30 Mayıs 2015 Cumartesi

Erdoğan Neden Kaybedecek?

Topu topu iki yıl geçti Öcalan’ın Diyarbakır’da Newroz alanında mesajının okunmasından ve “Barış Süreci”nin başlamasından beri. O tarihlerde yazdığımız bir seri yazıya “Ortadoğu Devrimi Başladı”  diye bir başlık koymuştuk.
Bugün geriye bakınca ağır ağır gelişen bir devrim süreci daha iyi görülüyor. “Ortadoğu Devrimi”nden dünyanın anladığı, “Arap Baharı”. Bu, dünyanın henüz göremediği bir devrim süreci.
Biz o yazıyı yazdığımızdan beri iki büyük alt üstlük oldu. Yazımızın mürekkebi kurumadan, Türkiye’deki Aleviler ve Laik şehirliler Erdoğan’a karşı Gezi Ayaklanmasını gerçekleştirdiler. Bir yıl sonra Kürtler Kobani için ayaklandılar ve ardından Kobani Zaferi kazanıldı.
Bu iki ayaklanma da hem dünyanın hem de bu ayaklanmaların aktörlerinin dünyayı kavrayışında derin değişikliklere yol açtı.
Ama bu iki ayaklanma da, henüz birbiriyle senkronize değildi ve birbirinden kopuk hatta belli bir ölçüde birbirine karşı şerbetli (bağışıklıklı) kalmıştı.
Şimdi 7 Haziran seçimlerinde bu iki ayaklanma, bu sefer bir arada ve senkronize olarak seçim sandığı aracılığıyla bir üçüncü “ayaklanma”ya hazırlanıyor.

Bu ayaklanma belki AK Parti’nin iktidarını sürdürmesini engelleyemeyecek ama muhtemelen, Erdoğan’ın ilk yenilgisi olacaktır.
Bu da ister istemez Ortadoğu’nun en etkili devletinin iç ve dış politikasında önemli değişikliklere yol açacaktır. IŞİD, El Nusra ve benzerleri artık bu kadar açıktan destek alamayacaklardır örneğin. Dolayısıyla seçim sonuçları, diğer ülkelerdeki devrimci kabarışların da tetikleyicisi olmaya başlayacaktır. Tıpkı bir cephanelik yangını gibi, her patlamanın, her devrimci kabarışın, diğer devrimci kabarış ve patlamaları tetikleyeceği çok ilginç, ağır ağır ilerleyen, benzeri pek görülmemiş bir sürece girileceği öngörülebilir.
Savaşta bazen şöyle bir geri dönüp, nereden nereye geldik diye bakmak iyidir. Aşağıda 2013 yılında Öcalan’ın Newroz’daki mesajı okunmadan önce yazdığımız “Yeni bir Döneme Girilirken – Öngörüler ve Görevler” başlıklı yazıdan bir bölümü aktarıyoruz.
O yazıda Erdoğan’ın Öcalan’ı ve Kürt Özgürlük Hareketini tecrit etme ve “barış sürecini” kendisi için kullanma planının neden tutmayacağını ve neden yenileceğini açıklıyorduk. Bugün Erdoğan taktik nedenlerle giriştiği sürecin kendisine yaramadığını görünce bizzat kendisi bu sürece son vermiş bulunuyor.
Tam da aynı nedenlerle, bu seçimde ilk büyük ve önemli yenilgisini alacağı düşünülebilir. Ama bu yenilgi Erdoğan’ın yeni yenilgilerinin de tetikleyicisi olacaktır. Örneğin, bu yenilgi de AK Parti içinde türbülanslı bir dönemin başlamasına yol açabilir.
