2 Haziran 2014 Pazartesi

Gezi’nin Birinci Yılında Forumlarda Başlayan Tartışmalar Üzerine

“Gezi’nin Bakiyesi”olan forumlarda ve Gezi’nin ve bakiyelerinin durumu ve geleceği üzerine kafa patlatanlarda, giderek, örgüt ve mücadele biçimlerinin yanlışlığı veya en azından tartışılması gerektiği üzerine bir konsensüs oluşmaya başladı.
Örneğin dün Yeldeğirmeni’nde yapılan toplantının konusu, bir önceki günün değerlendirmesiydi ve kararlar, karar alıp almamak gerektiği, nasıl alınacağı, alındığında nasıl uygulanacağı; nasıl değiştirilebileceği gibi noktalarda yoğunlaşmıştı. Ama bunlar aslında Taksim’e neden gelinmediği; neden Kadıköy’de eylem yapıldığı;  eylemin şu veya bu aşamasında neden şöyle veya böyle davranıldığı gibi noktalarda yoğunlaşıyordu. Gezi’nin ve Forumların ilk başlarda bir karar almayı reddeden ve olanaksız kılan işleyiş ve yapısından bu noktaya gelinmesi, bir yıl içinde belli bir yol kat edildiğini göstermektedir.
Ama sadece forumlar değil, örneğin dün paylaşılan Foti Benlisoy’un "Ne zaman savaşıp ne zaman savaşamayacağını bilen kazanır" başlıklı yazısı da durumun doğru bir değerlendirmesini yapmaktan; artık bir ricat taktiğine geçilmesi gerektiğinden söz ediyor ve hatta bizim de 1 Mayıs vesilesiyle yazdığımız yazılarda da değindiğimiz[1] Mao’nun (Benlisoy’un da belirttiği gibi aslında Sun Tzu’nun[2]) gerilla savaşı taktiklerine gönderme yapıyor[3]. Aklın yolu birdir.

Strateji ve taktikler gibi kavramlarla, yani en geniş anlamıyla savaşın sanatının kavramlarıyla düşünülmeye başlanması, Gezi ortada görünmemesine rağmen; “Gezi’nin ruhu”nun kat ettiği yolu da gösterir. Benlisoy da birçok Gezici’nin izlediği, Gezi üzerine Gezi esnasında da sonrasında da yazmış onun eğilimlerini belli bir ölçüde yansıtan sınırlı sayıdaki kişilerden biridir.
Öyleyse bu kavramlara kısa bir giriş yapmak yararlı olabilir. Çünkü Gezi’nin en büyük sorunlarından biri de hafızasızlıktır. Toplumsal mücadelelerin ve özellikle de işçi sınıfının ve sosyalist hareketin tarihsel derslerinin sonuçlarını hiç bilmeme ve hatta onlara belli bir küçümsemeyle bakış, Gezi’nin en belirgin özelliklerinden ve en büyük zaaflarından biridir.
*
Sınıflar savaşı (ya da çeşitli toplumsal güçlerin arasındaki iktidar mücadelesi) ile ordular savaşı arasındaki paralelliklerden[4] hareketle, toplumsal mücadeleler alanında ordular savaşının kavramlarıyla konuşmak, Ekim Devrimi’nden sonraki İç Savaş yıllarında Troçki tarafından politik terminolojiye sokulmuştur denebilir. Devrimciler Kızıl Ordu’da savaşıyorlardı ve savaş sanatının kavramlarına da alışmışlardı. Cenk elbiselerini bile sırtlarından çıkarmadan, Rusya’nın ekonomi ve kültür alanındaki, iç savaşın yıkıcı sonuçlarıyla da öldürücü boyutlara gelmiş geriliğiyle mücadeleye girince, “Ekonomi Cephesi”, “Kültür ve Eğitim Cephesi” gibi yenilmesi gereken her zorluğu yenilmesi gereken bir orduymuş gibi ela alan bir terminoloji yerleşti. İç savaş kalıntısı bu terminoloji, daha sonra Stalin’in “Leninizm’in İlkeleri” gibi kitaplarla ve Üçüncü Enternasyonal aracılığıyla birkaç sosyalist kuşağın terminolojisine yerleşti.
Adı “Savaş” olan çocukların isimlerinin değiştirilmesi için kampanyalar açıldığı; “Savaş sanatı” gibi bir kavram kullandığı için bile insanların savaş ve sanat kavramlarını nasıl bir arada kullanırsınız diye eleştirildiği bugünün politik kültüründe biraz anakronik kaçsa da toplumsal güçlerin mücadelesi üzerine kafa yoran herkes ister istemez ordular savaşından çıkmış strateji ve taktik gibi kavramların basitliği ve ifade gücünün dayanılmaz cazibesine direnemez. Unutmamalı ki, barış uğrana mücadele de bir mücadele, yani genel anlamıyla bir savaştır ve savaşın yasaları üzerinden yürür. Bir şeyin adı değişmekle kendisi değişmez.
68 Kuşağı, “Türkiye’de Devrim’in Stratejisi ne olmalıdır” yani amaç (Program) ne olmalıdır ve bu amaca ulaşmak için hangi güçlere dayanılmalıdır, tartışmaları içinde radikalleşti.
Strateji ve Taktik kavramları üzerine ciddi düşünüp tartışması ise 16 Haziran işçi ayaklanmasından sonra, Hikmet Kıvılcımlı’nın, giderayak, birkaç ay içinde, o kuşağın üzerine adeta boca ettiği kitaplarından ikisi olan “Oportunizm Nedir?” ve “Halk Savaşının Planları adlı kitaplarıyla gerçekleşti. (Kıvılcımlı’nın bütün kitapları şu adresten indirilebilir: https://drive.google.com/folderview?id=0B4WCAkfIVlkyY2gzcnQtWFkzZ3c&usp=sharing )
Hikmet Kıvılcımlı’nın kendisi ise bu kavramları, ta 1930’lardan beri bir Üçüncü Enternasyonal militanı olarak, yukarıda sözü edilen Ekim Devrimi geleneği içinde kullanır olmuştu.
Perry Anderson, Türkçeye Batı’da Sol Düşünce diye çevrilen eserinde, teorik tartışma, ilerleme ve seviye ile strateji tartışması arasındaki ilişkiye dikkati çeker ve artık bir strateji tartışması olmadığından, buna bağlı olarak teorideki gerilemeden haklı olarak yakınır.
60’ların Türkiye’si de bunu doğrular, strateji tartışmasının yoğunluğu ile Türkiye’nin tarihinde entelektüel ve teorik olarak bir daha kenarına yanaşılamamış verimliliğinin çakışması bir rastlantı değildir. Bugün ise tıpkı Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bir strateji tartışmasının yokluğuna bir teorik ve entelektüel kısırlık eşlik etmektedir.
Bu nedenle, strateji ve taktik gibi kavramların kullanılması ve bu yönde tartışmaların başlaması hayırlı olduğu gibi bir rastlantı değildir ve gezi gibi bir hareketin var olmuşluğu ile ilgilidir. Yine Anderson’un gösterdiği gibi, sosyal mücadelelerin, ama özellikle de işçi hareketinin varlığı ve gücü ile strateji ve program tartışmalarının varlığı ve gücü arasında bir ilişki vardır.
Biz yıllardır hem Türkiye hem de Dünya ölçüsünde bir program ve strateji tartışması yürütmeye çalışıyoruz. Yazdıklarımızın yankısız ve karşılıksız kalmasında, sosyal mücadelelerin ve buna bağlı olarak strateji ve program tartışmalarının yokluğu; dolayısıyla teorik konulara ilgisizlik tayin edeci önemdeydi. Program, strateji ve taktik tartışmaların gündeme gelmesiyle alıcıların dalga boyları ve frekansları bunlarla rezonansa gelebilir.
Bugün Dünya’da bildiğimiz kadarıyla sistematik bir program ve strateji ve buna bağlı taktikler tartışması yapan Negri ve Hardt vardır[5]. Onların kavramsal temelleri, önerdiği strateji ve taktikler ve buldukları yankılar, onların dünya çapında “Dev-Yol” gibi bir modern küçük burjuva denebilecek eğilime denk düştükleri; hatta Türkiye’de o gibi çevrelerde buldukları yankıların pek de rastlantısal olmadığı söylenebilir.
Bugünün dünyasında Negri ve Hardt’tan başka, bilebildiğimiz kadarıyla, bir de bizim önerdiğimiz program ve strateji var. Bizim kavramsal temellerimiz Marksizm’e dayanıyor ama onu aydınlanmacı kalıntılardan arındırarak geliştiriyor. Bilinen eski program, strateji ve taktik anlayışlarını alt üst ediyor. Ancak bu program, strateji ve taktikleri Türkiye’de bile bilen ve tartışan yoktur ve İşçi Hareketinin devrimci bir yükselişi olmadığı sürece de olacağı şüphelidir.
Türkiye ölçüsünde ise program ve strateji ve taktikler tartışması, tabiri caiz ise Abdullah Öcalan ve bizim tarafımızdan yürütülmektedir. Her ikisi de ham müttefik konumlardadır, hem de birbirlerinden çok farklıdırlar. Ama ikisi de Kıvılcımlı’nın, sosyal mücadeleler tarihinde bir benzeri olmayan ve 70’lerde bizim kuşağa giderayak aktardığı, program, strateji ve taktikler sisteminin geleneğinden gelirler.
Bu vesileyle, Kıvılcımlı’nın bu sistematik çabasına kısaca değinelim ve gelenek aktarımını göstererek geleneği aktarmaya çalışalım.
Marks, Engels, Lenin, Troçki gibilerinin eserlerinde elbette program, strateji, taktikler gibi konular tartışılır. Ama bunların hiç birinde bir bütün olarak bunları bir sistem içinde ele alan bir kitap yoktur. Sosyal mücadeleler tarihinde ilk kez bu biçimi kullanan Kıvılcımlı’dır.
1930’larda, Elazığ Cezaevi’nde, yaşadığı on yıllık siyasi ve örgütsel mücadelelerin ve ciddi teorik etütlerin sonucu olarak Kıvılcımlı, yazılışından yarım yüzyıl sonra yayınlanabilmiş, bugün dokuz kitap halinde Yol adıyla yayınlanmış bulunan kitabını yazar ve Türkiye Komünist Partisi ve Üçüncü Enternasyonal’e altı nüsha olarak sunar. Ama kitap bürokratlaşmış Partiler ve devletlerce hazır altı ve yok edilir.
Böylece Türkiye’deki mücadele ilkellikten kurtulamaz. Çünkü teori olmadan hiçbir şey olmaz. Elektrik olmadan lamba bulunamaz. Teori elektrik gibidir. Elbette lamba olmadan elektrikten ışık elde edilemez ama öncelik teoridedir. Önce lamba değil, elektrik bulunmuştur.
Bu sansür Türkiye'deki sosyalistleri teorisizliğe ve ilkelliğe mahkûm etmiştir. Bunun olumsuz etkilerini birikimsizlik ve geleneksizlik, işçi hareketinin zayıflığı olarak hala yaşıyoruz.
Birçoklarını şaşırtan Kürt hareketinin stratejik, taktik ve örgütsel başarıları, aslında Kıvılcımlı’nın unutulmuş çabalarının zayıf bir yankısından başka bir şey de değildir. Çünkü Öcalan da bir Kıvılcımlı okuyucusudur.
İşte Kürt hareketi gibi biz de Kıvılcımlı’nın bu geleneğinden besleniyoruz. Şimdi müthiş bir sistematik eser olan Yol’un planına bakalım:
1.      Genel Düşünceler (Teori ve Önemi Üzerine Bir bölüm)
2.      Yakın Tarihten Birkaç Madde (Türkiye’nin Tarihi ve toplumsal ilişkilerinin analizi)
3.      Partide Konaklar ve Konuklar (Parti, Sosyalist ve İşçi Hareketinin tarihi Üzerine)
4.      Parti ve Fraksiyon (Partinin yapısının ne olacağı Üzerine)
5.      Strateji Konusu (Devrimin hangi aşamasında bulunulduğu, yani program üzerine.)
6.      Düşman Burjuvazi (Kendisine Karşı Mücadele edilen Güç)
7.      Müttefik Köylü (Dolaysız Yedek güç, kazanılacak yedek güç Köylülük)
8.      Yedek Güç Milliyet- Şark (Yedek Güç – Ulusal Sorun, yani Kürt Ulusu)
9.      Taktik – Legaliteden Yaralanma (Hangi taktikler izlenmeli)
Görüldüğü gibi bu çapta bir sistematik bir eser bugün bile hala ne Türkiye’de ne de Dünya’da yazılmış değildir.
Kıvılcımlı’nın bütün hayatının anahtarı da bu şemada gizlidir. Kitabın son bölümünde söylediği özetle şudur: “biz bildiri-tevkifat (bugünün sol gruplarının polisle çatışma, gaz yeme, dağılma ve gelecek sefer daha küçük güçlerle aynı işi yapma) kısır döngüsünden çıkmak istiyorsak, Sosyalistlere Karşı Yasa zamanında Alman işçilerinin, Çarlık Rusya’sında Bolşeviklerin yaptığı gibi, ricat taktiği uygulamamız, yani yasal mücadelenin yollarını kullanmalıyı öğrenmemiz gerekiyor.”
Kıvılcımlı’nın sonraki bütün hayatında yaptığı hep bu taktiğin uygulanmasından başka bir şey değildir.
Örneğin Hapis’ten 1933’te Cumhuriyet’in onuncu yıl affıyla çıkar. Parti ve Üçüncü Enternasyonal Yol’u sansür eder, olmamışa çevirir. Ama Kıvılcımlı ne yapar? Tutar Cağaloğlu’nda, yanılmıyorsam Şimdiki Vilayet’in karşısında, yani Devlet’in gözünün önünde,  bir yerde bir Kitap ve Yayınevi açar.
Tamamen legal yayınlar yapar?
Hem de Parti’nin sansür ettiği taktiği uygulayarak. Yayınladığı kitaplar, Parti’ye sunulmuş ve sansür edilen Yol’un legal versiyonu gibidirler. Bunlar Parti’nin sansürünü aşamazlar ama Türkiye Cumhuriyeti’nin sansürünü aşarlar.
Yol’un ilk bölümü Teori idi. Sanki bu bölümün legal versiyonu gibi Marksizm’i ve Marksist ekonomi politiği anlatan temel kitaplar yayınlanır. (Marks’ın Kapital’i, Engels’in Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Lenin’in Marksizm’i anlatan altı bölümlük Broşürü: Karl Marks vs.)
İkinci bölüm olan Yakın Tarihten Birkaç Madde yerine, Edebiyatı Cedide’nin Otopsisi gibi edebiyat eleştirisi görünümü altında Türkiye’nin sosyal yapısını ve tarihini inceleyen eser koyulabilir.
Türkiye İşçi Sınıfı’nın Sosyal Varlığı kitabı hangi güçlere dayanılacağı ve bu bağlamda özgüç olarak görülen Strateji’nin bir bölümü gibidir.
Demokrasi – Türkiye Ekonomi ve Politikası adlı kitabında Demokrasi programını ele alır ve açıklar.
Ve geçmişten ne kaldı diye sorulsaydı 60’ler Türkiye’sinde, Kıvılcımlı’nın bu legal çalışmalarından başka bir şey olmadığı görülürdü. 1960’ların ikinci yarısındaki yükselişe kadar bir daha 30 yıl boyunca başka böylesine Marksist yayınlar hem de orijinal eserler görülmez. Ve hala Türkiye Sosyalistleri ve aydınları bu kitaplardaki metodolojik düzeyle ve derinlikle boy ölçüşebilecek kitaplar yazabilmiş değillerdir.
Bütün bunları 30’ların yeryüzünde yükselen faşizmin rüzgârlarının Türkiye’ye de ulaştığı koşullarda yapar.  Türkiye’de en legal, pasif gibi görünen mücadele biçimleri kullanan insanın aynı zamanda hiç konuşmamış, teorik eserler vermiş biricik insan olması bir rastlantı değildir ve çok düşündürücüdür.
Yani Kıvılcımlı, bir ricat taktiği olan legalite taktiğinden yararlanarak bütün TKP’nin yaptığının topundan fazla yapmış ve bugüne kadar gelen biricik mirası bırakmış olur.
1950’lerde hapisten çıktığında, yine gizli değil, açık bir Vatan Partisi’ni kurar. Yine aynı 1930’lardaki Demokrasi programını savunur. 1930’larda aynı programı legal alanda savunabilmek için İnönü’nin sözlerinden alıntılarla başlarken; bu sefer Menderes’in sözlerinden alıntılarla veya Amerika gibi olmaktan söz ederek başlar. Ama anlattığı şeyin içeriği hep aynıdır: Paris komünü tipi artık devlet olmayan devlet. Vatan Partisi’nde ona “Ucuz devlet” der. Meşhur Eyüp Sultan Konuşması’nda İslam’ın terminolojisi ve paradigmaları içinde; bir Cuma günü Eyüp’e gelmiş yeni gecekondulaşmaya başlamış umutsuz ve yoksul işçilere Ergin Halifeler devri olarak anlattığı da budur.
27 Mayıs darbesi olur, Milli Birlik Komitesi’ne mektup yazar veya Anayasa tartışmaları oluyordur, anayasa tasarıları sunar; anlattığı hep aynı programdır. Ve yaptığı hep aynı şeydir: legaliteden yararlanma. Bu program esas itibariyle bugün bile hala temel programdır.

16 Haziran’dan sonra yayınladığı Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama, Halk Savaşının Planları, Oportünizm Nedir gibi kitaplar ve diğerleri, aslında yine legal biçimde yapılmış ama günün tartışmalarına göre aktüalize edilmeye çalışılmış bir Yol’dan başka bir şey değildir.
Yol’un şeması bile verilecek cevaplar şablonu veya bir kontrol listesi olabilir.
Bu şablonu kullanarak Gezi’nin bu şablondaki yerini ve nerelerde bulunduğunu görelim.
·         Teori – Gezi’nin teori ve bir teoriye dayanmak gerektiği gibi bir sorunu bile bulunmuyor. Teori ile akademizmi karıştırıyor; akademisyenleri teorisyenmiş gibi davet ediyordu. Hâlbuki devrimci bir hareket, akademiyle ilgili oradan kaynaklanan orada yer bulmuş her şeyi kurkuyla karşılamalıdır. Gezi henüz bu sağlıklı kuşkulardan bile çok uzak. Hele hangi teorik temelin en iyi program ve mücadele için en gelişmiş kavramsal araçları sunacağı gibi bir sorunu bile yok henüz. Sadece son zamanlarda Teori olmadan bir şey olmaz diyen yazı ve önermelerimiz tek tük gezicilerden olumlu yankılar alıyor. Hepsi bu.
·         Toplumsal Yapı, Tarih ve Program – Gezinin gündeminde böyle konular da yok. Gezi hareketi hep bir başka ilişkiler olmaktan, alternatif bir toplum veya “iktidar” olmaktan söz ediyor ama bunun ne olacağından, nasıl olacağından hiç söz etmiyor. Bunu tartışmaktan kaçıyor. Çünkü Türklükle tanımlanmış bu devletin topraklarında nasıl bir karşı toplum ve iktidar olunacağı; alternatif bir toplumun nüvelerinin neler olabileceği cevapları tehlikeli sorulardır. Gezi başını kuma gömüyor. Gezi’nin ilk gününden beri bu konuda yazdıklarımızı ve önerdiklerimizi görmezden geliyor
·         Strateji – Hangi güçlere dayanılacağı sorununu da görmezden geliyor ve tartışmıyor programı tartışmadığı gibi. Bugüne kadar bir tek forumun olsun böyle bir tartışma örgütlediği duyulup görülmedi. Kürt Hareketi ile ilişkiler. İşçi Hareketinin ve İşçi Sınıfının diğer kesimlerinin hâsıl kazanılacağı; Gezicilerin özlemini duyduğu gibi bir demokratik toplum için hangi güçlerin öz güç olabileceği, hangi güçlerin yedek güç olabileceği, hangi güçleri tarafsızlaştırmak gerektiği gibi hiçbir tartışma yok.
·         Taktikler - o stratejiye ulaşmak için hangi örgüt ve mücadele biçimleri konusu ise ilk kez yeni yeni gündeme geliyor. Buna bağlı olarak örgüt biçimleri yani Forumlar nasıl örgütlenecek, nasıl karar alacak gibi bir düzeyde; hala şehir ve ülke kapında forumların nasıl birleşip tüm Türkiye çapında bur program ve strateji tartışmasına girebileceği gibi konular ise henüz ufkun ötesinde.
İşte durum budur.
Forumlar tartışmaya her zaman olduğu gibi, sondan başlamış durumdadır. Yumağı ters ucundan çözmeye çalışmaktadır. Yani örgüt ve mücadele biçimlerinden başladı. Ama Örgüt ve mücadele biçimleri ise ancak hangi strateji ve programa bağlı olarak tartışıldıklarında anlamlı olurlar. Farklı program ve strateji anlayışında olanları doğru örgüt ve mücadele biçimleri, yani taktikler sorununu tartışması, aslında her adımda daha genel ayrılığın adı konmadan dışa yansıması olur. Bu da tam bir kafa karışıklığına ve çözümsüzlüğe yol açar.
Tarihin yumağı tersinden çözülmeye başladığı için bir Goriyos Düğüm’ü olmuştur. Benzerinin forumlarda da olması, bu konular hiyerarşisinde en son ele alınması gerekenden başladığı için, tam bir konfüzyon içinde kalması, kördüğüm olması da mümkündür.
Öte yandan Forumlar, örgüt ve mücadele biçimleri sorununu bile, ülke ölçüsünde koymaktan ve tartışmaktan uzaktırlar. Hala kendi yerellerinin içinde ve ufkunda tartışmaktadırlar. Hâlbuki yereldeki mücadeleler genel ve ülke çapındaki bir mücadelenin içinde anlamlı ve verimli olabilirler. Örneğin dünkü tartışmalar izlediğimiz kadarıyla hep Kadıköy ve Taksim’in ufku ile sınırlıydı.
Öte yandan şunu da akıldan çıkarmamalı, hem programatik ve stratejik konarın gündeme gelmemesi; hem de yerelliğin ötesini gündeme almamak ve tartışmamak Forumların dağınıklığın ebedileştirmekte ve bu durum, onun bu dağınıklığından yararlanan örgüt ve stratejilerin egemenliğini sürdürmelerini sağlamaktadır.
Yani bizzat gündemin ne olacağı tartışmasının gündeme alınmaması bile, belli bir stratejinin kendini fiilen dayatmasından başka bir anlama gelmemektedir. Çünkü bir gündem, yani öncelikler tartışmasını; en genelin, en temelin ne olduğu üzerine bir tartışmayı dışlamak da aynı şekilde var olan ilişkiyi ve durumu sürdürmenin dolayısıyla belli bir stratejinin fiili egemenliğinin sürdürülmesinin bir aracıdır.
Gezi hareketi şu an gerileme döneminde. Bu nedenle genel ve temel sorunlara girmesi çok zor görünmektedir.
Bu durumda büyük bir olasılıkla, genel ve temel sorunlar yerel ve taktiksel örgütsel sorunlar içinde bilinçsizce tartışılmış olacaktır.
02 Haziran 2014 Pazartesi
Demir Küçükaydın





[1] Bir ay önce 1 Mayıs vesilesiyle yazdığımız yazıda “Taksim’in bu 1 Mayıs’ta da yasaklanması vesilesiyle söylenebilecek olan ve söylenmesi gereken şu olmalıdır: “Biz devletin şiddetiyle ve organizasyon gücüyle fiziki olarak baş edemeyiz. Ona karşı pasif direniş gösterebiliriz. Onunla taşlı sopalı savaşa girmeyeceğiz. Taş ve sopayla çatışmaya girmek, politik olarak onların oyununa gelmek olmaktadır. Biz şiddet kullanmayacağız, bırakalım gösteri ve yürüyüş yapma hakkını, biz yurttaşlar olarak seyahat hakkımızın gasp edilmesine direneceğiz ve bunu kabul etmediğimizi göstereceğiz. Polis üzerimizi gelirse gerileyeceğiz, onlar gerileyince ilerleyeceğiz. Bir tür pasif, ısrarlı “şehir gerillası” yapmaya çalışacağız” demelidir. Söylenebilecek olan ve söylenmesi gereken şu olmalıdır: “Biz devletin şiddetiyle ve organizasyon gücüyle fiziki olarak baş edemeyiz. Ona karşı pasif direniş gösterebiliriz. Onunla taşlı sopalı savaşa girmeyeceğiz. Taş ve sopayla çatışmaya girmek, politik olarak onların oyununa gelmek olmaktadır. Biz şiddet kullanmayacağız, bırakalım gösteri ve yürüyüş yapma hakkını, biz yurttaşlar olarak seyahat hakkımızın gasp edilmesine direneceğiz ve bunu kabul etmediğimizi göstereceğiz. Polis üzerimizi gelirse gerileyeceğiz, onlar gerileyince ilerleyeceğiz. Bir tür pasif, ısrarlı “şehir gerillası” yapmaya çalışacağız” demelidir.” diye yazıyorduk örneğin. (http://demirden-kapilar.blogspot.com.tr/2014/04/baz-forumlarn-1-mays-cagrsnn-elestirisi.html )
[2] Modern burjuva uygarlığının ve savaşların çıkardığı savaş sanatı teorisyeni Von Clausewitz ise, prekapitalizm öncesi klasik uygarlıkların çıkardığı en büyük savaş teorisyeni de Sun Tzu’dur.
[3] Foti Benlisoy da örneğin şöyle yazıyor güzel bir tesadüfle: “Mao’nun bir slogana dönüşen ifadesiyle, “düşman ilerler biz çekiliriz, düşman konaklar biz rahat vermeyiz, düşman yorulur biz saldırıya geçeriz, düşman çekilir biz kovalarız.” Aslında bu görüşleriyle Mao, “ne zaman savaşıp ne zaman savaşamayacağını bilen komutan muzaffer olur” diyen (MÖ 6. yüzyılda yaşamış) Sun Tzu’nun izinden gidiyordu bir bakıma.” (http://fotibenlisoy.tumblr.com/post/87496840014/ne-zaman-savas-p-ne-zaman-savasamayacag-n-bilen )
[4] Toplumsal Güçler ve Ordular savaşı arasındaki savaşta en önemli fark, ordular savaşında cephe hatları, bayraklar, üniformalarla her iki tarafında açıkça belli olmasıdır. En azından biçimsel olarak iki ordu da eşit düzeydedir. Sınıflar savaşı veya toplumsal savaşta ise, bire daha baştan yeniktir. Öte yandan üstünlük zaten ortada iki farklı güç olduğunu gizlemekle kurulmuştur ve sürdürülmektedir. Yani sizin üniformanızı giymiş, sizin sözlerinizi söyleyen, bayrağınızı almış bir güç aslında sizin düşmanınızdır. Tabii orduların gücü az çok sabit kabul edilebilir. Ama toplumsal güçler ve konumları da sürekli değişir. Bu nedenle toplumsal güçler savaşı demek olan politika sanatı, ordular savaşından savaş sanatından çok daha zor ve karmaşıktır. Muazzam bir yaratıcılık ve seziş yeteneği gerektirdiği için Marks, Engels gibileri Politika ve Savaş’ı bu yaratıcılığa gerek duyan yanını vurgulamak için, bilimden daha üte bir noktaya çıkarıp, Sanat diye tanımlamışlardır. Bunun savaş olumlamakla ilgisi yoktur. Sadece onun ölçüye gelmezliğini vurgulamakla ilgilidir.
[5] İmparatorluk: Toplumsal yapı ve Program; Multitude (Çokluk) Güçler yani strateji; Deklarasyon da taktik ve örgüt biçimlerini tartışıyor denebilir biraz zorlamayla.
Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:



Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...