29 Mayıs 2017 Pazartesi

Aydınlanma ve İslam’ın Sentezi ve Mirasçısı Olarak Marksizm

Aydınlanma ve İslam’ın birbirine zıt olduğu yönünde yerleşmiş ve yaygın bir yargı vardır.
Bu yargıyı savunan ve yerleştirenler: İslam ve Aydınlanma’nın içini boşaltanlar; onları karşı devrimlerle olmamışa çevirenler ve bu karşı devrimci mirası şimdi sürdüren “Aydınlanmacılar” ve “Müslümanlar”dır.
Birbirlerine zıt olduklarını söyleyenlerin, zıt olduklarında böyle anlaşabilmeleri bile, zıtlıktan çok daha büyük, bir ortaklık içinde bulunduklarının da bir kanıtıdır.
“Aydınlanmacı” ve “İslamcı”ların, Aydınlanma ve İslam’ın birbirine zıt olduğu yargısında anlaşmaları olgusunun kendisi, bizzat bu iddialarının, kendileri tarafından çürütülmesinden başka bir anlama da gelmez.
Şunu iyi ayırmak gerekmektedir: Aydınlanma ve İslam’ın zıt olduğu yargısındaki bu ortaklık, Aydınlanma ve İslam’ın değil; Aydınlanma ve İslam’ın sürdürücüsü ve devamcısı olduklarını iddia edenlerin bir ortaklığıdır.

Unutulan ve unutturulmaya çalışılan gerçek şudur: Aydınlanma da, İslam da, daha doğdukları noktada, ilk adımlarında başarısızlığa uğramış ve egemen sınıflar tarafından ele geçirilip yenilmiş birer projedirler.
Ve işte, tam da bu projeleri birer karşıdevrimle yok edenler: birbirlerinin zıttı oldukları yönündeki aynı iddiayı ortaklaşa savunmaktadırlar.
Diğer bir ifadeyle, Aydınlanma ve İslam’ın birbirine zıt olduğu iddiası, Aydınlanma ve İslam’ın değil; Aydınlanma ve İslam bayraklarıyla, Aydınlanma ve İslam içinde iktidarı ele geçirmiş gericiliğin ve karşıdevrimin bir iddiasıdır.
Ve tam da bu nedenle karşıdevrimcilerin ortaklığının bir ifadesidir.
Aydınlanma ve İslam’ın devrimci özünü ve doğuşundaki idealleri savunan biz ise, Aydınlanma ve İslam’ı, birbirine zıt değil, aynı soruna tarihin iki ayrı döneminde ve farklı koşullarda verilmiş aynı özde iki cevap ve çözüm olduğunu söylüyoruz.
Ve bu günün koşullarında aynı soruna aynı özde yeni bir cevap sunuyoruz.
Budur Marksizm’i İslam ve Aydınlanma’nın sentezi ve gerçek mirasçısı yapan.
*
Aydınlanma ve İslam, “aynı soruna, iki farklı çağda ve iki farklı koşulda ve iki farklı biçimde ama aynı özde verilmiş iki cevap veya iki çözümdürler” dedik.
Niçin ve Nasıl?
Aydınlanma ve İslam, her ikisi de, köyünün ya da aşiretinin ötesini görmeyen, içine kapalı komünlerin (putlar, totemler); çürüyen klasik uygarlıklardaki imparatorlukların belli bir uygarlık ayanıyla sınırlı dinler ve imaratorluklar dünya ticaretinin ve ekonomisinin ihtiyaçlarına uygun bir “Üstyapı” yani “Din”, yani çözüm, sunamamalarına karşı bir cevaptılar.
Bu nedenle her ikisi de evrensel, tüm insanlığa yönelik ve tüm insanlığı kapsama iddiasında birer projeydiler.
Onların özü: evrensellikleri; tüm insanlığı kapsama ve eşitleyerek birleştirme iddialarıydı.
Bu hedeflerini, farklı koşullarda ifade ettikleri için gerekçelendirişleri farklıydı. İslam’daki Allah da; Aydınlanma’daki dini inanç olarak tanımlamak da, aynı birleştirme ve eşitleme işlevini görüyorlardı.
Bizans, Sasani, Hint ve Çin uygarlıklarının çürümesi ve bu çürümeye bağlı olarak Orta ve Kuzey yollarının (İpek yolu) kapanması-tıkanması sonucu, Hint alt kıtasının güneyinden ve denizden açılan Güney Yolunun, henüz totemli komünler (Putlar) dönemini yaşayan Arabistan’ı bir anda dünya ticaret yollarının ve ticaretinin merkezi durumuna getirmesinin yarattığı gerilime bir cevaptır İslam.
Bu nedenle, İslam, Allah ile ifade ettiği evrenselliğini özellikle komünlere ve onların dini (üstyapısı) olan totemlere (Putlara) karşı şekillendirdi. Allah, aşiret düzeninin totemleri olan  Putlar karşısında bu evrenselliği ve birliği ifade eder her şeyden önce.
Elbette bunun yanı sıra çürüyen ve yozlaşmış klasik uygarlıklar ve onların dinlerine karşı da, inancı-dini sadece bir inanç bildirimine indirgeyen sadeliği ile, tüm Müslümanları silahlı kardeşler yaparak; günde beş kere herkesi aynı safa dizerek; “oku” emriyle, okuma yazmayı “rahiplerin” tekelinden kurtarıp yaymaya çalışarak; din adamı diye bir şey tanımayarak ve bir din adamları oligarşisi (Kilise, İran’ın Mecusi rahipleri) veya kastına (Hinduizm, Brahmanlık) imkan tanımayarak bir alternatif ve çözüm sunuyordu.
İslam da elbette, doğuşunda, bütün büyük devrimci hareketler gibi yoksullaradayanıyordu. Mekke’li Particiler olan (Kureyşli asil ve zenginler) karşısında Mekke’nin ve Medine’nin Pleplerine (Müslim) dayanıyordu.
Ama daha ilk adımda, bu “gönlü uzlaştırılmış” Particiler (Mekkeli zenginler ve Kureyşli asiller) İslam’ın içinde iktidarı ele almanın komplolarına başladılar ve belki Muhammet’in ölümünün bile sorumlusuydular.
Önce örtük ve küçük adımlarla başlayan bu İslam içindeki sınıf savaşı ve karşıdevrim çabaları, İslam’ın yayılması binlerce yılık medeniyetler mezarlığı-bataklığı Mezopotamya balçıklarına ulaştığında, daha Sehabe (ilk saatin işçileri) hayattayken ve büyük ölçüde onlara karşı bir savaş içinde, Muaviye ve Emeviler ile kesin başarıya ulaştı.
Bundan sonra İslam, İslam olmaktan çıktı, bütün diğer klasik uygarlıklarda olduğu gibi çürüyen uygarlıkların ve egemenlerin bir aracı oldu.
Daha sonra sadece, Berberiler (İberik Yarım Adası), Oğuzlar (Anadolu ve Balkan yarım adaları),  Özbekler (Hint alt kıtası) gibi, henüz komün geleneklerini yaşayan halkların eşitleştirici ve gençleştirici etkileriyle (Hikmet Kıvılcımlı’nın deyimiyle: “Barbar aşısı”, “Tarihsel Devrimler”) tekrar kısmi canlanmalarını ve yayılmalarını sürdürebildi.
Bu taze kanlar sayesinde, Çin hariç, üç büyük uygarlık alanına (Akdeniz-Ortadoğu, İran-Afganistan ve Hindistan) yayılan bir din olmasına rağmen, feth ettiği uygarlıklar tarafından feth edilmekten kurtulamadı.x
Hint alt kıtasında, Kast sistemine son veremedi.
İran’da Sümer Rahiplerinden beri gelen Mecusi (Zerdüşt) rahipler Şii Ayetullahlar oldular;.
Osmanlı, Bizans’ın bir rönesansı; bir “Üçüncü Roma” olmaktan öteye gidemedi.
Tam da İslam, sınıf mücadeleleri ve karşıdevrimler sonucu egemen sınıflar tarafından ele geçirilip, onların kendi iktidarlarının bir aracına dönüştürüldüğü, dünya çapında, evrensel bir eşitlik kuramadığı, yani başarısızlığa uğradığı için; bin yıl sonra Aydınlanma ortaya çıkmak zorunda kaldı.
Çin ve İslam’ın egemen olduğu Hint, İran, Ortadoğu ve Akdeniz uygarlıkları, bin yıl sonra da tıpkı Muhammet’in zamanında olduğu gibi çürümüş ve dünya ticaret yolları yine tıkanmıştı.
Bu yolları açmak için yapılan Batı’dan Haçlı Seferleriyle; Doğu’dan Cengiz ile yapılan girişimler (Kıvılcımlı’nın “Barbar akınları”, “Tarihsel Devrimler” dediği olgular), ticaret yollarında kısmi canlanmalar yaratmaktan öteye gidememişlerdi.
Bin yıl önceki İslam, benzeri bir tıkanıklığın Hint alt Kıtasının güneyinden açışın ürünüydü.
Bu sefer bin yıl sonra tıkanıklığı Afrika Kıtasının güneyinden veya dünya yuvarlak olduğundan, Batı’ya giderek Doğu’ya varacak yeni yollarla açma girişimleri başladı.
Bin yıl önce, masallara geçmiş, güney yolunu açan, Hint okyanusunda Kaptan Sinbatların yaptıklarını; bin yıl sonra tüm dünya okyanızlarında Vasko dö Gama (Hint Okyanusu) , Kolomb(Atlas Okyanusu)  ve Macellenlar (Pasifik Okyanusu) yapıyordu.
Bu yollar açılınca da Dünya ticaretinin ve ticaret yollarının merkezi, tıpkı bir zamanlar Arabistan’da olduğu gibi; o zamanlar dünyanın “kenarındaki”, Roma tarafından feth edilemediği veya geç edildiği için, henüz yeterince uygarlaşmamış ve komünal ilişkilerin yaşadığı ve bu ilişkilerin Protestanlık biçiminde farkını ortaya koyduğu Batı Avrupa’ya (Hollanda, Britanya Adaları) kaydı.
Tüm dünyayı birleştirecek evrensel bir düzen ihtiyacı, tıpkı Muhammet zamanı Arabistan’ında olduğu gibi, bu sefer Batı Avrupa’da en şiddetli biçimde ortaya çıkmıştı.
Ama bu ihtiyacın en çok ortaya çıktığı yerde, Batı Avrupa’da, düzeni belirleyen, artık Muhammet dönemindeki gibi totemler döneminin komünleri (putlar) değildi; varlığını Hıristiyan bir form içinde sürdüren güçlü komün gelenekleriydi. Komünlerin totemlerine artık tapılmıyordu; onlar Hıristiyan şövalyelerin ve prenslikerin armalarına dönüşmüşlerdi.
Batı Avrupa’daki soyluluk ve prenslikler bizzat bu komün geleneklerinin yaşayışının bir yansımasıydı da.
Çünkü kapıkulluğunu binlerce yıl önce keşfetmiş klasik uygarlıklarda soyluluğun yeri olmazdı artı ürüne el koymak için. Orada devlet çok mükemmeleşmiş ve çok soyut bir biçime varmış, Köleler aracılığıyla örgütlenen ve kölelerden (kapı kulları) oluşan bir egemen sınıfa dönüşmüştü.
Bu yeni koşullarda evrenselliği totemler (Putlar) karşısındaki Allah ifade edemezdi, İslam ona olabilecek en soyut biçimi ve kapsayıcı anlamları vermesine rağmen, Allah’ın bizzat kendisi de klasik uygarlıkların yozlaşmasına uğramıştı.
Yani yeni din, tüm insanları eşit kılan bir evrensel düzen ihtiyacını, totemlere karşı Allah’ı çıkaran İslam gibi çözemezdi.
Çünkü, kökleri komünlerin şefliğinde olan feodal beylerin bizzat kendileri Allah’a inanıyorlar ve onun aracılığıyla düzenlerini sürdürüyorlardı.
Çünkü, Uygarlıkların beşikleri olan Doğu’da ise, başlangıçta tüm insanları eşit yapmanın aracı; Firavun ve Nemrutlara karşı muhalefetin sembolü ve önderi olan Allah, Şark uygarlıklarının Nemrutluğunun, Firavunluğunun bir aracı ve gökteki yansısı haline gelmişti.
Allah artık gerek Batı Avrupa’da gerek Klasik uygarlıklar alanında esas olarak “Sünuf-u Devlet”den oluşan egemenlerin aracı ve eski düzenin sembolüydü.
Yani bizzat Allah’ın kendisi artık çözümün değil sorunun bir parçası haline gelmişti.
Bu durumda, tıpkı İslam gibi, evrensel bir düzen ve bu düzende insanları eşit kılmanın, yani yeni bir dinin yolu, o zamana kadar var olmuş dinleri toplumsal örgtlenmenin dışına atmak, işlevsizleştirmek olabilirdi.
Bu yeni koşullarda komün ve uygarlık dinlerinin toplumsal hayatın örgütlenmesindeki belirleyiciliklerini ortadan kaldırabilmek, toplumsal düzeni örgütlerken, bir politik ve özel ayrımı yapmaktan ve dini de bir inanç diyerek özele atmaktan ve onları bu yeni, özel politik ayrımına dayanan dinin basit bir bileşeni yapmaktan geçiyordu.
İslam’da Allah, putları yasaklaşyarak nasıl tüm insanları eşitliyor idiyse, Aydınlanma’da da önceki dinler kişilerin özel sorunu olarak tanımlanarak insanlar eşitlenebiliyordu. Allah’ın işlevini Özel ve Politik ayrımı almıştı. Allah ta, Özel ve Politik ayrımı da insanları evrensel ölçüde eşitlemenin bir aracıydı.
Böylece özel ve politik ayrımı, o zamana kadar hiç tasavvur bile edilememiş bu ayrım, toplumsal hayatın örgütlenmesinin ilkesi haline geldi.
Yeni dinin, yani Aydınlanmanın özü, bizzat bu ayrımın kendisi ve dinlerin özel denilerek toplumsal sistemin örgütlenmesinden dışlanması, dinin hukuki bir tanıma indirgenmesiydi.x
Ama dini hukuki olarak tanımlamanın kendisi (yani Aydınlanma) sosyolojik olarak yeni bir dindi. Önceki toplumların dinlerini özel diyerek toplumsal hayattan dışlamanın kendisi bizzat bir dindi.
Klasik Marksizm, dini böyle tanımlamanın bizzat din olduğunu göremediği için, ne bir üstyapılar teorisi geliştirebildi ne de bir ulus teoirisi. Bu iki başarısızlığının ardında, Aydınlanma’nın hukuki ve normatif bir tanım olan din tanımını sosyolojik bir tanımmış gibi kabul etmesi yatar.
Analiz edilip yakından bakıldığında, İnsan Hakları Bildirgesi’nın ve Kelimei Şahadet’in aynı soruna, aynı özde ama farklı koşullarda ve biçimde yapılmış iki çözüm olduğu görülür.
Sanılanın aksine İnsan Hakları Bildirileri, bir canlı türü olarak insanların haklarından değil; İnsan olmanın veya sayılmanın koşullarından söz ederler, tıpkı Kelimei Şahadet’in Müslüman olmanın koşulundan söz etmesi gibi.
Eğer soyu veya inancı ne olursa olsun insanların eşit olduğunu kabul etmiyorsanız, bir canlı türü olarak insan olmaya devam etmenize rağmen, bir İnsan olamazsınız (yani insanların haklarından yararlanamazsınız); tıpkı Allah’a şirk koşanın, yani aynı zamanda bir toteme (Puta) tapanın Müslüman olamaması ve o haklardan yararlanamaması gibi.
Eğer İslam başarılı olsaydı, yani bir tek dünyada insanların biçimsel eşitliğini ve buna uygun iyi kötü bir sosyal eşitliği sağlayabilseydi, belki Aydınlanma’ya gerek kalmazdı.
Aydınlanma İslam’ın başarısızlığı koşullarında, aynı soruna verilmiş ikinci bir çözümden başka bir şey değildi. Büyük aydınlanma düşünürleri büyük ölçüde bu paralelliğin ve yakınlığın farkındaydılar. Büyük Aydınlanma düşünürlerinin İslam’a olumlu bakışlarının ardında bu seziş vardır.
Bu aynı soruna, özde aynı ama biçimde farklı çözümler, bir bakıma, biyolojide farklı canlı türlerinin aynı çözümleri birbirinden farklı yollardan bulmalarına benzetilebilir. Canlılar örneğin Göz’ü birbirinden bağımsızca en az kırk kere keşfetmişlerdir.
Uçabilmek için bir kanat, eklem bacaklılar, sürüngenler, dinozorlar ve memelilerce birbirinden bağımsızca bulunmuştur.
Ama örneğin aynı uçmayı sağlayacak kanatları, nasıl dinozorlar (kuşlar) farklı, memeliler (yarasalar) farklı biçimlerde ve koşullarda farklı anatomik yapılar üzerinde ve farklı anatomik özelliklerle geliştirdilerse öyle.
Ne var ki, Aydınlanma da kendisini İslam’ın kaderinden kurtaramadı. Egemen sınıflar daha ilk adımda onu Thermidor ile onu ele geçirdiler, tüm insanların eşitliği ve tüm insanlık için bir düzen programını terk ettiler.
Aydınlanma’nın Muaviyesi Napolyon idi.
“Vatanım yeryüzü milletim insanlık” diyen Aydınlanma Kozmopolitizminin ve Humanizminin yerini Milliyetçilik aldı. Yani eşitliğin aracı olan Özel ve Politik ayrımı da eşitliğin aracı olan Allah’ın kaderini paylaştı.
Başlangıçta, tüm insanların eşitliğini sağlamak için ortaya çıkan özel ve politik ayrımı; ulusçuluğun ve ulusların yarattığı eşitsizliğin bir aracına dönüştü.
Dini özele atarak eşitliği sağlamanın aracı olan bu ayrım, Politik olanın (yani devletin) uluslarca tanımlanmasıyla; ya da “ulus”un politik bir birim olarak tanımlanmasıyla eşitsizliğin bir aracına dönüştürüldü. Bu karşıdevrim de iki aşamada gelişti.
Ulusçuluk ulusu, yani politik olanı, önce bir yerde (lokal, bir devletin topraklarında) yaşayanlarla tanımladı; sonra giderek bir dille, bir soyla, bir kültürle, hatta bir ırkla tanımlayaraka, bizzat insanların baskı altına alınmasının bir aracına dönüştü.
Bu dönüşüm, tıpkı eşitlik için ortaya çıkmış Allah’ın, Şark’ın mutlak devletinin, keyfiliğinin ve din adamları oligarşisinin bir aracına dönüşmesi gibiydi.
Yani ulusçulukla birlikte Aydınlanma, tıpkı Emeviler sonrasının İslam’ı gibi, tıpkı İznik Konsülü sonrasının resmi Hıristiyanlığı gibi, içi boş bir kabuk; bir karşıdevrimin kendisini gizlediği bir bayrak oldu.
Bu anlamda, Aydınlanma da İslam gibi başarısız kalmış, gerçekleşememiş bir projedir.
İşte Aydınlanma ve İslam’ı ele geçirmiş bu karşı devrimci egemen sınıflar, Aydınlanma ve İslam’ın birbirinin zıttı olduğu fikrinde, anlaşarak, Aydınlanma ve İslam’ın devrimci özlerine karşı ortaklaşa savaş yürütmektedirler.
Aydınlanma ve İslam’ın birbirine zıt olduğu yargısı, Aydınlanma ve İslam arasındaki bir savaşın değil; Aydınlanma ve İslam’ı ele geçirmiş egemen sınıfların, karşıdevrimin Aydınlanma ve İslam’ın özüne karşı savaşının bayrağıdır.
*
Ama Aydınlanma ve İslam da, her iki büyük ve evrensel din de, tıpkı birbirinden bağımsızca aynı çözümü üretmeleri gibi, kendi kaderlerini açıklayacak teorilere de birbirlerinden bağımsızca ulaştılar.
İslam, Marksizmi (yani Toplum Bilimini, Sosyolojiyi, Tarihsel Maddeciliği) Marks’tan yüzyıllarca önce İbni Haldun ile keşfetti: İnsanların geçimlerini sağlama yolları, onların toplumsal düzenlerini belirliyordu.
Aydınlanma, İbni Haldun’dan yüzyıllarca sonra ve tamamen ondan bağımsızca, Marks-Engels  ile toplum bilimini ikinci kez kurarak aynı sonuçlara ulaştı: Yani Üretici Güçler, Üretim İlişkilerini ve Üstyapıyı belirliyordu.
Birbirinden bağımsız bu iki büyük keşif bile, Aydınlanma ve İslam’ın özündeki ortaklığın bir görünümünden başka bir şey değildir.
Çünkü yeryüzünü totemlerin veya tanrıların kapladığı dönemlerde, İbni Haldun’un deyimiyle birinci batın (Süryan, Keldan gibi Tunç devri, nehir boyu uygarlıkları) ve ikinci batın (kuşak) (Roma, Sasani vs. demirin keşfi sonrası) uygarlıklarda, tüm insanlığa yönelik bir evrensel proje ve buna bağlı olarak da bir Toplum Kavramı, dolayısıyla da bir Toplum Bilimi ortaya çıkamazdı.
Toplum kavramının ve dolayısıyla Toplum Biliminin var oluş koşulu evrensel bir dindir, evrensel bir düzen tasavvuru ve iddiasıdır. Bu tasavvur, bu iddia ve bu din ise ancak dünya çapındaki bir ticaretin ürünü olarak ortaya çıkabilir.
Yani Marks ve İbni Haldun’un önermeleri bizzat kendi var oluşularını da açıklar.
*
İslam da, Aydınlanma da farklı yollardan aynı çözümü yani tüm insanlara biçimsel bir eşitliği sağlıyorlardı.
Ama bu biçimsel eşitlik iktisadi bir eşitlikle tamamlanmadığı takdirde bizzat bu biçimsel eşitliğin kendisi bile var olma veya sürme şansını elde edemiyordu.
Bizzat İslam ve Aydınlanma’nın tarihi ve kaderi bunun en esaslı kanıtıydı.
İslam, toplumsal eşitsizliklere karşı, Allah’ı her şeyin ve o zamanların temel zenginlik kaynağı olan toprakların sahibi kılarak, yani özel mülkiyeti büyük ölçüde sınırlayarak ve dağılım ve bölüşümde eşitleyici tedbirler önererek çözüm aramış, ama hiçbir “Allah korkusu” ve ahlaki öğüdün bunları sağlayamayacağını da bizzat kendi kaderiyle göstermişti veya kanıtlamıştı.
İbni Haldun, ticaret ve imaret erbabının (Tefeci Bezirganların ve Devlet Sınıflarının), tarım ve zanaatlar ile elde edilmiş zenginliklere el koyduğunu görmüştü, ama henüz Kapitalizm ve İşçi Sınıfı ortaya çıkmadığından, her uygarlığın çürümesini yıkılmaya yazgılı oluşunu doğru olarak tespit ediyordu.
Kısmi çözümü ise komün geleneklerine dönüşten başka bir yerde göremiyordu haklı olarak.
Marksizm’in kökenindeki sosyalizm düşüncesinin doğuşunda da aynı sorun vardır.
Evet, Aydınlanma ilke olarak bütün insanların hukuki veya biçimsel eşitliğini sağlıyordu belki ama gerçek bir eşitlik için, ekonomik bir eşitlik de gerekiyordu.
İlk sosyalistler bu eşitliğe giden yolu, tıpkı dinler gibi, ahlaki ilkeler veya bölüşüm ve tüketime getirilen sınırlamalarla sağlamaya çalıştılar.
Marks’ın katkısı, bir bakıma, bu eşitliğin ve sınıfların kaldırılmasının, yani bu kötü kaderden kurtuluşun yolunun tüketim ve bölüşümde eşitlikte ve insanların vicdanlarında değil; üretim ve mülkiyet ilişkilerinde, dolayısıyla toplumsal ilişkilerin değiştirilmesinde yattığını söylemesindeydi.
Ancak o zaman, zenginlik tüm toplumun refahı ve eşitliğin bir aracı haline gelebilirdi.
Tüm dünya tarihi, ama her şeyden önce de İslam ve Aydınlanma’nın kaderi, ne Tanrı korkusunun, ne bölüşüm ve tüketim eşitliğini sağlamaya yönelik ahlaki önermelerin sınıfları dolayısıyla da egemen sınıfları ve onların egemenliğini ortadan kaldıramadığını göstermişti.
Sınıfları kaldırmak için ise, mülkiyet ilişkilerini değiştirmek gerekiyordu.
Marksizm böylece, Aydınlanma ve İslam’ın niçin, bırakalım gerçek eşitliği, biçimsel eşitliği bile sağlayamayan projeler olarak kaldığını ve başarısızlıklarının sırrını da açıklamış oluyordu.
Öte yandan bu yasa ile birlikte bu yasayı ortaya çıkaran ve uygulayabilecek bir toplumsal güç de ortaya çıkmış bulunuyordu: İşçiler.
Bu ikisi, yani İşçiler ve bu yasanın bilinmesi ve açığa çıkarılması bile (Devrimci Sınıf ve Devrimci Teori, Toplum Bilim, Tarihsel Maddecilik) Aydınlanma’yı İslam’ın kaderinden kurtarabilecekmiş gibi görünüyordu.
*
Ne var ki, Marksizmin kendisi Aydınlanma’nın çocuğu olduğundan, Aydınlanma’nın toplumu düzenlemek için ortaya koyduğu ve kendisinin içine doğduğu ilkeyi, yani dinin özele ilişkin olduğuna, inanç olduğuna dair ilkeyi, dolayısıyla politik ve özel ayrımını,  bir sosyolojik kavrammış gibi ele alarak dinin ne olduğunu anlayamadı ve Aydınlanmanın da bir din olduğunu anlaması olanaksızlaştı.
Dinin ne olduğunu anlayamadığı için, Politik özel ayrımının bizzat bir din olduğunu anlayamadı.
Politik olanı bir ulusa göre tanımlamanın da, yani ulusçuluğun da Aydınlanma içinde bir karşı devrim; bu dinin gerici biçimi olduğunu anlayamadı.
Anlayamadığı için de, kökeninde aydınlanmanın idealleri olmasına rağmen, kendisi ulusçuluğa dönüştü.
Çünkü ulus ve ulusçuluğun bilgisinin olmadığı yerde bir boşluk değil, ulus ve ulusçuluğun ulusçu kavrayışı yani ulusçuluk olur.
Bu dönüşüm bizzat Aydınlanma’nın kozmopolitizminin yerini, “Enternasyonalizm”in alması biçiminde görülebilir.
Sanılanın aksine Enternasyonalizm, ulusçuluğu, yani politik olanla ulusal olanın çakışması ilkesini reddetmez ve buna karşı savaşmaz, aksine bu ilkeye dayanır ve onu yayar.
Bu nedenle modern toplumun dini, karşı devrimci ulusçuluk biçiminde, sosyalistler eliyle yayıldı. Veya ulusçular kendilerine sosyalistler dediler.
Elbet bu dönüşüm sadece fikirlerin ve kavramların kendi iç evrimiyle ve mantık sonuçlarına varmasıyla gerçekleşmedi.
İşçilerin ilk kez Rusya gibi geri bir ülkede iktidara gelmesi; bu devrimin yayılamaması; savaş ve iç savaşın toplumu korkunç bir yoksulluğa gömmesi ve bunun sonucunda bizzat sosyalizm idealinin de başına tıpkı İslam ve Aydınlanmanın başına gelen geldi. İslam’da Muaviyelerin, Aydınlanmada Bonapartların temsil ettiği karşıdevrimi sosyalizmde Stalinler yaptı.
Ancak nasıl Hıristiyanlık ve İslam’da, onun devrimci döneminin ideallerini yaşatanlar zındık olarak kovuşturuldu ve Batıni tarikatlarda varlıklarını sürdürdülerse, Aydınlanma ve Sosyalizm düşüncesi içinde de onun devrimci niteliklerini sürdürenler var oldu ve kovuşturuldu.
Ama bu eleştirel ve devrimci özü koruyanlar bile, Din ve Ulus söz konusu olduğunda, Aydınlanmanın Din; Ulusçuluğun Ulus kavramından ötesine gidemediler.
Halbuki Din’in ne olduğu konusunda, İslam çok daha açık ve doğru görüşe sahipti. Dinin bir inanç veya özele ilişkin olmadığını bildiği, bu gerçekten hareket ettiği için, İslam’ın Din kavramı, Aydınlanmanın Din kavramından çok daha sosyolojik gerçekliği yansıtıyordu.
Marksizm’in dinin bir inanç olmadığını; onun tüm toplumsal üst yapının ifadesi olduğunu; bizzat dine inanç demenin bir din olduğunu görmesi, yani bu satırların yazarının geliştirdiği din teorisi, aslında marksizmin kendi kavram sistemini Aydınlanmanın kalıntılarından arındırmak; Marksizmin kavramlarını mantık sonucuna götürmektir.
Ama bu aynı zamanda İslam’ın din kavrayışıyla Aydınlanma’yı bir senteze ulaştırmak olarak da görülebilir.
Bu anlamda, Marksizm, Aydınlanma ile İslam’ın sentezidir. Marksizm Aydınlanma’nın Din kavramından arındığında İslam’ın Din kavramıyla buluşmuş ve Aydınlanman da bir din olduğunu ve kendisinin de eğer gerçekten devrimci olmak istiyorsa, bir din olması gerektiğini; yani tüm insanlık için tüm toplumsal yapıyı düzenleyen bir çağrı olması gerektiğini görmüştür denilebilir.
Bugünün dünyasında, on binlerce yıl boyunca kıtlık içinde ve neolitik devrim sonrasında da köy komünü biçiminde insanın var oluşunu sağlamış ama tarımsal uygarlıkların ve Dünya Ticaretinin gelişimi ile bu gelişimin önünde bir engele dönüşmüş Totemler (Putlar) yok artık.
Bu günün dünyasında egemen olan, Klasik Antik uygarlıklar ve bu uygarlıkların dinleri ve klasik İmparatorluklar da değil.
Dolayısıyla ne İslam’ın Totemler karşısındaki Allah’ı; ne klasik uygarlıkların dinlerini Politik alanın dışına atmaya yarayan Özel-Politik Ayrımı ve dinleri inanç olarak tanımlama, İnsanlığın ihtiyaçlarına uygun bir düzen kurma olanağı sağlayamaz.
Bu günün dünyasında egemen olan ulusal devletlerdir.
Politiği ulusla tanımlayan yüzlerce devlet ve bunların ulusal bayrakları; tıpkı Muhammet döneminin totemleri (putları) gibi insanların biçimsel bir eşitliğinin bile önünde bir engeldirler.
O halde yapılacak iş bellidir: aşiret gibi uluslara ve ulusal devletlere ve totemler gibi ulusal bayraklara Muhammet gibi savaş açmak.
Ve bu savaşta, Aydınlanma’nın Antik uygarlıklara yaptığını bu uluslara yapmak: yani ulusal olanı nasıl tanımlanırsa tanımlansın, politik alandan dışlamak, ulusal olanı, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, tıpkı antik uygarlıkların ve komünlerin dinleri gibi kışıların özel sorunu yapmak.
Yani uluslara ve ulusal sınırlara karşı, biricik dünya topluluğu için savaş.
*
Şimdiye kadar olduğu gibi, ulusal sınırlar çerçevesinde eşitlikçi talepleri yükseltmek, fiilen ulusu içinde mücadele edilip iktidara gelinebilecek tarafsız bir ortam olarak gördüğünden; ulusu ve ulusal devleti sınıfsız topluma gidişin aracı olabilirmiş gibi gördüğünden, uluslara ve ulusal devletlere karşı mücadeleyi gündemden düşürdüğünden, nesnel olarak gericiliğe hizmet eder oldu.
Şimdiye kadar, bir dünya cumhuriyeti, sosyalist olmuş ulusal devletlerin birleşmesinin sonucu olarak görüldü.
Bu baştan aşağı yanlış, gerici ve (gerçekleşemez anlamında) ütopik bir programdı ve Marksizm’in kendi temel önermeleriyle bile bir çelişki içindeydi.
Çünkü bizzat Marks, İşçilerin var olan devlet cihazını alıp kullanamayacaklarını; onun yapısının sınıfsız topluma gidişin aracı olmaya uygun olmadığını, bu nedenle onu parçalamak gerektiğini söylemişti.
Bu önerme doğruysa (ki bizce doğrudur) uluslar ve ulusal devletler de sınıfsız topluma gidişin araçları olamazlar ve parçalanmaları gerekir.
Yani Paris Komünü’nün derslerini mantık sonuçlarına götürmek bile, uluslara ve ulusal devletlere karşı savaşı; onları parçalamak için mücadeleyi en başa almak gerektiğini göstermektedir.
O halde, tıpkı İslam’ın Allah’ının putlara karşı mücadelesi gibi, uluslara ve ulusal devletlere karşı mücadeleyi başa almak ve tıpkı Aydınlanmanın önceki dinlere yaptığı gibi; ulusal olanı, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, politik alanın dışına atmak ve bir tek dünya cumhuriyeti için savaşmak, Aydınlanma ve İslam’ın bir sentezidir ve onların vasiyetinin yerine getirilmesidir.
Ancak var olan ulusların yok edilmesi ve ulusal devletlerin parçalanması üzerinde yükselmiş dolayısıyla bürokratik olmayan bir dünya cumhuriyetinde, dünya cumhuriyetinin yurttaşları olan insanlar veya ezilenler, tüketim ve bölüşüme yönelik tedbirlerin veya ahlaki vaizlerin gerçek sosyal eşitliği sağlayamayacağını yine Marksizm sayesinde bileceklerinden ve üretim ve mülkiyet ilişkilerini sınıfların var olmasına veya ortaya çıkmasına değil; yok olmasına yönelik olarak düzenleyebileceklerinden, bu devrimin, ilk kez İslam ve Aydınlanma’nın kaderinden kurtulma ve onların yarım kalmış ve gerçekleşememiş vasiyetlerini yerine getirme şansı ortaya çıkar.
Bunun için de yapılması gereken ilk iş, bir İnsanlık ve İnsanlar Dini/Partisi kurmaktır.
Buradaki “İnsan” kavramı, biyolojik bir kavram olan, sosyal varlık olarak insanı değil (bu insanı küçük harfle yazıyoruz); sosyolojik olarak İnsanı, Aydınlanma ve İslam’ın sentesi olan dinden olan anlamında İnsan’ı, (bunu büyük harfle yazıyoruz) tanımlar.
İnsan, tıpkı totemi değil Allah’ı tanıyan Müslim gibi; tıpkı soyu ve inancı ne olursa olsun tüm insanları eşit kabul edenlerle tenımlayan Aydınlanma’nın İinsan’ı gibi, tanımlanması gibi, bunları da içeren ama aynı zamanda daha geniyş ve onların sentezi olan bir anlama sahiptir. İnsan: sadece soyun ve inancın değil, ulusal olanın da politik olmasını kabul etmeyendir. Bunun biyolojik olarak insan türünü dahil olmakla ilgisi yoktur.
Nasıl bir insan hem bir puta tapıp Müslüman olamaz ise; nasıl insanların soyları ve inançları ne olursa olsun eşitliğini kabul etmeyen bir İnsan olamaz ise; politik olanın ulusal olanla çakışması gerektiğini savunanlar da, yani ulusçular da İnsan olamaz.
Bir insan hem milliyetçi (ulusal olanın politik olanla çakışmasını kabul eden) hem bir İnsan olamaz.
Bir insan hem bir Kürt, Türk, Alman, Amerikalı vs.; hem de bir İnsan olamaz.
Ya da tersinden, bir insan, hem İnsan, hem de Türk, Kürt, Alman, Çinli vs. olamaz.
Önce İnsanların, Türkler, Kürtler, Almanlar, Çinliler, Hitliler ve Demokratlar karşısında üstünlük kurmaları; Türklüğü, Kürtlüğü, Almanlığı, Çinliliği, Hintliliği ve Demokratlığı politik alandan dışlayıp tıpkı gerçek bir laikliğin dinlere yaptığı gibi, bunları özele ilişkin kılmaları, yani bir yemeği sevmekten veya bir takımı tutmaktan farksız kılmaları gerekiyor.
Ancak o zaman İnsanlar, Kapitalizm ve meta üretimine dayanan bir sistemle mi, yoksa ihtiyaçlara ve kullanım değerleri üretmeye yönelik planlı bir ekonomiyle mi yaşayacaklarına özgürce karar verebilirler.
Türklerin, Kürtlerin, Almanların, Çinlilerin, Hintlilerin bir sosyalizm kurabileceklerini söylemek, fiilen bugünkü ulusal devletleri; yeryüzünü kaplamış putlar düzenini savunmaktan başka bir sonuç vermez.
Zaten bütün dünyada Sosyalist ve İşçi hareketinin bunalımının temel nedeni de budur.
Biz Türkleri, Kürtleri, Çinlileri, Amerikalıları, Hintlileri vs. İnsan olmaya çağırıyoruz.
Kendi nefsine karşı savaş savaşların en kutsalıdır.
Türklerin Türklüğe, Kürtlerin Kürtlüğe, Çinlilerin Çinliliğe, Hintlilerin Hintliliğe, Amerikalıların Amerikalılığa karşı savaşı, yani nefislerine karşı savaşı en kutsal savaştır.
Bu savaşı vermeden kimse İnsan olamaz.
Yeryüzü ölçüsünde bir insanlık topluluğunu, Türkler, Kürtler, Çinliler, Amerikalılar, Hitliler değil, İnsanlar kurabilir; tıpkı Allah’ın egemenliğini putlara tapanların değil, Müslümanların kurabilmesi gibi.
04 Ocak 2010 Pazartesi

Demir Küçükaydın

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...