2 Şubat 2026 Pazartesi

Ve Dünya

Bu yazıda ele alacağımız konuların önce, geçen yazıdaki (“Rojava, Suriye, PKK, Türkiye ve Dünya”) konuların sonra ele alınması gerekirdi.  Yani önce Dünya, sonra daha lokal, bölgesel ve içinde yaşayıp mücadele ettiğimiz ülkeyle ilgili olanlar

Ama olayların gelişimi zamana karşı bir yarışı gerektirdiğinden, Rojava’da bir katliam tehlikesi bulunduğundan, Rojava’dan başlamıştık.

Şimdi iyi kötü bir anlaşma protokolü var ve bir katliam ve savaş engellenmiş durumda ya da en azından öyle görünüyor.

Bu durumu sağlayan her şeyden önce PYD veya JPG’nin kesin savaş kararlılığı, askeri hazırlıkları (tüneller ve şehir savunması için diğer hazırlıklar)  ve aynı zamanda bütün Kürt kitlelerinin her yerde mobilize olması, bölge ve dünyadaki  yedek güçlerin (Çeşitli politikacılar, Barzani, Talabani vs.) harekete geçirilmesidir.

Ama bugünkü anlaşma geçici bir ateşkes gibi görülmelidir. Çünkü Şara Rejimi ve YPG, daha şimdiden görüldüğü gibi, anlaşmadaki maddelerin genel ifadelere formüle edilmesine dayanarak, birbirine zıt yorumlar ve açıklamalar yaparak anlaşmadan tamamen farklı şeyler anladıklarını ifade etmiş bulunuyor. Yani bu anlaşma yeni çatışma ve gerilimlerin tohumlarını içinde taşıyor.

Şara Rejimi bu anlaşmaya dayanarak Türkiye’nin de baskısı ve desteğiyle, sürekli hakları tırpanlayarak, bir takım yapması gerekenleri yapmayarak, yapmaması gerekenleri yaparak, adım adım YPG’yi geriletmek, tecrit ve demoralize etmek ve sonunda tamamen ortadan kaldırmak stratejisini, daha doğrusu hiç terk etmediği bu stratejiyi uygulamaya devam edecektir.

Buna karşı YPG şimdiye kadar izlediği sadece kendi bölgesinde savunma stratejisinden, sadece Kürtlerin bir örgütü olma ve onların otonomisi için mücadele program ve stratejisinden, ilk elde, tüm Suriye’deki Alevileri, Dürzileri, Hristiyanları, Laik Arapları vs. aynı bayrak ve program altında birleştirecek ve örgütleyecek bir Demokrasi Cephesi örgütleme program ve stratejisine geçmelidir.

Ama bunu yapabilmek için de önce programını ve şimdiye kadarki yaklaşımını değiştirmelidir.

Artık Kürtlük, Alevilik, Dürzilik, Hristiyanlık, Laik Araplık veya genel olarak Araplık üzerinden tanımlanmış politik birimlerin otonomisini değil, ülkenin ve ulusun bir dile, dine vs. göre tanımlanmasını olağan kabul ve hedef olarak belirleme anlayışını terk ederek, dili ve dini olmayan, dil ve din körü bir devletin, en sıradan köyden en büyük şehre veya vilayete kadar, sadece coğrafi veya idari olarak belirlenmiş birimlerinin kendi yönetimlerini kendilerinin seçmesi ve emniyet ve asayiş güçlerinin bu seçilmiş idarecilerin emrine vermesi talebi somut olarak muhalefetin önüne koyulmalıdır. Bütün bu birimler, hepsi, kendilerinin dil ve din kötü olmaları biçimindeki, aynı ortak ilke özerinden birleştiklerinde, gerçek bir demokratik ulus kurulabilir.

YPG, ters koyulan soruyu, doğru koymalıdır.

Merkeziyetçilik ve ademi merkeziyetçilik birbiriyle çelişmez. Aksine en gerçek ve demokratik otonomi veya ademi merkezi idare, aynı şekilde, dili, dini olmayan veya bunun körü otonom birimlerin merkezi bir idarede birleşmesidir. Yani merkezilik, demokrasinin, tüm yurttaşların her bakımdan biçimsel eşitliğinde merkezilik olmalı. Ama bu ortak anlayışın aynı zamanda en küçük birimde bile geçerli olmasıdır.

Bu Marksizmin çok önceden açıklığa kavuşturduğu ve Fransız devriminden bile önce çözülmüş bir sorundur. Fransa’da Napolyon karşı devriminden önce 1792’den sonra, en azından birkaç yıl da olsa, bu vardı. Sonra yıkılan imparatorluğun imparatorsuz biçimi olan, merkezi Fransız devleti tekrar geri döndü. ABD buna en yakın biçimdir. ABD’de tüm eyaletler aynı ortak anayasayı kabul ederler, buna göre devletin resmi dili ve dini yoktur. Ama herkesin dile veya dine dayanan, ama politik olmayan, herhangi bir birlik kurma özgürlüğünü garanti eden bir sistem. Ama bu sistemin tüm ülkede her düzeyde, kişilerin ve görüşlerin tamamen özgürce ve eşit koşullarda yarıştığı koşullarda seçilmiş yöneticilerde olmasıdır.

Yani idarede ademi merkezi, ama ulusun tanımlanmasında merkezi aynı demokratik, yurttaşların eşitliği anlayışına dayanan birimlerin gönüllü birliği.

YPG böyle bir biçimi kurup tohumlarını atabilseydi belki şimdiye kadar Suriye’de bir devrim bile başarmış olabilirdi.

Böyle bir talep ve program Türk devletini de tecrit eder ve hareket edemez duruma getirir. Ayrıca Türkiye’deki mücadeleye de demokratik bir program kazandırır ve atılım gücü verir. (Bu konuda yıllar önce yazdığımız, “Demokratik Cumhuriyet Nedir? Sosyalistler Tarafından Niçin Savunulmalıdır? başlıklı, küçük bir broşür boyutlarındaki yazımız okunabilir. Ayrıca “Ortadoğu Demokrasi Manifestosu” ve Öcalan’a yolladığımız son mektuptaki Program da bunun somut biçimleridir.

Böyle bir program ve talep, Suriye’deki tüm azınlıklar başta olmak üzere tüm demokratları ve ezilenleri birleştirebilir. Böylece “ademi merkeziyetçi mi yoksa merkeziyetçi mi?” sahte dilemmasından çıkmayı ve Suriye’nin birliğini gerçek bir demokrasi temelinde savunma bayrağını elde etmeyi sağlayabilir.

YPG, bunu yapmadığı ve yapamadığı takdirde, büyümeyi göze almayanın küçüleceği ve yok olacağı, ileri gidip radikalleşmeyenin gerileyip yok olacağı gerçeğini unutmamalıdır.

Evet biliyorum, “Demokratik Ulusçuluğu” savunun Öcalan’ın bile henüz böyle bir programı yoktur, ve savunduğu program aslında böyle demokratik bir ulusçuluk değildir. Ama hiç olmazsa bu yönde bir özlemin ifadesidir. Böyle bir programı savunacak ve formüle edecek teorik arka plandan yoksundur.

Ama en azındın teori olmadan da pratik sorunlar ve örnekler de bazan el yordamıyla gerçek sorunu ve çözümü bulmayı sağlayabilir.

Bu programı Öcalan’a öneren mektubumuzun bile kendisine verilmediği koşullarda böyle bir “Amerika’yı yeniden keşif” ummaktan başka bir şey elimizden gelmiyor.

Son gelişmelere ilişkin bu kısa değinmeden sonra geçen yazının başlığının orada ele alamadığımız ama en başta ele alınması gereken, “Ve Dünya” kısmana geçelim.

*

Niçin önce Dünya’dan başlamak gerekir?

Çünkü İşçi sınıfı, yeryüzünden sömürü ve baskıyı kaldırma kapasitesi olan tek sınıf, “Dünya Tarihsel” bir sınıftır ve amaçlarına ancak dünya tarihsel ölçülerde ulaşabilir.

Her şeyden önce bu nedenle, bir devrimci, bir sosyalist, bir Marksist, her “Durum Yargılaması”na Dünya Çapında bir analizden ve görevlerin belirlenmesinden başlamak zorundadır.

Bu dünya tarihsel oluşun en somut Örgütsel ve Programatik ifadesi, “İşçi sınıfının kurtuluşunun ne yerel ve ne de ulusal bir sorun olamayacağı” şeklindeki önermesi, Birinci ve Üçüncü ve Dördüncü Enternasyonallerin tüzüklerinin ilk maddesidir.

Bunun mantık sonucu da şu anlama gelir, herhangi bir ülkedeki veya bölgedeki mücadele dünya çapındaki mücadelenin ortaya çıkardığı duruma ve görevlere göre belirlenmelidir.

Yani İşçi sınıfının ve bir Marksistin yaklaşımı, “kazan kazan” ya da “dayanışma” yaklaşımı değildir, bütün uğruna parçanın gereğinde en büyük fedakarlıkları yapması ve bir organik bütünün parçası olarakdavranması gerektiği yaklaşımıdır.

Yani bir koyun ya da geyik sürüsü gibi basit bir toplam değil, bir arı veya karınca kolonisi gibi organik bir bütün veya cebirsel bir toplum olma yaklaşımıdır. Cebirde, eksinin eksiyle çarpımı artıyı verir.

Böyle bir yaklaşımı temel alınmazsa, genellikle ulusal bir dar görüşlülükle malul olma ve dolayısıyla gerek ülke içindeki ve ölçeğindeki gerek dünya ölçeğindeki mücadelelerde egemenlerin yedeğine düşmek kaçınılmazdır.

Ne kadar “iyi niyetli” olunursa olunsun, sonuç değişmez. “Cehenneme giden yollar her zaman iyi niyet taşlarıyla döşenir”.

Bir Devrimci Marksist, görevlerini belirlerken, önce dünya çapındaki mücadelelerden başlar sonra kendi savaş alanındaki görevlerini bu dünya çapındaki savaşa göre belirleyebilir ve belirlemelidir.

Çünkü Marksist olmak demek, sadece ücretlilerin, işgücünden başka satacak hiçbir şeyi olmayanların, ancak tüm insanlığı kurtaracak, en modern üretim ve ekonomi ilişkilerinin ürünü olan, dolayısıyla bu yeteneği dünya tarihinde ilk kez elinde bulunduran bir toplumsal özne veya güç olduğu sosyolojik gerçeğinden yola çıkmak demektir.

Tarih boyunca çeşitli ezilen kesimler, Plepler, Köylüler, Esnaf ve Zanaatkarlar, yani Kapitalizm öncesi uygarlıkların, emekçileri, tüm zenginlikleri yaratanları, tarihin hiçbir döneminde, isyan etseler bile, başarı kazanamamışlardır. Bir şekilde başa geldiklerinde de (Çin’deki Taiping köylü isyanı veya Karmatılarda olduğu gibi) yıktıklarından daha ileri bir düzen kuramamışlardır. Bu yeteneksizlik, ezilenlerin örgütleri ve muhalefetlerinin, var olan dinlerin dayandıkları varsayımları sorgulayamamaları ve  var olan egemen dinlerin varsayımlarını kabul ederek, onları farklı yorumlamalarla muhalefet olarak örgütlenme çalışmalarında görülebilir.

Çünkü onların içinde bulunduğu toplumsal ilişkiler var olanın ötesinde ilişkiler kurmaya olanak vermiyordu.

Ama bugünün dünyasında, tarihte ilk kez, bu olanak ve olasılık vardır. Çünkü İşçi sınıfı, Modern Üretimin ve toplumsal ilişkilerin ortaya çıkardığı ve onu sırtında taşıyan bir sınıftır.

Ayrıca, anlaşılan ve sanılanın aksine, herhangi bir ülkenin işçileri İşçi Sınıfı değildir.

Onlar işçi sınıfının bir zümresini oluştururlar. Sadece herhangi bir ülkedeki işçilerin çıkarlarını savunmayı öne almak, zümre çıkarını öne çıkarmak demektir ve sendikalizmin sınırlarını aşamayacağı gibi bunalım dönemlerinde en gerici politikaları savunma sonucunu da verebilir. Trump’ı veya “yeni Populizmi” destekleyenlerin kendi ülkelerindeki çıkarlarını savunan işçiler olduğu ve kendi zümre çıkarlarını öne aldıkları görmezden gelinemez.

Zaten herhangi bir baskı ve sömürü biçimine karşı mücadele edenler, kendi özgül sorunları ile sınırlı kaldıklarında da aynı sorunla karşılaşırlar. Bunun örneklerini çevreci, feminist hareketlerde de görüyoruz.

İşte bu nedenle, işçilerin veya sosyalistlerin, dünyayı değiştirebilmek için, işçiler olarak örgütlenmeyi aşmaları, tüm ezilenleri kapsayacak programlar ve örgütlenmeler oluşturmayı başarmaları gerekir. Yani İşçilerin işçi olmaktan çıkıp, sosyolojik bir analiz olarak tanımlanmaktan çıkıp, somut bir güç olmaları ve bunun için de önce Demokrat sonra da İnsan olmaları gerekir.

Demokrat olmak demek: Herhangi bir ulus içindeki mücadelelerde, merkezi devlet yapısının parçalanması ve bu artık devlet denemeyecek devletin, tüm diller, dinler karşısında kör olması, mutlak bir hukuki ve biçimsel eşitliği savunmak demektir.

İnsan olmak demek: Dünya çapındaki mücadelelerde ise, ulusçuluğu, ulusları ve ulusal devletleri ortadan kaldırmayı temel görev olarak belirlemek, yeryüzündeki bütün siyasi birimleri kendi dünya cumhuriyetinin gönüllü olarak birleşmiş “idari”  ve öz yönetimsel birimlere dönüştürmek için mücadele etmek demektir.

Yani işçilerin önce dili, dini, ulusu olmayan, ulusları ve ulusal devletleri yıkmayı hedeflemiş İnsanlar, olmaları gerekmektedir. Bunun için kendi sınıf ve ulus dar görüşlüklürinden kurtulmaları, bunun içinde kendi nefislerine karşı kutsal savaşa girmeleri gerekmektedir. Bunu yaptıkları takdirde dünyayı değiştirebilirler ve kendileriyle birlikte tüm insanlığı kurtarabilirler.

Bunun en güzel örneklerinden birini İslam’ın, Hristiyanlığın ve Aydınlanma’nın tarihi ve devrimleri gösterir.

Gerek Roma’nın plepleri, köylü, ücretli askerleri ve köleleri, gerek Mekke’nin plepleri (Kureyşli olmayanları ya da Kureyş kabilesinin egemenliğini ve imtiyazlarını yıkmak, herkesi Allah’ın kulluğunda eşitlemek isteyenler), gerek Paris’in donsuzları, baldırı çıplakları (san kilot’ları)  ancak tüm insanlar için bir program ve örgütlenme geliştirebildiklerinde dünya tarihsel değişimler gerçekleştirebilmişlerdir.

Plepler Hristiyan, Plepler Müslüman, Donsuzlar (baldırı çıplaklar) Cumhuriyetçi olduklarında, asillerin ve kilisenin imtiyazlarına son vererek yurttaşların eşitliğin hedeflediklerinde ve bunun için isyan ettiklerinde, üstyapıda gerçek devrimler başarabilmişlerdir.

Aynısı İşçi Sınıfı için de geçerlidir. İşçiler ülkelerinde Demokrat olduklarında (yani ulusun dille, dinle tanımlanmasını reddedip ülkede yaşayanları eşitleyecek bir hukuk sistemi kurmak için demokrat olduklarında) Dünya ölçüsünde de İnsan olduklarında, yani ulusları ve ulusal devletleri yıkıp, siyasi birimleri parçalayıp, tüm insanlığın idari veya öz örgütlenme birimlerinde birleşmeyi hedeflediğinde, insanlığın kurtuluşu mümkün olabilir.

Bu üstyapı  değişimi yapıldığında, örgütlü insanlık kapitalizmi nasıl bir yöntemle yok edeceğine kendisi karar verebilir hale gelebilir.

Bunun için şimdiden “mutfak reçeteleri” yazmaya gerek yok. Bunu nasıl yapacağına, o yeryüzü toplumu, kendi denemeleriyle karar verebilir. Çünkü özel mülkiyeti lağvetmek sadece bir kararname veya yasa sorunu haline gelmiştir artık.

*

İşte bu ve bunun gibi tarihsel, sosyolojik ve programatik nedenlerle, bir Marksist, bir işçi, bir sosyalist her zaman Dünya durumundan hareket ederek görevlerini belirlemelidir.

Eğer bugün olduğu gibi, işçiler ve sosyalistler tarihsel olarak büyük yenilgiler yaşamış iseler, bir örgüt ve programdan yoksun iseler, dünya çapında bir örgütlenmeleri yoksa, görevlerini belirlerken, kendilerini adeta bu örgütün yerine koyarak, o örgütün dayanacağı varsayımlara dayanarak, dünya durumunun analizini yapmak ve görevlerini belirlemek zorundadır ve bunu adeta alışkanlık haline getirmelidir.

Bu vesileyle, hiç olmazsa Klasik Marksizmin artık unutulmuş bir kaç önermesini de hatırlatalım.

*

Klasik Marksizmin dayandığı Enternasyonalizm ilkesi “uluslararası dayanışma” değildir dedik yukarıda.

Modern Marksizm “enternasyonalist” yani ulus ilkesine dayanan ve dayanmayı normal kabul eden ve bu tür örgütlenmelerin uluslararası bir birliğini ve merkezini hedeflemez, ulus ve ulusçuluk ilkesine, yani politik olanın ulusal olanla çakışması ilkesine, dayanmanın kendisini akıl ve ahlak dışı olarak görür.

Burada bu konuya girmiyor ve kendimizi Klasik Marksizmin kabulleriyle sınırlıyoruz. Bu nedenle Klasik Marksizmin kavramları çerçevesinde kalıyoruz bu yazıda. Tıpkı Klasik Fiziğin bütün eksikliklerine rağmen, Aya gitme hesaplarını falan yapmayı yetmesi gibi, Klasik Marksizmin önermeleri de en azından bugünkü dünyanın kaosunda bir yol bulmayı bir ölçüde olsun sağlayabilir. Aşağıda değineceklerimiz aslında Klasik Marksizmin önermeleridir. Bizim temellerini atmaya çalıştığımız Modern Marksizmin önermeleri değildir.

Klasik Marksizme göre Enternasyonalizm “uluslar arası dayanışma” değil, dünya çapındaki mücadelelerde parçanın bütüne kısa vadelinin uzun vadeliye tabi olmasıdır.

Bunu Lenin daha somut olarak şöyle formüle etmişti:
“Proleterya enternasyonalizmi şunları gerektirir:

1)  Bir ülkedeki proleterya mücadelesinin çıkarlarının, bu mücadelenin dünya ölçeğindeki çıkarlarına tabi kılınması;

2)  Burjuvaziyi yermekte olan ulusların, uluslararası sermayenin devrilmesi amacıyla ulusal planda en büyük fedakarlıkları kabul etmeye elverişli ve hazır olması.”

Tam da bu nedenle, herhangi bir ülkede veya yerdeki sosyalist, bulunduğu savaş cephesindeki, bulunduğu mevzideki görevlerini dünya çapındaki görevlerine bağlı olarak, “dünya çapındaki mücadeleye kendi bulunduğu siperde veya savaş cephesinde, azami katkıyı nasıl yapabileceği” sorusundan hareketle belirleyebilir.

Tam da bu nedenle, bir “Durum Yargılaması” her zaman dünyanın, dünya çapındaki mücadelelerin analizinden bu analizden çıkmış görevlerden yola çıkıp, yerel olana doğru yol almak, lyerel olandaki görevlerini genel görevlere tabi olarak belirlemek  zorundadır.

O halde ilk soru da şu olmalıdır. Dünya çapındaki mücadelelerde can alıcı sorun nerelerdedir, nerelerde bir başarı karşı tarafı zayıflatabilir ve onların yenilgisini sağlayabilir?

Bugünün dünyasında bunun cevabı: bir dünya savaşının engellenmesi, bunun için de başta ABD olmak üzeri Batı ülkelerinin köpeksiz köyde değneksiz gezmelerinin engellenmesi, onların küçük de olsa yenilgileri uğratılması ve güçlerine güvenip, şımarıp, cesaret bulup insanlığı yok etmeye girişmelerini engellemektir.

Şimdi “Ve Dünya”ya devam edebiliriz.

*

Bir tarihte bana “politikayla ilgilenmiyorum” diyen bir tanıdığıma, “ama politika seninle ilgilenir” demiştim. Kısa bir süre sonra da politikanın kendisiyle nasıl ilgilendiğini kendi yaşamında acı bir deneyle görmüştü.

Bunu Dünya ve Türkiye, Kürdistan veya herhangi bir ülke için de söylemek mümkündür.

Kendi ülkesinin ve ulusunun veya cinsinin, sınıfının, bölgesinin sorunları, politik çekişmeleri içinde yolunu kaybetmiş, dünyanın gidişine uzaktaki galaksiler kadar bile ilgi göstermeyenlere de “dünya sizinle ilgileniyor ve yakında bunu çok acı biçimde göreceksiniz” denebilir.

Eski bir Çin bedduasında “Tuhaf (acaip) zamanlarda yaşayasın” dendiği gibi, tuhaf zamanlarda yaşıyoruz

Ya da daha somut olarak, Gramsci’nin “Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarlar zamanı.” dediği gibi: “Şimdi canavarlar zamanı

Aynı zamanda birbirinden farklı ritimlerde çalışan süreçlerin sanki aynı zamanda bir dönüm noktasında buluşmaları gibi bir dönem bu.

Gezegenlerin her biri kendi yörüngesinde farklı hızlarla dönerlerken çok özel bazı durumlarda hepsi veya birkaçı aynı hizaya gelebilirler. Bunun gibi bir durum yaşadığımız. Eski astronomlar veya müneccimler bu gibi durumları önemli değişikliklerin habercisi olarak görürlermiş.

Örneğin İsa’nın doğumu (muhtemelen sonradan bir yakıştırma olarak) “Beytlehem Yıldızı” veya “Üç Kral (veya müneccim) Buluşması” böyle bir astronomi olayına (üç gezegen veya yıldızın belli bir konumlanışı) denk getirilerek ilahi bir müjde olarak yorumlanmıştır.

Bugün Astrolojiye gerek yok, sosyolojik olarak birçok sürecin sonunun ve henüz doğmaya çalışan süreçlerin buluşmasının söz konusu olduğu bir dönemden geçiyoruz.

Böyle bir dünyada ve süreçler buluşmasında veya çakışmasında Rojava’nın önemi, Güneş sisteminin hareketi içinde Dünya’nın hareketi kadar bile önem taşımaz ve çok sınırlı bir etki olarak kalır.
Şimdi bu eş zamanlı olarak sonları gelen süreçleri veya dengeleri sırasıyla ele almaya çalışalım.

1)   Tek Kutuplu Dünyanın Sonu
Sovyetlerin çöküşünden (1990) sonra ortaya çıkan, dünya tarihinde bir benzeri görülmemiş, ABD’nin tek egemen olduğu, “Tek kutuplu Dünya”nın sonu geliyor. “Çok kutuplu” bir dünya doğuyor.

ABD bu sonun geldiğini görüyor ama kabul etmiyor ve son bir saldırıyla konumunu sürdürmeye çalışıyor. Kendi sonunu gören her egemen güç gibi, bu sonu engellemek için insanlığın sonunu bile getirmeye hazır.

Buna karşılık Çin, son derece sakin, iş birliğini öne çıkaran bir çizgi izleyerek ve ABD’nin panik içindeki hırçın davranışlarıyla kendini tecrit etmesini ve insanlığın bu dönüşümü ve tek kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya bir atom savaşına yol açmadan geçmesini sağlamaya çalışıyor. BRIC ülkeleriyle iş birliği içinde davranıyor. Durumu şu alıntı güzel açıklıyor:

ABD ise, “Çin’i “Thukydides Tuzağı” denilen perspektiften tarşıyor. Kısaca özetlersek; kendisi de hayranlık uyandıran bir general olan Yunan tarihçi Thukydides, Atinalıların Peloponez Savaşı’nda Spartalılara yenilmesini şöyle izah etmişti: Atinalılar, Sparta’nın gitgide büyüyüp güçlenmesini çok uzun süre seyrettiler; oysa henüz işlerini tez elden biti ebilecekleri bir zamanda darbeyi indirmeleri gerekirdi. (…) resmi Amerikan askeri stratejisi, dünyanın herhangi bir yerinde ABD ile boy ölçüşebilecek bir gücün çıkagelmesini engellemeye matufur. Vakıf olanlar arasındaki tartışma şu an, harekete geçmek için doğru zamanın kaçırılıp kaçırılmadığı sorusu etrafında dönüyor. Birkaç gün evvel Trump, Amerikan savunma bütçesinin 2027’de yüzde 50 artarak bir buçuk trilyona çıkacağını duyurdu. Ne için acaba?” (Wolfgang Streeck, “'Amerikalılar daha epey bir vakit Avrupalıları diledikleri gibi evirip çevirecekler' - Amerika'nın şiddet potansiyeli, Avrupa'nın iktidarsızlığı ve eski nizamın çözülüşü üzerine”)

ABD’nin derdi budur kendine dur diyebilecek hiçbir gücün bulunmaması. Çin ve Rusya ise, çok kutuplu ve işbirliği içinde bir dünya savunuyorlar. ABD ve batı bunu kendi egemenlikleri için en büyük tehlike olarak görüyor ve bu giderek şekillenen BRICS “tehlikesini” yok etmek için İran ve Rusya’yı parçalayarak Çin’i tek başına bırakmaya ve tecrit etmeye çalışıyor.

O halde ABD ve Batı’nın her iki hedefine de ulaşamaması ve gerek Ukrayna’da gerek İran’da yenilmesi, insanlığın varlığı için hayati önemdedir.

Ukrayna’da batılılar Ukrayna’yı kendileri adına savaşa sürdüler. Ukrayna ordusu tükeniyor ve sonunda muhtemelen Ukrayna diye bir şey kalmayacak. Kalıntıları da Polonya gibi ülkeler yutacak.

İran ABD’nin tehditleri karşısında çok sağlam durdu ve eskisi gibi sınırlı bir cevap vermeyle yetinmeyeceğini, ABD ve İsrail saldırganlığına “yardım ve yataklık yapanların” da hedef olacağını duyurdu.

Bunun üzerine önceki saldırıda İsrail ve ABD’ye destek ve imkan sağlayan ülkeler, sayım suyum yok demeye başladılar. Önceki saldırıda canı iyice yanan Siyonist-NAZİ devleti İsrail, Amerika’yı ileri itip, biz bu savaşta yokuz diyerek, hedef olmaktan kaçınmaya çalışıyor.

Çünkü İran’a bir saldırı sadece Hürmüz boğazı ve Kızıldaniz geçişlerinin kapanmasıyla Dünya ekonomisini alt üst olmasıyla sınırlı kalmayacaktır, aynı zamanda hiçbir stratejik derinliği olmayan ve tek derdi böyle bir derinlik kazanmak için yayılmak olan, İsrail devletinin de sonu olacaktır. İsrail, böyle bir topyekün savaşta, İsrail’in artık yaşanamayacak bir ülke olacağını bizzat önceki on küsur günlük savaşta gördü. Eh, düşmez kalkmaz bir Allah. Gazze’nin akıbetinin aynı zamanda İsrail’in akibeti olacağı aşağı yukarı bellidir.

Elbet İsrail’in en büyük destekçisi ABD ve Trump bunu gördü, yolun yarısında İsrail7in yan çizdiğini ve hesabı kendisine yüklemek istediğini gördü. Ve biraz daha farklı davranma ve içine düştüğü çıkmazdan çıkma manevnaları yapmaya başladı.

Evet, Trump bir ölçüde İsrail’in ileri itmesiyle, bir ölçüde de kendisinin kural tanımazlığıyla ve blöfüyle kendini düşürdüğü tuzaktan “karizmayı çizdirmeden” nasıl çıkacağının telaşına düşmüş bulunuyor. Geri adım atsa, saldırmasa, bütün o askeri yığılmayı geri çekmek bir yenilgi anlamına gelecek, sınırlı olarak saldırma yolu da kapalı. İran sınırlı saldırıya sınırlı cevap vermeyeceğini bunun topyekün bir savaş olacağını açıkça belirtti. Trump ve ABD şimdi, yenilgisini nasıl zafer gibi göstereceğinin arayışları içinde. Bu yolu bulamazsa, saldırdığında yine ABD egemenliğinin sonu görünecektir ve karizması yine de çizilecektir. Bu ise hem dolar egemenliğinin, hem

(Bu arada şunu belirtelim. Batı’nın muazzam propaganda aygıtının dediklerini doğru sanan milyonlarca insan var. Bu duruma düşmemek için en azından tek kutuplu ABD-Avrupa egemenliğine karşı çıkan site ve yorumluları izlemeye çalışmalı herkes. Maalesef Türkçe’de bir şey yok. Ama bugünün olanaklarıyla İngilizce, Almanca gibi dillerde bir sürü yer var.)

 

2)   Dolar Egemenliğinin Sonu

İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD’nin Altın rezervlerine dayanarak kurduğu, 1970’lerin başında Vietnam savaşının yol açtığı bütçe açıkları nedeniyle, doların uluslar arası ödeme aracı olmasını sağlayan, Doların Altın karşılığının iptal edilmesi ve sonra da Doların bu egemenliğini sürdürmek için Suudi Arabistan’la “seni korurum ama petrollerini Dolar karşılığında satacaksın” anlaşmasıyla doları petrol aracılığıyla uluslararası ödeme aracı olmasını sürdürmesi ve ABD’nin hiçbir üretim karşılığı olmayan, ama dünyada zorunlu ve fiili ödeme aracı olduğu için fiyatının yüksek olması ve fiyatı yüksek ve istikrarlı kaldığı için de bütün faizden gelir eden sermayenin Dolara kayması ve bunun da yine bizzat dolara talebi yüksek tutması, keza dünya ticaretindeki büyümenin de bunu desteklemesi vs. gibi nedenlerle, bütün bunların da ABD’nin sadece dolar basarak istediği malı alabilmesi, bu gerçek karşılığı olmayan zenginliklerle ve savaş gücüyle bir yandan terör estirebilmesi, diğer yandan diğer ülkelerin ve halkların gözünü kamaştırarak kendi zafer arabasına bağlaması, dönemi bitiyor.

Şimdi Çin, Hindistan, Rusya, Güney Afrika, Brezilya gibi “Küresel Güney” veya BRICS ülkeleri dolardan adım adım çıkıyorlar, Çin yavaş yavaş elindeki ABD hazine bonolarının önemli bir bölümünü çıkardı ve çıkarıyor, Rusya’nın paralarına el koyulması ve uluslararası ödeme sisteminden vs. çıkarılması, her ülkeyi, hatta Amerika’da altınlarını tutan Avrupalıları bile paniğe kaptırmış durumda. Hepsi altınlarını nasıl çaktırmadan ülkeme çekerim derdinde. Herkes elindeki dolar rezervlerini azaltmaya çalışıyor. Hindistan uluslararası ödemelerde kullanılacak, Bitcoin gibi bir Blokchain teknolojisine dayanan bir ortak ödeme sistemi kuralım diyor. Çin Avrupa ve ABD’nin kontrolündeki ve istedikleri zaman başka ülkelerin alacaklarını ve rezervlerini gasp ettikleri sisteme karşı alternatif ve daha eşitlikçi bir ödeme sistemi kuruyor. Doları olmayan yoksul ülkelerle onların veya kendi parasıyla ticaret yapıyor. Oralara sanayi tesisleri kuruyor. Bunlar daha uzatılabilir.

Hasılı doların uluslararası ödeme aracı olarak sonu yaklaşıyor. Böyle bir çöküşün tepkisi ve ABD’nin böyle bir çöküşte çılgınca bir şeyler yapmasını da engellemek için de, Rusya ve Çin bile tamamiyle ve ani bir bir çöküşten ziyade, yavaş yavaş mutlak egemenliğini yitirmesine yönelik bir çizgi izliyorlar.

Doların çöküşü, ABD’nin bir hiper enflasyona girmesine, sert sınıf savaşlarına ve Amerika’nın bir iç savaşa sürüklenmesine ve parçalanmasına bile yol açabilir. Bunu gören ABD petrolün ABD dolarıyla ödenmesini, doların gücünü korumak için Venezüella ve İran’a saldırarak, deniz ticaretinin kurallarını ayaklar altına alarak son güç denemelerini yapıyor.

ABD bir uyuşturucu bağımlısı gibidir. Uyuşturucu bağımlıları uyuşturucu bulamadıklarında her türlü kötülüğü yapabilirler. Annelerini, babalarını, çocuklarını bile doğrayabilirler. ABD dolar egemenliğini ve dolayısıyla hiçbir üretim karşılığı olmayan sadece dolar basarak sağlayabildiği askeri harcamaları ve refahını sürdürmek için, her şeyi yapabilir. Kendi sonunda dünyanın sonunu görür. “Benden sonra kıyamet” diyebilir.

Ve de aslında bütün bu züccaciye dükkanına girmiş fil gibi bütün kendi kurduğu ve dayandığı sistemi bile parça parça etmesi bu paniğin bir yansıması.

Bakın ben deliyim ne yapacağım belli olmaz” taktiği izliyor.  Ama bu taktik bile yine kendisine kurduğu bir tuzağa dönüşüyor. En sadık bendeleri bile bir mesafe koymaya başlıyor. Bu egemen sınıfların tarih boyunca temel bitiş senaryosudur. Ama bu sefer kendisiyle birlikte insanlığı bitirebilecek bir senaryo.

3)   İkinci Dünya Savaşı Sonucu Oluşmuş Ulusal Devletlerin Egemenlik Haklarına ve birleşmiş Milletler’e dayanan Uluslararası Sistemin Sonu

İkinci Dünya Savaşı sonunda Doğu Batı dengesinde, Birleşmiş Milletler ve diğer yan uluslararası kuruluşların da eklenmesiyle oluşmuş en somut ifadesi Birleşmiş Milletler olan uluslararası örgütleri sistemin sonu. Hiçbir bağlayıcı ve hukuki varlığının lafta bile kalmaması. ABD’nin bütün diğer kurumlardan çekilmesi.

Bizzat Trump, kendi olmayan vicdanından başka hiçbir kuralı tanımadığını ilan ederek bu fiilen çoktan çökmüş sistemin tabutuna son çiviyi çaktı bile.

4)   Dile Dine, Kültüre vs. Dayanan Uluslar ve Ulusal Devletlerin Sonu.

1848’de “komünizm heyülası”nın değil de en gerici, dile dine dayanan ulusçuluğun ve ulusal devletlerin, yani Aydınlanma karşısında bir karşı devrim olan gerici ulusçuluğun tüm dünyada egemenliğini kurmasının, dünyayı karşı devrimci yapılar olan uluslara ve ulusal devletlere göre bölmede birleştirmiş ulusların ve ulusçuluğun sonu.

 Bu aynı zamanda, Klasik Marksizmin ve Enternasyonalizminin sonu anlamına da geliyor.

Ama henüz bu sürecin analizi yapılmış ve henüz uluslara ve ulusal devletlere karşı bir program ve hareket ortaya çıkmış değil.

En son ortaya çıkan, dile, dine vs. göre tanımlanmış ulusal hareketlerden biri olan Kürt Ulusal Hareketi, (ve onun önderi Abdullah Öcalan) bunun bir çıkış olmadığını görerek, bu çıkmazdan kurtulmaya çalıştı ve çalışıyor ama teorik arka planı ve hazırlığı olmadığından dile dine dayanmayan bir demokratik ulusçuluk programı oluşturamadığı için, çıkmaya çalıştığı çıkmazdan çıkamıyor. Bu çıkamayışın veya doğuramayışın sancıları altında inliyor. Geç gelmenin imtiyazlarından yararlanamadığı için geç kalmanın acıları içinde kıvranıyor. Eskisi bitti yenisi doğamıyor. Bu Kürt hareketinde en açık biçimde görülüyor. Çünkü o altmış sekizlerden ilham almış, kalan son harekettir.

5)   Neolitik Devrimden ve Sanayi Devriminden Beri Varolan, Son Duruşmada Emekçilere Dayanan Üretimin Sonu: Emeğin yok Oluşu

Sonuncu ama önem bakımından sonuncu değil birinci olması gereken tarihin gördüğü en alt üst edici devrimin eşiğinden geçiyor insanlık.

Bu kimilerinin dediği gibi “Endüstri 4.0”, yani endüstri devriminin yeni bir aşaması değil, belki Neolitik Devrimle (bitki ve hayvanların ehlileştirilmesi ile) kıyaslanabilecek önemde ve çapta yepyeni bir devrim.

Bütün bu devrimler son duruşmada insan emeğine ve emekçilere dayanıyordu.

En kaba biçimiyle, Neolitik devrim, dünyanın bir küçük köylüler denizi olmasını mümkün kılmıştı. Bu denizin üstünde özellikle subtropikal ırmak boylarında nişastalı bitkilere dayanan kentelr ve uygarlık tohumları kurulmuş, para, yazı, devlet, ordular, rahipler ortaya çıkmıştı. Ama bu uygarlık, bir yağ lekesi gibi yayılsa da küçük üretici emekçi çiftçiler denizi üzerinde ince bir tabaka, ve ticaret yolları kavşaklarında kurulmuş kaçak adacıklar olan şehirlerle sınırlıydı. Buralardan birkaç kilometre uzaklaşınca neolitik devrim sonrası köylerin ilişkileri denizi başlıyordu.Bu deniz üzerinde kan damarları gibi ticaret yolları üzerinde bu yolların emniyetini sağlayan imparatorluklar bulunuyord. Ve bu imparatorluklar aslında dörnt büyük alanda esti dünyayı paylaşmışlardı. Birbirlerinin alanına girip feth ettiklerinde bile bu kalıcı olamıyor tekrar doğal sınırlarına çekilmeyle sonuçlanıyordu. Çin, Hint, İran ve Akdeniz-Ortadoğu.

Sanayi devrimi ise, bütün dünyayı alt üst etti. Küçük köylüler denizini yok edip, emekçi köylüleri, işgücünü satan işçilere dönüştürdü. Artık küçk çiftçiler ve yerleşim birimleri değil, binlerce milyonlarca insanın yoğunlaştığı şehirler ortaya çıktı. Okuma yazma bu sanayiin ihtiyaçlarına uygun olarak genelleşti ve imtiyazlı bir devlet ve din adamları kastının bilgisi olmaktan çıktı.

Bu devrimde, güneş ışığının yerini fosil yakıtlar, mekanik veya daha sonra elektronik güçler aldı. Bu emek üretkenliğinde devasa atılımların kapısını açtı.

Klasik uygarlıklarda sermaye üretimle ilgili değildi. Kapitalizm öncesi (Tefeci ve Bezirgan) sermayenin güçlenmesi üretimin gerilemesine yol açardı. Üreticiler tefecilerin elinde topraklarından olurdu. Büyük ticaret yapan tüccarlar zenginleşirken onları üretenler fakirleşirdi. Sonunda bütün üretim gerilerdi.

Çünkü kapitalizm öncesi sermaye, artı değeri üretim sürecinden değil, değer transferinden elde ederdi.

Ama modern kapitalizmde, sermaye işgücünü satın alarak bizzat üretim sürecinin kendisinde artı değer üretir. Bu fosil yakıtlarla, yani birikmiş enerji kaynaklarıyla birleşince mekanik ve elektronik aracılığıyla bu enerjinin üretim süreçlerine aktarılmasıyla tarihin gördüğü en devrimci değişiklikler dönemi açıldı.

Şimdi yaşanan teknik ilerlemeler sonucu Yapay Zekanın biçimsel bağlantılarla, bir dil modeli olarak, anlamın sırrına ermeden bir şürü çeviriyi ve araştırmayı yapabilmesi vs. biçimindeki gelişme sonuna dayanmış bulunuyor.

Belki araba ve humanoid ve diğer robotlarda bu biçimsel ilişkilerden örüntüler bulma, hareketlere, nesnelere de yayılabilir. Ve yakında hayatımızı robot arabalar ve humanoid robotlar doldurabilir. Sadece bu bile emeğin yok oluşunu yaygınlaştırır.

Ama bu tıkanma, şimdi genel zekaya geçiş yolunda araştırma ve yatırımlarda bir patlamaya yol açacaktır muhtemelen. Esas büyük devrim o zaman yaşanacaktır.
Ama sırf bu düzeyde kalsa bile, robotik devrim diyelim buna, emeğin ve emekçinin yok oluşunu ve buna bağlı olarak da kapitalizmin varlığını olanaksız kılacak bir devrimin arifesindeyiz.

Geçenlerde Elon Musk, 2030’a kadar, yeryüzüne insan sayısı kadar humanoit robot olacağını söylüyordu. Çin’de robotlar şimdiden günlük hayatın bir parçası haline gelmeye başladılar.
Bunun anlamı üzerine düşünen yok. Bu kapitalizm şartlarında emekçilerin işlerini yitirmesi, ilk robotlara geçen işletmelerin kısa bir süre ekstra karları demektir.

Ama her işletme robot kullanmaya başladığında, işçiler olmadığında, artı değer üretimi mümkün olmaz. Artı değer oranı sıfıra doğru hızla düşmeye başlar. Çünkü Artı-Değeri işçinin iş gücü yaratır.

Makinalar veya robotlar üretkenliği arttırırlar ama ortaya çıkan değere kendi yıpranma paylarını aktarırlar, yeni değer yaratmazlar.

Bu kapitalizmi olanaksız hale gelmesi demektir.

Yani bu devrimle emekçilerin yok oluşu ve kapitalizmin olanaksızlığı dönemine giriyoruz.

Bu çok temel ve kökten bir devrimdir. Var olan bütün eski üstyapıların (Uluslar, ulusal devletler, başta olmak üzere “bildiğimiz bütün dünyanın) sonu” demektir.

Bu olanaklar ve var olan siyası idari, eğitimsel, her türlü geçerli sistemle çelişkisinin dayanılmaz olması demektir. Bunun sonucu, geçerli olan her şey,  er veya geç akıl ve ahlak dışı görünmeye başlayacaktır.
*

Bu, biz Marksistlerin “komünizmin üst aşaması”, “herkesten yeteneği kadar, herkese ihtiyacı kadar” diye formüle edilen, “burjuva hakkının”, yani burjuva eşitlik anlayışının yerini, yani biçimsel bir sosyal ve ekonomik eşitlik idealinin yerini,  zorunluluklar aleminin ötesindeki”, demokrasi aleminin ötesindeki, “özgürlükler alemine”, yani kutsal kitapların Cennet’ine geçiş demektir.

Yani dünyanın gerçek bir cennet olması olanağı demektir. Zenginliklerin “boş zamanlarda” yaratılması demektir. Yani çalışmanın bir zorunluluk olmaktan çıkıp, bir zevkli oyun, bir sanat eseri yaratmak veya sevişmek gibi bir mutluluk kaynağı olması demektir.

Biz Marksistler böyle bir toplumun mümkün olabileceğini öngörüyorduk ama bunu kapitalizmin yıkılışından sonra, yeryüzü ölçüsünde yoksulluğun, sömürünün ve diğer sorunların yok edilişinden, gerçek bir sosyal eşitliğin yaygınlaşmasından sonra, uzun bir dönemin sonunda, ulaşılacak bir hedef olarak öngörüyorduk.

Ama somut tarihsel gidiş, insanlığın kapitalizmi yok edecek yetenek gösterememesi nedeniyle, bu “emek üretkenliği” düzeyine, belki yeryüzü ölçüsünde bir planlı ekonomiden bile çok daha hızlı bir biçimde en korkunç kapitalizm şartlarında ulaşmasına yol açtı.

(aslında “emek üretkenliği” kavramı bile, “boş zaman” kavramı gibi, böyle bir dünyada saçma görünecektir ve bir anlamı olmayacaktır. “Emek üretkenliği” ya da “boş zaman” bizlerin bugüne kadar bulunduğu dünyanın kavramlarıdır.  Ve bu ilişkileri ifade eden kavramlardır. Artık emeğin olmadığı, zorunlu çalışma zamanının olmadığı bir dünyada, olmayan şeyin üretkenliğinden veya boş zamandan söz etmek anlamsızdır. “Dolu zaman” (çalışma samanı) olmayacaktır ki “boş zaman” olsun. Bu nedenle bu kavramların birer oksimorona dönüşeceği, hayal gücümüzün kavramasının zor olduğu bir dönemin var olma olasılığının kıyısına geldi insanlık.)

Bu olanaklar ve gerçek durum (uluslar, ulusal devletler, kapitalizm vs.) arasında öyle bir uçurum ortaya çıkarmış bulunuyor ki, insanlık eski biçimlerin kabuğunu kıramazsa, yumurtasının kabuğunu kıramayan veya anasının havsalasından geçemeyen ve doğamayan bir çocuk gibi doğamadığı için ölebilir, insanlık doğuramadığı için ölebilir.

Ama doğabilirse önünde hayal bile edemeyeceği olanaklar açılabilir.

Bütün sorun ulusları ve ulusal devletleri yok etmekte toplanıyor. Uluslar ve ulusal devletler kabuğunu parçalayacak İnsanların ortaya çıkması ve insanlığın çoğunluğunu kazanması gerekiyor. Tek çıkış burada.

Yoksa bu İnsanlar ortaya çıkıp çoğunluğu sağlayamaz ve var olan ilişkileri kökünden değiştiremezse, “insan” denen canlı türünün ve belki bütün diğer “yüksek” canlı türlerinin ve Toplum denen Varlık Türünün son bulması kaçınılmaz görünüyor.

*

İşte böylesine her biri başlı başına bir çağ değişimi anlamına gelebilecek değişimlerin senkronize ve bir arada yoğunlaştığı bir dönemdeyiz.

En önemli sorun, insanlığın bir atom savaşına kurban gitmemesi.

Bunun için de batılı ülkelerin (ABD, Avrupa, Japonya, Avustralya vs.) kendi çöküşleriyle birlikte insanlığın yok oluşuna yol açmalarını engellemek.

Şu an İkinci Dünya Savaşı öncesindeki, 1930’lu yılları yaşar durumdayız.

Bugün olanlar tıpkı o zamanlarda olanlara benziyor.

Bu batılılar, Hitler’i o zamanki Sovyetlerin üzerine salmak için, Sovyetlerin bütün uyarılarına kulaklarını tıkıyorlar, Hitler’in palazlanmasını sağlamak ve cüretini arttırmak  ve sovyetlerin üzerine sürmek için, Münih’te Çekoslovakya’yı Hitler’e teslim ediyorlardı.

Şimdi Ortadoğu’da İran’a karşı Filistin’i ve Suriye’yi İsrail’e teslim ederek, Gazze’deki soykırıma gözlerini kapayarak, İsrail’in yayılmacı Nazi Siyonizminin palazlanması için aynı şeyi yapıyorlar.

Aynısını Ukrayna’da yaptılar. Rusya’nın “Ortak Avrupa Evi”nde birleşelim önerilerini, bizi de NATO’ya alın önerilerini duymazdan gelip geri çevirdiler. NATO Doğuya doğru yayılmayacak diye söz vermelerine rağmen yayılmaya devam ettiler. Merkel’in itiraf ettiği gibi, Minsk görüşmeleriyle Rusya’yı oyalayarak Ukrayna’da faşizan bir rejimi oturmaya ve Ukrayna’yı silahlandırmaya devam ettiler.

Amaç Rusya’yı yıkıp tıpkı İkinci Dünya Savaşı öncesinde, Sovyetleri Hitler’e yem etme hedefi gibi, Rusya’yı parçalamaya giriştiler.

Rusya bu sefer İkinci Dünya Savaşı’nın deneylerini öğrenmiş olarak, onların yedikçe iştahlarının kabaracağını bildiği için, sonradan daha çaresiz bir durumda dur dememek için önceden harekete geçti.

Aslında Putin, onları yine Münih’te, yapmamaları konusunda uyarmıştı. Ama yine ciddiye bile almadılar.

Sonunda Rusya bir “dur” demek zorunda kaldı. Batı basınında onların bütün bu aşağılık davranış ve planlarını görmek ve okumak mümkün değildir.

İstanbul’daki Rusya Ukrayna görüşmelerinde bir barış olanağı doğmuş iken, İngiltere başbakanı her türlü desteği vaad ederek barışı engelledi. Ölen ukraynalılar aracılığıyla Rusya’yı çökertme savaşını sürdürdü.

Şimdi Ukrayna ordusunu Rusya’ya karşı savaşta eritiyorlar. “Rus tehlikesi” propagandasıyla milyarlık savaş bütçeleri oluşturuyorlar ve “çocuklarınızı savaşa hazırlayın” diyorlar.

Bu alçaklar, bu yalanları açıklayanların her türlü haklarını hiçbir mahkeme kararı bile olmadan kimi Avrupa Birliği bürokrasisi organlarının kararıyla medeni ölüme mahkum ediyorlar.

Ruslya’nın iyici köşeye sıkışmışkan tüm önerilerinin reddedilmesiyle çaresizlik içinde daha sonra çok daha kötü koşullarda yapmamak için önceden yapmak zorunda olduğu savaşın benzerini Ortadoğu’da Hamas başlatmak zorunda kalmıştı.

Hamas, İbrahim anlaşmalarıyla Filistin’in bir sorun olarak gündeme bile artık alınmayacağını gördüğü için, son bir çabayla, ölümüne bir isyan etti. Filistinlilerin soykırımını bütün batılı ülkeler desteklediler ve seyrettiler. Şimdi orada Filistinlilerin ve Gazzelilerin kemikleri ve mezarları üstünde kumarhaneler, kerhaneler ve “tatil beldeleri” inşaatı ve tatlı gelirler hayaliyle pazarlıklar yapıyorlar. Türkiye ve Erdoğan da buradan elde edecekleri gelirlerin hayalini kuruyorlar.

Bütün bunlar, Çin’i tecrit etmek ve bunun için de Rusya ve İran’ı parçalamak ve ortadan kaldırmak için yapılan caniyane ve insanlığın varlığını tehdit eden planın ilk aşamalarıdır.

Şimdi insanlığın kaderi iki cephede belirlenecek: Ukrayna ve İran.

Ukrayna ordusu hızla bitiyor, yüz binlerce asker kaçağı var ve savaşacak asker yok. Cephe bir anda çökebilir. Bu aynı zamanda Avrupa’nın ve Amerika’nın planlarının çöküşü demektir.

Rusya, fiilen zafer kazanmış olmasına rağmen, ilerlemeyerek, Batı’ya bir mesaj vermeye çalışıyor hala. Gelin Ukrayna tarafsız kalsın, NATO’ya almayın. Tekrar iş birliği ve ticarete başlayalım demek istiyor davranışylarıyla. Batı ana akım politikacıları, yayınları bütün bunları görmezden gelerek son kalan askerlerin cesetleri üzerinde Rus tehlikesi korkuarı yayarak silahlanmaya geçiyor.

Ukrayna ordusunun tam bir çöküşünü Avrupa hükümetlerinin yıkılışı bu hezimeti izleyebilir. Böylece insanlık bir parça nefes alma olanağı bulabilir. Bir bakıma Avrupa Birliğniin ve NATO’nun sonu da olabilir bu.

İran’ı yok etmek için, ise ilk İsrail ve ABD saldırısı sadece İran’ın ne kadar güçlü cevap verdiğini gösterdi ve İsrail’e ciddi bir zarar verdi. Aslında ilk savaşta İsrail yenildi ve Ateşkesi İsrail istedi.

Ama İran’ı parçalama ve yok etme amacından vaz geçmediler. Venezuella gibi bir kafa koparma operasyonu denemeyi düşündüler.

İran’ı çökertmek ve parçalamak için kombine bir plan yaptılar: kafa kopartma, ayaklanma, ve bombardıman.

Sonra bu plana uygun olarak, önce zaten kırk yıldır ambargo altında bulunan ve doğru dürüst ilaç bile bulamayan İran’ın ekonomisini iyice çökertmek için, parasının ani düşmesine yol açarak, yaptıkları bu sabotajı “Devlet sanatı” diye övünçle itiraf ederek, ve paranın değer kaybı sonucu bunun yol açtığı memnuniyetsizlikle barışçıl gösteri yapanların arasına ikinci günden itibaren, İran’daki Mossad ajanları katılarak, İran güvenlik güçlerini öldürdüler, Batı’da tepki oluşturmak için diğer göstericileri de öldürdüler. İran bu nların yaptığını göstermek için bu öldürülenlerin resimlerini koyunca bunları hükümetin öldürdüğünü söylediler. Bunun üzerine İran her devlet gibi elbette kitlenin içinede saklanan ve onları kendi aracı olarak kullanan bu saldırganlara karşı aynı yöntemlerle cevap vermeye başladı.

İran ayrıca, Mossad’ın içerdeki ajanlarıyla ve bu ajanların birbiriyle haberleşmekte kullandıkları İran’a illegal yollardan sokulmuş 40.000 Starlink alıcısını Rusya’nın ve Çin’in teknik yardımıyla işlevsiz hale getirdi. Ayrıca bu emperyalist darbe teşebbüsüne karşı İran halkını sokağa çağırdı ve muzzam bir katılım oldu. Bütün bunlar batı basınında yer almıyor tabii.

Bu tedbirler bütün planın bir fiyaskoyla sonuçlanmasına yol açtı.

Planın üçüncü ayağıyla, ABD donanmasını İran’a karşı yığarak İran’ı teslim olmaya zorladılar.

İran ise, bu sefer en küçük bir saldırıya artık hiç de ölçülü olmayan topyekün savaşla cevap vereceğini söyledi.

İran ayrıca ABD ve İsrail’i destekleyenleri ve onların uçak ve roketlerine yol verenleri de hedef olarak gördüğünü ilan etti.

Bu kararlı tavır, Azerbeycan, Suudi Arabistan, gibi ülkelerin Amerika’ya toprak ve semalarını kullandırmayacakları şeklinde açıklamalar yapmalarına yol açtı. İran’ın İsrail’i de vuracağını söylemesi, İsrail’in yan çizmesine ve ABD’yi öne sürüp, geri plana çekilmesine yol açtı.

İsrail artık biliyor ki, bu sefer eskisi gibi, ölçülü tepki yok. İsrail’i İran füzelerinin dövmesi, İsrail devletinin sonu olur. İsrail yaşanmaz bir ülkeye dönüşür.

Bu kararlı tutum pabucun pahalı olduğunu gösterdi ve şimdi bunca yığınaktan sonra geri adım atmak fiilen bir yenilgi anlamına geleceğinden, Trump sanki tehdit edip istediğini almış havası basabilmek, yani “karizmayı çizdirmemek” için çıkış yolu arıyor.

ABD kendi kurduğu tuzağa kendi düşmüş durumda. Saldırırsa, İsrail haritadan silinebilir, ABD  ciddi asker ve silah kayıpları verebilir.

Ama burada kalmaz. İran Hürmüz boğazını kapatır. Bu birdenbire dünyada Petrol fiyatlarının fırlaması ve dünya ekonomisinin bir krize girmesi, hatta belki dolar egemenliğinin sonu bile olabilir.

*

Özetle durum böyle bir dünya savaşına giden bir yola da girilebilir, ABD, destekçisi batılılar ve İsrail’in yenilmesiyle insanlık geçici de olsa bir nefes alabilir ve biraz zaman kazanabilir.

Bu koşullarda her devrimci, her sosyalist İran’ın yanında yer almalıdır. ABD ve İsrail’in yenilgisi, Batı’nın Ukrayna’nın yenilgisi, ile Ukrayna’da yenilgisi, insanlığın bir parça olsun soluklanmasına ve demokrasi güçlerinin mevziler kazanmasına yol açar.

Olur da İran yenilir ve rejim çökerse, İran’ın çöküşü korkunç, kanlı boğazlaşmalar ve parçalanma demektir.

Libya, Suriye, Afganistan, Irak , Yugoslavya örnekleri ortadadır.

ABD ve Avrupa karşılarında kendilerine direnebilecek büyüklükte ülkeler istememektedir. Şimdi önlerindeki en kolay lokmanın, kırk yıldır ABD ambargosu altında ekonomisi tahrip edilen İran olduğunu düşünmektedirler. Suriye ve Filistin’de kollarını kestiklerini, Lübnan ve Iraktaki kollarını da yakında keseceklerini düşünüyorlar.

Bunlardan hala ders çıkarmayanlar, kendi Ulusal veya bölgesel dar görüşlülükleriyle hareket edenler, ABD, batı ve İsrail’in propagandasının ve egemenliklerini sürdürme sevdalarının işbirlikçileridirler.

*

İşte bu koşullarda çok açıktır acil görev: ABD ve İsrail’e karşı İran’ın zafer kazanması için uğraşmak.

Şu an her şey bu acil göreve bağlı olmalıdır.

Çünkü İnsanlığın biraz zaman kazanması, nefes alması için Batı’nın, ABD ve İsrail’in hezimete uğraması şarttır.

Her ulusal hareket de, her demokratta, her insan da sadece insan olarak var olabilmek için bile bunu görev belirlemelidir.

2 Şubat 2026 Pazartesi

Demir Küçükaydın

demiraltona@gmail.com

https://demirden-kapilar.blogspot.com/

Hiç yorum yok: