Bu yazıda ele alacağımız konuların önce, geçen yazıdaki (“Rojava, Suriye, PKK, Türkiye ve Dünya”) konuların sonra ele alınması gerekirdi. Yani önce Dünya, sonra daha lokal, bölgesel ve içinde yaşayıp mücadele ettiğimiz ülkeyle ilgili olanlar
Ama olayların gelişimi zamana karşı bir yarışı
gerektirdiğinden, Rojava’da bir katliam tehlikesi bulunduğundan, Rojava’dan
başlamıştık.
Şimdi iyi kötü bir anlaşma protokolü var ve bir katliam ve
savaş engellenmiş durumda ya da en azından öyle görünüyor.
Bu durumu sağlayan her şeyden önce PYD veya JPG’nin kesin savaş kararlılığı, askeri hazırlıkları (tüneller ve şehir savunması için diğer hazırlıklar) ve aynı zamanda bütün Kürt kitlelerinin her yerde mobilize olması, bölge ve dünyadaki yedek güçlerin (Çeşitli politikacılar, Barzani, Talabani vs.) harekete geçirilmesidir.
Ama bugünkü anlaşma geçici bir ateşkes gibi
görülmelidir. Çünkü Şara Rejimi ve YPG, daha şimdiden görüldüğü gibi,
anlaşmadaki maddelerin genel ifadelere formüle edilmesine dayanarak, birbirine
zıt yorumlar ve açıklamalar yaparak anlaşmadan tamamen farklı şeyler
anladıklarını ifade etmiş bulunuyor. Yani bu anlaşma yeni çatışma ve
gerilimlerin tohumlarını içinde taşıyor.
Şara Rejimi bu anlaşmaya dayanarak Türkiye’nin de baskısı ve
desteğiyle, sürekli hakları tırpanlayarak, bir takım yapması gerekenleri
yapmayarak, yapmaması gerekenleri yaparak, adım adım YPG’yi geriletmek, tecrit ve
demoralize etmek ve sonunda tamamen ortadan kaldırmak stratejisini, daha
doğrusu hiç terk etmediği bu stratejiyi uygulamaya devam edecektir.
Buna karşı YPG şimdiye kadar izlediği sadece kendi
bölgesinde savunma stratejisinden, sadece Kürtlerin bir örgütü olma ve onların
otonomisi için mücadele program ve stratejisinden, ilk elde, tüm Suriye’deki Alevileri,
Dürzileri, Hristiyanları, Laik Arapları vs. aynı bayrak ve program altında birleştirecek
ve örgütleyecek bir Demokrasi Cephesi örgütleme program ve stratejisine
geçmelidir.
Ama bunu yapabilmek için de önce programını ve şimdiye
kadarki yaklaşımını değiştirmelidir.
Artık Kürtlük, Alevilik, Dürzilik, Hristiyanlık, Laik
Araplık veya genel olarak Araplık üzerinden tanımlanmış politik birimlerin
otonomisini değil, ülkenin ve ulusun bir dile, dine vs. göre tanımlanmasını
olağan kabul ve hedef olarak belirleme anlayışını terk ederek, dili ve dini
olmayan, dil ve din körü bir devletin, en sıradan köyden en büyük şehre veya
vilayete kadar, sadece coğrafi veya idari olarak belirlenmiş birimlerinin kendi
yönetimlerini kendilerinin seçmesi ve emniyet ve asayiş güçlerinin bu seçilmiş
idarecilerin emrine vermesi talebi somut olarak muhalefetin önüne koyulmalıdır.
Bütün bu birimler, hepsi, kendilerinin dil ve din kötü olmaları biçimindeki,
aynı ortak ilke özerinden birleştiklerinde, gerçek bir demokratik ulus
kurulabilir.
YPG, ters koyulan soruyu, doğru koymalıdır.
Merkeziyetçilik ve ademi merkeziyetçilik birbiriyle
çelişmez. Aksine en gerçek ve demokratik otonomi veya ademi merkezi idare, aynı
şekilde, dili, dini olmayan veya bunun körü otonom birimlerin merkezi bir
idarede birleşmesidir. Yani merkezilik, demokrasinin, tüm yurttaşların her
bakımdan biçimsel eşitliğinde merkezilik olmalı. Ama bu ortak anlayışın aynı
zamanda en küçük birimde bile geçerli olmasıdır.
Bu Marksizmin çok önceden açıklığa kavuşturduğu ve Fransız
devriminden bile önce çözülmüş bir sorundur. Fransa’da Napolyon karşı
devriminden önce 1792’den sonra, en azından birkaç yıl da olsa, bu vardı. Sonra
yıkılan imparatorluğun imparatorsuz biçimi olan, merkezi Fransız devleti tekrar
geri döndü. ABD buna en yakın biçimdir. ABD’de tüm eyaletler aynı ortak
anayasayı kabul ederler, buna göre devletin resmi dili ve dini yoktur. Ama
herkesin dile veya dine dayanan, ama politik olmayan, herhangi bir birlik kurma
özgürlüğünü garanti eden bir sistem. Ama bu sistemin tüm ülkede her düzeyde, kişilerin
ve görüşlerin tamamen özgürce ve eşit koşullarda yarıştığı koşullarda seçilmiş
yöneticilerde olmasıdır.
Yani idarede ademi merkezi, ama ulusun tanımlanmasında
merkezi aynı demokratik, yurttaşların eşitliği anlayışına dayanan birimlerin
gönüllü birliği.
YPG böyle bir biçimi kurup tohumlarını atabilseydi belki
şimdiye kadar Suriye’de bir devrim bile başarmış olabilirdi.
Böyle bir talep ve program Türk devletini de tecrit eder ve
hareket edemez duruma getirir. Ayrıca Türkiye’deki mücadeleye de demokratik bir
program kazandırır ve atılım gücü verir. (Bu konuda yıllar önce yazdığımız, “Demokratik
Cumhuriyet Nedir? Sosyalistler Tarafından Niçin Savunulmalıdır?”
başlıklı, küçük bir broşür boyutlarındaki yazımız okunabilir. Ayrıca “Ortadoğu
Demokrasi Manifestosu” ve Öcalan’a yolladığımız son mektuptaki
Program da bunun somut biçimleridir.
Böyle bir program ve talep, Suriye’deki tüm azınlıklar başta
olmak üzere tüm demokratları ve ezilenleri birleştirebilir. Böylece “ademi
merkeziyetçi mi yoksa merkeziyetçi mi?” sahte dilemmasından çıkmayı ve Suriye’nin
birliğini gerçek bir demokrasi temelinde savunma bayrağını elde etmeyi
sağlayabilir.
YPG, bunu yapmadığı ve yapamadığı takdirde, büyümeyi göze
almayanın küçüleceği ve yok olacağı, ileri gidip radikalleşmeyenin gerileyip
yok olacağı gerçeğini unutmamalıdır.
Evet biliyorum, “Demokratik Ulusçuluğu” savunun Öcalan’ın
bile henüz böyle bir programı yoktur, ve savunduğu program aslında böyle
demokratik bir ulusçuluk değildir. Ama hiç olmazsa bu yönde bir özlemin
ifadesidir. Böyle bir programı savunacak ve formüle edecek teorik arka plandan
yoksundur.
Ama en azındın teori olmadan da pratik sorunlar ve örnekler
de bazan el yordamıyla gerçek sorunu ve çözümü bulmayı sağlayabilir.
