudur. (Hindistanda en uç biçimin varan kast sistemi de tam böyledir zaten.)
O halde, ben dinsizim ya da inancım İslam’dır diyen biri, dinsiz ya da Müslüman olduğunu söylemiş olmaz; dini inanç olarak tanımlayan, dolaysıyla kişisel bir sorun olarak gören dinden olduğunu söylemiş olur. Yani ben dinsizim veya benim inancım İslam diyen; modern toplumun dininden olduğuna dair bir kelimei şahadet getirmiş olur. Bu kelimei şahadetiyle: tıpkı bir Müslüman’ın “ben Allah’ın birliğini ve Muhammet’in onun elçisi olduğunu kabul ediyorum” demesi gibi “ben, dinin özele ilişkin, olduğunu, dolayısıyla özel ve politik ayrımını kabul ediyorum” demiş olur.
Bir din, Dini inanç olarak kabul etmediği ve tanımlamadığı an, zaten bu din bütün diğer dinler gibi o dine yaşama şansı vermez.
O halde, bir insan hem Müslüman, hem de modern toplumun dininden olamaz. Çünkü Müslümanlık, dini bir inanç olarak, yani kişinin özel sorunu olarak değil, bir toplumsal düzen olarak tanımlamaktadır. Sadece Müslümanlık da böyle değildir, bütün dinler böyledir. Örneğin, Alevilik de böyledir.  Alevilik bırakalım özel politik ayrımını; devlete ilişkin olan ve olmayan ayrımını kabul etmek bir yana, politik (devlete ilişkin) kavramına bile sahip değildir.
Dikkat edilsin, ilk sözcüğün, yani Müslüman imgesiyle karşıladığımız Din kavramının  sosyolojik gerçek anlamına ulaşmış oluyoruz. Başlıktaki Müslüman’ın (ya da inanç, din) gerçek sosyolojik karşılığı: modern toplumun dininden, yani özel politik ayrımı yapan dinden demektir. İnsan hem Müslüman hem de Özel-Politik ayrımı yapan dinden, yani Modern toplumun dininden olamaz.
O halde, başlıktaki Müslüman, İslam dininden olanı değil; İslamiyet’i ve dini bir inanç olarak kabul edeni, yani modern toplumun dininden olanı ifade eder.
İnsanların bir inançları olduğu kavrayışı modern toplumun dininin kavrayışıdır.
Böylece bizlere çok mantıki gelen insanların dinleri, milliyetleri ve ideolojileri veya politik görüşleri olduğu; bunların farklı kategorilerden şeyler olduğu kavrayışının ilk kavramının aslında hiçbir bilimsel değeri olmayan bir kavram olduğunu; modern toplumun dininin bir kavrayışı olduğunu görmüş oluyoruz. Bu ilk kavram düşmüş bulunuyor.
*
Gelelim ikinci kavrama yani Türk kavramına veya imgesine veya kavramsal ifadeyle Millet ve Milliyete. İnsanların dinlerinin yanı sıra bir de milliyetleri olduğu anlayışına.
İnsanların bir de milliyetleri olduğu yönündeki bu anlayış, modern toplumun dininden, yani Özel-Politik ayrımından bile daha yenidir ve zaten özel politik ayrımı olmasaydı; politiği ulusal olanla tanımlamak mümkün olmazdı. Yani milliyet denen şey, özel politik ayrımına dayanan bir dinde, politik olanı, yani devleti tanımlayan ve sınırlarını çizen şeydir. Tarihsel olarak, politik olanı tüm insanlıkla tanımlayan veya özel olarak belli bir dille vs. sınırlamayan; özel-politik ayrımını, bu tür bir sınırlama için değil; eski çağların dinlerini toplumsal hayattan uzaklaştırmak için yapmış Aydınlanma’dan bir geri gidişi, bir karşı devrimi ifade eder.
O halde, Türk ya da Milliyet kavramı geçerli ise, Milliyet kavramının kendisi modern toplumun dininin gerici biçiminin bir kavramı ve kabulü olduğundan, Türk olma, bir dinden olmayı; ifade eder. Yani ben Türk’üm diyen, Türk halkından ya da kavminden olduğunu değil; modern toplumun dininin, yani özel ve politik ayrımına dayanan ve bütün eski dinleri özel diyerek toplumsal hayatın örgütlenmesinden dışlayan dinin politik olanı bir Dille, dinle, soyla, ırkla vs. tanımlayan gerici biçiminden olduğunu söylemiş olur.
Yani Milliyet ya da Türklük, Dinden ayrı bir şey değil, bizzat kendisi dindir. Türklüğü dinden ayrı bir şey olarak görmenin kendisi bir dinin ifadesidir.
Birisi ben Türk’üm dediğinde, bu Türklüğü nasıl tanımlamış olursa olsun, “Ben özel politik ayrımına dayanan ve dinleri özel ile politik olanı da ulus ile tanımlayan dindenim” diye bir “Kelimei Şahadet” getirmiş olur.
Böylece bir insanın hem Türk hem de Müslüman olamayacağı sonucuna geliyoruz.
Eğer kişi Müslüman ise, özel ve politik ayrımını kabul etmez,  dolayısıyla politik olanı ulusal olanla tanımlamayı kabul etmek bir yana tasavvur bile edemez. Dolayısıyla Türk olamaz.
Yok eğer Türk ise, yani özel ve politik diye bir ayrım kabul ediyor ve politik olanı da Türklük ile tanımlıyorsa, Müslüman olamaz.
Görüldüğü gibi İnanç’tan Sonra Milliyet de düştü. Bunların farklı kategorilerden şeyler olmadığı, aynı kategoriden şeyler oldukları sonucuna ulaşıldı.
*
Şimdi de Demokrat’a gelelim.
Demokrat’ı modern toplumun dini, bir siyasi görüş olarak dolayısıyla da farklı bir kategori olarak tanımlar.
Peki demokrat olmanın ayırıcı ölçüsü nedir? Bir insan bir ulusun örneğin bir ırkla, bir soyla, bir dinle, bir dille tanımlanmasını kabul edip aynı zamanda demokrat olabilir mi? Olamaz. Demokrat olmak, her şeyden önce yurttaşların hangi dilden, hangi soydan, hangi kültürden, hangi ırktan, hangi dinden olurlarsa olsunlar eşitliğini, dolayısıyla Dil, Din, Soy, Boy, Irk, Kültür’ün bir politik anlamı olmamasını savunandır.
Biz bu önermeyi şöyle de ifade edebiliriz: Demokrat: ulusal olanın ya da politik olanın bir dille, dinle, soyla, ırkla vs. tanımlanmasını kabul etmeyendir.
Demokrat da tıpkı Türk gibi modern toplumun dinindendir, yani özel ve politik ayrımını kabul eder. Ancak bir demokratın bir Türk’ten farkı, Politik olanın Türklükle tanımlanmasını kabul etmemektedir. Yani Türklük de, tıpkı din gibi, özele ilişkin olmalıdır diyendir. Yani Türk ulusal olanı Türklükle tanımlarken; Demokrat ulusal olanın Türklük veya benzeri bir şekilde tanımlanmasına karşı olandır. Yani Demokrat, Ulusal olanı bir dille dinle, soyla, vs. değil de bir toprak parçasında yaşayanlarla tanımlar. O halde örneğin bir Türk bir demokrat olamaz, bir demokrat da bir Türk olamaz. Bunlar aynı dinin farklı iki biçimini ifade ederler, farklı kategorilerden şeyler değildirler.
Modern toplumun dini, özel politik ayrımını kabul edip, bütün eski dinleri özele atmaktır. Politik olanı ulusal olanla tanımlamak bunun gerici biçimidir; yani ulusçuluktur sonucuna çok önce ulaşmıştık.
Ama bu ulusçuluk denen gerici biçimin de içinde iki farklı, biri nispeten daha ilerici denebilecek iki ulusçuluk vardır.
Ulusal olanı bir dille, dinle, soyla, tarihle vs. tanımlayan katmerli gerici ve faşizan biçim.
Bir de ulusal olanı böyle tanımlamayı reddeden ve böyle tanımlamaya karşı tanımlayan;  soy, dil, tarih, kültür, tarih din vs.yi de, tıpkı modern toplumun başlangıçta dinleri yaptığı gibi özele ilişkin olarak tanımlayan, nispeten daha ilerici biçim Demokrat olarak adlandırılabilir.
O halde, bir Türk bir demokrat olamaz. Türklüğü özele ilişkin, kişisel olarak tanımlayan ve artık politik olarak bir Türk olmayan, ulusu Türklükle tanımlamayan “Türk” demokrat olabilir. Böyle bir Türk’ün demokratlığı, tıpkı, Özel politik ayrımını ve Müslümanlığı da bir inanç olarak (Özele ilişkin) kabul edenin Müslümanlığı gibidir. O Müslüman’ın artık Müslüman olmaması gibi, bu Türk de artık Türk değildir.
Yani modern toplumun dininin,  siyasi görüş ya da ideoloji gibi milliyet ve dinden ayrı bir kategori olarak tanımladığı demokratlık da aslında modern toplumun dininin gerici biçiminin nispeten daha ilerici bir versiyonundan başka bir şey değildir.
Böylece ilginç bir sonuca ulaşmış oluyoruz. Din, milliyet ve siyasi görüş denen ve ayrı kategorilerden olduğunu söylenen şeylerin hepsi aslında aynı kategoriden farklılıkları ifade etmektedirler. Hepsi aslında farklı dinleri ifade ederler.
Ama aynı zamanda farklı dinleri ifade eden bu kavramları farklı kategorilerden şeylermiş gibi tanımlama ve sınıflamanın kendisi de bizzat modern toplumun dininin ve hatta onun en gerici biçimidir bir amentüsüdür. Yani insanların dinleri, milliyetleri ve siyasi görüşleri gibi farklı kategorilerden özellikleri olduğun söylemenin kendisi bizzat bir dinin dogması veya ön kabulüdür. Biz kendimize ne dersek diyelim bu kategorilerle düşünüp davrandığımızda, fiilen bu dinden olmuş oluruz elimizde olmadan.
O halde, bir insan hem Türk, ham Müslüman hem de Demokrat olamaz.
Türk İse, Müslüman ve Demokrat olamaz.
Müslüman ise Demokrat ve Türk olamaz.
Demokrat ise, Türk ve Müslüman olamaz.
Ancak Türkler insanların aynı zamanda hem Türk, hem Demokrat hem de Müslüman olabileceklerini kabul ederler ve böyle bir varsayıma dayanarak düşünür ve davranabilirler.
Elbet inancı İslam, dili Türkçe bir demokrat olabilir.
Ama inanç olarak Müslüman olmakla; İslam dininden olmak çok farklı şeylerdir. Biri modern toplumun dinine göre bir hukuki kategori olarak dindir, diğeri sosyolojik bir kategori olarak dindir.
Benzer şekilde, ana dili Türkçe olan bir demokrat olmak ile Türk olmak çok farklı şeylerdir. Türkçe linguistik bir kategoridir, sosyolojik bir kategori değildir. Bu anlamda Türk de Türkçe konuşan anlamında linguistik, sosyolojik olmayan bir kategoridir. Şu veya bu dilin ana dil olması sosyolojik hiçbir farka yol açmaz, çünkü bütün diller aynı yetenektedirler. Farklı yollardan da olsa iletişime ilişkin her türlü soruna çözümler sunarlar.
Bu nedenle linguistik bir kategori olan Türk ile politik olanı Türklükle tanımlayan Türk, çok farklı kategorilerden varlıklardır. Türk, sosyolojik bir kategori olarak bir dinden olandır, linguistik bir kategori değildir.
Tabii biz bu yazı boyunca Türk ve Müslüman imgelerini kullandık. Müslüman’ın yerine Hıristiyan, Alevi, Budist, Ateist de koyulabilir. Benzer şekilde Türk’ün yerine Kürt, Alman, Çinli, Arap da kullanılabilirdi.
Örneğin bir Kürt ve Alevi ile bu önermeyi şöyle ifade etmek de mümkündür. Bir demokrat Alevi ve Kürt olamaz. Alevi ise Kürt ve Demokrat. Kürt ise Alevi ve Demokrat olamaz.
*
Şimdi bu sonuçları Türkiye’deki Demokratik mücadelenin diline çevirelim ve somut anlamanı görmeye çalışalım.
Bir insan hem demokrat hem de Türk veya Kürt olamayacağına göre, Türkler ve Kürtler vs. ancak demokrat oldukları; yani Türklük ve Kürtlüğe karşı mücadele ettikleri takdirde Türkiye denen topraklar üzerinde demokratlar çoğunluğu kazanıp bir demokratik karakterde devlet kurabilirler.
Demokrasi mücadelesi, Kürtlerin ve Türklerin Türklükten ve Kürtlükten çıkmaları ve birer demokrata dönüşmeleri; bunun için de Kürtlüğü ve Türklüğe karşı mücadeleleri ile ancak başarıya ulaşabilir.
Görüldüğü gibi bilinen demokrasi söyleminin çok dışına çıkmış ve başka bir dili ve kavram sistemini kullanmaya başlamış bulunuyoruz. Bu dil demokrasinin dilidir. Türkler Demokrat olmak için önce demokrasinin diliyle ve kavramlarıyla düşünmeye başlamamıdırlar.
Türklerin ve Kürtlerin birliğinden, ortak vatanından söz edenler aslında demokratlar değillerdir ve demokratik bir dil kullanmamaktadırlar. Türk ve Kürttürmer ve onlmarın dilini kullanmaktadırlar. Türk ve Kürtler ise demokrasi kuramazlar.
Böylece Türkiye’de demokrasi mücadelesinin niye çok zayıf olduğu da ortaya çıkmaktadır, kendilerinin demokrat olduklarını söyleyen ya da düşünenler Demokratlar değil, Türkler ve Kürtlerdir. Bir insan hem Türk veya Kürt hem de Demokrat olamaz.
Peki, bu sonucun, yani demokrat olmanın somut olarak programatik ifadesi ne olur?
Bu da şöyle ifade edilebilir: Demokrat olmak: ulusun ya da politik olanın Türklük ya da Kürtlükle veya her ikisiyle tanımlanmasına karşı mücadele etmek ve politik olanı böyle tanımlamaya karşı tanımlamaktır.
Peki, bu ifadeyi de somut eylem olarak nasıl ifade ederiz?
Herkese ana dilinde eğitim hakkı; tüm dillerin ve kültürlerin eşitliği.
Bu somut olarak şu anlamlara gelir:
Türkçe veya başka bir dilin resmi dil, öğrenilmesi zorunlu dil olmaması. Okullarda Türk veya Kürt tarihi okutulmaması. Tüm dillerden ve kültürlerden tarihçilerin ortaklaşa yazdığı bir tek tarihi herkesin ana dilinde veya özgürce seçtiği bir dilde okuması. Bir şehrin en ücra semtindeki bir tek çocuğa bile ana dilinde eğitim.
Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu budur.
Bunuhenüz Türkiye’de bizden başka savunan olmadığına göre, Türkiye’de demokrat yoktur.
Demokrat olmayanlar da demokrasi kuramazlar.
*
Şimdi buraya kadar üzerinde kasıtlı olarak hiç durmadığımız “İnsan” kavramına gelelim.
Dikkat edilirse buraya kadar çeşitli önermeleri ifade ederken “bir insan” kavramını kullandık. Örneğin buraya kadar anlatılanlar şöyle bir önerme ile ifade edilebilirler: Bir insan aynı anda hem Türk, hem Müslüman hem de Demokrat olamaz. Türklük, Müslümanlık ve Demokratlık farklı dinlerdir yani aynı kategoriden kavramlardır. Modern toplumun dini onları ayrı kategoriden kavramlar olarak tanımlar ve örneğin bir insanın aynı anda Hem Türk, hem Müslüman hem de Demokrat olabileceğini söyler. Şimdi bu önermedeki İnsan kavramına gelelim.
Bu önermelerdeki insan kavramı nedir? Sosyolojik bir kavram mıdır?
Hayır.
Çünkü, insan bir dini olan hayvanı, yani sosyal hayvanı karşılamaktadır.
Ama sosyal hayvan kavramı sosyolojik bir kavram değildir, biyolojik bir kavramdır. Çünkü bir canlı türünü diğer canlı türleriyle kıyas içinde tanımlar.
Dikkat edilirse bütün bu farklı dinler, bir cemaatı (Burada cemaat derken inanç olarak cemattan söz etmiyoruz toplumun somut var oluş biçimi olarak bir cemaat kavramını kullanıyoruz.) bir topluluğu tanımlarlar.
Örneğin Müslim kavramı, Allah’ın birliği ve bölünmezliğini ve Muhammet’in onun elçisi olduğunu kabul etmeyi cemaatin sınırı olarak belirler. Bu kabul olmadan o din olamaz. Bunu kabul etmeyenler, biyolojik olarak insan olmalarına rağmen, yani hiçbir farklılıkları bulunmasına rağmen, o topluluk veya cemaat veya dinden olanların haklarına sahip olamazlar.
Bir Türk kavramı, özel politik ayrımını kabul etmeyi ve politik olanı Türklükle tanımlamayı cemaatın sınırı olarak belirler. Bunu kabul etmeyen biyolojik olarak, insan olarak diğerlerinden hiç de farklı olmamasına rağmen Türklerin haklarından yararlanamaz.
Aynı şekilde bir Demokrat kavramı da belli bir toprak parçasında yaşayanlarla sınırlar ulusu. Bu toprak parçasında yaşamayanlar o ulustan, yani o cemaatten, o topluluktan olamazlar ve onların haklarından yararlanamazlar.
Yani dinler toplulukları tanımlarlar. Bir topluluk biçiminden diğer topluluk biçimine geçiş, özünde bir dinden diğer dine, bir üstyapıdan diğer üstyapıya geçiştir. Bir topluluk biçimi veya tanımını değiştirmeden devrim yapılamaz.
Bu toplulukların niçin şöyle veya böyle tanımlandığının ve birinden diğerine geçişin sırrı toplumun maddi üretim temelinde aranmalıdır. Biz de bütün dinlerin niye öyle olduğun tam da böyle açıklamaktayız zaten.
Toplumun maddi üretim temeli şimdi muazzam ölçüde globalleşmiş bulunuyor. Bu günün dünyasındaki hiçbir problemi tüm dünya çapındaki insanları kapsayan bir tek topluluk tanımına ulaşmadan çözmek mümkün değildir. Ulusu bir toprak parçasında yaşayanlarla tanımlamak bile yani demokratlık bile bir gericiliktir bu günün dünyasında. Çünkü böyle bir sınırlama, bir grup insanı dünyadaki diğer insanlardan ayırma ve refahı paylaşmama sonucunu doğurur.
Bu durumda bu günün dünyasına uygun din, ya da topluluk ya da cemaat ne olabilir? Yani tüm insanlığı kapsama, tüm insanlıkta her hangi bir ayrımcılık yapmama potansiyeli taşıyan din ne olabilir? (Dikkat edilsin burada “potansiyeli taşıyan” diye bir ayrım yapıyoruz, çünkü en azından başında tüm insanlığı kapsamaya karşı çıkanlar bu dinin dışında kalacaklardır.)
Bu daha önce, her ikisi de karşı devrimlerle, yani egemen sınıflar aracılığıyla, olmamışa çevrilen iki din tarafından denendi.
İlk kez, İslam, komün cemaatlerini tanımlayan ve aslında her biri son duruşmada, soyları temsil eden totemlere (putlara) karşı bir tek Allah kavramıyla bunu yapmaya çalıştı. Bu proje daha başlangıçta yenildi (Emeviler). Yenilmesine rağmen gerici biçimi içinde bile, üç uygarlık alanını (Çin hariç, Ortadoğu-Akdeniz, İran ve Hint) kapsayabildi
Bin yıl sonra Aydınlanma aynı hedefe, özel ve politik ayrımı yaparak, o zamanın bütün uygarlık ve komün dinlerini toplumun örgütlenmesinden dışlayarak; bunların bir fark yaratmayacağını ilan ederek yapmaya çalışı. O da daha ilk adımında yenildi (Ulusu bir dille, dinle, kültürle, ırkla, soyla tanımlamak) ve tıpkı İslam gibi, gerici biçimi içinde tüm dünyayı kapsayabildi. Bugün yeryüzünü kapsamış ulusal devletler, modern toplumun dininin (özel politik ayrımının) hem yenilgisini hem de zaferini; yenilgideki zaferini; zaferdeki yenilgisini sembolize ederler.
Dinler sınırları çizer dedik cemaatler ya da topluluklar için. İnsan hakları evrensel bildirgesi de aynen öyledir. İnsan hakları bildirgeleri, bir canlı türü olarak sosyal hayvan olan insanların haklarından söz etmezler, İnsan cemaatinden ya da topluluğundan ya da dininden sayılmanın koşullarından söz ederler. Yani “insanların inancı, soyu ne olursa olsun eşit olduğunu kabul etmeyen bu cemaatten olamaz ve bu cemaatten olanların, yani insanların haklarından yararlanamaz” der aslında İnsan Hakları Evrensel beyannameleri. Yani “ancak İnsanların eşit olduğunu kabul edebilen insanlar İnsandırlar veya insan olabilirler ve insanların haklarından yararlanabilirler; İnsanları eşit olarak görmeyen insanlar İnsan olamaz” demiş olur.
Dikkat edilirse burada başka bir İnsan kavramına, artık biyolojik olmayan bir İnsan kavramına ulaşmış bulunuyoruz. İnsan, insanların dini, soyu sopu ne olursa olsun eşit olduğunu kabul edendir. Tabii bunun için de, dini ve soyu (ki soy da aslında Komünün dinidir) özel olarak, inanç olarak kabul edendir. Tabii bunun için de, bir özel ve politik ayrımını kabul edendir.
Böyle bir ayrımı kabul etmeden, insanların soyu ve inancı ne olursa olsun eşit olduğunu kabul etmek olanaksızdır.  Çünkü bunu kabul etmeyen başka bir dindendir.
Dikkat edilsin bu İnsan kavramı biyolojik olarak insanların hepsini kapsamaz, biyolojik olarak insan olan ama belli bir soy veya dinden olmayı cemaatin sınırı olarak tanımlayanlar insan sayılmazlar, insanların haklarından yararlanamazlar.
Ne var ki, Aydınlanmanın komünlerin ve uygarlıkların dinlerine karşı yeni bir dinin ilkesi olarak koyduğu bu insan kavramı, daha ilk elde, politik olanın bir ulusla tanımlanması ile daha doğarken, kendini inkar etti. İnsanları dinleri ile eşitlerken yeni bir dinle, kendisinin gerici biçimiyle, uluslar olarak böldü.
O halde bu günün dünyasında, bir zamanlar İslam’ın Totemlerin dünyasında Allah ile; Aydınlanma’nın özel ve politik ayrımıyla ve önceki dinleri özele atmak ile yaptığını, yani eşitliği ve evrenselliği; aynı şekilde ulusları özele atmak ile yapmak mümkündür.
Yani, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ulusal olan ile politik olanın çakışmasını reddeden veya diğer bir ifadeyle, ulusal olanı tıpkı bir zamanlar Aydınlanma’nın diğer dinlere yaptığı gibi, özele atan bir din, bir topluluk, bir cemaat ancak tüm yeryüzündeki insanları birleştirme potansiyeli taşır. Bu nedenle bu dinden olana İnsan denebilir. Bu İnsan, Aydınlanma’nın İnsan kavramını bu günün yeryüzünü ulusların kaplamış dünyasına karşı yeniden tanımlamaktan ve Aydınlanmanın İnsan kavramına sahip çıkmaktan başka bir şey değildir.
Bölümün başında bir tür olarak tüm insanları kapsama Potansiyeli taşır dedik. Çünkü nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ulusal olanın özel olmasını kabul etmeyecekler çıkacaktır, diğer bir ifadeyle Türkler ve Demokratlar olacaktır. Türkler ve Demokratlar İnsan olamazlar. Bir İnsan da Türk veya Demokrat olamaz. Bunların her biri farklı bir din, farklı bir cemaat demektir.
İnsan, sadece komün ve uygarlık dinlerinin değil; modern toplumun dininin gerici biçiminin (ulusçuluğun ve ulusların) de özele ilişkin olduğunu savunandır.
Bu da pratik olarak uluslara ve ulusal devletlere bir savaş demektir.
Yani bu günün dünyasının ekonomi temeline uygun bir din, bir topluluk, bir üstyapı İnsanların var olan uluslara karşı savaşıyla oluşabilir ve zafer kazanabilir. İnsanlar (Biyolojik varlık olarak) kendi Türklük ve Demokratlıklarına karşı mücadeleye girerek İnsan (Sosyolojik anlamıyla İnsan) haline gelebilirler.
Türkler ve Demokratlar ise biyolojik bir kavram olan İnsan kavramını, sanki sosyolojik bir kavrammış gibi ele alarak, insanların Dini, Milleti ve politik görüşleri olduğunu; yani bir insanın Türk, Müslüman ve demokrat olabileceğini söylerler.
Bir İnsan ise, İnsanın biyolojik değil sosyolojik bir kavram olduğunu; insanın sosyolojik olarak ulusal olanı da özel olarak tanımlayan olduğunu söyler.
Bir Türk ve Demokrattan farklı olarak, bir İnsana göre, bir insan, hem Türk, hem Müslüman, hem de Demokrat, hem de İnsan olamaz. Bir Türk’e göre ise, bir insan, aynı anda Müslüman, Türk ve Demokrat ve de insan olabilir.
*
Burada bir de, sosyalist ve sosyalizm kavramına değinelim.
Partiler ya da tarikatlar, dinlerin içindeki farklı eğilimleri, sınıfsal çıkarları ifade ederler. Yazının başında değinildiği gibi, partiler ve dinler arasında zorunlu bir ilişki vardır.
Sosyalizm ancak bir insanlık dini içinde var olabilir.
Bir Türk ya da Demokrat sosyalist olamaz. Bir ulus içinde eşitlikçiliğe ulaşmak mümkün değildir ve sosyalizm kavramının kendisiyle çelişir.
Sosyalizm her şeyden önce dünya çapında tüm biçimsel eşitsizliklerin kaldırılmasını ön koşul olarak görür.
Sosyalizmin kökeninde de Aydınlanma’nın tüm insanların eşitliğini biçimsel olarak sağladığı bunun gerçek bir eşitlikle pekişmediği takdirde biçimsel eşitliğin de korunamayacağı kabulü vardır. Ve yaşanan tarih bunun doğruluğunu göstermiştir.
Sosyalizm ulusların egemen olduğu bu çağda aydınlanmanın mirasını gerçekleştirmek göreviyle karşı karşıyadır öncelikle. Ancak bu görevi gerçekleştirdikten sonradır ki gerçek bir eşitliği sağlayacak koşullara (yani meta üretimine ve özel mülkiyete ve sınıf ayrımlarına son vermek) ulaşabilir.
Tarihte partiler (Tarikatlar) hiçbir zaman devrim yapamamışlardır.
Partiler (tarikatlar) ancak yeni bir dine dönüştüklerinde birer devrim yapabilmişlerdir Hıristiyanlığın da bizzat kanıtladığı gibi.
Sosyalizm şimdiye kadar ulusçuluk içinde bir parti (ulus dini içinde bir tarikat) olarak kaldı. Sosyalizm gerçekten bir devrim başarmak için bir din olmak zorundadır.
Yani sosyalistler ancak İnsan olduklarında Sosyalizm bir zafere ulaşabilir.
O halde sosyalistlerin görevi önce İnsan olmaktır.
Bunu şöyle de ifade etmek mümkündür: sosyalistlerin görevi Türklere ve Demokratlara (Gerici ve Demokrat Ulusçulara) karşı mücadele etmektir.
Sosyalizm ancak bu mücadeleye girerek, modern toplumun dini içinde bir Tarikat (Parti) olmaktan çıkıp bir Din haline gelebilir.
Sosyalistler ancak bu mücadele içinde İnsan olabilirler.
*
Görüldüğü gibi, bütün kavramlar bambaşka ve sosyolojik anlamlar kazandılar.
Bu şu anlama da gelir: Sosyoloji ya da Tarihsel maddecilik ya da Marksizm ya da Diyalektik Sosyoloji aynı zamanda İnsan ya da İnsanlık dinidir.
Diğer bir ifadeyle toplumun hareket yasaları bu dinin kavramsal temelidir.
Ama bizzat bu bilim, bilimin de aslında ancak bir din içinde anlaşılabileceğini ve bilimin dinsel olduğunu söylemektedir.
Böylece çember tamamlanmakta ve sistem tekrar kurulmaktadır.
Sosyalizm ancak bir din olduğunda bilim; bilim olduğunda din olmaktadır.
Sosyalizm Aydınlanmanın kalıntılarından arındıkça bir bilim olmakta ve bir din teorisi kurmakta; bir din teorisi kurup bilim oldukça da bir din olmaktadır.
15 Ocak 2010 Cuma
Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:

Hiç yorum yok:

Barzani’nin Referandum Hamlesi Vesilesiyle Bir Kez Daha Uluslar ve Ulusçuluk Üzerine

En sondan başlayalım. Türkiye, İran veya Irak hükümeti müdahale eder mi? Isıracak köpek dişini göstermez. Türkiye, İran ve de Irak ...