Uzun vadeli perspektifleri; uzu vadede etkisi ortaya çıkan nedenleri hiçbir zaman gözden uzak tutmamalıdır. Bu nedenle, hepimizin Seçim’e konsantre olduğumuz şu günde, HDP’nin Kazlıçeşme mitinginden önce (bu mitinge gideceğiz ve gelen bileşimden seçimlerde ne olabileceğini kestirmeye çalışacağız) geriye bir bakmakta yarar var. Yazının bir bölümü aşağıda. Yazıda dile getirilen görevlere ilişkin söylenenler de aynen geçerli. Sadece o zaman HDP yoktu, HDK vardı. Onun için söylenenler bugün de, HDP için de, bizim için de geçerliliğini koruyor.
30 Mayıs 2015 Cumartesi

*

(“Yeni Bir Döneme Girilirken Öngörüler ve Görevler”den bir bölüm)

Öcalan stratejik hedeflere bağlılıkla taktik esnekliği en iyi birleştiren, tam da bu nedenle kendisini kullanmaya kalkanları her zaman kullanmış bulunan zeki ve vizyon sahibi bir politikacıdır.
Suriye’nin elinde esirken (Gerçi Suriye ve Lübnan içinde dolaşabiliyordu ama Suriye gibi bir “muhaberat” devletinde bu İmralı’dan bile daha riskli bir durumdur. Aslında bir esirdi, bir rehineydi. Tıpkı İmralı’daki gibi.) Ortadoğu’nun en büyük gerilla hareketini örgütledi.
Türkiye’nin elinde bir adada esirken Türkiye’nin en büyük demokratik parti ve hareketini örgütledi.
Şimdi, Ortadoğu’nun en büyük demokratik hareketini örgütleyip en büyük devletinin başına geçmeye adaydır.
Muhtemelen artık Öcalan bir Kürt politikacısı değil, bir Türkiye ve Ortadoğu politikacısı olarak ortaya çıkacaktır. Ufku bir Kürt devletinden ötesini göremeyenler Öcalan’ı ihanetle suçlayıp AKP ile ittifaka yöneleceklerdir. Öcalan ise ilk elde programına Türkleri kazanmaya çalışacaktır. Muhtemelen bir süre sonra Öcalan Türkiye’nin ana muhalefet lideri olacaktır, elinde Türkiye ve Ortadoğu için bir demokrasi programı olan.
AKP bir süre sonra Öcalan’ı tecrit edip etkisini kıracağının hesabını yapmaktadır. Kürtlerle bir barışma, bireysel haklar; savaşın durmasının ekonomiye kazandıracağı dinamizmin; Güney Kürdistan’dan gelecek petroller ve paraların bir süre sonra kendisini güçlendireceğinin, Kürtler arasında Öcalan’ın altını oyacağının; AKP’nin Kürdistan’da da birinci Parti olacağının hesabını yapmaktadır. Bu nedenle önümüzde Öcalan ve Kürt Özgürlük hareketine yönelik olarak baskıların, şiddetin diğer Kürtlere olanakların açılmasıyla birlikte götürüleceği yeni çok sert mücadeleler dönemi de bulunmaktadır.
Tayyip Erdoğan aslında birikimsiz ve yeteneksiz bir politikacıdır. Konjonktür ona çok yardım etti şimdiye kadar. Yılların adeta nadasta kalmış, işlenmemiş tarlası gibi duran bir Türkiye’de iktidarı aldı. Hiçbir şey yapmadan sadece çok büyük aptallıklar yapmadan durması bile yeterdi. Ne zaman bir şey yaptıysa aslında ağzına yüzüne de bulaştırdı (Suriye politikası ve Gazze’ye yardım örneğin) ama bunlar bile onun başarısı ve yeteneği gibi göründü. Karşısında doğru dürüst bir politik rakip bile yoktu. Kendi çapsız ama karşısındakiler ondan da çapsızdı. Ve şimdiye kadar Öcalan’a her yerde yenildi aslında.
Ancak şimdi ve bundan sonra Erdoğan’ın çapı (daha doğrusu çapsızlığı) daha iyi görülecektir. Erdoğan bir süre sonra “baba bir hırsız tuttum” a dönecektir. Getir Gelmiyor, bırak gitmiyor.
*

Bunu görmek için müneccim olmaya gerek yok.
AKP neden kaybedecektir? Çünkü ancak Öcalan’dan daha demokratik bir programla ona karşı mücadele edebilir. Ama zaten daha demokratik olursa bir karşı güç olmaktan çıkar aynı amaç için bir müttefik olur. Bu olmayacaktır. Çünkü AKP demokratik bir parti değildir. Burjuvazi ta başından beri hiçbir zaman demokrat olmamıştır. Demokrat olmadığı için Teorik, Politik ve İdeolojik bir hazırlığı yoktur. Öcalan’ın mesajının BDP heyeti tarafından İmralı'dan dönerken okunduğu gün Erdoğan, İslamlık, Türklük ve Milliyetçiliğin övgülerini yapıyordu, birkaç yıldır oluşturulan Çanakkale anmalarında. Nedense Rumların, Ermenilerin yani Hıristiyan halkların adı bile anılmıyordu bu sözüm ona kardeşlik ve çok renklilik söylevlerinde.
Öcalan ise, milliyetçiliği lanetliyor; Ermeni, Süryani, Keldani, Helenlerin katliyle milliyetçiliğin yükselişi ve onun tüm Ortadoğu'yu yangın yerine çevirişi üzerine geniş bölümler bulunan kitaplar yazıyor yıllardır. Liberaller ya da Erdoğan gibi, katliamlar karşısında İttihat Terikki'yi suçlamakla yetinmiyor bir bütün olarak ulusçuluğu mahkûm ediyor.
En son kitabından bir alıntı:
Ulus devletçiliğin yol açtığı en büyük felaketler Ortadoğu’nun soykırım yaşayan halklarına ilişkindir. Anadolu ve Mezopotamya’da erken milliyetçiliğin tuzağına düşen Helen, Ermeni, Süryani ve Kürt halkları, tarihin en eski yerel kültürlerini temsil etmelerine rağmen, ulus devletçiliğin son yüzyıllık deneyimleri kendilerini tasfiyenin eşiğine kadar getirdi.” (Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu, Beşinci kitap, s. 545)
Ya da şu sözlere bakalım:
“(…) Artık Ermeniler, Helenler, Süryaniler kendileri için ulus devletçi sınırlar çizemeyeceklerine ve varlıklarını sürdürmek zorunda olduklarına göre, en uygun seçeneğin demokratik ulusal birliktelik zihniyeti ve Demokratik özerklik yapılanması olduğu açıktır. Demokratik modernite geç de olsa bölgenin her tarafındaki benzer süreçleri yaşayan kültürel gruplar ve halklar için bir zihniyet sığınağı, demokratik özerklik ise uygun yeniden bedenlenme modelidir.
“Bölgede zengin bir miras teşkil eden sadece etnik ve ulusal varlıklar değildir. Dinler ve mezhepler de geniş bir gruplar yelpazesini teşkil eder. Geleneksel ve modern biçimleriyle dinlerin aldığı yeni görünümlerin temsili ciddi bir sorundur. Ulus devletçilik bunların da büyük kısmını tasfiye etti. Fakat artık kendisi aşındığı için kendilerini ifade etmek ancak Demokratik Ulus kuram ve kavramları çerçevesinde mümkündür.” (age. S. 546)
Şimdi Öcalan’ın yukarıdaki sözleriyle birlikte Öcalan’ın mesaj yolladığı saatlerde çocuksu ve suni Çanakkale müsameresinde Recep Tayyip Erdoğan’ın sarf ettiği şu sözleri okuyalım:
Çanakkale zaferi bir etnik kökenin, bir ırkın, bir kavmin değildir. Bu büyük zafere İstanbul ne kadar sevindi ise Diyarbakır da o kadar sevinmiştir. Bu muhteşem kahramanlık karşısında İzmir ne kadar iftihar etti ise Beyrut, Bağdat, Şam o kadar iftihar etmiştir. Bizim millet, milliyet ve milliyetçilik anlayışımızın sınırları Çanakkale’de çizilmiş, milliyet kavramı Çanakkale’de ruhunu, özünü, kökünü bulmuştur. Şehitliklerimiz bizim kimlik kartımızdır. Burada aynı zamanda bizim millet ve milliyet anlayışımızın da adeta manifestosu yazılmıştır. Çanakkale’de şehitliklerdeki mezar taşlarında İstanbullunun yanında Diyarbakırlı da var. İzmirlinin yanında Bitlislisi var. 81 vilayet bu gün olduğu gibi Anafartalar’da, Arıburnu’nda tek millet haline gelmiş aynı mezar içinde birbirine kardeş olmuştur.” (Milliyet, 19.03.2013)
Bu sözler Sünni İslam’la tanımlanmış bir ulusçuluğun amentüsünden başka bir şey olmadığı gibi, Öcalan’ın sözleri karşısında Erdoğan’ın ne kadar arkaik kaldığı hemen görülür. Daha bir süre önce Osmanlı ordusunda Hıristiyan Ermeni subayların kahramanlıkları tartışılıyordu. Erdoğan’ın ufkunda, tıpkı Dışişleri bakanının saydıkları arasında bir tek Hıristiyan kavmin anılmaması gibi bir tek Hıristiyan’ın adı yok. Sünni İslamlıkla tanımlanıp Türklükle cilalanmış bir ulusçulukla Ortadoğu’da bu yeni konumlanışın akıbetinin ne olacağı Suriye’de çoktan görüldü.
Ortadoğu çapında bir projede Erdoğan’ın Öcalan karşısında hiçbir şansı yoktur.
İşte Erdoğan bu nedenle Öcalan’ı kullanayım derken Öcalan onu kullanmış olacaktır. Tıpkı Suriye ve Türk devleti gibi. Hatta bugün Kürtlerle barışın en keskin düşmanları görünen ama aslında kültürel olarak çok da demokratik olan, CHP’nin tabanını oluşturan şehir orta sınıfları yakında en sıkı Öcalancılar olursa kimse şaşırmasın. Büyük aşklar büyük nefretlerden doğar.
Öcalan’ın “Amerika gibi başkanlık da olabilir” sözleri, elbet politik taktik bir uzlaşma sinyali anlamına da sahipti, ama bunu söylerken Öcalan’ın Erdoğan’ı değil kendini kastetmediğini kim biliyor?
*
Bundan sonra Türkiye ölçüsünde politika anlamsızlaşacaktır. Ortadoğu ölçüsünde program, strateji mücadelesi başlayacaktır. Ortadoğu için bir programı ve stratejisi olmayanlar Türkiye Politikasından fiilen tasfiye olup marjinalleşeceklerdir.
Bu, Kürt sorunu çözülecek, Türkiye demokratikleşecek anlamına gelmemektedir. Öcalan’ın serbest kalması, KCK tutukluklularının bırakılması, bütün bunlar olabilir. Ama bütün bunlar Türkiye’nin demokratikleşmesi anlamına gelmez. Sadece demokratikleşme mücadelesinin, silahlı olmayan araçlarla sürdürülebileceği anlamına gelir. Silah çoktandır bir başarı aracı olmaktan çıkmış, mesaj vermeye, misilleme yapmaya yarayan bir araç olmaktan öteye bir işlevi kalmamıştı. Politik ve diplomatik manevraların bir aracıydı. Ne Türk ordusunun ne de PKK’nın askeri bir başarı şansı yoktu, bunu yirmi yıl önce Öcalan zaten söylediği gibi. Daha sonra da Türk Ordusunun generalleri de belli bir düzeyin altında savaşla birlikte yaşamayı kabul etmeliyiz diye yıllardır zımnen itiraf etmişlerdi.
*
Evet, Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesi yeni başlayacak. Bu mücadele sanıldığından çok daha zorlu geçecek. Sonunda bir demokratikleşme olmazsa bugünden çok daha kötü ve geri bir duruma da gelinebilir. Ama hedefler ve araçlar değişmiş bulunuyor.
Eğer hedefler ve araçlardaki değişmeyi kısa ve özlü olarak ifade etmek gerekirse, bunu şöyle formüle edebiliriz: Şimdiye kadar Türkiye’de Türkler Kürt sorununun nasıl çözüleceğini tartışıyordu. Bundan sonra Türkler ve Kürtler Ortadoğu sorununu nasıl çözüleceğini tartışacaklardır.
Parametrelerdeki ve paradigmadaki değişim şu popüler formülasyonlarla da ifade edilirse daha iyi kavranabilir.
Dünün ortak varsayımı Avrupa’ya giden yolun Diyarbakır’dan geçtiği idi. Yani Avrupa ile birleşmek için Kürtlerle birleş, demokratikleş, onları tanı.
Buradaki hesap yanlışı, Avrupa’nın demokratik bir Türkiye istediği idi.
Sadece demokratik bir Türkiye’ye hayır diyemeyeceği için değil; Türkiye Jeopolitik olarak Avrupa’nın dengeleri olan Rusya ve İran karşısında otomatik olarak ABD’nin müttefiki olduğu ve Avrupa Birliği içinde ikinci bir İngiltere olabileceği için ve büyüklüğü ile Almanya’nın Avrupa üzerindeki kontrolünü engelleyebileceği için, Avrupa bunu istemezdi.
Yeni başlayan dönemin ortak varsayımı ise, Diyarbakır’dan geçen yolun Kerkük’e gittiğidir. Yani Kürtlerle birleşirsen, demokratikleşirsen, onları tanırsan Kerkük’e varırsın.
Avrupa’nın aksine, Kerkük’teki Kürtler, Türkler, Araplar, Keldanier, Süryaniler, Asurîler demokratik bir “Türkiye”yi içinde bulundukları cehennemden çıkmak için istiyorlar. Erdoğan’ın ise, Sünni ve Müslüman olanlardan ötesine söyleyeceği bir şey yok.
Ama bütün bunların olabilmesi için Türkiye’nin Türkiye olmaktan çıkması, bir dille, dinle, soyla, tarihle tanımlanmamış gerçek bir demokratik cumhuriyet olması gerekiyor.
Bu ise her şeyden önce binlerce yıllık bu devlet cihazlarının parçalanmasını; tıpkı 1791-93’de Birinci Paris Komünü’nde veya 1871’de İkinci Paris Komünü’nde veya Amerika’da veya ilk İslam’ın çıktığı Mekke’de olduğu gibi, ezilenlerin üzerinde yükselmeyen, onlara hizmet eden basit, ucuz, toplu yaşamanın ihtiyaçlarını gidermeye yönelik bir “devletin”, artık “devlet olmayan bir devletin”, kurulmasını gerektirir.
Böyle bir “devletin” tohumları ise, bizzat bu mücadele içinde oluşturulabilir.
*
Peki, biz sosyalistler veya burada somut olarak devrimci veya radikal demokratlar bütün bu denklemde neredeyiz ve ne yapmalıyız?
Biz sosyalistler, radikal demokratlar küçük de olsa bir karşı odak oluşturmazsak, Öcalan ve Kürt hareketinin bütün demokratik dinamizmi, devletçiliğin kendisini yenilemesinin, (tıpkı Bizans’tan Osmanlı’ya geçişte olduğu gibi) bir aracına dönüşebilir. Bu taze kanla Firavunlar çağından kalma devlet, bir Kürt-Türk devleti olarak örneğin bir uzun süre daha kendini sürdürebilir.
Ama Devrimci Demokratik bir hareketin varlığında, Kürt hareketinin demokratik dinamizmi, Ortadoğu’da gerçek bir demokratik devrimin oluşmasının yolunu da açabilir.
Her iki yol da şimdilik açık görünüyor.
Elbet şu an fiili bir gücü temsil etmiyoruz. Ama bunun nedeni programımızın, taktiklerimizin, teorik arka planımızın yanlış olması veya olmaması değil; tarihsel koşulların bunların serpilip gelişmesi ve ortaya çıkması için bir imkân sunmamasıdır.
Dinozorlar ve memeliler aşağı yukarıda aynı dönemde ortaya çıkmışlardı. İkisi de sıcakkanlı hayvanlardı ama biri yumurtayla diğeri plasentayla üreme stratejisine sahipti. 150 milyon yıl boyunca Dinozorlar daha üstün ve başarılı oldular. Ancak Dinozorların ortadan kalkmasından sonra son altmış milyon yılda memeliler gelişme ve serpilme imkânı buldular. Buna rağmen göklere hala dinozorlar (kuşlar) egemendir. Orada memeliler hala 150 milyon yıl boyunca yaşadıkları gibi karanlıklarda, mağaralarda var olabilmektedirler yarasalar gibi.
Başarıyı belirleyen çoğu kez başka koşullardır. Başka koşullarda başarının anahtarı olacak özellikler bir başka koşulda zayıflığın nedeni olabilirler.
Ancak bu genel tarihsel çerçeveye rağmen, bütün bu koşullar önceden hiçbir zaman bilinemeyeceği için, sanki varmış gibi çabalamak ve hiçbir şey olmasa bile sonra geleceklere bir örnek, bir miras, bir deneyler toplamı bırakmak da önemlidir.
İçine yeni girilen döneme en hazırlıklı güç elbette bu günün politik aktörleri arasında sadece Öcalan ve Kürt Özgürlük Hareketi’dir.
Ancak, biz her ne kadar somut bir gücü temsil etmiyorsak da, teorik ve politik olarak hem temellerimiz hem de hazırlığımız Öcalan’ın temsil ettiği çizgiden çok daha ileridedir.
Marksizm'in Din ve Ulus teorileri konusundaki en büyük eksikliklerini giderdik. Bunları somut politik ifadelerine kavuşturduk. Teorik ve kavramsal arka planımız çok daha güçlü; Öcalan’ın geliştirmeye çalıştığından çok daha tutalı ve sistematiktir.
Öcalan oldukça sınırlı bir teorik arka planla ve oldukça eklektik kavramsal araçlarla, oldukça belirsizliklerle dolu bir program geliştirebilmiştir.
Bizim programımız, somut bir güce dayanmasa bile, bir program olarak bile Kürt Özgürlük Hareketini ve Öcalan’ı daha tutarlı, açık, radikal ve demokrat pozisyonlara çekebilir, ona bir örnek oluşturabilir.
Öcalan’ın programı bütün eklektik ve eksik yapısına rağmen bugün bize en yakın, en ittifak yapılabilir programdır. Bu her şeyden öne büyük bir şanstır.
Ancak küçük bir güce rağmen büyük işler görülebilir. Modern sınıflar ve modern içi sınıfı bir kaç haftada milyonlarla örgütlenebilir. Onun bugünkü darmadağınık hali kimseyi yanıltmamalıdır. Bunun mümkün olabildiğini, üç ay içinde İnternete yabancı kuşaklarla bile Kıvılcımlı için bir örneği olmayan Sempozyum örgütlenmesi göstermiştir.
Öcalan’ın ve Kürt özgürlük hareketinin belli sınırları ve zaafları vardır. Bunlar eklektik bir teori ve netlikten uzak bir programdan ibaret değildir. Her şeyden önce Kürtler arasına sıkışmış olmak; Modern sınıf ve tabakalar arasında güçlü bir tabandan ve etkiden yoksun olmak olarak tanımlanabilir.
Özgürlük hareketinin demokratik hedeflerine ulaşabilmesi için her şeyden önce Türkiye’nin batısındaki ve büyük şehirlerindeki insanlarının çoğunluğunu kazanması veya onların tarafsızlığını sağlaması gerekmektedir. Özgürlük hareketinin Kürtlerin yoğun olduğu bölgeler dışında şehirlerde başarısız kaldığı bir sır değildir.
Kürt özgürlük hareketini oluşturan tabanın, şehirli ama ruhça köylü yapısının batının şehirleri için hiçbir çekiciliği olmadığı, hatta çok itici bulunduğu ve bulunacağı bir sır değildir.
Bu kültürel sınırlar ve önyargılar, batıda bir demokratik hareketin oluşmasındaki en büyük engellerden biridir.
Bunun için küçük de olsa radikal demokrat bir program etrafında bir billurlaşma muazzam pratik öneme sahip olur. Bu teorik ve kültürel avantajını Kürt özgürlük hareketinin örgütsel ve politik gücüyle birleştirebilirse, birbirlerinin eksiklerini kapatıp, çok güçlü bir alaşım oluşturabilirler. Bakır da Kalay da tek başına yumuşak metallerdir ama ikisinin kaynaşması insanlığa çağ atlatan tuncu ortaya çıkarmıştır.
Çok uzun zamandır Kürt hareketi içindeki milliyetçiler ve Türk milliyetçisinden başka bir şey olmayan Türk sosyalistleri karşılıklı bir kayıkçı dövüşü ve zımni bir uzlaşma içinde, Öcalan’ın “Türkiyelileşmek” projesini fiilen sabote etmişlerdir ve etmektedirler.
Bunun en son ve somut örneği, büyük umutlarla kurulan ve şimdi bürokratik, ruhsuz ve hantal bir aygıta dönüşmüş bulunan HDK’dır.
Türk sosyalist örgütleri hepsi tutucudur, küçük dükkânlarının ötesini görmezler. Hepsi Kürt özgürlük hareketinin etrafında yaşamaya çalışan parazitlerdir.
Bu durum Kürt milliyetçilerinin de işine gelmiştir. Onlarla birlik olarak hem sanki bir şey yapılıyor gibi görünmeye devam etmişler hem de dönüp Kürtlere “bakın bu Türk sosyalistleri bir şey yapamazlar, bu Öcalan bunlara niye bu kadar düşkündür” deme olanağı elde etmişler; Kürt hareketi içindeki konumlarını güçlendirmişlerdir. Karşılıklı al gülüm ver gülüm bu güne kadar gelmişlerdir.
Bu oyuna son verilebilirse, HDK’nın bugünkü yapısı parçalanıp, yepyeni bir program ve yapı temelinde tekrar örgütlenebilirse, HDK gerçekten Türkiye ve hatta Ortadoğu’daki bütün demokratik güçlerin bir toplanma noktasına dönüşüp güçsüzlükleri güce dönüştürebilir.
Bunun için
a)  Net bir program gerekir. Biz bu programı on yıldır sunuyoruz. Bu yazının arkasına hem uzun hem de kısa versiyonlarını tekrar koyuyoruz.
b) HDK sadece bireysel üyelik esasına dayanmalıdır. Elbet örgütler var olabilir. Kimsenin kendisini lağvetmesi istenmez. Ancak örgütler HDK’da yer alan ve çalışan üyeleri aracılığıyla bunların niceliği ve niteliği aracılığıyla bir etkide bulunabilirler.
c) BDP dahil herkesin ancak bireysel olarak katılabildiği ve farklı platformlar oluşsa bile bunların faaliyetlerinin ancak HDK’nın tüm üyelerine açık biçimlerde olabileceği; her üyenin tüm çoğunluğu kazanmak için eşit imkâna sahip olduğu bir biçim kabul edilmelidir.
Bu asgari koşullar olmadıkça Türkiye’de radikal demokrat bir hareket ve örgüt yaratılamaz.
Bütün bunları yapabilmek, için de bu programı savunan bir yayın ve HDK içinde de bu program ve örgüt biçimini savunan bir platform kurulması ilk adım olabilir.
20 Mart 2013 Çarşamba
15:53




Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...