Bu programı Öcalan’a öneren mektubumuzun bile kendisine
verilmediği koşullarda böyle bir “Amerika’yı yeniden keşif” ummaktan başka bir
şey elimizden gelmiyor.
Son gelişmelere ilişkin bu kısa değinmeden sonra geçen
yazının başlığının orada ele alamadığımız ama en başta ele alınması gereken, “Ve
Dünya” kısmana geçelim.
*
Niçin önce Dünya’dan başlamak gerekir?
Çünkü İşçi sınıfı, yeryüzünden sömürü ve baskıyı kaldırma
kapasitesi olan tek sınıf, “Dünya Tarihsel” bir sınıftır ve amaçlarına
ancak dünya tarihsel ölçülerde ulaşabilir.
Her şeyden önce bu nedenle, bir devrimci, bir sosyalist, bir
Marksist, her “Durum Yargılaması”na Dünya Çapında bir analizden
ve görevlerin belirlenmesinden başlamak zorundadır.
Bu dünya tarihsel oluşun en somut Örgütsel ve Programatik
ifadesi, “İşçi sınıfının kurtuluşunun ne yerel ve ne de ulusal bir sorun
olamayacağı” şeklindeki önermesi, Birinci ve Üçüncü ve Dördüncü
Enternasyonallerin tüzüklerinin ilk maddesidir.
Bunun mantık sonucu da şu anlama gelir, herhangi bir
ülkedeki veya bölgedeki mücadele dünya çapındaki mücadelenin ortaya çıkardığı
duruma ve görevlere göre belirlenmelidir.
Yani İşçi sınıfının ve bir Marksistin yaklaşımı, “kazan
kazan” ya da “dayanışma” yaklaşımı değildir, bütün uğruna parçanın
gereğinde en büyük fedakarlıkları yapması ve bir organik bütünün parçası
olarakdavranması gerektiği yaklaşımıdır.
Yani bir koyun ya da geyik sürüsü gibi basit bir toplam
değil, bir arı veya karınca kolonisi gibi organik bir bütün veya cebirsel bir
toplum olma yaklaşımıdır. Cebirde, eksinin eksiyle çarpımı artıyı verir.
Böyle bir yaklaşımı temel alınmazsa, genellikle
ulusal bir dar görüşlülükle malul olma ve dolayısıyla gerek ülke içindeki ve
ölçeğindeki gerek dünya ölçeğindeki mücadelelerde egemenlerin yedeğine düşmek
kaçınılmazdır.
Ne kadar “iyi niyetli” olunursa olunsun, sonuç değişmez. “Cehenneme
giden yollar her zaman iyi niyet taşlarıyla döşenir”.
Bir Devrimci Marksist, görevlerini belirlerken, önce dünya
çapındaki mücadelelerden başlar sonra kendi savaş alanındaki görevlerini bu
dünya çapındaki savaşa göre belirleyebilir ve belirlemelidir.
Çünkü Marksist olmak demek, sadece ücretlilerin, işgücünden
başka satacak hiçbir şeyi olmayanların, ancak tüm insanlığı kurtaracak, en
modern üretim ve ekonomi ilişkilerinin ürünü olan, dolayısıyla bu yeteneği
dünya tarihinde ilk kez elinde bulunduran bir toplumsal özne veya güç olduğu
sosyolojik gerçeğinden yola çıkmak demektir.
Tarih boyunca çeşitli ezilen kesimler, Plepler, Köylüler, Esnaf
ve Zanaatkarlar, yani Kapitalizm öncesi uygarlıkların, emekçileri, tüm zenginlikleri
yaratanları, tarihin hiçbir döneminde, isyan etseler bile, başarı
kazanamamışlardır. Bir şekilde başa geldiklerinde de (Çin’deki Taiping köylü
isyanı veya Karmatılarda olduğu gibi) yıktıklarından daha ileri bir düzen
kuramamışlardır. Bu yeteneksizlik, ezilenlerin örgütleri ve muhalefetlerinin,
var olan dinlerin dayandıkları varsayımları sorgulayamamaları ve var olan egemen dinlerin varsayımlarını kabul
ederek, onları farklı yorumlamalarla muhalefet olarak örgütlenme çalışmalarında
görülebilir.
Çünkü onların içinde bulunduğu toplumsal ilişkiler var
olanın ötesinde ilişkiler kurmaya olanak vermiyordu.
Ama bugünün dünyasında, tarihte ilk kez, bu olanak ve
olasılık vardır. Çünkü İşçi sınıfı, Modern Üretimin ve toplumsal ilişkilerin
ortaya çıkardığı ve onu sırtında taşıyan bir sınıftır.
Ayrıca, anlaşılan ve sanılanın aksine, herhangi bir ülkenin
işçileri İşçi Sınıfı değildir.
Onlar işçi sınıfının bir zümresini oluştururlar.
Sadece herhangi bir ülkedeki işçilerin çıkarlarını savunmayı öne almak, zümre
çıkarını öne çıkarmak demektir ve sendikalizmin sınırlarını aşamayacağı gibi
bunalım dönemlerinde en gerici politikaları savunma sonucunu da verebilir. Trump’ı
veya “yeni Populizmi” destekleyenlerin kendi ülkelerindeki çıkarlarını savunan
işçiler olduğu ve kendi zümre çıkarlarını öne aldıkları görmezden gelinemez.
Zaten herhangi bir baskı ve sömürü biçimine karşı mücadele
edenler, kendi özgül sorunları ile sınırlı kaldıklarında da aynı sorunla
karşılaşırlar. Bunun örneklerini çevreci, feminist hareketlerde de görüyoruz.
İşte bu nedenle, işçilerin veya sosyalistlerin, dünyayı
değiştirebilmek için, işçiler olarak örgütlenmeyi aşmaları, tüm ezilenleri
kapsayacak programlar ve örgütlenmeler oluşturmayı başarmaları gerekir. Yani
İşçilerin işçi olmaktan çıkıp, sosyolojik bir analiz olarak tanımlanmaktan
çıkıp, somut bir güç olmaları ve bunun için de önce Demokrat sonra da
İnsan olmaları gerekir.
Demokrat olmak demek: Herhangi bir ulus
içindeki mücadelelerde, merkezi devlet yapısının parçalanması ve bu artık
devlet denemeyecek devletin, tüm diller, dinler karşısında kör olması, mutlak
bir hukuki ve biçimsel eşitliği savunmak demektir.
İnsan olmak demek: Dünya çapındaki mücadelelerde ise,
ulusçuluğu, ulusları ve ulusal devletleri ortadan kaldırmayı temel görev olarak
belirlemek, yeryüzündeki bütün siyasi birimleri kendi dünya cumhuriyetinin
gönüllü olarak birleşmiş “idari” ve öz
yönetimsel birimlere dönüştürmek için mücadele etmek demektir.
Yani işçilerin önce dili, dini, ulusu olmayan, ulusları ve
ulusal devletleri yıkmayı hedeflemiş İnsanlar, olmaları
gerekmektedir. Bunun için kendi sınıf ve ulus dar görüşlüklürinden
kurtulmaları, bunun içinde kendi nefislerine karşı kutsal savaşa girmeleri
gerekmektedir. Bunu yaptıkları takdirde dünyayı değiştirebilirler ve
kendileriyle birlikte tüm insanlığı kurtarabilirler.
Bunun en güzel örneklerinden birini İslam’ın, Hristiyanlığın
ve Aydınlanma’nın tarihi ve devrimleri gösterir.
Gerek Roma’nın plepleri, köylü, ücretli askerleri ve
köleleri, gerek Mekke’nin plepleri (Kureyşli olmayanları ya da Kureyş
kabilesinin egemenliğini ve imtiyazlarını yıkmak, herkesi Allah’ın kulluğunda
eşitlemek isteyenler), gerek Paris’in donsuzları, baldırı çıplakları (san
kilot’ları) ancak tüm insanlar için
bir program ve örgütlenme geliştirebildiklerinde dünya tarihsel değişimler
gerçekleştirebilmişlerdir.
Plepler Hristiyan, Plepler Müslüman, Donsuzlar (baldırı
çıplaklar) Cumhuriyetçi olduklarında, asillerin ve kilisenin imtiyazlarına son
vererek yurttaşların eşitliğin hedeflediklerinde ve bunun için isyan
ettiklerinde, üstyapıda gerçek devrimler başarabilmişlerdir.
Aynısı İşçi Sınıfı için de geçerlidir. İşçiler ülkelerinde Demokrat
olduklarında (yani ulusun dille, dinle tanımlanmasını reddedip ülkede
yaşayanları eşitleyecek bir hukuk sistemi kurmak için demokrat olduklarında)
Dünya ölçüsünde de İnsan olduklarında, yani ulusları ve ulusal
devletleri yıkıp, siyasi birimleri parçalayıp, tüm insanlığın idari veya öz
örgütlenme birimlerinde birleşmeyi hedeflediğinde, insanlığın kurtuluşu mümkün
olabilir.
Bu üstyapı değişimi
yapıldığında, örgütlü insanlık kapitalizmi nasıl bir yöntemle yok edeceğine
kendisi karar verebilir hale gelebilir.
Bunun için şimdiden “mutfak reçeteleri” yazmaya gerek yok.
Bunu nasıl yapacağına, o yeryüzü toplumu, kendi denemeleriyle karar verebilir.
Çünkü özel mülkiyeti lağvetmek sadece bir kararname veya yasa sorunu haline
gelmiştir artık.
*
İşte bu ve bunun gibi tarihsel, sosyolojik ve programatik
nedenlerle, bir Marksist, bir işçi, bir sosyalist her zaman Dünya durumundan
hareket ederek görevlerini belirlemelidir.
Eğer bugün olduğu gibi, işçiler ve sosyalistler tarihsel
olarak büyük yenilgiler yaşamış iseler, bir örgüt ve programdan yoksun iseler, dünya
çapında bir örgütlenmeleri yoksa, görevlerini belirlerken, kendilerini adeta bu
örgütün yerine koyarak, o örgütün dayanacağı varsayımlara dayanarak, dünya
durumunun analizini yapmak ve görevlerini belirlemek zorundadır ve bunu adeta
alışkanlık haline getirmelidir.
Bu vesileyle, hiç olmazsa Klasik Marksizmin artık
unutulmuş bir kaç önermesini de hatırlatalım.
*
Klasik Marksizmin dayandığı Enternasyonalizm ilkesi “uluslararası
dayanışma” değildir dedik yukarıda.
Modern Marksizm “enternasyonalist” yani ulus ilkesine
dayanan ve dayanmayı normal kabul eden ve bu tür örgütlenmelerin uluslararası
bir birliğini ve merkezini hedeflemez, ulus ve ulusçuluk ilkesine, yani politik
olanın ulusal olanla çakışması ilkesine, dayanmanın kendisini akıl ve ahlak
dışı olarak görür.
Burada bu konuya girmiyor ve kendimizi Klasik Marksizmin
kabulleriyle sınırlıyoruz. Bu nedenle Klasik Marksizmin kavramları
çerçevesinde kalıyoruz bu yazıda. Tıpkı Klasik Fiziğin bütün
eksikliklerine rağmen, Aya gitme hesaplarını falan yapmayı yetmesi gibi, Klasik
Marksizmin önermeleri de en azından bugünkü dünyanın kaosunda bir yol bulmayı
bir ölçüde olsun sağlayabilir. Aşağıda değineceklerimiz aslında Klasik
Marksizmin önermeleridir. Bizim temellerini atmaya çalıştığımız Modern Marksizmin
önermeleri değildir.
Klasik Marksizme göre Enternasyonalizm “uluslar arası
dayanışma” değil, dünya çapındaki mücadelelerde parçanın bütüne kısa
vadelinin uzun vadeliye tabi olmasıdır.
Bunu Lenin daha somut olarak şöyle formüle etmişti:
“Proleterya enternasyonalizmi şunları gerektirir:
1) Bir ülkedeki proleterya mücadelesinin
çıkarlarının, bu mücadelenin dünya ölçeğindeki çıkarlarına tabi
kılınması;
2) Burjuvaziyi yermekte olan ulusların,
uluslararası sermayenin devrilmesi amacıyla ulusal planda en büyük
fedakarlıkları kabul etmeye elverişli ve hazır olması.”
Tam da bu nedenle, herhangi bir ülkede veya yerdeki
sosyalist, bulunduğu savaş cephesindeki, bulunduğu mevzideki görevlerini dünya
çapındaki görevlerine bağlı olarak, “dünya çapındaki mücadeleye kendi
bulunduğu siperde veya savaş cephesinde, azami katkıyı nasıl yapabileceği”
sorusundan hareketle belirleyebilir.
Tam da bu nedenle, bir “Durum Yargılaması” her zaman
dünyanın, dünya çapındaki mücadelelerin analizinden bu analizden çıkmış
görevlerden yola çıkıp, yerel olana doğru yol almak, lyerel olandaki
görevlerini genel görevlere tabi olarak belirlemek zorundadır.
O halde ilk soru da şu olmalıdır. Dünya çapındaki
mücadelelerde can alıcı sorun nerelerdedir, nerelerde bir başarı karşı tarafı
zayıflatabilir ve onların yenilgisini sağlayabilir?
Bugünün dünyasında bunun cevabı: bir dünya savaşının
engellenmesi, bunun için de başta ABD olmak üzeri Batı ülkelerinin köpeksiz
köyde değneksiz gezmelerinin engellenmesi, onların küçük de olsa yenilgileri
uğratılması ve güçlerine güvenip, şımarıp, cesaret bulup insanlığı yok etmeye
girişmelerini engellemektir.
Şimdi “Ve Dünya”ya devam edebiliriz.
*
Bir tarihte bana “politikayla ilgilenmiyorum” diyen
bir tanıdığıma, “ama politika seninle ilgilenir” demiştim. Kısa bir süre
sonra da politikanın kendisiyle nasıl ilgilendiğini kendi yaşamında acı bir
deneyle görmüştü.
Bunu Dünya ve Türkiye, Kürdistan veya herhangi bir ülke için
de söylemek mümkündür.
Kendi ülkesinin ve ulusunun veya cinsinin, sınıfının,
bölgesinin sorunları, politik çekişmeleri içinde yolunu kaybetmiş, dünyanın
gidişine uzaktaki galaksiler kadar bile ilgi göstermeyenlere de “dünya
sizinle ilgileniyor ve yakında bunu çok acı biçimde göreceksiniz”
denebilir.
Eski bir Çin bedduasında “Tuhaf (acaip) zamanlarda
yaşayasın” dendiği gibi, tuhaf zamanlarda yaşıyoruz
Ya da daha somut olarak, Gramsci’nin “Eski dünya ölüyor
ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarlar zamanı.” dediği
gibi: “Şimdi canavarlar zamanı”
Aynı zamanda birbirinden farklı ritimlerde çalışan
süreçlerin sanki aynı zamanda bir dönüm noktasında buluşmaları gibi bir dönem
bu.
Gezegenlerin her biri kendi yörüngesinde farklı hızlarla
dönerlerken çok özel bazı durumlarda hepsi veya birkaçı aynı hizaya
gelebilirler. Bunun gibi bir durum yaşadığımız. Eski astronomlar veya
müneccimler bu gibi durumları önemli değişikliklerin habercisi olarak
görürlermiş.
Örneğin İsa’nın doğumu (muhtemelen sonradan bir yakıştırma
olarak) “Beytlehem Yıldızı” veya “Üç Kral (veya müneccim) Buluşması” böyle
bir astronomi olayına (üç gezegen veya yıldızın belli bir konumlanışı) denk
getirilerek ilahi bir müjde olarak yorumlanmıştır.
Bugün Astrolojiye gerek yok, sosyolojik olarak birçok
sürecin sonunun ve henüz doğmaya çalışan süreçlerin buluşmasının söz konusu
olduğu bir dönemden geçiyoruz.
Böyle bir dünyada ve süreçler buluşmasında veya çakışmasında
Rojava’nın önemi, Güneş sisteminin hareketi içinde Dünya’nın hareketi kadar
bile önem taşımaz ve çok sınırlı bir etki olarak kalır.
Şimdi bu eş zamanlı olarak sonları gelen süreçleri veya dengeleri sırasıyla ele
almaya çalışalım.
1)
Tek Kutuplu Dünyanın Sonu
Sovyetlerin çöküşünden (1990) sonra ortaya çıkan, dünya tarihinde
bir benzeri görülmemiş, ABD’nin tek egemen olduğu, “Tek kutuplu Dünya”nın
sonu geliyor. “Çok kutuplu” bir dünya doğuyor.
ABD bu sonun geldiğini görüyor ama kabul etmiyor ve son bir saldırıyla
konumunu sürdürmeye çalışıyor. Kendi sonunu gören her egemen güç gibi, bu sonu
engellemek için insanlığın sonunu bile getirmeye hazır.
Buna
karşılık Çin, son derece sakin, iş birliğini öne çıkaran bir çizgi izleyerek ve
ABD’nin panik içindeki hırçın davranışlarıyla kendini tecrit etmesini ve
insanlığın bu dönüşümü ve tek kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya bir atom
savaşına yol açmadan geçmesini sağlamaya çalışıyor. BRIC ülkeleriyle iş birliği
içinde davranıyor. Durumu şu alıntı güzel açıklıyor:
ABD ise, “Çin’i “Thukydides Tuzağı” denilen perspektiften tartışıyor. Kısaca özetlersek; kendisi
de hayranlık uyandıran bir general olan Yunan tarihçi Thukydides, Atinalıların Peloponez Savaşı’nda
Spartalılara yenilmesini şöyle izah etmişti: Atinalılar,
Sparta’nın gitgide büyüyüp güçlenmesini çok uzun süre seyrettiler; oysa henüz işlerini tez
elden biti ebilecekleri
bir zamanda darbeyi indirmeleri gerekirdi. (…) resmi Amerikan askeri stratejisi,
dünyanın herhangi bir yerinde ABD ile boy ölçüşebilecek bir gücün çıkagelmesini
engellemeye matufur. Vakıf olanlar arasındaki tartışma şu an, harekete
geçmek için doğru zamanın kaçırılıp kaçırılmadığı sorusu etrafında dönüyor.
Birkaç gün evvel Trump, Amerikan savunma bütçesinin 2027’de yüzde 50 artarak
bir buçuk trilyona çıkacağını duyurdu. Ne için acaba?” (Wolfgang Streeck,
“'Amerikalılar daha epey bir vakit Avrupalıları diledikleri gibi evirip çevirecekler'
- Amerika'nın şiddet potansiyeli, Avrupa'nın iktidarsızlığı ve eski nizamın
çözülüşü üzerine”)
ABD’nin derdi budur kendine dur diyebilecek hiçbir gücün
bulunmaması. Çin ve Rusya ise, çok kutuplu ve işbirliği içinde bir dünya
savunuyorlar. ABD ve batı bunu kendi egemenlikleri için en büyük tehlike olarak
görüyor ve bu giderek şekillenen BRICS “tehlikesini” yok etmek için İran ve Rusya’yı
parçalayarak Çin’i tek başına bırakmaya ve tecrit etmeye çalışıyor.
O halde ABD ve Batı’nın her iki hedefine de
ulaşamaması ve gerek Ukrayna’da gerek İran’da yenilmesi, insanlığın varlığı
için hayati önemdedir.
Ukrayna’da batılılar Ukrayna’yı kendileri adına savaşa
sürdüler. Ukrayna ordusu tükeniyor ve sonunda muhtemelen Ukrayna diye bir şey
kalmayacak. Kalıntıları da Polonya gibi ülkeler yutacak.
İran ABD’nin tehditleri karşısında çok sağlam durdu ve
eskisi gibi sınırlı bir cevap vermeyle yetinmeyeceğini, ABD ve İsrail
saldırganlığına “yardım ve yataklık yapanların” da hedef olacağını duyurdu.
Bunun üzerine önceki saldırıda İsrail ve ABD’ye destek ve
imkan sağlayan ülkeler, sayım suyum yok demeye başladılar. Önceki saldırıda
canı iyice yanan Siyonist-NAZİ devleti İsrail, Amerika’yı ileri itip, biz bu
savaşta yokuz diyerek, hedef olmaktan kaçınmaya çalışıyor.
Çünkü İran’a bir saldırı sadece Hürmüz boğazı ve Kızıldaniz
geçişlerinin kapanmasıyla Dünya ekonomisini alt üst olmasıyla sınırlı
kalmayacaktır, aynı zamanda hiçbir stratejik derinliği olmayan ve tek derdi
böyle bir derinlik kazanmak için yayılmak olan, İsrail devletinin de sonu
olacaktır. İsrail, böyle bir topyekün savaşta, İsrail’in artık yaşanamayacak
bir ülke olacağını bizzat önceki on küsur günlük savaşta gördü. Eh, düşmez
kalkmaz bir Allah. Gazze’nin akıbetinin aynı zamanda İsrail’in akibeti olacağı
aşağı yukarı bellidir.
Elbet İsrail’in en büyük destekçisi ABD ve Trump bunu gördü,
yolun yarısında İsrail7in yan çizdiğini ve hesabı kendisine yüklemek istediğini
gördü. Ve biraz daha farklı davranma ve içine düştüğü çıkmazdan çıkma
manevnaları yapmaya başladı.
Evet, Trump bir ölçüde İsrail’in ileri itmesiyle, bir ölçüde
de kendisinin kural tanımazlığıyla ve blöfüyle kendini düşürdüğü tuzaktan
“karizmayı çizdirmeden” nasıl çıkacağının telaşına düşmüş bulunuyor. Geri adım
atsa, saldırmasa, bütün o askeri yığılmayı geri çekmek bir yenilgi anlamına
gelecek, sınırlı olarak saldırma yolu da kapalı. İran sınırlı saldırıya sınırlı
cevap vermeyeceğini bunun topyekün bir savaş olacağını açıkça belirtti. Trump
ve ABD şimdi, yenilgisini nasıl zafer gibi göstereceğinin arayışları içinde. Bu
yolu bulamazsa, saldırdığında yine ABD egemenliğinin sonu görünecektir ve
karizması yine de çizilecektir. Bu ise hem dolar egemenliğinin, hem
(Bu arada şunu belirtelim. Batı’nın muazzam propaganda
aygıtının dediklerini doğru sanan milyonlarca insan var. Bu duruma düşmemek
için en azından tek kutuplu ABD-Avrupa egemenliğine karşı çıkan site ve
yorumluları izlemeye çalışmalı herkes. Maalesef Türkçe’de bir şey yok. Ama
bugünün olanaklarıyla İngilizce, Almanca gibi dillerde bir sürü yer var.)
2)
Dolar Egemenliğinin Sonu
İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD’nin Altın rezervlerine dayanarak kurduğu,
1970’lerin başında Vietnam savaşının yol açtığı bütçe açıkları nedeniyle, doların
uluslar arası ödeme aracı olmasını sağlayan, Doların Altın karşılığının iptal
edilmesi ve sonra da Doların bu egemenliğini sürdürmek için Suudi Arabistan’la
“seni korurum ama petrollerini Dolar karşılığında satacaksın”
anlaşmasıyla doları petrol aracılığıyla uluslararası ödeme aracı olmasını sürdürmesi
ve ABD’nin hiçbir üretim karşılığı olmayan, ama dünyada zorunlu ve fiili ödeme
aracı olduğu için fiyatının yüksek olması ve fiyatı yüksek ve istikrarlı
kaldığı için de bütün faizden gelir eden sermayenin Dolara kayması ve bunun da
yine bizzat dolara talebi yüksek tutması, keza dünya ticaretindeki büyümenin de
bunu desteklemesi vs. gibi nedenlerle, bütün bunların da ABD’nin sadece dolar
basarak istediği malı alabilmesi, bu gerçek karşılığı olmayan zenginliklerle ve
savaş gücüyle bir yandan terör estirebilmesi, diğer yandan diğer ülkelerin ve
halkların gözünü kamaştırarak kendi zafer arabasına bağlaması, dönemi bitiyor.
Şimdi Çin, Hindistan, Rusya, Güney Afrika, Brezilya gibi “Küresel
Güney” veya BRICS ülkeleri dolardan adım adım çıkıyorlar, Çin yavaş yavaş
elindeki ABD hazine bonolarının önemli bir bölümünü çıkardı ve çıkarıyor,
Rusya’nın paralarına el koyulması ve uluslararası ödeme sisteminden vs.
çıkarılması, her ülkeyi, hatta Amerika’da altınlarını tutan Avrupalıları bile
paniğe kaptırmış durumda. Hepsi altınlarını nasıl çaktırmadan ülkeme çekerim
derdinde. Herkes elindeki dolar rezervlerini azaltmaya çalışıyor. Hindistan
uluslararası ödemelerde kullanılacak, Bitcoin gibi bir Blokchain teknolojisine
dayanan bir ortak ödeme sistemi kuralım diyor. Çin Avrupa ve ABD’nin
kontrolündeki ve istedikleri zaman başka ülkelerin alacaklarını ve rezervlerini
gasp ettikleri sisteme karşı alternatif ve daha eşitlikçi bir ödeme sistemi
kuruyor. Doları olmayan yoksul ülkelerle onların veya kendi parasıyla ticaret
yapıyor. Oralara sanayi tesisleri kuruyor. Bunlar daha uzatılabilir.
Hasılı doların uluslararası ödeme aracı olarak sonu yaklaşıyor. Böyle bir
çöküşün tepkisi ve ABD’nin böyle bir çöküşte çılgınca bir şeyler yapmasını da
engellemek için de, Rusya ve Çin bile tamamiyle ve ani bir bir çöküşten ziyade,
yavaş yavaş mutlak egemenliğini yitirmesine yönelik bir çizgi izliyorlar.
Doların çöküşü, ABD’nin bir hiper enflasyona girmesine, sert sınıf savaşlarına
ve Amerika’nın bir iç savaşa sürüklenmesine ve parçalanmasına bile yol
açabilir. Bunu gören ABD petrolün ABD dolarıyla ödenmesini, doların gücünü
korumak için Venezüella ve İran’a saldırarak, deniz ticaretinin kurallarını ayaklar
altına alarak son güç denemelerini yapıyor.
ABD bir uyuşturucu bağımlısı gibidir. Uyuşturucu bağımlıları uyuşturucu
bulamadıklarında her türlü kötülüğü yapabilirler. Annelerini, babalarını,
çocuklarını bile doğrayabilirler. ABD dolar egemenliğini ve dolayısıyla hiçbir
üretim karşılığı olmayan sadece dolar basarak sağlayabildiği askeri harcamaları
ve refahını sürdürmek için, her şeyi yapabilir. Kendi sonunda dünyanın sonunu
görür. “Benden sonra kıyamet” diyebilir.
Ve de aslında bütün bu züccaciye dükkanına girmiş fil gibi bütün kendi
kurduğu ve dayandığı sistemi bile parça parça etmesi bu paniğin bir yansıması.
“Bakın
ben deliyim ne yapacağım belli olmaz” taktiği izliyor. Ama bu taktik bile yine kendisine kurduğu bir
tuzağa dönüşüyor. En sadık bendeleri bile bir mesafe koymaya başlıyor. Bu
egemen sınıfların tarih boyunca temel bitiş senaryosudur. Ama bu sefer
kendisiyle birlikte insanlığı bitirebilecek bir senaryo.
3)
İkinci Dünya Savaşı Sonucu Oluşmuş Ulusal
Devletlerin Egemenlik Haklarına ve birleşmiş Milletler’e dayanan Uluslararası
Sistemin Sonu
İkinci Dünya Savaşı sonunda Doğu Batı dengesinde, Birleşmiş Milletler
ve diğer yan uluslararası kuruluşların da eklenmesiyle oluşmuş en somut ifadesi
Birleşmiş Milletler olan uluslararası örgütleri sistemin sonu. Hiçbir bağlayıcı
ve hukuki varlığının lafta bile kalmaması. ABD’nin bütün diğer kurumlardan
çekilmesi.
Bizzat Trump, kendi olmayan vicdanından başka hiçbir kuralı
tanımadığını ilan ederek bu fiilen çoktan çökmüş sistemin tabutuna son çiviyi
çaktı bile.
4)
Dile Dine, Kültüre vs. Dayanan Uluslar ve Ulusal
Devletlerin Sonu.
1848’de “komünizm heyülası”nın değil de en gerici, dile dine
dayanan ulusçuluğun ve ulusal devletlerin, yani Aydınlanma karşısında bir karşı
devrim olan gerici ulusçuluğun tüm dünyada egemenliğini kurmasının, dünyayı
karşı devrimci yapılar olan uluslara ve ulusal devletlere göre bölmede
birleştirmiş ulusların ve ulusçuluğun sonu.
Bu aynı zamanda, Klasik
Marksizmin ve Enternasyonalizminin sonu anlamına da geliyor.
Ama henüz bu sürecin analizi yapılmış ve henüz uluslara ve ulusal
devletlere karşı bir program ve hareket ortaya çıkmış değil.
En
son ortaya çıkan, dile, dine vs. göre tanımlanmış ulusal hareketlerden biri
olan Kürt Ulusal Hareketi, (ve onun önderi Abdullah Öcalan) bunun bir çıkış
olmadığını görerek, bu çıkmazdan kurtulmaya çalıştı ve çalışıyor ama teorik
arka planı ve hazırlığı olmadığından dile dine dayanmayan bir demokratik
ulusçuluk programı oluşturamadığı için, çıkmaya çalıştığı çıkmazdan çıkamıyor.
Bu çıkamayışın veya doğuramayışın sancıları altında inliyor. Geç gelmenin
imtiyazlarından yararlanamadığı için geç kalmanın acıları içinde kıvranıyor.
Eskisi bitti yenisi doğamıyor. Bu Kürt hareketinde en açık biçimde görülüyor. Çünkü
o altmış sekizlerden ilham almış, kalan son harekettir.
5)
Neolitik Devrimden ve Sanayi Devriminden Beri Varolan,
Son Duruşmada Emekçilere Dayanan Üretimin Sonu: Emeğin yok Oluşu
Sonuncu ama önem bakımından sonuncu değil birinci olması
gereken tarihin gördüğü en alt üst edici devrimin eşiğinden geçiyor insanlık.
Bu kimilerinin dediği gibi “Endüstri 4.0”, yani endüstri
devriminin yeni bir aşaması değil, belki Neolitik Devrimle (bitki ve
hayvanların ehlileştirilmesi ile) kıyaslanabilecek önemde ve çapta yepyeni bir
devrim.
Bütün bu devrimler son duruşmada insan emeğine ve emekçilere
dayanıyordu.
En kaba biçimiyle, Neolitik devrim, dünyanın bir küçük
köylüler denizi olmasını mümkün kılmıştı. Bu denizin üstünde özellikle
subtropikal ırmak boylarında nişastalı bitkilere dayanan kentelr ve uygarlık
tohumları kurulmuş, para, yazı, devlet, ordular, rahipler ortaya çıkmıştı. Ama
bu uygarlık, bir yağ lekesi gibi yayılsa da küçük üretici emekçi çiftçiler
denizi üzerinde ince bir tabaka, ve ticaret yolları kavşaklarında kurulmuş
kaçak adacıklar olan şehirlerle sınırlıydı. Buralardan birkaç kilometre
uzaklaşınca neolitik devrim sonrası köylerin ilişkileri denizi başlıyordu.Bu
deniz üzerinde kan damarları gibi ticaret yolları üzerinde bu yolların
emniyetini sağlayan imparatorluklar bulunuyord. Ve bu imparatorluklar aslında
dörnt büyük alanda esti dünyayı paylaşmışlardı. Birbirlerinin alanına girip
feth ettiklerinde bile bu kalıcı olamıyor tekrar doğal sınırlarına çekilmeyle
sonuçlanıyordu. Çin, Hint, İran ve Akdeniz-Ortadoğu.
Sanayi devrimi ise, bütün dünyayı alt üst etti. Küçük köylüler
denizini yok edip, emekçi köylüleri, işgücünü satan işçilere dönüştürdü. Artık küçk
çiftçiler ve yerleşim birimleri değil, binlerce milyonlarca insanın
yoğunlaştığı şehirler ortaya çıktı. Okuma yazma bu sanayiin ihtiyaçlarına uygun
olarak genelleşti ve imtiyazlı bir devlet ve din adamları kastının bilgisi
olmaktan çıktı.
Bu devrimde, güneş ışığının yerini fosil yakıtlar, mekanik
veya daha sonra elektronik güçler aldı. Bu emek üretkenliğinde devasa
atılımların kapısını açtı.
Klasik uygarlıklarda sermaye üretimle ilgili değildi.
Kapitalizm öncesi (Tefeci ve Bezirgan) sermayenin güçlenmesi üretimin
gerilemesine yol açardı. Üreticiler tefecilerin elinde topraklarından olurdu. Büyük
ticaret yapan tüccarlar zenginleşirken onları üretenler fakirleşirdi. Sonunda bütün
üretim gerilerdi.
Çünkü kapitalizm öncesi sermaye, artı değeri üretim
sürecinden değil, değer transferinden elde ederdi.
Ama modern kapitalizmde, sermaye işgücünü satın alarak
bizzat üretim sürecinin kendisinde artı değer üretir. Bu fosil yakıtlarla, yani
birikmiş enerji kaynaklarıyla birleşince mekanik ve elektronik aracılığıyla bu
enerjinin üretim süreçlerine aktarılmasıyla tarihin gördüğü en devrimci
değişiklikler dönemi açıldı.
Şimdi yaşanan teknik ilerlemeler sonucu Yapay Zekanın
biçimsel bağlantılarla, bir dil modeli olarak, anlamın sırrına ermeden bir şürü
çeviriyi ve araştırmayı yapabilmesi vs. biçimindeki gelişme sonuna dayanmış
bulunuyor.
Belki araba ve humanoid ve diğer robotlarda bu biçimsel
ilişkilerden örüntüler bulma, hareketlere, nesnelere de yayılabilir. Ve yakında
hayatımızı robot arabalar ve humanoid robotlar doldurabilir. Sadece bu bile
emeğin yok oluşunu yaygınlaştırır.
Ama bu tıkanma, şimdi genel zekaya geçiş yolunda araştırma
ve yatırımlarda bir patlamaya yol açacaktır muhtemelen. Esas büyük devrim o
zaman yaşanacaktır.
Ama sırf bu düzeyde kalsa bile, robotik devrim diyelim buna, emeğin ve
emekçinin yok oluşunu ve buna bağlı olarak da kapitalizmin varlığını olanaksız
kılacak bir devrimin arifesindeyiz.
Geçenlerde Elon Musk, 2030’a kadar, yeryüzüne insan sayısı
kadar humanoit robot olacağını söylüyordu. Çin’de robotlar şimdiden günlük
hayatın bir parçası haline gelmeye başladılar.
Bunun anlamı üzerine düşünen yok. Bu kapitalizm şartlarında emekçilerin
işlerini yitirmesi, ilk robotlara geçen işletmelerin kısa bir süre ekstra
karları demektir.
Ama her işletme robot kullanmaya başladığında, işçiler
olmadığında, artı değer üretimi mümkün olmaz. Artı değer oranı sıfıra doğru
hızla düşmeye başlar. Çünkü Artı-Değeri işçinin iş gücü yaratır.
Makinalar veya robotlar üretkenliği arttırırlar ama ortaya
çıkan değere kendi yıpranma paylarını aktarırlar, yeni değer yaratmazlar.
Bu kapitalizmi olanaksız hale gelmesi demektir.
Yani bu devrimle emekçilerin yok oluşu ve kapitalizmin
olanaksızlığı dönemine giriyoruz.
Bu çok temel ve kökten bir devrimdir. Var olan bütün eski
üstyapıların (Uluslar, ulusal devletler, başta olmak üzere “bildiğimiz bütün
dünyanın) sonu” demektir.
Bu olanaklar ve var olan siyası idari, eğitimsel, her türlü
geçerli sistemle çelişkisinin dayanılmaz olması demektir. Bunun sonucu, geçerli
olan her şey, er veya geç akıl ve ahlak
dışı görünmeye başlayacaktır.
*
Bu, biz Marksistlerin “komünizmin üst aşaması”, “herkesten
yeteneği kadar, herkese ihtiyacı kadar” diye formüle edilen, “burjuva
hakkının”, yani burjuva eşitlik anlayışının yerini, yani biçimsel bir
sosyal ve ekonomik eşitlik idealinin yerini, “zorunluluklar aleminin ötesindeki”,
demokrasi aleminin ötesindeki, “özgürlükler alemine”, yani kutsal
kitapların Cennet’ine geçiş demektir.
Yani dünyanın gerçek bir cennet olması olanağı demektir. Zenginliklerin
“boş zamanlarda” yaratılması demektir. Yani çalışmanın bir zorunluluk
olmaktan çıkıp, bir zevkli oyun, bir sanat eseri yaratmak veya sevişmek gibi bir
mutluluk kaynağı olması demektir.
Biz Marksistler böyle bir toplumun mümkün olabileceğini
öngörüyorduk ama bunu kapitalizmin yıkılışından sonra, yeryüzü ölçüsünde
yoksulluğun, sömürünün ve diğer sorunların yok edilişinden, gerçek bir sosyal
eşitliğin yaygınlaşmasından sonra, uzun bir dönemin sonunda, ulaşılacak bir
hedef olarak öngörüyorduk.
Ama somut tarihsel gidiş, insanlığın kapitalizmi yok edecek
yetenek gösterememesi nedeniyle, bu “emek üretkenliği” düzeyine, belki yeryüzü
ölçüsünde bir planlı ekonomiden bile çok daha hızlı bir biçimde en korkunç
kapitalizm şartlarında ulaşmasına yol açtı.
(aslında “emek üretkenliği” kavramı bile, “boş
zaman” kavramı gibi, böyle bir dünyada saçma görünecektir ve bir anlamı
olmayacaktır. “Emek üretkenliği” ya da “boş zaman” bizlerin
bugüne kadar bulunduğu dünyanın kavramlarıdır. Ve bu ilişkileri ifade eden kavramlardır. Artık
emeğin olmadığı, zorunlu çalışma zamanının olmadığı bir dünyada, olmayan şeyin
üretkenliğinden veya boş zamandan söz etmek anlamsızdır. “Dolu zaman” (çalışma
samanı) olmayacaktır ki “boş zaman” olsun. Bu nedenle bu kavramların birer
oksimorona dönüşeceği, hayal gücümüzün kavramasının zor olduğu bir dönemin var
olma olasılığının kıyısına geldi insanlık.)
Bu olanaklar ve gerçek durum (uluslar, ulusal devletler,
kapitalizm vs.) arasında öyle bir uçurum ortaya çıkarmış bulunuyor ki, insanlık
eski biçimlerin kabuğunu kıramazsa, yumurtasının kabuğunu kıramayan veya
anasının havsalasından geçemeyen ve doğamayan bir çocuk gibi doğamadığı için
ölebilir, insanlık doğuramadığı için ölebilir.
Ama doğabilirse önünde hayal bile edemeyeceği olanaklar
açılabilir.
Bütün sorun ulusları ve ulusal devletleri yok etmekte
toplanıyor. Uluslar ve ulusal devletler kabuğunu parçalayacak İnsanların
ortaya çıkması ve insanlığın çoğunluğunu kazanması gerekiyor. Tek çıkış burada.
Yoksa bu İnsanlar ortaya çıkıp çoğunluğu sağlayamaz
ve var olan ilişkileri kökünden değiştiremezse, “insan” denen canlı
türünün ve belki bütün diğer “yüksek” canlı türlerinin ve Toplum
denen Varlık Türünün son bulması kaçınılmaz görünüyor.
*
İşte böylesine her biri başlı başına bir çağ değişimi
anlamına gelebilecek değişimlerin senkronize ve bir arada yoğunlaştığı bir
dönemdeyiz.
En önemli sorun, insanlığın bir atom savaşına kurban
gitmemesi.
Bunun için de batılı ülkelerin (ABD, Avrupa, Japonya, Avustralya
vs.) kendi çöküşleriyle birlikte insanlığın yok oluşuna yol açmalarını
engellemek.
Şu an İkinci Dünya Savaşı öncesindeki, 1930’lu yılları yaşar
durumdayız.
Bugün olanlar tıpkı o zamanlarda olanlara benziyor.
Bu batılılar, Hitler’i o zamanki Sovyetlerin üzerine salmak
için, Sovyetlerin bütün uyarılarına kulaklarını tıkıyorlar, Hitler’in
palazlanmasını sağlamak ve cüretini arttırmak ve sovyetlerin üzerine sürmek için, Münih’te
Çekoslovakya’yı Hitler’e teslim ediyorlardı.
Şimdi Ortadoğu’da İran’a karşı Filistin’i ve Suriye’yi İsrail’e
teslim ederek, Gazze’deki soykırıma gözlerini kapayarak, İsrail’in yayılmacı
Nazi Siyonizminin palazlanması için aynı şeyi yapıyorlar.
Aynısını Ukrayna’da yaptılar. Rusya’nın “Ortak Avrupa Evi”nde
birleşelim önerilerini, bizi de NATO’ya alın önerilerini duymazdan gelip geri çevirdiler.
NATO Doğuya doğru yayılmayacak diye söz vermelerine rağmen yayılmaya devam
ettiler. Merkel’in itiraf ettiği gibi, Minsk görüşmeleriyle Rusya’yı oyalayarak
Ukrayna’da faşizan bir rejimi oturmaya ve Ukrayna’yı silahlandırmaya devam
ettiler.
Amaç Rusya’yı yıkıp tıpkı İkinci Dünya Savaşı öncesinde, Sovyetleri
Hitler’e yem etme hedefi gibi, Rusya’yı parçalamaya giriştiler.
Rusya bu sefer İkinci Dünya Savaşı’nın deneylerini öğrenmiş
olarak, onların yedikçe iştahlarının kabaracağını bildiği için, sonradan daha
çaresiz bir durumda dur dememek için önceden harekete geçti.
Aslında Putin, onları yine Münih’te, yapmamaları konusunda
uyarmıştı. Ama yine ciddiye bile almadılar.
Sonunda Rusya bir “dur” demek zorunda kaldı. Batı basınında
onların bütün bu aşağılık davranış ve planlarını görmek ve okumak mümkün
değildir.
İstanbul’daki Rusya Ukrayna görüşmelerinde bir barış olanağı
doğmuş iken, İngiltere başbakanı her türlü desteği vaad ederek barışı
engelledi. Ölen ukraynalılar aracılığıyla Rusya’yı çökertme savaşını sürdürdü.
Şimdi Ukrayna ordusunu Rusya’ya karşı savaşta eritiyorlar.
“Rus tehlikesi” propagandasıyla milyarlık savaş bütçeleri oluşturuyorlar ve
“çocuklarınızı savaşa hazırlayın” diyorlar.
Bu alçaklar, bu yalanları açıklayanların her türlü haklarını
hiçbir mahkeme kararı bile olmadan kimi Avrupa Birliği bürokrasisi organlarının
kararıyla medeni ölüme mahkum ediyorlar.
Ruslya’nın iyici köşeye sıkışmışkan tüm önerilerinin reddedilmesiyle
çaresizlik içinde daha sonra çok daha kötü koşullarda yapmamak için önceden
yapmak zorunda olduğu savaşın benzerini Ortadoğu’da Hamas başlatmak zorunda
kalmıştı.
Hamas, İbrahim anlaşmalarıyla Filistin’in bir sorun olarak gündeme
bile artık alınmayacağını gördüğü için, son bir çabayla, ölümüne bir isyan
etti. Filistinlilerin soykırımını bütün batılı ülkeler desteklediler ve
seyrettiler. Şimdi orada Filistinlilerin ve Gazzelilerin kemikleri ve mezarları
üstünde kumarhaneler, kerhaneler ve “tatil beldeleri” inşaatı ve tatlı gelirler
hayaliyle pazarlıklar yapıyorlar. Türkiye ve Erdoğan da buradan elde edecekleri
gelirlerin hayalini kuruyorlar.
Bütün bunlar, Çin’i tecrit etmek ve bunun için de Rusya ve
İran’ı parçalamak ve ortadan kaldırmak için yapılan caniyane ve insanlığın
varlığını tehdit eden planın ilk aşamalarıdır.
Şimdi insanlığın kaderi iki cephede belirlenecek: Ukrayna ve
İran.
Ukrayna ordusu hızla bitiyor, yüz binlerce asker kaçağı var ve
savaşacak asker yok. Cephe bir anda çökebilir. Bu aynı zamanda Avrupa’nın ve Amerika’nın
planlarının çöküşü demektir.
Rusya, fiilen zafer kazanmış olmasına rağmen, ilerlemeyerek,
Batı’ya bir mesaj vermeye çalışıyor hala. Gelin Ukrayna tarafsız kalsın, NATO’ya
almayın. Tekrar iş birliği ve ticarete başlayalım demek istiyor
davranışylarıyla. Batı ana akım politikacıları, yayınları bütün bunları
görmezden gelerek son kalan askerlerin cesetleri üzerinde Rus tehlikesi
korkuarı yayarak silahlanmaya geçiyor.
Ukrayna ordusunun tam bir çöküşünü Avrupa hükümetlerinin
yıkılışı bu hezimeti izleyebilir. Böylece insanlık bir parça nefes alma olanağı
bulabilir. Bir bakıma Avrupa Birliğniin ve NATO’nun sonu da olabilir bu.
İran’ı yok etmek için, ise ilk İsrail ve ABD saldırısı
sadece İran’ın ne kadar güçlü cevap verdiğini gösterdi ve İsrail’e ciddi bir
zarar verdi. Aslında ilk savaşta İsrail yenildi ve Ateşkesi İsrail istedi.
Ama İran’ı parçalama ve yok etme amacından vaz geçmediler.
Venezuella gibi bir kafa koparma operasyonu denemeyi düşündüler.
İran’ı çökertmek ve parçalamak için kombine bir plan
yaptılar: kafa kopartma, ayaklanma, ve bombardıman.
Sonra bu plana uygun olarak, önce zaten kırk yıldır ambargo
altında bulunan ve doğru dürüst ilaç bile bulamayan İran’ın ekonomisini iyice
çökertmek için, parasının ani düşmesine yol açarak, yaptıkları bu sabotajı
“Devlet sanatı” diye övünçle itiraf ederek, ve paranın değer kaybı sonucu bunun
yol açtığı memnuniyetsizlikle barışçıl gösteri yapanların arasına ikinci günden
itibaren, İran’daki Mossad ajanları katılarak, İran güvenlik güçlerini öldürdüler,
Batı’da tepki oluşturmak için diğer göstericileri de öldürdüler. İran bu nların
yaptığını göstermek için bu öldürülenlerin resimlerini koyunca bunları
hükümetin öldürdüğünü söylediler. Bunun üzerine İran her devlet gibi elbette kitlenin
içinede saklanan ve onları kendi aracı olarak kullanan bu saldırganlara karşı
aynı yöntemlerle cevap vermeye başladı.
İran ayrıca, Mossad’ın içerdeki ajanlarıyla ve bu ajanların
birbiriyle haberleşmekte kullandıkları İran’a illegal yollardan sokulmuş 40.000
Starlink alıcısını Rusya’nın ve Çin’in teknik yardımıyla işlevsiz hale getirdi.
Ayrıca bu emperyalist darbe teşebbüsüne karşı İran halkını sokağa çağırdı ve
muzzam bir katılım oldu. Bütün bunlar batı basınında yer almıyor tabii.
Bu tedbirler bütün planın bir fiyaskoyla sonuçlanmasına yol
açtı.
Planın üçüncü ayağıyla, ABD donanmasını İran’a karşı yığarak
İran’ı teslim olmaya zorladılar.
İran ise, bu sefer en küçük bir saldırıya artık hiç de
ölçülü olmayan topyekün savaşla cevap vereceğini söyledi.
İran ayrıca ABD ve İsrail’i destekleyenleri ve onların uçak
ve roketlerine yol verenleri de hedef olarak gördüğünü ilan etti.
Bu kararlı tavır, Azerbeycan, Suudi Arabistan, gibi
ülkelerin Amerika’ya toprak ve semalarını kullandırmayacakları şeklinde
açıklamalar yapmalarına yol açtı. İran’ın İsrail’i de vuracağını söylemesi,
İsrail’in yan çizmesine ve ABD’yi öne sürüp, geri plana çekilmesine yol açtı.
İsrail artık biliyor ki, bu sefer eskisi gibi, ölçülü tepki
yok. İsrail’i İran füzelerinin dövmesi, İsrail devletinin sonu olur. İsrail
yaşanmaz bir ülkeye dönüşür.
Bu kararlı tutum pabucun pahalı olduğunu gösterdi ve şimdi
bunca yığınaktan sonra geri adım atmak fiilen bir yenilgi anlamına geleceğinden,
Trump sanki tehdit edip istediğini almış havası basabilmek, yani “karizmayı
çizdirmemek” için çıkış yolu arıyor.
ABD kendi kurduğu tuzağa kendi düşmüş durumda. Saldırırsa,
İsrail haritadan silinebilir, ABD ciddi
asker ve silah kayıpları verebilir.
Ama burada kalmaz. İran Hürmüz boğazını kapatır. Bu birdenbire
dünyada Petrol fiyatlarının fırlaması ve dünya ekonomisinin bir krize girmesi,
hatta belki dolar egemenliğinin sonu bile olabilir.
*
Özetle durum böyle bir dünya savaşına giden bir yola da
girilebilir, ABD, destekçisi batılılar ve İsrail’in yenilmesiyle insanlık
geçici de olsa bir nefes alabilir ve biraz zaman kazanabilir.
Bu koşullarda her devrimci, her sosyalist İran’ın yanında
yer almalıdır. ABD ve İsrail’in yenilgisi, Batı’nın Ukrayna’nın yenilgisi, ile
Ukrayna’da yenilgisi, insanlığın bir parça olsun soluklanmasına ve demokrasi
güçlerinin mevziler kazanmasına yol açar.
Olur da İran yenilir ve rejim çökerse, İran’ın çöküşü korkunç,
kanlı boğazlaşmalar ve parçalanma demektir.
Libya, Suriye, Afganistan, Irak , Yugoslavya örnekleri
ortadadır.
ABD ve Avrupa karşılarında kendilerine direnebilecek
büyüklükte ülkeler istememektedir. Şimdi önlerindeki en kolay lokmanın, kırk
yıldır ABD ambargosu altında ekonomisi tahrip edilen İran olduğunu
düşünmektedirler. Suriye ve Filistin’de kollarını kestiklerini, Lübnan ve
Iraktaki kollarını da yakında keseceklerini düşünüyorlar.
Bunlardan hala ders çıkarmayanlar, kendi Ulusal veya
bölgesel dar görüşlülükleriyle hareket edenler, ABD, batı ve İsrail’in
propagandasının ve egemenliklerini sürdürme sevdalarının işbirlikçileridirler.
*
İşte bu koşullarda çok açıktır acil görev: ABD ve İsrail’e
karşı İran’ın zafer kazanması için uğraşmak.
Şu an her şey bu acil göreve bağlı olmalıdır.
Çünkü İnsanlığın biraz zaman kazanması, nefes alması için
Batı’nın, ABD ve İsrail’in hezimete uğraması şarttır.
Her ulusal hareket de, her demokratta, her insan da sadece
insan olarak var olabilmek için bile bunu görev belirlemelidir.
2 Şubat 2026 Pazartesi
Demir Küçükaydın

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder