7 Kasım 2012 Çarşamba

Ekim Devrimi Sosyalist Bir Devrim miydi?

Aşağıdaki Yazı, 2005 yılında bir Ekim devrimi yıldönümü vesilesiyle yazılmıştı. Amaç elbet Ekim Devrimi’ni anmak değil, bu yıl dönümünden yararlanarak, son yıllarda kavramsal alanda sağlanan gelişmeleri açıklayabilmek ve böylece Tarihe bu yeni kavramlar ışığında bakışı somutlamaktı.
2005 yılında bu görüşlere yeni varmıştık. Dolayısıyla henüz kimi noktalarda görüşler tüm mantık sonuçlarına ulaşmış da değildir.Ancak, artık bir tarihsel belge özelliği kazandığından, metne dokunmuyoruz.
Burada Ekim Devrimi, Aydınlanma dininin (tüm insanların eşitliği) ve onun karşı devrime uğramış biçiminin (ulusların eşitliği) işçiler eliyle yayılması olarak, başka bir ışık altında ele alınmaktadır.
Bu metinde özellikle İnsan ve Toplum kavramları ele alınmaktadır. Bilindiği gibi Hikmet Kıvılcımlı, hemen her yerde, İnsan’ın bir sosyal hayvan olduğundan, toplum yaratıcı ve toplum yaratığı olduğundan söz eder.
Aşağıdaki yazıda, Marks’tan söz ederek aslında aynı zamanda Kıvılcımlı’nın bu önermelerini de eleştiriyor ve bu önermelerin aslında bir totolojiden başka bir şey olmadığını göstermeye çalışıyoruz.
Dolayısıyla aşağıdaki satırlar Kıvılcımlı’nın İnsan ve Toplum kavramlarının bir eleştirisi, Kıvılcımlı’da insan ve toplum kavramları üzerine bir bildiri olarak da okunabilirler. Buna bağlı olarak Kıvılcımlı’nın da Devrim anlayışının; Program Anlayışının ve Ekim Devrimini değerlendirmesinin bir eleştirisi olarak da okunabilirler.
Kıvılcımlı sempozyumu hazırlıkları çerçevesinde, bütün yazıyı Kıvılcımlı eleştirisi biçiminde de formüle etmek mümkün olabilirdi. Ama buna zamanımız olmadığı gibi, artık bir belge niteliği kazanmış bir yazıyı değiştirmeye de gönlümüz el vermedi.
Bu nedenle aşağıdaki yazı, Kıvılcımlı Sempozyumuna sunulmuş, bildiri olmayan bir bildiri, “öylesine bir şey” olarak da görülebilir.
Demir Küçükaydın
07 Kasım 2012 Çarşamba


Bu başlığı okuyan okuyucunun aklına, Ekim Devrimi’nin bir devrim değil bir darbe olduğu yönündeki iddialar; Ekim devriminin geri bir ülkede olması bağlamında Menşevikler ve Bolşevikler arasındaki tartışmalar; Ekim Devrimi’nin yozlaşmasının nedenleri ve nasıl başladığı üzerine Marksistler ve Anarşistler arasındaki tartışmalar gelmesin.
Biz bu soruyu şimdiye kadar alışılmış ve duyulmuş yaygın problematikler, paradigmalar veya tartışmalar bağlamında sormuyoruz.
Sorumuz, aslında bütün bu tartışmaların hepsinin dayandığı varsayımların ortaklığını göstermeye ve o ortak varsayımı eleştiriden geçirmeye yöneliktir. Çünkü bütün bu tartışmalar aynı devrim kavrayışına dayanırlar. Buz bu devrim kavrayışını sorgulamak için bu soruyu soruyoruz.
Her hangi bir yanlış anlamaya yer vermemek için, yukarıdaki problematikler ve tartışmalar bağlamında temel görüşlerimizi de başlangıçta belirtelim.
Ekim Devrimi bir darbe değildi kimilerinin iddia ettiğinin aksine. O, tarihte benzerleri çok az görülen, ezilen insanların; tüm zenginlikleri ve değerleri yaratan ve her zaman yoksulluk ve aşağılanma içinde yaşayan insanların aktif olarak katıldığı ve baş aktörü olduğu son derece nadir olaylardan biri, belki de birincisiydi.
Bolşevikler ise, sadece o ezilenlerin eğilimlerini dile getirdikleri veya ona uygun davrandıkları için, bu dalganın üste çıkardığı ince bir aydınlar ve öncü işçiler katmanıydı. Ekim Devrimi’nin bir darbe olduğunu söylemek, Ekim’in yaptığı muazzam devasa değişikler göz önüne alındığında (toprakların kamulaştırılması ve dağıtılmasından Fabrikaların kamulaştırılmasına; burjuva devrimlerinin tüm eşitlik ideallerinin bir vuruşta bir yan ürün olarak gerçekleştirilmelerine kadar, dünyada hala hiç bir ülkede bir sürü “devrim”lerle ulaşılamayan değişikliklerdi bunlar) bu, aslında Bolşeviklere, tarih ve toplum üstü bir güç bahşetmek; onları tarihin ve toplumun gidiş yönünü değiştiren bir tanrı olarak tanımlamaktan başka bir anlama gelmez. Ekim devrimini bir darbe gibi göstermenin olgular karşısında varabileceği biricik sonuç budur.
Ekim Devrimi’nin geri bir ülkede olması nedeniyle, sosyalist bir devrim olamayacağı;  Rusya’nın geriliği nedeniyle devrimin sosyalist bir devrime dönüşmesinin yanlış olduğu; sosyalist bir devrimin belli bir gelişmişlik ve kültür seviyesi olmadan olamayacağı yönündeki Menşevik görüşlere de katılmıyoruz.
Aslında Menşeviklerin bu görüşleri de, başka bir biçimde, Ekim Devrimi’ni bir darbe olarak görenlerinki gibi, Bolşeviklere tarih ve toplum üstü bir güç atfeder. Küçük bir partinin, hem de kitlelerin en aktif olarak gelişmeleri belirlediği bir dönemde, bir devrimin karakterini değiştirebileceği gizli varsayımına dayanır Menşevik iddiası. Ekim’in sosyalist bir devrime dönüşmesi, Bolşevikler istediği için değildi; devrim sosyalist devrime dönüşme eğilimi gösterdiği için, Bolşevikler de bu eğilime uygun devrendiği ve bu eğilimi önceden görebildiği için, o devrimin öncüsü olmuşlar, milyonlarca ezilenin desteğini kazanmışlardı.
Diğer yandan, tarihin nasıl bir yol izleyeceği önceden bilinemez. Lenin’in son zamanlarında Sukanov’a karşı yazdığı yazılarında belirttiği gibi, Avrupa Proletaryasının yardıma gelemeyeceği; Rus Devrimi’ni bir Alman Devriminin izlemeyeceğini kimse garanti edemezdi. Ekim devrimi, bunu zorlaştıran değil, aksine ona itilim veren bir girişimdi. Rus işçi ve köylülerinin savaşmayı reddetmesi ve silahlarını ülkelerindeki egemenlere yöneltmesi; siperlerin karşı tarafındaki işçilerin ve köylülerin de aynı şeyleri yapmaları için onlara ilham ve cesaret veriyordu. Yani “cesaret etmeye” değerdi, Rosa Luxemburg’un dediği gibi.
Anarşistlerin Ekim devrimini olumlayan ama onu Kronştat veya Makno’nun ezilmesiyle bitmiş ve ezilmiş gören yaklaşımları da, Ekim sonrasının yozlaşmasını; nesnel koşullarda, yani Batı Avrupa proletaryasının yardıma gelmemesi ve Rusya’nın geriliği ve bu geri ülkenin yoksulluğu ve bitmişliği; İç savaş ve müdahaleler sonunda çöken ekonomisiyle, açlıktan yamyamlığa dönmüşlüğünde; İşçi Sınıfının fiilen yok olmuşluğunda arayacak yerde, Troçki veya Lenin’in hatalarında veya örgüt anlayışlarında görmek de yine aynı şekilde, Lenin, Troçki veya Bolşeviklere tarih ve toplum üstü bir güç vermekten başka bir anlama gelmez. Onların meseleyi koyuşunda bu güç sadece tersi yönde işlev görmektedir.  Eğer dedikleri gibiyse, “Tarihte kitlelerin en büyük ölçüde ve en aktif katıldıkları bu harekette bile bir devrimciler örgütünün veya bu örgütün yöneticilerinin görüş ve davranışları onu yok etmek için nasıl bu kadar etkili olabilmektedir?” sorusunu sormaları gerekir. Her zaman böyle birilerinin çıkması da kaçınılmaz olduğundan, bu akibetten kurtulmak da mümkün olamayacak demektir aslında bu. Kendi sorunu koyuşlarına göre, onların araması gereken cevap ve tartışması gereken soru, devrimin ne zaman tasfiye edildiği değil, birkaç teorisyen ve küçük bir partinin nasıl olup da; hangi toplumsal gidiş yasalarına dayanarak, tarihin en büyük ayaklanmalarından birini adeta tarih ve toplum üstü denebilecek bir güçle yolundan çıkarıp tasfiye edebildiğidir.
Bu anlayışlar daha sonra da çok daha ilkel biçimlerde ama tamı tamına aynı mantıkla ve yöntembilimsel hatalarla var olmaya devam etti. Kruçef’in iktidarıyla birlikte, Sovyetler’de kapitalizme dönüldüğünü söyleyenler de, bir partinin politikası ve kadrosunun değişimiyle bir üretim biçiminden diğerine geçilebildiğini söylemiş oluyorlar ve sözde karşı çıktıklarına tarih ve toplum üstü bir güç atfediyorlardı.
Hemen görüleceği gibi, bütün bu açıklamalar, aslında bir parti, bir kişi, bir görüş veya anlayışa, tarih ve toplum üstü bir güç yüklerken; Marksizm’in daha doğarken söylediği; bilimsel bir sosyolojinin ilk önermesi olan; “insanların varlıklarının düşüncelerinin değil; düşüncelerini varlıklarının belirlediği” önermesini ters yüz etmiş olurlar ve daha başlangıçta çok temel bir metodolojik hatayla maluldürler.
Bütün bu tezlerde, bir devrimin ve toplumun kaderini, bir partinin veya bir teorisyenin veya bir hükümetin düşünceleri belirlemektedir. Marksizm’in kapıdan kovduğu idealizm, yani insanların düşüncelerinin varlıklarını belirlediği anlayışı, çok “devrimci” bir söylem ardında bacadan girer.
Bütün bu sorunlar açısından biz Klasik Devrimci Marksist görüşleri savunuyoruz.
Tıpkı maddenin insanda kendi bilincine varması gibi, Ekim devrimi ve onun sonraki kaderini en iyi ve doğru anlayan ve açıklayanlar yine bizzat Marksistler olagelmiştir.
Tam da öyle olduğu içindir ki, yine bu devrimi izleyen karşı devrimin en büyük kurbanları da onlar olmuşlardır.
*
Sorun buralarda değil, biz Ekim Devrimi’nin bir Sosyalist devrim olup olmadığını, bambaşka bir bağlamda tartışmak istiyoruz. Bütün bu zıt ve tartışan anlayışların hepsinin üzerinde yükseldiği ve anlaştıkları devrim kavramının kendisinin çok dar ve sınırlı; aydınlanmanın kavramlarının sınırladığı bir devrim kavramından kendisini kurtaramamış bir devrim anlayışına dayandığını göstermek ve bu anlayışı eleştirince devrimi başka türlü tanımlamak gerektiği; böyle tanımlayınca da Ekim Devrimi’nin bir sosyalist devrim olmadığını; burjuva karakterde (daha doğrusu Aydınlanmacı karakterde) bir devrim; ama sosyalistlerin ve işçilerin eliyle yapılmış bir burjuva devrimi (Aydınlanmacı karakterde bir devrim) olduğu; sosyalist ve işçilerin eliyle yapılmasının, onun sosyalist devrim olduğu yanılgısına yol açtığını göstermeyi deneyeceğiz.
Hemen anlaşılacağı gibi, böyle bir tartışma içinde, Tarihsel Maddecilik ve onun en temel kavramlarının gözden geçirilmesi; eleştirilmesi ve geliştirilmesi söz konusu olur.
Devrim kavramı, kuramı ve anlayışı, Tarihsel Maddeciliğin, yani Diyalektik Sosyoloji’nin, yani Marksizm’in ilk ve en temel önermelerinden çıkar.
Tarihin Maddeci Teorisinin veya Diyalektik Sosyolojinin veya Marksizm’in ilk gün yüzüne çıkmış[1] sistematik koyuluşu ve açıklaması[2], Marks’ın, kendi teorik evrimini ve teorisini açıkladığı meşhur, belki de en çok alıntı yapılmış metinlerden biri olan, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya yazılmış olan, Önsöz’dedir.
Toplum bilimlerindeki bu muazzam devrimi yaratan ve bilimsel bir Tarih ve Toplum Bilimini, İbni Haldun’da sonra, ondan bağımsızca ve ikinci defa kuran ve yine kendisi de, İbni Haldun’unki gibi bir “Mukaddime” (Önsöz) de ifade edilen Devrim Teorisini tekrar okuyalım.
“Araştırmalarım, devlet biçimleri kadar hukuki ilişkilerin de ne kendilerinden, ne de iddia edildiği gibi insan zihninin genel evriminden anlaşılamayacağı, tam tersine, bu ilişkilerin köklerinin, Hegel'in 18. yüzyıl İngiliz ve Fransız düşünürlerinin örneğine uyarak "sivil toplum" adı altında topladığı maddi varlık koşullarında bulundukları, ve sivil toplumun anatomisinin de, ekonomi politiğin içinde aranması gerektiği sonucuna ulaştı. Ben, ekonomi politiği incelemeye Paris'te başlamıştım ve bu incelemeye, Bay Guizot'nun hakkımda verdiği sınır dışı edilme kararı sonucu göçmek zorunda kaldığım Brüksel'de devam ettim. Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder. Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile —ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir—, hukuki, siyasal, dinsel, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırt etmek gerekir. Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak, bir hükme varılamaz; tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir. İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. Çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar. Geniş çizgileriyle, Asya üretim tarzı, antikçağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumsal-ekonomik şekillenmenin ileriye doğru gelişen çağları olarak nitelendirilebilirler. Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir — bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında; bununla birlikte burjuva toplumunun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratırlar. Demek ki, bu toplumsal oluşum ile, insan toplumunun tarih-öncesi sona ermiş olur.”
Koca Tarihsel Maddecilik veya Marksizm öğretisinin bütün teorik temeli aktarılan bu satırlardadır. Ekim Devrimi’nin sosyalist bir devrim olup olmadığı; dolayısıyla devrim konusundaki tartışmamız ister istemez bu satırlar üzerinde yoğunlaşmak zorundadır.
Bizim tartışmak istediğiniz Ekim devrimi veya sonrasındaki olgular değil; bu olguların bambaşka bir ışık altında görülmesi ve değerlendirilmesidir.
Devrim denen “şey”in ne olduğudur sorun. Bu nedenle tartışma Tarihsel Maddeciliğin en temel kavramlarında dolayısıyla da yukarıya aktardığımız onun ilk ve en orijinal olarak ifade edildiği satırlarda yoğunlaşmak zorundadır.
Öncelikle şunu belirtelim, Marks’ın bu satırları öylesine dahiyanedir ki, bizzat kendi sınırlılığını da açıklamakta; kendi eleştirisinin temellerini ve hareket noktalarını da sunmaktadır.
Bu Marksizm’in bizzat kendi niteliğinden doğar. Marksizm, tarihin ve toplumun gidiş yasalarını anlamaya; toplumu anlamaya çalışır. Ama bu gidiş yasalarını anlama çabasının kendisi de bizzat toplumsal bir fenomendir; dolayısıyla bu gidiş yasalarında ifade edilen yasalara tabidir. Fizik biliminin evrimi fizik yasalarına tabi değildir ve fiziksel bir olay değildir; dolayısıyla fizik biliminin konusu değildir. Ama Marksizm’in evrimi bizzat sosyolojik bir olaydır. Yani kendisi aynı zamanda kendi konusudur da; kendi kaderini de açıklamak zorundadır doğruysa açıklamaları. O halde, onun kendi kaderi de bizzat o ifade ettiği yasalarla açıklanabilir. Bir bakıma doğa nasıl insanda kendi bilincine vardıysa, toplum da Marksizm’de kendi bilincine varmıştır denilebilir. Açıkladığı süreçler ve bulduğu yasalar bizzat onun kaderidir de. İfade ettiği önermeler doğruysa, kendisi de o önermenin kapsamında olur. Bu ise bizzat o önermenin sınırlılığının da bir ifadesidir. Bunu somut olarak göstermeyi deneyelim. Şu önermeye bakalım:
 “Nasıl bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilemezse, böyle bir alt üst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak, bir hükme varılamaz.”
Bu satırlar yine bizzat bu satırların içinde yer aldığı metin, yani “Önsöz” için de geçerli değil midir?
Elbette Marks’ın satırlarında ifadesini bulan “kendi kendini değerlendirme”, sıradan, bayağı, basit bir “kendi kendini değerlendirme” değildir. Kendini açıklamakta; kendi zaafının da anahtarını da vermektedir. İfade ettiğinin bizzat kurbanıdır (yani bir çağın kendi hakkındaki yargılarıyla yargılanamayacağı); ama aynı zamanda kurbanı olarak, ifade ettiğinin doğruluğunu kanıtlamaktadır (yani kendisi de kendi hakkındaki yargıyla yargılanamaz). Zaten Marksizm’in muazzam gücü ve trajedisi buradadır. O, toplumun ve tarihin yasalarını açıklarken; kendisi de toplumsal ve tarihsel bir fenomen olduğundan; kendi kaderini ve zaaflarını da açıklar ve bize bunun anahtarlarını (metodolojisini) sunar. Budur Marksizm’in trajedisi, açıkladığı ve gelişini gördüğü süreçlerin kurbanıdır.
Troçki’nin bir yerde belirttiği gibi, Burjuva toplumundaki klasik Trajedi, insanların tutkularının adeta onların kaderi haline gelmesini ve bu kaderden kurtulmak için her çabanın o kaderin gerçekleşmesine yol açtığını gösterir; Marksizm de ifade ettiği yasaların, toplumun kaderiyle birlikte kendi kaderini nereye sürüklediğini görür ve bu gidişe karşı her girişimi ve davranışı da onun gerçekleşmesinden başka bir anlama gelmez. Modern çağda, bir trajediyi ancak Marksistler ve Marksizm yaşayabilir.
Şimdi bu noktadan hareketle, Marks’ın Önsöz’ünde, kurbanı olarak doğruluğunu kanıtladığının ne olduğunu somut olarak göstermeyi deneyelim.
*
Bunun için de önce genel olarak sorunu ifade edelim.
Marks’ın Önsöz’ü, tarihin gidiş yasalarını açıklarken ve buna bağlı olarak bir Toplum, Tarih ve Devrim teorisi ve anlayışının temel taşlarını koyarken, farkına varmadan, bilinçsizce, aydınlanmanın; burjuva uygarlığının tarihe ve topluma yaklaşımını da bir kuyruk sokumu veya kör bağırsak gibi; geçmişin bir kalıntısı olarak içinde taşımaktadır. Bu da onun devrim ve tarihe ilişkin bakışını etkilemektedir. Bu yepyeni öz, yani Burjuva Uygarlığının eleştirisinin elemanları, burjuva uygarlığının ve aydınlanmasının ifadeleri ve biçimleri altında ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu metin kendi içinde, çelişkili, yeni olana, özüne uymayan; geçmişin kalıntısı biçimleri de barındırmaktadır. Marksizm’in bunlardan arınması gerekir, aksi takdirde., bu kalıntılar, bu eski biçimler, yeni olan özü kendilerine uydururlar ve onu yok ederler. Marksizm, kendi özüne uygun bir tarih, toplum ve devrim anlayışına ancak bu kalıntılardan arınarak ulaşabilir. Ama bu yapıldığında da, bu da bizlerin politika, devrim ve program gibi sorunlara ilişkin görüşlerimizi baştan sona değiştirmeyi gerektirir.
Burada bir parantez açarak, şu “geçmişin kalıntısı olmak” diye değindiğimiz soruna kısaca bir değinelim. Çünkü bu karıştırılmakta ve Marksizm’e ait olmayan düşünceler Marksizm’in organik bir bileşeni gibi ele alınmaktadır.
*
Burada “kör bağırsak” veya “kuyruk sokumu” metaforlarını bilinçli olarak kullanıyoruz. Her hangi bir organizma, daima geçmişin kalıntılarını da içinde taşır. Marks’ın dediği gibi “geçmiş kuşakların geleneği, yaşayanların üzerine bir kabus gibi çöker”. Bu Marksizm için de geçerlidir bir toplumsal yasa olduğu için, yukarıda değinildiği gibi. Önemli olan, neyin o organizmanın ayırıcı, onun o yapan özelliği olduğu; neyin geçmişin kalıntısı olarak var olduğudur.
İnsanın bitkisel gıdaları pişirmeden aldığı; dolayısıyla selülözü parçalayarak, yediklerinin çok daha büyük bölümünü değerlendirmek gibi bir sorununun olduğu dönemin bir kalıntısı olarak vardır kör bağırsak. Homo Sapiens ise, yiyeceğini pişirdiği ve zaten kendisi de ateşin bir çocuğu olduğu için ve sadece bitkiyle değil, aynı zamanda hayvansal gıdalarla da beslenen bir canlı olduğu için; kör bağırsak onun için olmazsa olmaz; onu o yapan özellikleri taşıyan, organik bir bileşen değildir. O bir “geçmişin kalıntısı”dır. Bir insanın Kör Bağırsağı olmadan doğduğunda veya Apandisit ameliyatlarında bu alındığında, onun var oluşu bundan etkilenmez; hatta apandisit olma tehlikesi ortadan kalktığından belki daha sağlıklı ve daha az tehlikeli bir yaşam bile sürebilir. Evrim sonucu İnsan Kör Bağırsağı olmayan bir insan olduğunda daha az insan olmazdı; aksine yemeklerini pişiren bir canlı olarak bu günkü yaşamına daha uyun bir biyolojik yapısı olurdu.
Şimdi Homo Sapiens’te Kör Bağırsak var diye, biz Homo Sapiens’in bitkiyle beslenen bir hayvan olduğunu; onun önemli veya asli karakterinin bu olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır. Böyle davranan bir biyolog veya doktora gülünür.
Ama toplum bilimleri veya Marksizm söz konusu olduğunda, yapılan tam da budur. Marksizm’in organik bir bileşeni olmayan; geçmişin kalıntısı olarak onda bulunan özellikler; onun asli bir unsuru gibi ele alınmakta; gösterilmekte ve tıpkı Homo Sapiens’in onu o yapan özelliğinin; kör bağırsağı olduğuna göre bitki yemek olduğunu söylemek gibi; Marksizm’in, “Eurosentrik”; “Pozitivist” vs. olduğu söylenmektedir.
Dikkat edilsin, Marksizm’de Eurosentrizmin; Aydınlanmanın güçlü etkileri vardır demek başkadır; bunları onun ayrılmaz ve organik bir bileşeni; asli özelliği olarak almak başkadır. Bunların onun asli bir bileşen değil; ayıklanması ve arındırılması gereken geçmişin kalıntıları olduğunu düşünen biri; yani bir Marksist, Marksizm’i bu kalıntılardan arındırmaya çalışır. Diğeri ise, bu kalıntılara Marksizm diyerek yaklaştığında, aslında sadece gerici ve metafizik burjuva sosyolojilerini savunmuş olur.
Bu kısa not şunun için de önemli. Biz burada Marks’ı, Lenin’i, Troçki’yi veya Kıvılcımlı’yı, dolayısıyla onların dayandığı tarih, toplum ve devrim kavramlarını eleştirirken; bunu bir Marksist olarak; Marksizm içindeki Marksizm’e ait olmayanı atmak; geçmişin kalıntısı olanlardan onu arındırmak için eleştiriyoruz; Ancak böyle bir arınma ateşinden geçtiğinde Marksizm’in yeniden eski tazeliğine ve entelektüel gücüne kavuşacağını düşünüyoruz. Yani bir bakıma; Marks’a, Lenin’e; Troçki’ye veya Kıvılcımlı’ya karşı; yine onların mirası ile onları savunuyoruz. Yani “Marks, Engels, Lenin, Troçki, Kıvılcımlı vs. yaşasalardı, yeni bilgiler ve yaşanmış tarihsel deneyler ışığında; genellemelerinde ne gibi düzeltmeler yaparlardı?” sorusuna cevap denemesidir bu satırlar. Yanlış anlamalara karşı bunu kısaca belirtelim. “Geçmişin kalıntıları”; “organik ve asli ögeler”; “arınarak gelişme” ile ilgili bu kısa nottan sonra tekrar kaldığımız yere dönelim.
*
Marks, Önsöz’de tarihin temel gidiş yasalarını açıklarken, nerede, geçmişin kalıntısını; ya da bizzat eleştirdiği burjuva uygarlığının etkilerini farkına varmadan ifade etmektedir; nerede bu uygarlığın ufkuna hapsolmaktadır?
Bunu daha önce, Marksizm’in dini bir “inanç”; bir “bilinç biçimi” olarak tanımlayarak; yani burjuvazinin dininin (Aydınlanmanın) din tanımını alarak, sosyalist hareketin nasıl burjuva uygarlığının bir yayıcısına dönüştüğünü   “Tersinden Kemalizm” adlı kitapta göstermiştik. Din’i sosyolojik olarak böyle tanımlamanın, aslında burjuva hukuk ve ideolojisinin din kavramını sosyolojik bir kavram ve kategori haline yükseltmek olduğunu; (çünkü inanç ya epistemolojik bir kategoridir ya da burjuva hukukunun; dolayısıyla burjuva toplumunun örgütlenmesinin, politik olmayan, özele ilişkin anlamında, hukuki bir kategorisidir) dinin “bir üstyapı kurumu” değil; ahlak, hukuk, politika, sanat gibi üstyapı kurumlarından biri; onların yanı sıra bir şey değil; onların hepsinin içinde var olabildiği tüm üstyapı olduğunu din bağlamında göstermiştik.
Yani Marksizm, Din’i inanç olarak tanımlayarak, burjuva uygarlığının din kavramını kabullenmiş oluyor; o uygarlığın ufku içine hapsoluyordu. Bu onda geçmişin bir kalıntısı olarak bulunuyordu.
Şimdi bunun nasıl insan ve toplum kavramında da ortaya çıktığını, buradan giderek tarihteki toplumlara ilişkin kavramları ve devrim kavramını nasıl belirlediğini ve buradan da programı nasıl belirlediğini göstermeyi deneyelim.
Şu satırları bir daha okuyalım:
“Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler.”
Şimdi, bu satırları dikkatlice okuduğumuzda, şunu görürüz. Marks’ın tüm tarihin gidiş yasasını ve mekanizmasının temel bir kavramını; yani üretim ilişkilerini açıklarken bir insan (birey) kavramına dayanmaktadır: “insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar” önermesiyle üretim ilişkilerini açıklamaktadır.
Ama insan Üretim İlişkileri’ni açıklamak için gerekli bir kavram olmadığı gibi; Marks’ın ifadesinde, açıklamasında kullandığı biçimiyle “İnsan”, tamı tamına bizzat kendisinin eleştirdiği, tarih dışı ve metafizikliğini gösterdiği modern burjuva toplumunun insanıdır. Tam da modern üretim ilişkilerinin yarattığı bir kavramdır. Marks tıpkı din kavramında olduğu gibi, bizzat eleştirdiğinin kavrayışına hapsolmaktadır. Şimdi bunları görelim.
Aslında açıkladığı yasa ve mekanizma için bir insan kavramına ihtiyaç yoktur. Üretim İlişkilerini açıklamak için insan kavramının kullanılması, geçmişin bir kalıntısı olarak; Marksizm’in içinden çıktığı Aydınlanma’nın tarih, toplum ve insan anlayışının bir kalıntısı olarak bulunmaktadır.
Bunu ayrıntısıyla görmeye çalışalım.
Şu cümleyi tekrar okuyalım:
“Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar”
Marks’ın burada, elbette, bu ilişkilerin iradeden bağımsızlığı ve üretici güçlerin gelişme derecesine bağlılığı vurgulayarak; Hobbes veya Rousseau’nun, biliçli bir eylemi ve bilinci başa koyan (“İnsan insanın kurdudur” veya “Toplumsal sözleşme” hatırlansın) idealist yaklaşımı ters yüz etmektedir, ilişkiyi ayakları üzerine koymaktadır ama bu ters yüz edilmiş ilişki içindeki “insan” kavramı, tam da Burjuva aydınlanmasının bir kavramıdır. Marks, tamı tamına burjuva uygarlığının ürünü olan bir kavramı, insan kavramını kullanmaktadır tüm tarihsel süreci açıklayan temel kavramını açıklarken.
Marks, bu “insan” kavramın kendisini sorgulamamakta; Üretim İlişkileri’ni, bu burjuva uygarlığının “İnsan”larının ilişkisi gibi açıklamakta hatta bu “insan” kavramını bütün tarihe yaymaktadır. Marks, Tarih’te İnsan (birey) olmadığını unutmuş bulunuyor ya da göremiyor. Çünkü “insan”, yani toplumu ya da “üretim ilişkilerini” yaratan birey olarak insan; tam Marks’ın bu alıntıda kullandığı anlamıyla; burjuva toplumunun bir buluşudur ve bu anlamda “insanlar”, top topu birkaç yüz yıldır vardırlar.
Tarihsel Maddeciliğin temel kavramlarından biri olan, Üretim İlişkileri kavramının “İnsanlar arası ilişki”yle bir ilgisi yoktur. Burada yepyeni bir öz, son derece yüksek bir soyutlamanın ürünü olan “Üretim İlişkileri” kavramının, açıklanırken, eski biçimler, aydınlanmanın biçimleri içinde ortaya çıkması söz korusudur. Tıpkı otomobilin, ilk önceleri, atsız bir at arabasına benzemesi gibi.
Toplumsal Üretim”deki insanlar arası ilişkilerle, “Üretim İlişkileri” aynı şey değildir.
Üretim İlişkileri, bir soyutlamadır ve bu soyutlama, toplumsal üretimdeki insanlar arasındaki ilişkinin karşılığı değildir. Bizzat Marks, Kapital’de, bir Traktör’ün kendi başına bir “şey”, bir makine olduğunu; onun kapitalist üretim ilişkileri içinde bir üretim aracı olduğunu gösterir örneğin. İnsan da, ancak belirli Üretim İlişkileri içinde var olabilir. Yani Üretim İlişkileri, İnsanlar arasındaki toplumsal üretim ilişkisi değildir veya Üretim İlişkileri, insanlar arasındaki toplumsal üretim ilişkileri tarafından yaratılmaz; tam tersine; üretim ilişkilerinin, “insanlar arasındaki toplumsal ilişkiler” veya “insanlar (bireyler) arası ilişki” gibi görünmesine yol açan ve bunların biçimini belirleyen bizzat “Üretim İlişkileri”dir.
Bir işverenin işçiyle; bir devletin iki yurttaşının birbiriyle, bir cemaatin veya topluluktan iki insanın birbiriyle ilişkisi somut bir ilişkidir; üretim ilişkisi soyuttur; derinden ve alttan işleyendir; görünmeyendir. Toplumda, somut olan soyuttan çıkar; soyut olan somuttan değil. Bizzat Toplumun analizinin nasıl yapılması gerektiğine dair satırlarında Marks kendisi bunu açıklamaktadır[3]. Marks üretim ilişkilerini bireyler veya insanlar arası ilişki ile açıklamaya kalktığında bizzat kendi dedikleriyle çelişmektedir.
Burada problemli kavram bizzat “İnsan” kavramının kendisidir. Ve bu kavram, burjuva uygarlığının bir kavramıdır; tıpkı din kavramının, bir inanç olarak burjuva uygarlığının bir kavramı olması gibi.
Marks’ta yepyeni bir öz, eski biçimler içinde; “Üretim İlişkileri”; toplumsal üretimde insanlar arası ilişkiler biçiminde kendini ifade ederek ortaya çıkmaktadır. İlk otomobillerin at arabası biçiminde yapılması gibi.,
Marks’ın satırlarındaki insan kavramı, modern Burjuva uygarlığının peygamberleri olan; J. J. Rousseau veya Hobbes’ların insan kavrayışından farklı değildir. “Toplumsal Sözleşme”nin yerini “Üretim İlişkileri” almıştır; bilinçli bir sözleşmenin yerini; irade ve istemlerden bağımsız; üretici güçlerin düzeyinin belirlediği bir ilişki almıştır ama, insanlar hala tıpkı Hobbes veya Rousseau’nun İnsan’ı; modern burjuva uygarlığının insanı, olmaya devam etmektedir Marks’ın satırlarında. Tıpkı toplumsal sözleşmeyi yapan bireyler ve insanlar gibi; ilişkiye giren insanlar ve bireyler söz konusudur Marks’ın önsözündeki ifadesinde. Ortaya çıkan bir “Leviahtan” veya “Toplum Sözleşmesi” değil; “Üretim İlişkileri”dir ama, o “insanlar arasındaki ilişki”den çıkmaya devam etmektedir.
Burjuva aydınlanması veya burjuva uygarlığı, toplumun bireylerden oluştuğu; bunların aralarındaki bir anlaşmanın ürünü olarak toplumun ortaya çıktığı kavrayışına dayanır. Bu kavrayışın, bilimsel hiçbir değeri olmadığı gibi, burjuva uygarlığının hukukunun dayandığı; burjuva toplumunun örgütlenmesinin; yani bizzat üstyapısının temeli olan bir kavramdır; yani hukuki ve ideolojik bir kavramdır bu insan ve toplum kavramı. Modern toplumu düzenleyen bir kavramdır toplumu açıklayan bir kavram değildir.
Neden böyledir?
İnsan, nedir?
En bilinen ve klasik cevap: “İnsan sosyal hayvandır” cevabıdır.
Peki, bu tanım, nasıl bir tanımdır? Hangi bilimin alanına girer. “İnsan sosyal bir hayvandır” tanımı sosyolojik bir tanım değildir, biyolojik bir tanımdır; biyoloji veya paleontolojinin alanına girer. Çünkü bu tanım., bir hayvan türünü, diğer türlerden ayıran temel özelliği belirtmektedir. Bu tanımdaki, sosyal kavramı, tıpkı memeli, omurgalı bir hayvandır tanımlarındaki gibi, bir canlı türünün diğer türlerden farkını ortaya koyar.
Peki, bu tanımda bir tür olarak, bir hayvan, bir canlı olarak insanı açıklarken kullanılan ayrım, açıklayıcı kavram olan “sosyal” nedir, toplumsal olan nedir? Biyoloji bunu aramaz. Ama sosyolojinin ilk önermesinde, toplumsal olanın, insanlar arası ilişki olduğu söylendiğinde, insanın ne olduğu sorusu ortaya çıkar. İnsan’ı açıklamak için ise, sosyal kullanılmıştı. Sosyali açıklamak için insan kullanılmaktadır. Yani biyolojide ve sosyolojide açıklanan ve açıklayanlar yer değiştirmektedir. Biyolojide, İnsanı açıklamak için sosyal kavramı kullanılmaktadır: sosyolojide Sosyali açıklamak için insan kavramı kullanılmaktadır. Ama her iki durumda da, açıklayan kavram daha önce açıklanmış olmadığından; açıklanan kavram açıklanmış olmamaktadır. Yani İnsan nedir? Toplumsal hayvandır? Toplumsal nedir? İnsanlar arası ilişkidir? Gibi kendi içine kapanan bir daire, bir totoloji ortaya çıkmaktadır. Yani biyolojik bir kavram olarak, insan kavramı, sosyolojinin dayanacağı bir kavram olamaz. İnsan sosyal bir hayvandır önermesi; biyolojik olarak anlamlı ve anlaşılabilir bir önerme olan bu önerme; sosyolojik bir önerme olarak, totolojiden başka bir anlama gelmez. “Para paradır” demekten; “insan insandır” demekten farklı bir “açıklama” değildir.
İnsan, birey anlamında, yani tam da Marks’ın kullandığı anlamda, burjuva uygarlığının, burjuva hukukunun, burjuva ideolojisinin bir kavramıdır. Birey anlamında; burjuva ideolojisinin ve uygarlığının insanını, sosyolojik bir kategori ve kavram olarak; hem de sosyolojinin en temel kavramlarından birini (Üretim İlişkileri veya Toplum kavramını) açıklarken kullanmak, burjuva ideolojisine bilim maskesi takmaktan başka bir anlama gelmez ve burjuva ideolojisi ve uygarlığının egemenliğinin ifadesi ve aracı olur.
Burada tıpkı dinin ele alırken gösterdiğiniz gibi, inanç kavramının epistemolojik kategori olması gibi bir durum söz konusudur. Epistemolojik kategoriler tıpkı biyolojik kategoriler gibi sosyolojik kategoriler değildirler, tıpkı “sosyal hayvan olarak insan” gibi inanç da sosyolojik bir kategori değildir. Ama inanç, tıpkı birey anlamında insan gibi, özele ait, politik olmayan anlamında da bir anlama sahiptir ve bu anlamda tamamen hukuki; burjuva toplumunun örgütlenmesine has bir kategoridir. “Din bir inançtır” dediğimizde, nasıl burjuva hukukunun bir kategorisini sosyolojik bir kategori yapmış olursak; aynı şekilde toplumu veya üretim ilişkilerini insanlar arası ilişki olarak tanımladığımızda; burjuva toplumunun ortaya çıkardığı ve burjuva hukukunun temeli olan; burjuva toplumunda var olan bir kavramı, birey kavramını  sosyolojik bir kavram olarak kullanmış oluruz.
İşin ilginci bunun böyle olduğunu söyleyen, insan kavramının tam da burjuva bir insan olduğunu söyleyen bizzat Marks’ın Kendisidir. Önsöz’den birkaç sayfa sonra Ekonomi Politiğin Eleştirisine Giriş’in hemen başında Üretim’i ele alırken kendisi aynen şunları yazar:
“Toplum olarak üretimde bulunan bireyler -bundan dolayı da toplumsal bakımdan belirlenmiş bireylerin üretimi, işte hareket noktamız. Smith ve Ricardo'nun incelemelerine başlangıç olarak kabul ettikleri bireysel ve tecrit edilmiş avcı ve balıkçı, 18. yüzyılın gerçeğe uymayan yavan hayalleri içinde yer alırlar. Bunlar, bazı uygarlık tarihçilerinin sandıkları gibi, pek aşırı inceliklere karşı basit bir tepkiyi, ve iyice anlaşılmayan doğa koşullarına bir dönüşü hiç de ifade etmeyen Robensonculuklardır. Aynı şekilde, nitelik bakımından birbirinden bağımsız olan konular arasında, bir antlaşma (sayfa 245) ile ilişkiler ve bağlar kuran Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi de, bu biçimde bir doğacılığa dayanmaktan uzaktır. Bunların hepsi görünüştür, küçük ve büyük RobensonculukIarda sırf estetik nitelikte görünüş. Gerçekte söz konusu olan, 16. yüzyılda hazırlanmakta olan ve 18. yüzyılda dev adımlarla olgunluğa doğru yürüyen "burjuva toplumun" müjdelenmesidir. Serbest rekabetin hüküm sürdüğü bu toplumda, birey, kendisini daha önceki tarihsel çağlarda belirli ve sınırları çizili bir insan konglomerasının (yığışımının) unsuru haline getiren doğal vb. bağlardan kopmuş olarak görülmektedir. 18. yüzyıl peygamberleri için -ki Smith ve Ricardo da onların tutumlarını tam olarak benimsemiş bulunmaktadırlar-, bir yandan feodal toplum biçimlerinin dağılmasından, öte yandan 16. yüzyıldan beri gelişmiş olan, yani üretim güçlerinden meydana gelen bu 18. yüzyıl bireyi, geçmişte yaşamış olan bir ideal gibi görünmektedir. Onlar, bunda bir tarihsel sonuç değil, tarihin bir hareket noktasını görmektedirler, çünkü onlar, bu bireyi, bir tarih ürünü olarak değil, bir doğa verisi olarak, insan doğası kavramlarına uygun doğal bir şey gibi değerlendirmektedirler. Bu hayal şimdiye kadar her yeni çağın paylaştığı bir hayaldir. 18. yüzyıla birçok bakımlardan karşı çıkan ve aristokrat niteliği ile tarihsel alanda daha çok tutunabilen Steuart, bu safça hayalden kendini kurtarmıştır.
      “Tarihte ne kadar gerilere gidersek birey, -ve üretici birey de- o ölçüde, bir bağımlılık durumunda, daha büyük bir bütünün üyesi olarak görünmektedir: bu durum, ilkönce aile içinde ve kabileyi meydana getirecek kadar genişlemiş olan aile içinde; daha sonra da kabilelerin çatışmasından ve birbiriyle kaynaşmasından meydana gelen değişik toplum biçimlerinde tamamen doğal olarak belirmektedir. Toplumsal bütünün değişik biçimlerinin, bireye, özel amaçlarını gerçekleştirmeye yarayan basit bir araç olarak kendi dışında bir gereksinme olarak görünmeleri, ancak 18. yüzyılın (sayfa 246) "burjuva toplumu"nda olmuştur. Ama bu görüşü, tecrit edilmiş birey görüşünü doğuran çağ, toplumsal ilişkilerin (bu bakımdan genel bir niteliğe bürünerek) geçmişte görülmedik büyük bir gelişmeye ulaştıkları çağdır. İnsan, sözcüğün tam anlamıyla, bir zoon politikon[2*] yalnızca toplumcul bir hayvan değil, ancak kendini toplum içinde tecrit edebilen bir hayvan. Toplum dışında tecrit edilmiş birey tarafından gerçekleştirilen üretim -ki bu ıssız bir yere rastlantı olarak götürülmüş olan ve topluma özgü güçlere sahip bulunan bir uygar kişinin başına gelebilecek istisnai bir haldir- birbiriyle konuşan canlı bireylerin bulunmadığı yerde dilin gelişmesi kadar saçma bir şeydir. Bu konu üzerinde daha fazla durmanın gereği yoktur. 18. yüzyıl insanları arasında bir anlamı ve varlık nedeni olan bu safça görüşler, Bastiat, Carey, Proudhon vb. tarafından çok ciddi olarak çağdaş ekonomi politiğin içine sokulmaya kalkışılmamış olsaydı, bu noktaya değinmenin gereği de olmazdı. Proudhon için, tarihsel kökenlerini bilmediği bir iktisadi ilişkiyi, tarihsel-felsefi bakımdan açıklayabilmek için mitolojiye başvurmak; elbette ki kolay bir yoldur; bu ilişki fikri, Adem'in ya da Prometeus'un aklına günün birinde hazır olarak gelmiş, ve onlar da bunu dünyaya kabul ettirmişler, vb... sayıklamaya varan locus communis kadar usandırıcı bir şey olamaz.”
Yani bizzat Marks’ın kendisi, sadece bu biçimiyle insan kavramını değil, insan kavramının çıkışının bile, bizzat burjuva toplumunun ürünü olduğunu ifade etmektedir. “Serbest rekabetin hüküm sürdüğü bu toplumda, birey, kendisini daha önceki tarihsel çağlarda belirli ve sınırları çizili bir insan konglomerasının (yığışımının) unsuru haline getiren doğal vb. bağlardan kopmuş olarak görülmektedir.” satırlarında çok açıktır bu. Ama burada bile aynı zamanda ifade güçlüğünün sınırını da göstermektedir. Yani diğer toplumlarda da birey ya da insan var, ama oralarda henüz yığının bir parçası, kopmuş değil. Farklı insan veya bireyler var. Tıpkı tarihte de farklı dinler, yani inançlar olduğunu söylemek gibi bir hata bu. Nasıl tarihte başka inançlar yoktuysa; Özele ait, politik olmayan anlamında inanç kavramının kendisi burjuva toplumunun bir kavramıysa; tarihte de farklı, yığının parçası bireyler veya insanlar yoktur; bizzat insan (birey) kavramının kendisi burjuva toplumunun bir kavramıdır. Çok açık ki, Marks’ın akıl yürütmesi mantık sonuçlarına varmamaktadır. Burjuva uygarlığının dayandığı kavramlara eleştirisi, son noktasına kadar gidebilmiş değildir.
Marks’ın tarihselliğini vurguladığı insanın, başka toplumlarda başka olduğunu söylerken, hala bireylerden hareket etmekte ve İnsan’ı birey anlamında kullanmaktadır. Bunu yaparken de, aslında burjuva toplumun insan ve toplum kavramını, bilinçsizce yeniden üretmektedir. Çünkü Tarih’te birey yoktu. Bireyin şu veya bu tarihsel biçimi yoktur; bizzat birey kavramının kendisi de Birey de burjuva toplumunun bir ürünüdür. Tarih’i açıklamakta; toplumu açıklamakta, birey ve insan kavramını kullandığınız an, burjuva toplumunun dayandığı bir ideolojik kavramı sosyolojik bir kavram haline getirmiş olursunuz. Marks’ın tam da yaptığı budur.
Marks, yukarıda aktarılan satırlarda, konusunun ve “hareket noktası”nın “Toplum olarak üretimde bulunan bireyler -bundan dolayı da toplumsal bakımdan belirlenmiş bireylerin üretimi” olduğunu söyleyerek başlamaktadır. Yani Marks, bir yandan, birey kavramının (ki insan kavramıyla ayıdır), burjuva toplumuyla birlikte ortaya çıktığını; bu sosyal üretim ilişkisinin düşüncede yansımasının bir “İnsan” ve “birey” kavrayışını mümkün kıldığını belirtmekte; ama konusunu tanımlarken bu üretim ilişkilerini inceleyeceğini ifade ederken bu ilişkiyi bizzat kendisi bireyler arası bir ilişki gibi açıklayarak, tam da burada, burjuva uygarlığının ufkunun içinde kalmaktadır.
Elbette, Marks’ın birey derken kastettiği, bir Robenson değildir, yani burjuva toplumunun bir insanı değildir; o zaten Robenson’un burjuva toplumunun bir ürünü olduğunu açıklamaya çalışmaktadır. Ama insanlar veya bireyler arası ilişkiden söz ettiğinde, farklı toplumlarda, o üretim ilişkileri tarafından belirlenen farklı yapılardaki bireylerin bir ilişkisinden söz etmiş olmaktadır. Yani Marks, haklı olarak, insanlar değişmektedir, insanlar farklı üretim ilişkilerinde farklıdır tarih ve toplum üstü bir insan yoktur derken haklıdır, ama bizzat insan kavramının kendisinin de, tarih ve toplum üstü olmadığını; tarihin belli bir dönemindeki üretim ilişkisinin insanların bilincinde yansısı olduğunu unutmakta, kapıdan kovduğu bacadan içeri girmektedir. Yani Marks, insanın değiştiğinden söz etmekte, toplum sözleşmesi yapan insanların burjuva toplumunun insanları olduğunu söylemekte, bu bayağılıkla uğraşmayı bile gereksiz görmekte ama bizzat bu insan (birey) kavramının; yani Robenson olmaktan çıkmış ve tüm tarihte üretim ilişkilerine bağlı olarak değişen insan (birey) kavramının kendisinin de bizzat burjuva uygarlığının bir kavramı olduğunu unutmaktadır
O başka toplumlarda, Birey ve İnsan kavramı yoktu. Ama sadece o kadar değil, Birey ve İnsan da yoktu. Yani kavramın konusu olun şeyin kendisi de yoktu. Tam da birey veya insan kavramı burjuva toplumunun bir kavramı; burjuva hukukunun dayandığı bir kavram olduğu için yoktu; nasıl tarihte inanç olarak dinler yok idiyse ve inanç olarak din sadece modern toplumda varsa ve dinin bir inanç olduğu inancının kendisi burjuva toplumunun diniyse.
Marks, diğer toplumlarda farklı bireyler ve birey anlayışları olduğunu var saymaktadır. Halbuki diğer toplumlarda ne birey, ne insan ne de birey ve insan fikri vardır. Bireyler ve insanlar burjuva toplumunda ortaya çıkmışlardır. Başka toplumlarda başka birey ve insanlar yoktu. Marks ise sorunu sanki her toplumda farklı bir birey ve insan ve birey ve insan kavrayışı varmış gibi koymaktadır. Yani bir bakıma Marks, birey ve insanın; birey ve insan kavranışının değiştiğini söylemektedir. Ama tam da bu yaklaşımın kendisi burjuva uygarlığının kategorilerinin dışına çıkamaz. Çünkü diğer toplumlarda farklı birey ve insanlar; birey ve insan kavrayışları yoktur. Tarihte başka birey ve insanlardan; başka birey ve insan kavranışlarından söz etmek, tıpkı tarihte başka inançlar olduğunu, başka dinler olduğunu (İnanç anlamanda din) söylemek gibidir; tarihe burjuva uygarlığının kategorileriyle bakmaktır.
Marks, nasıl burjuva aydınlanmasının varsayımlarını kabul ederek, özel politik ayrımının bizzat kendisinin; dine inanç demenin ve onu inanç diyerek özele tıkmanın kendisinin modern toplumun dini, yani üstyapısı olduğunu görmeyerek farkına varmadan burjuva uygarlığının örgütlenmesinin kavramlarına dayanıyor ve bu din kavramını tüm tarihe yayıyorsa; aynı şekilde burjuva aydınlanmasının insan kavramına dayanmakta ve bu kavramı tüm tarihe yaymaktadır.
Ama tam da böyle yaparak, burjuva uygarlığının örgütlenmesinin dayandığı; bizzat burjuva uygarlığının kavramları olan ideolojik kavramları; bilimsel analizin araçlarıymış gibi kullanmaktadır. Bu bacadan giren insan ve din kavrayışları, Marksizm’i teslim almış; onu hareket noktasından bile çok daha gerilere sürüklemiş; tüm yaratıcı potansiyelini tüketmiş; Marksizm’i Marksizm olmaktan çıkarmış bulunmaktadır. Apandisit (örneğin Burjuva uygarlığının örgütlenmesinin dayandığı İnsan ve Din kavramları), iltihaplanıp organizmayı (Marksizmi, Tarihsel maddeciliği) öldürmüş bulunuyor; yeniden doğuş için, apandisitten, kör bağırsaktan kurtulmak gerekmektedir.
*
Bu insan kavramından çıkan bir de Toplum kavramı vardır. Bu toplum kavramının nasıl yanlış; Marksizm’le uyuşmayan; burjuva uygarlığı ve kapitalist üretim ilişkileriyle damgalı olduğunu gösterebilmek için şöyle bir benzetme işe yarayabilir. Kısaca buna da değinelim.
Bu anlayışa göre, Madde nasıl Atom’lardan oluşuyorsa; Toplum da bireylerden oluşmaktadır. Maddenin kendi özelliğini gösteren en küçük parçası nasıl atomlarsa; toplumun da onun özelliğini gösteren en küçük parçası insanlardır. (Robenson bu anlayışın romanıdır, İnsan kavramı da bu anlayıştan çıkar zaten) O halde, insanı ve insanlar arası ilişkileri anladığınızda toplumu da anlayabilirsiniz. Bunun mantık sonucu da şuraya gider: İnsanlar değişirse, Toplum da değişir. Toplumu değiştirmek için insanların değişmesi gerekir.
Bu tamamen mekanik bir analojiden kaynaklanır ve tümüyle yanıltıcıdır. Ama yanlışlığı ve bayağılığı ölçüsünde de yaygındır.
İnsan, toplumun aynı özelliği gösteren en küçük parçası değildir; yani toplumun kendisinden oluştuğu atomlar, insanlar (bireyler) değildir.
Yukarıdaki yaklaşım, nasıl maddeyi anlamak için atomları anlamak gerekiyorsa, toplumu anlamak için de, insanı anlamak gerektiği noktasından hareket eder. O halde, toplum maddesinin atomları olan insanları anlayabilirsek, toplumu da anlayabiliriz sonucuna ulaşır. Tabii insanı anlamak için de, onun iç güdülerini o atomların çekirdeği gibi görür. Böylece bu anlayış ister istemez, tarih ve toplum üstü bir insan özü fikrine varır. Ve böylece tarih ve toplum üstü bir insan kavrayışından hareketle tarihi ve toplumu anlamaya çalışır.
Halbuki Marksizm’in tam da aştığı ve reddettiği budur. Toplum insanlardan oluşmaz, insanları toplum yaratır. Ve o insanlar, birey anlamında İnsan değildirler; biyolojik bir tür olarak insandırlar. Onlar tarihin çok özel bir döneminde, modern kapitalist ilişkilerin geçerli olduğu bir toplumda, birey anlamında İnsan olurlar veya öyle görünürler ve kendilerini öyle kavrarlar.. Dolayısıyla sadece tarih ve toplum üstü bir “İnsan özü” değil, insan da yoktur. Birey olarak insan ve insan tasavvuru bile, tarihin ve toplumun belli bir döneminde ortaya çıkar ve belli bir üretim ilişkisinin zihinde yansımasıdır; aynı zamanda onun hukuki bir ifadesidir. Yani insan kavramı sosyolojik analizin ve açıklamanın dayanacağı bir kavram değildir ve olamaz. Bizzat bu insan kavramının kendisi; sosyolojik analizin konusudur. İnsan, bir açıklama ve analiz aracı değildir ve olamaz; aksine açıklama ve analizin bir konusudur.
Eğer yukarıdaki Madde-Toplum, Atom-İnsan benzetmesine bağlı kalırsak, farkı şöyle açıklayabiliriz. Toplumun kendisi bir atom gibidir. Marksist toplum kuramı için, Birey’e ihtiyaç yoktur. Ama hem bu gün var olan somut Birey’i (İnsan’ı) açıklamak için; hem de bizzat birey (İnsan) kavramını açıklamak için Marksist Toplum kuramına ihtiyaç vardır.
Toplum bireylerden oluşmaz. Eğer benzetmeye bağlı kalırsak, toplumun kendisi bir atom gibi ele alınmalıdır. Toplum çekirdeğinde içinde o atoma niteliğini veren üretici güçler olan ve üretim ilişkileri çekirdeği oluşturan; üstyapısı (dini) elektron Sferi olan bir atomdur ya da böyle tasavvur edilebilir.
Eğer İnsan’ı anlamak gerekiyorsa (ki insanı anlamak sorunu da bizzat bir insan var sayımından yola çıktığından, burjuva uygarlığının damgasının taşır; “insanı anlamak” sorunu da burjuva uygarlığının; modern toplumsal ilişkilerin ortaya çıkardığı ve onlar içinde mümkün olan bir sorudur, dolayısıyla sorunun kendisi ideolojiktir, ama böyle olduğunu bile bile fikrimizi anlatmak için kullanalım) İnsanı anlamak için, toplumu, Toplumun “çekirdeğini” anlamak gerekir. Toplumun kendisini bir atom gibi gördüğümüzde, Üretici Güçler veya Üretim İlişkileri onun “çekirdeğine” karşılık düşer. Üstyapı ise bu üretim güçleri ve ilişkilerinin etrafındaki Elektron sferleri gibidir. İnsanı anlamak, toplumu anlamakla; toplumu anlamak ise, toplumun çekirdeğini ve elektronlarını (Üretim ilişkilerini ve Üstyapısını) anlamakla mümkün olabilir. O zaman zaten insanın, toplumun bir yapı taşı veya onu oluşturan en küçük parçası olmadığı; bizzat insan kavramının kendisinin bile, bu ilişkiler tarafından tarihin belli bir döneminde ortaya çıkarıldığı görülür.
Toplumdaki insanları maddenin atomlarına benzeten kavrayış; aslında modern toplumun birey kavrayışı olmadan ve birey ortaya çıkmadan olamazdı. Birey ise, kapitalist üretimde, artı değerin kaynağı iş gücü olduğu; iş gücünün dilinin, soyunun, dininin onun yarattığı artı değer üzerinde hiçbir etkisi olmaması nedeniyle, onun kapitalizm öncesindeki toplumda, tüm toplumsal örgütlenmeyi belirleyen ve üstyapıyı oluşturan dinden (soydan ve tanrıdan) koparılmasıyla, soyutlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Yani bizzat bu soyutlamanın kendisi; birey veya toplumsal sözleşme yapan; atom gibi insan kavrayışının kendisi, modern toplumun dinidir. Yani bir insan, bir birey kavramından yola çıktığınız an; burjuvazi karşısında ne kadar eleştirel; ne kadar sosyalist olursanız olun, burjuva uyarlığının dayandığı dinin bir amentüsünü söylemiş olursunuz, tıpkı, dini bir inanç olarak ele aldığınızda; özel ve politik ayrımı gibi bir ayrımın toplumda olduğunu söylediğinizde yapmış olacağınız gibi.
Marksizm için en büyük tehlike, Burjuva toplumunun örgütlenmesinin dayandığı kavram ve ayrımları, ki bunların hepsi son duruşmada ideolojik hatta hukuksal kavramlardır, sosyolojik analizin kavramları olarak kullanmaktan çıkar. Din burjuva toplumuna göre inançtır. Sosyolojik olarak ise tüm üstyapıdır. Ama Toplumda, üstyapının bir ögesi olarak inançtan, dinden söz ettiğinizde, burjuva uygarlığının örgütlenmesinin dayandığı din kavramını; sosyolojik bir analiz aracı olarak kullanmaya kalkmış olursunuz.
Aynı şekilde, İnsan (Birey) burjuva uygarlığının dayandığı bir kavramdır; toplumsal ilişkileri açıklamak için insan kavramından yola çıktığınızda; burjuva uygarlığının dayandığı; burjuva toplumunun örgütlenmesinin temelini oluşturan bir kavramı sosyolojik bir analiz aracı olarak kullanmış olursunuz. Farkına varmadan, karşı çıktığınızın bir savunucusuna dönüşürsünüz. İşte Marksizm’in başına gelen tamı tamına budur.
İnsan biyolojik bir tür olarak, yani Homo Sapiens olarak, muhtemelen 100.000 yıl önce bu günkü biçimiyle ortaya çıkmıştır. Ama birey olarak insan, yani burjuva ideolojisinin ve hukukunun bir kavramı olarak insan ve burjuva toplumunun ilişkilerinin ürünü olarak insan topu topu üç beş yüz yıldır vardır. Tarihte insan (birey) yoktur.
Burjuva uygarlığının tanımladığı ve hepimizin artık, şu satırlarda bile bilinçsizce kullanacağımız anlamıyla, İnsan, topu topu iki üç yüz yıl önce ortaya çıkmıştır ve aslında sosyolojik değil; ideolojik bir kavramdır: İnsan kavramını yaratan ve kullanan insanın kendisi, aslında bizzat kapitalist üretim ilişkilerinin ve onun üzerinde yükselen burjuva uygarlığının yarattığı bir insandır. Burjuva uygarlığının yarattığı ve dayandığı ideolojik ve hukuki bir kavram olan insan kavramını, bu kavrayışın ürünü olan insanlar kullanmaktadır. Bu nedenle, bu uygarlığın dayandığı insan kavramı olmadan; bu uygarlığın yarattığı insanlar olamaz. Ama bu uyarlığın yarattığı insanlar olmadan da, bu uygarlığın yarattığı insan kavramı olamaz.
Bütün modern sosyolojiler, yani burjuva sosyolojileri, bu kendi üzerine kapanan dairenin içinde dönerler. Marksizm özünde, bu kendi içine kapanan dairenin dışına çıkıp, bu dairenin kendi içine kapandığını göstermektir. Ne var ki, bizzat Marksizm’deki aydınlanmanın kalıntıları, onu tekrar bu dairenin için çekip bayağılaştırmakta, özünü yok etmektedir, tıpkı yukarıda bizzat bizim kullandığımız “İnsan kavramını yaratan ve kullanan insanın kendisi, aslında bizzat kapitalist üretim ilişkilerinin ve onun üzerinde yükselen burjuva uygarlığının yarattığı bir insandır” ifadesinde olduğu gibi.
Tarih’te nasıl Roman yoksa, Dram yoksa,  İnsan da yoktur. İnsan da Roman gibi, modern toplumun ürünündür. Tarihte başka romanlar yoktu. Başka dramlar yoktu. Trajediler, komediler, destanlar; masallar, lirik şiirler vardı ama dram yoktu, çünkü birey yoktu, insan yoktu. Eğer tarihte başka insanlar da olsaydı, aralarındaki ilişkiyle üretim ilişkilerini oluşturan, başka romanlar, başka dramlar da olurdu.
Kapitalizm öncesinde, insan, toplumun dışında ve ondan bağımsız olarak; toplumu oluşturan bir atom gibi düşünülemez bile.
İşte Marks’ın satırları, tam da bu noktada, karşı çıktığı ve yıkmaya uğraştığı burjuva uygarlığının kategorilerine bağlı kalmaktadır. Tarihe ve Topluma Burjuva uygarlığının kategorileriyle bakmaya başlamaktadır birden bire. Halbuki, Üretici Güçler ve Üretim İlişkileri kavramı, pek ala bu anlamda “İnsan” olmadan da olabilir. “İnsan”, Tarihsel Maddeciliğin içinde bir Kör Bağırsak’tır
Tarih boyunca, “insan” ancak toplum aracılığıyla var olmuştur. İnsan’ı anlamak, toplumsal ilişkileri anlamakla olur; Toplumsal ilişkileri anlamak için insanı anlamaktan yola çıkılamaz. Eğer insan diye bir şey varsa ve muhakkak söz etmek gerekirse, “İnsan” bir toplumsal ilişkidir. Nasıl bir makine, bir iktisadi ilişki içinde bir üretim aracı olabilirse; insan (Homo Sapiens) denen biyolojik varlık da, ancak bir toplumsal ilişki içinde insan olabilir. Bu ilişkinin, somut toplumlarda ve tarihte nasıl bir ilişkiye, yani nasıl insanlara (toplumsal ilişkilere) karşılık düştüğü ise, yani insan türleri ise, ancak toplum türlerinden hareketle anlaşılabilir. Toplum türlerini belirleyen ise, son duruşmada Üretim Güçleri’dir.
İnsan’ı ancak toplumsal ilişkiler; bu ilişkilerin biçimi anlamında kullandığımızda, bir didaktik araç olarak, bir eski alışkanlık olarak, İnsan’dan söz etmenin bir anlamı olabilir. Ama o anlamda zaten bilimsel olarak bir insan kavramına ihtiyaç yoktur; o toplumsal ilişkilerin karşılığı, bir kot olarak kullanılmaktadır. O insan insan değildir; birey değildir; toplumsal ilişkilerin tümü anlamındadır. Onları yaratan bir şey değil; onların karşılığı bir kottur. Bu ilişkilerin çok özel bir döneminde bu insanlar birey anlamında insanlar olurlar ve birey anlamında insan fikri oraya çıkar. Birey anlamında insan kavramının kendisi belli bir toplumsal ilişki biçiminde var olur.
Burada şu unutulmasın, bu satırlardaki eleştiriler, Marksizm’in özeleştirleridir; bu eleştiriler bizzat Marks’a dayanmaktadır.  Tıpkı ilk otomobillerin at arabaları biçiminde olması gibi; tıpkı üretim ilişkilerinin o güne kadar var oldukları üretim ilişkileri içinde gelişmesi gibi; Marks, yeni bir kavram sistemini ve teoriyi, burjuva uygarlığının kavramlar ve kavrayışlarını bol bol kullanarak açıklamaktadır. Marks’ın ortaya attığı yeni kavramlar ile onu açıklamakta kullandığı kavramlar arasında bir çelişki bulunmaktadır. Bir yandan Üretim İlişkileri kavramını ortaya koymakta; bir yandan onu bir bakıma burjuva toplumunun toplumsal sözleşme yapan bireyi gibi insanlar arası ilişki gibi kullanmakta ve öyle ifade etmektedir. Marksizm aydınlanmanın çocuğudur çünkü. Yine Marks’ın kendi ifadesiyle “Geçmiş kuşakların mirası yaşayanların üzerine bir kabus gibi çök”mektedir.
*
Tekrar ederek başlayalım.
Sosyal HayvanZoon Politikon” anlamıyla İnsan kavramı Biyolojik bir kavramdır; sosyolojik bir kavram değildir.
Birey” Anlamında, aralarında yaptıkları anlaşmalarla veya ilişkilerle “Toplum” veya Üretim İlişkilerini yarattığı varsayılan anlamda İnsan kavramı ise, modern toplumun örgütlenmesinin dayandığı; modern toplumun dininin bir kavramıdır. Bu anlamda da bilim dışı (ideolojik) bir kavramdır; sosyolojik bir kavram değildir.
Sosyolojik olarak, İnsan modern toplumun dininden olandır. Yani Müslüman ya da Hıristiyan’dan farklı bir kavram değildir. İslam dininden olana nasıl Müslim deniyorsa, Dinin bir inanç olduğunu; özel ve politiğin ayrı şeyler olduğunu söyleyen ve bu kabule dayanan dinden olanlar da İnsan’dır. İnsan kavramının biricik sosyolojik karşılığı budur.
Örneğin kendisinin İslam inancında olduğunu, yani dinlerin bir inanç olduğunu söyleyen bir Müslüman, eğer kendisinin kendisi hakkındaki yargısıyla değil, sosyolojik olarak değerlendirilirse, Müslüman değil, İnsan’dır.  Bir İnsan, hem Müslüman hem de İnsan olamaz; hem Hıristiyan hem de İnsan (yani birey) olamaz. Tıpkı hem Alevi hem Sünni olamayacağı gibi.  Hıristiyan, Alevi, Müslüman, Budist’ler vs. de İnsan olamazlar. Bu gün Budizm’e inandıklarını; İslam’a inandıklarını; Alevi inancında olduklarını söyleyenlerin hepsi, İnsan’dırlar, Alevi, Müslüman veya Hıristiyan değildirler. “İnsan” olmak, birey olmak, modern toplumun dininden; yani dinin inanç olduğunu söyleyen dinden olmaktır.
İnsan ancak bu anlamda, hukuki ya da biyolojik bir kavram olmaktan çıkar, bilimsel ve sosyolojik bir adlandırma haline gelir. Tam da bu nedenle, sosyolojik bir kavram olarak insandan tarihte söz edilemez, dolayısıyla da onlar aralarında ilişkiye girip, üretim ilişkilerini de yaratamazlar.
Üretim İlişkileri”, Tarihsel Maddecililiğin bir kavramıdır, sosyolojik bir kavramdır. Ama bu kavramı açıklamakta kullanılan insan kavramı sosyolojik bir kavram değildir. Üretim İlişkileri kavramı için ne biyolojik, ne de ideolojik (birey anlamında), ne de sosyolojik anlamıyla (yani modern toplumun dininden olan anlamında) “insan” gerekmez. Üretim İlişkilerinin bireyler arası bir ilişki gibi görülmesi, bütünüyle modern kapitalist toplumda var olabilir; onun altyapısının incelenmesiyle bu anlaşılabilir. Onu böyle görmenin kendisi, modern toplumun dininin dayandığı temel bir dogmadır.
Ne var ki, bu çok farklı anlamların, hep aynı sözcükle karşılanması ve ortaya çıkan karışıklık, bu kavramların modern toplumun dininin kavramları olarak kullanıldığını gizlemektedir. Örneğin İnsan’dan söz edildiğinde, onun “zoon politikon” anlamında söylendiği, dolayısıyla bunun bilimsel bir kullanım olduğu sanılmaktadır. Ama biyolojik bir kavramı, sosyolojik bir kavram olarak kullanmanın hiçbir bilimsel değeri yoktur, o sadece ideolojik bir kavrama bilimsel bir görünüm sağlar, yanılsamaya yol açar.
Yani burjuvazinin ya da modern toplumun dini, başka bilgi veya bilim dallarına ait olan kavramları, tamamen başka anlamlarda bizzat kendi örgütlenmesinin temeli olan kavramlar olarak kullanmakta ve kendi ideolojisine onlar aracılığıyla bilimsellik maskesi takabilmesidir.
Örneğin Burjuva toplumunun örgütlenmesinin dayandığı insan kavramı, ideolojikliği çok açık olan bu kavram, biyolojik anlamda insan kavramının ardına gizlenerek, sosyolojik bir kavram gibi kullanılmaya başlandığı an bütün sosyoloji, burjuva toplumunun örgütlenmesinin bir aracına dönüşür. Aslında açıklanması gereken şeyin kendisi, sanki bir açıklama aracıymış gibi görünür.
Aynısı, daha önce Beşikçi Eleştirisi’nde de gösterdiğimiz gibi, Din veya İnanç kavramında da olur.
Burjuva sosyolojisi, aydınlanma, dini inanç olarak tanımlar. İnanç, tıpkı insan kavramının sosyolojik bir kavram olmayıp biyolojik bir kavram olması gibi, sosyolojik olmayan epistemolojik bir kavramdır. İnanç, bundan başka aynı zamanda hukuki, burjuva toplumunun örgütlenmesinin temeli olan bir kavramdır; Özel’e ait, politik olmayan anlamına gelir ve özel ve politik ayrımı; yani burjuva toplumunun örgütlenmesinin temeli buradan çıkar.
Kavramın bu biçimiyle ideolojik, hukuki, burjuva toplumunun örgütlenmesine ait bir kavram olduğu çok açıktır. Ama bu inanç kavramı, epistemolojik inanç kavramının, bilimsel olanın zıddı anlamandaki inanç kavramının ardına gizlenerek, sosyolojik bir kavram gibi ortaya çıkar. Bu andan itibaren, sadece din kavramının kendisi değil, sosyolojik analizin tüm kavramları da birer ideolojik kavram haline dönüşür.
Nasıl olur bu?
Sosyolojik olarak, Din inanç değildir. Din tüm üstyapıyı kapsar; üstyapının somut görünümüdür. Ve bu nedenle; Dine din (inanç) denmesi de bizzat, modern toplumun dini, yani modern toplumun tüm üst yapısının somut bir görünümüdür.
Din tüm üstyapı olarak ele alındığında, dinin anatomisini, yani yapısını veya o yapının işlevlerini incelerken, ideoloji, sanat, hukuk, politika, ahlak vs. dini oluşturan yapıyı analizin araçları olabilir ve böyle kullanılabilir. Bu anlamda, bu kavramlar sosyolojik analizin kavramları olabilir. Ama böyle olmaları için, her şeyden önce, dinin içinde; dinin analizinin araçları olmaları ya da dini oluşturan öğeler olmaları gerekir.
Ama Din, bir “inanç”, bir “ideoloji”, bir “bilinç biçimi” olarak tanımlandığı an, bu kavramların hepsi; dinin yanı sıra; tıpkı din gibi, modern toplumun örgütlenmesinin araçları olan, hukuki ve ideolojik kavramlar haline dönüşürler. Artık o andan itibaren açıklamanın araçları değil, bu yeni anlamlarıyla bizzat açıklanması gereken fenomeni oluştururlar. Yani niçin bu kavramların dinin yanı sıra denerekten anlamlandırıldığı açıklanması gereken fenomendir; tıpkı dinin niçin inanç olarak tanımlandığı gibi. Bunu somutlamaya çalışalım. Çünkü farklı içeriklerin aynı sözcüklerle karşılanması, bunun anlaşılmasını olağanüstü zorlaştırmaktadır.
Şöyle bir örnek verelim. Sanat veya estetik, ister modern ister antik veya arkaik olsun, dinin dışında var olamaz. Laik olduğu söylenen modern sanat da, laiklik, yani dini inanç ve özel olarak tanımlamak modern toplumun dini olduğu için, bu dinin dışında anlaşılamaz.
Orhan Pamuk, “Benim Adım Kırmızı” adlı romanında, minyatürde niçin perspektif olmadığını çok güzel açıklıyor örneğin. Bu onların perspektifi bilmemelerinden değil, ki öyle olsaydı, bilmemeleri bile, bizzat üretim ilişkileri ve o ilişkilerin ifadesi olan üstyapı yani din aracılığıyla açıklanabilirdi, perspektifin o toplumun üstyapısıyla yani diniyle uyuşmaması nedeniyledir. Aynı şekilde, artık perspektifsiz resim olmaması da, minyatür olmaması da, bizzat modern toplumun dini içinde anlaşılabilir. Eskiden insan, birey olmadığı için perspektif yoktu; şimdi bütün toplum bireylerden oluştuğu için minyatür yoktur. Yani sanat ancak tümüyle üstyapı olarak dinin içinde anlaşılabilir ve dinin (Üstyapının) analizinin bir aracı olabilir.
Ama dini inanç olarak, sanatın veya estetiğin yanı sıra, bir üstyapı kurumu; bir bilinç biçimi vs. olarak aldığınız an, sadece Din kavramını değişmiş olmaz, sanat ve estetik kavramı da; o dinin içinden; onu analizin bir aracı olmaktan çıkar; dinin yanı sıra üstyapıyı oluşturduğu söylenen bir ideolojik kavram haline; burjuva toplumunun örgütlenmesini sağlayan bir kavram haline dönüşür. Ama bu haliyle artık, somut toplumda aslında din dışında bir sanat olmadığından, ne modern, ne antik ne de arkaik sanatı, ne de dini anlamak mümkün olur.
Ya da bunu daha açık görmek için Hukuk’u ele alalım. Tarihte bütün hukuk sistemleri din içinde var olur. İster Alevinin Dar’ı, ister İslam’ın Kadısı, ister Modern toplumun Hakim’i, hepsi üstyapının yani Dinin yapılanışının bir aracıdır. Dinin dışında bir hukuk yoktur. Bizzat din dışı olduğunu söyleyen modern hukukun kendisi, dini inanç olarak tanımlayan ve hukukun din dışında olduğunu söyleyen hukukun içindedir. Bu nedenle, hukuku dinin dışında anlamak mümkün değildir. Hukuk, üstyapının, yani dinin analizinin bir kavramı olabilir.
Ama dini bir inanç, bir bilinç biçimi olarak, bir üstyapı kurumu olarak; hukukun yanı sıra tanımladığınız an, sadece dini inanç olarak tanımladığınız için değil; din dışı bir hukuk varmış gibi koyduğunuz için, ki bu tam da modern toplumun dinidir, hukuk kavramını da ideolojik bir kavram haline dönüştürmüş olursunuz.
Bu anlam kayması politikadan ahlaka her alanda görülebilir. Din dışı bir politika mümkün olmamasına rağmen, politik, dinin yanı sıra bir üstyapı kurumu gibi tanımlandığında; üstyapının(dinin)  bir öğesi olmaktan; bir analiz aracı olmaktan çıkar, örneğin özel olmayan anlamı kazanır. Modern toplum ise, bütünüyle bu özel ve politik ayrımına dayanmaktadır. Modern toplumun dininin özü, özel ve politik ayrımının kendisidir.
İşte, Tarihsel maddeciliği açıklamasının daha ilk satırında, insan kavramıyla burjuva toplumunun örgütlenmesinin bir aracı olan bir kavramı, sosyolojik bir kavram gibi ele alan Marks, diğer kavramlarda da aynı yanlışı yapar. Tıpkı Burjuva uygarlığı gibi, Din’i bir inanç, bir bilinç biçimi olarak, bir üstyapı öğesi olarak tanımlar. Dolayısıyla, onunla birlikte, Ahlak, Hukuk, Politika vs. hepsi burjuva toplumunun örgütlenmesinin aracı olan kavramlar haline dönüşür. Sonra da bu kavramları, sanki artık bu yeni anlamlarıyla sosyolojik analizin kavramlarıymış gibi, Tarihsel Maddeciliğin kavramlarıymışçasına kullanmaya kalkar. Artık oradan itibaren Marksizm bir sosyoloji değil; burjuva toplumunun ideolojisi olur. Tarihsel Maddecilik, Tarihsel Maddecilik olmaktan çıkar.
Tekrar alıntıyla görelim.
Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile -ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir-, hukuki, siyasal, dinsel, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırt etmek gerekir
Görüldüğü gibi, Marks, tam da dini, bir inanç, bir bilinç biçimi olarak ele alarak, onun siyasal, hukuki, artistik, felsefi’nin yanına koymaktadır. Ama o andan itibaren, aslında onlar da, modern toplumun dininin kavramları haline; ideolojik ve hukuki kavramlar haline gelmiş olmaktadırlar. Ve Marks onları, sosyolojinin kavramlarıymış gibi kullanmaktadır.
Marksizm’in bir üstyapılar teorisinin yokluğunun, metodolojik kökleri de tam buradadır. Din dışında bütün bunların hiç birisi olamayacağı için, bir üst yapılar teorisi de bulunmamaktadır. Bir üstyapılar teorisi bulunmadığı için, bu kavramların burjuva toplumunun üstyapısının araçları olduğunu görememektedir. Bunu göremediği için de, bu kavramları sosyolojik analizin araçlarıymışlar gibi kullandığından bir üstyapılar teorisi kuramamakta ve bu kavramlarla kuramayacağını görememektedir.
“Kendi kuyruğunu yakalayamayan kedi” metaforlarıyla anlatmak istediğimiz; Marksizm’in burjuva toplumunun kavramlarını kullandığı için burjuva toplumunun kavramlarını kullandığını görememesidir.
*
Peki, bu Din’i bir “inanç”, bir “bilinç biçimi”, Üstyapı’nın bir öğesi olarak tanımlama ve tüm diğer üstyapı öğelerini de birer ideolojik kavrama dönüştürmek ve sonra da bunları sosyolojik kavramlar olarak kullanmak, Tarih ve Devrim kavramında nasıl bir çarpılmaya yol açmaktadır? Şimdi kısaca onu göstermeyi deneyelim.
Din tüm üstyapı olduğuna göre, o aynı zamanda Hukuk’tur. Yani aynı zamanda Mülkiyet İlişkileri’dir. Dinin dışında mülkiyet ilişkileri olamaz.
Peki Mülkiyet ilişkileri nedir?
Bizzat Marks şöyle diyor:
toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler”
Yani “Mülkiyet ilişkileri” “Üretim İlişkileri”nin hukuki ifadesinden başka bir şey değildir. Ama dinin dışında, “Mülkiyet İlişkisi” diye bir şey var olamadığından, din arkaik, antik ya da modern toplumda, “Mülkiyet İlişkisi”, yani aslında “Üretim İlişkisi”sinin ifadesidir. Dinin dışında bir “Mülkiyet İlişkisi”; Bir “Üretim İlişkisi” var olamaz.
Bu durumda, dini anlamak için, yani bir toplumun üstyapısını anlamak için, “Üretim İlişkileri”ni; “Üretim İlişkilerini” anlamak için onların hukuki ifadesi olan “Mülkiyet İlişkileri”ni, yani Din’i anlamak gerekir.
Yani Din’in dışında, onun yanı sıra, “Mülkiyet İlişkisi” olmadığına göre, “Mülkiyet İlişkisi”nin değişmesi demek, dinin değişmesi; tüm üstyapının değişmesi demektir.
O zaman Devrim de, bir dinden diğer dine geçiş demektir. Bir dinden diğer dine geçme olmadan, bir devrimden, mülkiyet ilişkileri değişiminden söz edilemez.
Marks, Devrim Teorisi’ni şöyle kuruyor:
“Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.”
Peki Üstyapı, Din denen şeyin karşılığı olduğuna göre; din dışında mülkiyet ilişkileri de olamayacağına göre, o zaman yukarıdaki satırları, Burjuvazinin Din’e inanç diyen ideolojisinin kavramıyla değil de, Bizzat Marksizm’in, Tarihsel maddeciliğin kavramıyla Marks’ın satırlarını şöyle okumak ya da yazmak gerekir: “İktisadi temeldeki değişme, Üstyapı denen Dini büyük ya da az bir hızla alt üst eder.”
Böyle okunduğu an, devrim anlayışındaki bu değişme, hem tarihin kavranışında, hem de programda değişme anlamına gelir. Böylece hem Tarih’i hem de dinleri (yani toplumların üstyapılarını) anlama olanağı doğar.
Örneğin, bu bize Tarihsel Maddecilik kitaplarının hepsindeki çok temel bir eksiği açıklama ve giderme imkânı verir.
Bilindiği gibi, Marksizm’e göre bu tarihsel gidişin devrimlerle olması gerekiyor. Ama Marksist el kitaplarında, Modern burjuva devrimlerinden başka bir devrimden söz edildiğini bulamayız. Örneğin, (bu kavramların yanlışlığı da ayrı bir konu olmakla birlikte) “köleci toplum”a veya “feodal toplum”a hangi devrimle geçilmiştir? Eğer Marks’ın yukarıdaki ifadeleri doğruysa, hızlı ya da yavaş bir devrimler olmuş olması gerekir. Ama bu yönde bir gönderme yoktur.
(Kıvılcımlı’da “Tarihsel Devrim” kavramı vardır ama o da Marks’ın hatasıyla malul olduğundan, dikkati çektiği devrimleri, “Üretici Güçler” kavramının içeriğini değiştirerek açıklamaya çalışır. Yani uygarlıkların ve uygarlık rönesanslarının aslanda dinsel, yani toplumun üstyapısına ilişkin değişimler olduğunu söyleyemez.)
Yani mülkiyet ilişkilerini ve hukuku, dinden bağımsız ve onun yanı sıra var olan bir şey olarak görünce, tarihteki devrimler de tanımlanamamaktadır; Tarih devrimsiz bir tarihe dönüşmektedir.
Hâlbuki Mülkiyet ve hukuki ilişkilerin değişiminin, bunlar din dışında var olamayacağından, dinlerin değişimi anlamına geldiğini bilirsek hemen bu sorun çözülmektedir. Peygamberler; tek tanrılı dinlere geçişler veya efsanelerin tanrılaşmış yeni dinler kuran kahramanlarının aslında hep devrimler yaptıkları; toplumların üstyapısının yeni bir örgütlenmesine öncülük ettikleri ortaya çıkar. İslam veya Muhammet bir devrim ve devrimci olarak ortaya çıkar. İsa ya da Hıristiyanlık da aynı şekilde.
Böylece, tarih kavrayışı da, o “ilkel”, “köleci”, “feodal” tarzındaki, mülkiyet ilişkisini dinden koparan, metafizik bağlamından ve deli gömleğinden kurtulur. İnsanlık tarihi Komün, Uygarlık ve Modern Kapitalizm biçiminde çok net ve her birinden diğerine geçiş bir dinden diğer dine geçişe tekabül eden bir anlaşılırlık kazanır. Bundan sonra, o dinlerin, yani üretim ilişkilerinin karşılıklı ilişkilerinin ortaya çıkaracağı çeşitli varyasyonları anlamak ve çözmek çocuk oyuncağı haline gelir (Bunun örneklerini, Beşikçi Eleştirisi adlı kitapta, Alevilik, Şafilik, İslam, Budizm, Şamanizm bağlamında ana hatlarıyla göstermeye çalıştık.)
Böylece bütün önemli din kitaplarının, destanların; peygamberler tarihinin ve bütün felsefe tarihlerinin devrimlerin tarihini anlattıkları veya bu devrimlerle ortaya çıkacak üst yapının temellerini attıkları ortaya çıkar. Bu bakış aynı zamanda, aydınlanmacıya saçma görülen ve aslında açıklanamayan dinlerin ve din kitaplarının, dinin temeli olan tapınakların niçin böyle merkezi, tüm toplumsal hayatı kapsayan bir yeri olduğunu; o saçma gibi görünen kitapların nasıl bu kadar etkili olabildiğini de açıklar.
Zaten Din’i inanç olarak ele alan burjuva sosyolojisi, bizzat onun açıklama olanağını da yitirir. Bütün insanlık tarihi, hurafelere inanışın tarihi olarak görülür.
O halde, bizlerin bütün tarih bilgisi, bütün tarih kitapları da, modern burjuva toplumunun kavramlarıyla çarpılmış olarak tarihe baktığından ve onu öyle aktardığından, baştan aşağı bilim dışıdır; ideolojiktir ve burjuva toplumunun örgütlenmesinin araçlarıdır. Onlar da Modern Toplumun “Kıssas-ı Enbiya”larıdır.
O halde tüm tarihin yeniden görülmesi ve yazılması gerekmektedir.
Ama bu kavrayış, daha da önemli olarak, bizlerin geleceğe ilişkin programında ve devrim tasavvurlarında müthiş bir alt üstlük yaratır ve şimdiki program ve tasavvurların, burjuva uygarlığının kavramlarına sıkışmış olduğun gösterir.
Bir çocuğun bile yapabileceği ilk çıkarsama şudur: Üretim ve Mülkiyet ilişkisi, böyle birbirine bağlı ise, Mülkiyet ilişkisini değiştirmek aynı zamanda dini değiştirme olmak zorundaysa, bizlerin yapacağı devrim, bir din (Üstyapı) değişikliğine tekabül etmelidir. Bu din (Üstyapı) ne olacaktır?
Modern Kapitalist Toplumun üstyapısı, ya da dini, özel ve politik ayrımı; din, hukuk, kişisel, estetik vs ayrımı olduğuna göre; bu ayrımın kendisi aslında sosyolojik ayrılmazlığın ifadesi olduğuna göre; sosyalist bir devrimin üstyapısı, her şeyden önce, burjuvazinin dininin bu ayrımına son vermek zorundadır. Yani sosyalist devrim, Özel - Politik ayrımını ortadan kaldıran bir üstyapı, yani din gerçekleştirmelidir. Diğer bir ifadeyle nasıl İnsan, Müslüman’ı, Hıristiyan’ı veya Alevi’yi yok ettiyse; Sosyalizm de İnsan’ı yok etmek zorundadır. Ceza suçun cinsinden olmalıdır. Ancak o zaman bir Sosyalist Devrim’den söz etmek mümkün olabilir.
Ama İnsan’ı yok etmek için de önce onu önce ortaya çıkarmak zorundadır. Türk, Alman, Fransız, Amerikalı’yı yok ederek ancak İnsan’ı var edebilir.
Ayrıca pek ala, aynı din içinde; aynı üretici güçlerin gelişmişliği düzeyinde, farklı mülkiyet ilişkileri; yani farklı dinsel biçimler olabilir. Örneğin, kara sabana dayanan Komün de olabilir; Kölecilik de; yarıcılık da. Aynı şekilde, özel politik ayrımına dayanan, Ortak mülkiyet de; özel mülkiyet de olabilir. Bunlar aynı uygarlık içindeki varyasyonlardır. Örneğin Antik dinlerde ve çağda, Komün’ün toplumsal ağırlığı Ortak mülkiyetin ve dolayısıyla dinin farklı yorumlarını (Tarikatler, mezhepler) getirmiştir. Ayın şey Modern çağda da olabilir. Komün’ün yerini ezilen sınıflar aldığında, burjuva uygarlığının dininin heretik biçimleri aynı din çerçevesinde ama farklı mülkiyet biçimi içinde olabilir. Ve tarih olduğun da göstermiştir. Sovyetler ve diğerleri.
O halde, Ekim Devrimi ve onun kurduğu düzen, modern toplumun dini içinde farklı bir mezhep gibi kavranabilir. O, burjuva ya da modern uygarlığı ve dini sorgulamamış; o uygarlık ve din çerçevesinde, ezilenlere daha elverişli yaşam koşulları sunacak, mülkiyet ilişkileri sağlamayı hedeflemiştir. (Bunu da tamamiyle başardığı söylenemez.)
Yani bir bakıma, Marksizm, buraya kadar gösterdiklerimizle, bizzat kendisi, burjuva uygarlığının ufkunda kaldığından, o uygarlığın içinde heretik bir muhalefet (zındıklık) olarak kalmıştır. Başka bir uygarlığı programlaştıramamıştır. Dolayısıyla Ekim Devrimi, tıpkı İslamiyetin Göçebe Oğuzlar veya Berberiler eliyle yayılması ve biraz gençlik aşısı alması gibi; burjuva uygarlığının işçiler eliyle yayılması ve biraz gençlik aşısı almasıdır. Onun üstyapısını sorgulamaz ve dokunmaz, aksine yayar.
Başka bir Üstyapı yani Din kurmak zorunda olan İşçi ve sosyalist hareketin programı, kendisini, sadece mülkiyet ilişkileri ve politik ilişkilerle sınırlayamaz.
Şimdiye kadar bütün programlar böyle oldu işçi hareketinde. Ama böyle bir durum mümkün değildir, bizzat bu program anlayışı; dinin yanı sıra, hukuk ekonomi, politika tarzındaki burjuva toplum örgütlenmesinin temeliyle damgalıdır. Program tüm üstyapıyı kapsamak zorundadır. Kendisini, sadece, ekonomik, hukuki ve politik tekliflerle sınırlayan ve bundan ötesini bilinmeze bırakan bir program, burjuva uygarlığının kategorilerinin dışına çıkamadığı için, o uygarlığın karşısında bir alternatif de oluşturamaz.
Program, ayrı bir Din, yani tümüyle üstyapı olmak zorundadır. Bu, bugünkü üstyapının temelini havaya uçurmak olarak anlaşılmalıdır; tüm ayrıntıların belirtilmesi, geleceğin toplumu için “Mutfak reçeteleri” hazırlamak olarak değil. Yani, örneğin, özel, politik, ekonomik ayrımına son vermek; onun kendisini sorgulamak zorundadır. Ama bunu yapabilmek için, kendisinin öncelikle, burjuva uygarlığının kategorilerinin sosyolojik kategoriler değil; burjuva uygarlığının kategorileri olduğunu göstermek zorundadır. Burada yapmaya çalıştığımız tam da budur.
Böylece, “başka bir uygarlığı programlaştırmak” veya “ahlaki bir boyut eksikliği” gibi birçok Marksist’in sözünü ettiği sorunlar da bir kılıç darbesiyle çözülmektedir.
Din’in tümüyle üstyapı olduğu önermesi, Gordiyos düğümünü kesen İskender’in Kılıcı gibidir. Marksizm’in ve sosyalist hareketin ve işçi hareketinin kör düğüm olmuş bütün sorunları, birbiri ardından bir kılıç darbesiyle çözülmektedir. Yeter ki bu kılıcı kullanmayı bilelim.
Bizzat Marksizm’in ve Sosyalist hareketin ve İşçi hareketinin tarihine bu ışık altında baktığımızda, o da başka bir anlam kazanmaktadır.
Henüz böyle bir program anlayışına ve bu anlayışın teorik temeli olan Tarihsel Maddeciliğe varamaması, Marksizm’in ve işçi sınıfının, onun henüz, tarihsel olarak burjuva uygarlığını aşacak olgunluğa varmadığını; keza, o toplumun henüz olanaklarını tüketmemişliğini de gösterir. Marks bizzat önsözdeki satırlarında kendisinin bu zaafını da açıklayan anahtarı sunmaktadır:
“İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. Çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar”
*
İşçi hareketi, bir bakıma, çürümüş imparatorluk veya uygarlıkları yıkan, ele geçiren, ona ilk zamanlarının dinamizmini veren ama onu başka bir kaliteye, daha üstün bir uygarlığa geçiremeyen göçebe fatihlerin durumuna benzemiştir.
Her devrim, daha yayılırken, aynı zamanda çürümeye gerilemeye de başlar. İster Hıristiyanlık, İster İslam olsun bu görülebilir. Bu çürüyen uygarlığın dini ile dinlenmiş göçebe fatihler onu yıkarken aynı zamanda, yayarlar. Oğuzların, Bizans ve Abbasi İmparatorluklarını yıkışı göz önüne getirilsin.
Ama bu yayış, bizzat kendisi de aynı o dini çürüten güçlerin etkisi altındadır. Yani Selçuklular örneğin, Abbasileri daha yıkarken, kendileri de İslamiyet’i çürüten toplumsal güçlerin etkisi altına girerler. Diğer yandan, yıktıklarını orijinal biçimiyle de kuramazlar, onun yozlaşmış biçimlerine bir dinamizm verirler. Örneğin, İslam’ın ilk yıllarında Halifeler seçilirken, bu Seçim’e bir dönüş olmaz artık. Yeni Fatihler de çökkün dönemin soydan gelen Sultanları olurlar. İlk fetih günlerinin, eşitler arasında birinci olan askeri önderi, kendisine taze bir soluk verdiği dinin hızlı çöküşünden de hızlı bir şekilde, daha zaferinin kanı kılıcında kurumadan, eşit yoldaşlarını, kardeşlerini öldürmeye başlar.
Diyelim ki Selçuklu ve Osmanlı yayılışları; göçebeler eliyle yapılmış İslam devrimi; ya da bu devrimin yayılması idiyse; Endülüs, Berberler eliyle yapılmış İslam devrimi yayılışı idiyse; Ekim Devrimi de; burjuva devriminin, modern dinin, işçiler eliyle yapılması ve yayılmasıdır.
İşçiler, Ekim Devrimi’nde, bizzat, ayrı bir din olmayan; sadece mülkiyet ve devlet ilişkilerini düzenleyen programlarıyla, başka bir din kuracak kapasitede olmadıklarını ama o uygarlığın dinine ilk dönemlerinin canlılığını verebilecek kapasitede olduklarını bir şekilde ifade etmiş oluyorlardı.
Tam da işçi hareketi ve sosyalizm, burjuvazinin dininin ötesine geçemediği için, krize girmiş bulunmaktadır. Yani sosyalizmin ve İşçi hareketinin krizi, bu nedenle, burjuva uygarlığının krizinin bir görünümüdür. Burjuva uygarlığı ve dini, olanaklarını tükettiği için, işçi hareketi ve sosyalist hareket, o dinin kabulleri içinde bir program oluşturamamaktadır.
Bir dinin gericileşmesi, yozlaşması başkadır, olanaklarını yitirmesi başkadır. İslam daha Halifeler döneminde yozlaşmaya başlar; ama bu yozlaşmış biçimiyle bile, hala yayılmasını sürdürür çünkü olanaklarını tüketmemiştir.
Burjuvazinin dini, daha Thermidor günlerinde, gericileşmeye başlamıştı; tıpkı Emevilerin egemenliği ile, halifelerin seçiminin ve silahlı Müslümanlardan oluşan orduların tasfiyesi ile halifeliğin soydan geçişini geçirmeleri gibi, Napolyon’un kendini İmparator ilan etmesiyle İslam devrimiyle aynı akıbeti paylaşmaya başlamıştı. Ama bu burjuvazinin dininin, olanaklarını tükettiği anlamına gelmiyordu.
İşçi hareketi ve sosyalist hareket esas olarak, tıpkı Komün yaşamından yeni çıkan Oğuzlar veya Berberiler gibi, bu dinin ilk devrimci döneminin hayallerinin ve üst yapısının peşindeydi. Buna eklemek istediği ayrı bir uygarlık değil; o uygarlığın eşitsizliklerine ve aşırı sömürüsüne son vermekti. Yani o uygarlıkta bir reformdu. Bunu Mülkiyet ilişkilerini değiştirerek elde edebileceğini düşünüyordu.
Ama iktidarı ele geçirdiğinde, Yani Ekim’de, bu uygarlığın gerici biçimlerinin de yayıcısı oldu tıpkı göçebe fatihlerin feth ettikleri uygarlığın gerici biçimlerinin yayıcısı olmaları gibi. Burjuva uygarlığının dini, ilk başlardaki “vatanım yeryüzü, milletim insanlık” diyen ilk ideallerini terk etmiş ve politik olanı, dile, dine veya belli bir toprak parçasına göre tanımlayan gerici bir biçime geçmişti. İşçi hareketi, bir yandan “Demokratik Cumhuriyet” programıyla bu dinin henüz devrimci döneminin ideallerini savunurken, diğer yandan, “Ulusların Kaderini Tayin Hakkı” parolası altında, bizzat kendisi, modern toplumun dininin bu gerici biçimin yayıcısı oldu.
Ve bizzat kendi uğradığı, gençlik aşısı yaptığı dinden, (özel savaş koşulları, Sınıfın yok olması; tecrit olması vs. gibi nedenlerle), hiç de daha yavaş olmayan kendi çürümesi (Stalinizm) sonunda, burjuva uygarlığının dininin, en gerici biçiminin bir yayıcısına dönüştü. Bu modern toplumun dininin demokratik kökenlerine bile karşı çıkar oldu. Tıpkı, Oğuzların, henüz Sünniliğin veya soydan halifeliğin olmadığı ilk İslamiyet’in değil de, Sünniliğin yayılmasının araçları olmaları gibi.
Ekim Devrimi’ne bu tarz yaklaşım Troçki ve Lenin’lerin yaklaşımları ile çelişmemekte, onları da içermekte ve daha geniş bir perspektiften onları yeni bir ışık altında görmektedir. Örneğin, ABD’nin niye içindeki cumhuriyetleri coğrafi parçalar ve bir dünya birleşik devletinin parçaları gibi adlandırırken; İşçilerin devrim yaptığı Sovyetler’in; cumhuriyetleri, dile, dine göre tanımlanmış uluslar halinde tanımladığı; niye bu gün milliyetçiliğin en gerici biçiminin yayıldığını; hatta kendi çöküşünü bile açıklamaktadır.
O halde, Ekim Devrimi, İşçiler eliyle yapılmış bir burjuva devrimi veya burjuva uygarlığı yayılmasıdır. Burjuva uygarlığının üstyapısını yaymış, ama ilk zamanlar onun devrimci dönemine belli bir dönüşü içerirken, kendi hızlı yozlaşmasıyla, onun en gerici biçiminin de yayıcısı olmuştur.
Elbette Lenin’ler, Troçki’ler Sosyalisttiler. Milyonlarca işçi ve sosyalist, Sosyalist bir devrim yaptığını düşünüyordu. Ama yaptıkları, özünde işçiler ve Sosyalistler eliyle yapılmış bir burjuva devrimi, daha doğrusu bu devrimin, burjuva uygarlığının bir yayılışıydı. Bunun daha eşitlikçi bir versiyonu amaçlanıyordu. Kaldı ki ona bile ulaşılamadı. Tarihte de benzerlerdi vardır: Karmıta’lar gibi.
Onların sosyalist inançlarından zerrece şüphe etmiyoruz ve kendimizin onların mücadelelerinin sürdürücüsü görüyoruz. Ama Marks’ın dedği gibi,
“ Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak, bir hükme varılamaz; tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir.”
Burada yapmaya çalıştığımız tam da budur.
09 Ekim 2005 Pazar



[1] Teorinin gün yüzüne çıkamamış ve “Farelerin kemirici eleştirisine” bırakılmış ilk açıklaması Alman İdeolojisi’dir.
[2] Burada “Açıklama” sözcüğünün altını çiziyoruz. Bir teoriyi açıklamak başkadır, uygulamak başka. Teorinin ilk genel uygulaması Komünist Manifesto’da görülebilir örneğin.
[3] Alıntıyı bulamadık, ama bir toplum nasıl anlaşılır bu analize nereden başlamak gerekir diye yazdığı metodolojiye ilişkin satırlar hatırlansın.

Hiç yorum yok: