22 Mart 2017 Çarşamba

Gergerlioğlu ve Lenin (Demokrasi Mücadelesinin Sorunları)

Ezilenlerin mücadelesinin, ezilenlerin kendi yapısından gelen ciddi sorunları vardır.
Ezilenler, sömürülenler, baskı altındakiler, mazlumlar ancak kendilerini doğrudan ilgilendiren sorunlardan dolayı harekete geçer, örgütlenir ve direnirler. “Dil ağrıyan dişi kurcalar.”
Ama bir baskı ve sömürü biçimine karşı mücadele etmek, başka baskı ve sömürü biçimlerine karşı mücadeleyi veya duyarlılığı otomatik olarak yaratmaz. “Tok açın halinden anlamaz
Hatta bir baskı biçimine karşı mücadele edenler diğer baskı ve sömürü biçimlerine uğrayanlara karşı sadece duyarsız olmazlar; bizzat kendileri sorunun bir parçası olabilirler.
Örneğin bir işçinin uğradığı sınıfsal bir baskı ve sömürü onu otomatikman ulusal baskıya, kadınların uğradığı baskıya, Alevilerin uğradığı baskıya vs. karşı duyarlı yapmaz.

Hatta kendi çıkarı için, sendikada veya fabrikada pek ala militan mücadele veren bir işçi, aynı zamanda Kürtlerin uğradığı baskı karşısında ilgisiz olmakla kalmayıp, aynı zamanda bir Türk ırkçısı ve şoveni de olabilir; kadınlara karşı son derece seksist tavırlar içinde olabilir;  kadınların eşit olmadığını savunabilir ve kadınların eşitlik mücadelesinin düşmanı bile olabilir.
Biz sosyalist olduğumuz için, iğneyi önce kendimize batırmak için örneği işçi sınıfından verdik ama bu duyarsızlık hatta sorunun parçası da olma, bütün diğer baskı biçimleri için de geçerlidir.
Bir radikal feminist pek ala aynı zamanda bir şoven milliyetçi ve hatta ırkçı olabilir.
Ya da örneğin Kürtlerin hakları için mücadele eden biri pek ala, başka milliyetler, cinsler, dinlerden ve sınıflardan baskılar karşısında ilgisiz, düşmanca bir tavır içinde olabilir.
Hatta bir baskı biçimine karşı mücadele edenlerde, diğer baskı biçimlerinin sorun edilmesi karşısında, bunun mücadeleyi böleceği, enerji ve güçleri dağıtacağı şeklinde bir yargı ve çok sert bir direniş görülür.
Örneğin dünyada kadın hareketi 70’lerde ilk çıktığında veya Türkiye’de ulusal hareket çıktığında işçi hareketi ve sosyalist hareket, bunların mücadelede esas hedefi gözden kaçırdığı; güçleri böldüğü gerekçesiyle bir direniş göstermiştir.
Seksenlerde Avrupa’daki Kürt hareketi, Göçmenler hareketini kendine düşman, rakip olarak görür ve bunun hareketi böldüğünü enerjiyi ve güçleri dağıttığını düşünürdü.
Benzeri bütün hareketlerde görülür. ABD’deki siyah hareketinin yanı zamanda son derece seksist olduğu; feminist hareketteki beyaz kadın ırkçılığı en bilinen örneklerdir.
*
Peki, ezilenler kendi sorunlarıyla ilgili hareket geçiyorlar ve bu harekete geçenler de başka ezilme biçimlerinin sorunları karşısında ilgisiz, duyarsız kalıyor hatta düşmanca tavır alıyorlarsa, ezilenlerin bu parçalı mücadelesi nasıl birleştirilecektir?
Bu hem genel olarak yeryüzünden sömürü ve baskıyı kaldırmak; hem de Türkiye’deki demokrasi mücadelesi bakımından hayati derecede önemli bir program ve strateji sorunudur.
Bunun cevabı da yine mücadele içinde; ama aynı zamanda sınıf (ya da baskı biçimi) dar görüşlülüğü ile mücadele içinde şeklinde tanımlanabilir.
Yani burada teorinin, düşüncenin değiştirici etkisi gündeme gelir.
Brecht’in “her şey tecrübelerden çıkar; tecrübeden hiçbir şey çıkmaz” diye ifade ettiği diyalektik ve çelişkili gibi görünen süreç söz konusudur.
*
Bu sorunla işçi hareketi ve sosyalist hareket daha doğduğunda karşılaşmıştır.
Bir bakıma sosyalist hareket içinde Marksistleri bütün o zamanın diğer sosyalistlerinden ayıran temel sorun da tarihin her döneminde bu olmuştur.
Marks-Engels zamanında, 19. Yüzyılın ikinci yarısında, o zamanlar işçi hareketine egemen olan Ütopik Sosyalizm ve Anarşizme karşı mücadele, yani hareketin siyasi bir hareket olması için mücadele; yani demokrasiyi programa yazma ve devlete karşı mücadeleye yönelme şeklindeki mücadele, aslında bu sorunun bir görünümünden başka bir şey değildi.
Marksistlerin işçi sınıfını mücadelenin öznesi olarak gören koordinat sisteminden verdiği cevap, işçilerin sırf işçilerin sorunlarıyla ilgilenmesinin yanlış olduğu ve tüm gayrimemnunları kapsayacak bir demokrasi programını en tutarlı ve radikal biçimde koymaları ve savunmaları gerektiği biçiminde olmuştur.
Ancak böyle tutarlı bir demokraside işçiler kendilerini bölen sorunları ve baskı biçimlerini ortadan kaldırarak, kendilerini ortadan kaldırma, yani kapitalizmi ortadan kaldırma görevini önlerine koyabilirler ve bunun için en elverişli koşullarda bulunabilirler demiştir Marksizm.
İkinci Enternasyonal’in yozlaşması aslında işçilerin sırf işçilerin sorunlarına yönelmesi; tüm gayrimemnunların mücadele ve sorunlarını gündeminden çıkarması biçiminde de tanımlanabilir.
*
Lenin’in meşhur eseri olan Ne Yapmalı? Sanılanın aksine örgütlenme konusuyla ilgili değildir. Tam da bu konuyla ilgilidir.
Lenin Rus devrimcilerinin ve işçi hareketinin geleneği bağlamında aynı sorunla karşılaşır ve sınıf dar görüşlülüğüne karşı mücadele eder. Bunun adı Rusya’nın politik kültürü ve geleneği içinde, ekonomizm, ilkelliği ebedileştirmek veya kendiliğindenciliktir.
Devrimci bir işçi partisi, sadece işçileri değil, toplumdaki tüm gayrı memnunları birleştirir. İşçileri birleştirmenin sadece bir başlangıç, bir okul olduğunu; burada saplanıp kalmanın “ekonomizm”, “sendikalizm”  olduğunu anlatmaya çalışır Lenin.
İşçi hareketi içinde sosyalistler bu mücadeleyi verdiği ve kazanabildiği için sonradan dünyayı alt üst eden Rus devriminin öncüsü olabilmişti Rus işçileri.
*
Bu yaklaşımı Hikmet Kıvılcımlı da Türkiye İşçi Partisi’nin urviyerizmine ve sendikalizmine karşı 60’lı yıllarda savunmuş ve TİP’i böyle eleştirmiştir.
Klasik Marksizm’in bu yaklaşımı, Kıvılcımlı’nın dilinden şöyle ifade edilmişti:
Proletarya partisi hem bütün işçi sınıfının içinde olacak, hem de öteki bütün sosyal sınıfların içinde olacaktır. Proletarya partisi: Hem bütünüyle işçi sınıfının devrimcilerini içine alacak, hem de bütünüyle öteki sınıf, tabaka ve zümrelerin devrimcilerini içine alacak... Bu apaçık bir çelişki değil midir? Bir çelişkidir. Ama, akıldan uydurma, sübjektif ve soyut bir ölü çelişki, yâni saçma değildir: Tanı tersine, yaşantıdan gelme, en objektif ve en somut bir canlı çelişkidir, yâni gerçekliğin tâ kendisidir.
Proletarya partisinin bütün gücü ve bütün dinamizmi bu gerçeklerin canlı diyalektiğinden gelir. Proletarya partisi iliklerine dek bir sınıf partisi, işçi sınıfının partisidir. Ama egoist, kendi sınıf tekkesinin aşılmaz duvarları içinde bunamış sınıf tekelcisi bir parti değildir. Örneğin İngiliz Trade- union'larının işçi partisi öyle dar sınıfcıl kaldığı için, herşeyden önce, sendika ağalarının, Finans-Kapital uşaklığına yatkın, işçi sınıfı düşmanı, emperyalizm dostu örgütüdür.
Proletarya partisi, yalnız işçi sınıfının çıkarlarını ve dar çerçevesini düşünmekle kalmaz. Sosyal sınıflar tabusunu, işçi sınıfı ile birlikte toplum alın yazısından siler. Ortada yalnız insan varlığını yüceltecek bir toplum ülküsünü taşır. En az sınıfcıl olduğu kertede insancıldır.” (H.K., Proletarya Partisi Nedir?)
Hemen görüleceği gibi, Türkiye’deki sosyalistlerin sonradan “ulusalcı” oluşları, bu çok temel gerçeği unutmaları ile ilgilidir.
Tabii bizzat bu “unutma” da aynı zamanda, belli bir baskıya uğrayanların aynı zamanda başka baskı biçimleri karşısında sorunun bir parçası olmalarıyla da ilgilidir.
*
Türkiye’deki demokrasi mücadelesiyle bu sorunun ilişkisine gelince.
Türkiye’de ekonomiye elbet burjuvazi egemendir. Ama politikaya egemen güç devlettir. Türkiye’de devlet ise, burjuvazinin iktidarının ve egemenliğinin aracı bir aygıt değildir Batı’daki gibi.
Sadece Türkiye’de değil, bütün eski Antik uygarlık beşiklerinde, devlet, kendisi aynı zamanda bir egemen güçtür. Hatta burjuvazinin üzerinde; onu kendi vesayeti altında tutan bir güçtür.
Bu devlet kapitalizm öncesinin kalıntısı bir sömürü biçimiyle egemenliğin sürdürür ve onun yaşayan ve var olan biçimidir.
Kapitalizm öncesindeki egemen sömürü biçimi, ekonomi dışı zordur. Devlet tam da böyle bir sömürüyü sürdürür. Buna aslında sömürü demek de zordur. Çünkü sömürü ekonomik ilişkinin kendisinden doğar, buna gasp el koyma veya soygun demek daha doğru olur.
İşte bu egemen güç, yani devlet, yani Askeri Bürokratik Oligarşi dediğimiz, bu binlerce yıllık Şark despotluğu, Türkiye’nin biricik örgütlü ve egemen gücü, gücünü ve egemenliğini tam da bu mekanizma, yani farklı baskı biçimlerine karşı memnuniyetsizliği ve direnişi birbirine karşı kullanma yeteneği sayesinde sürdürebilmektedir.
Devlet, farklı baskı biçimlerine uğrayanları birbirine karşı kullanarak dengeler üzerinden Bonapartist veya Sezarist denebilecek bir mekanizmaya dayanarak örgütlülüğünü ve egemenliğini sürdürebilmektedir.
O halde, bu hareketlerin içinde, gerek kendi deneyleriyle, gerek klasik Marksizm’in deney ve sonuçlarıyla, bu hareketlerin kendi dar görüşlülüklerine karşı mücadele etmek ve bu hareketlerin her biri içinde, diğerlerini sorun eden eğilimlerin oluşması ve bunların o harekete damga vurması için mücadele etmek, aynı zamanda bu şark despotluğunu yenmenin ve gerçek bir demokrasiye ulaşmanın olmazsa olmazıdır.
*
İşte burada diğer baskı biçimlerine ilgisizlik, duyarsızlıktan, onların sorunlarını sorun etmeye nasıl gelineceği, bu sıçramanın nasıl olacağı sorununa geliyoruz.
Burada ilk sorun tüm dar görüşlülüğüyle bile bir hareketin ortaya çıkmasının önemidir.
Hareket olmadan hiçbir şey olmaz. Harekette bereket vardır. Hele milyonlarca insan sadece hareket içinde kendini ve dünyayı dönüştürebilir.
En güzel örnek ABD’deki Siyah hareketidir.
Örneğin Malcolm X’i ele alalım. O da önce tabiri caiz ise adeta bir siyah ırkçısı gibidir. Beyaz olan her şeyi ve beyazların sorunlarını reddeder.
Ancak mücadele içinde piştikçe ve Mekke’ye gidip orada siyah olduğundan dolayı hiçbir ayrımcılığa da uğramadığını görünce; bu o zamanın dünyasındaki Ulusal hareketlerin dersleri ve deneyleriyle birleşince ve radikalleştikçe, sadece Amerika’daki siyahların sorunlarını değil bütün ezilenlerin sorunlarını sorun etmeye başlar ve bu nedenle bağlı olduğu İslam Ulusu’ndan ayrılır ve yine bu nedenle FBI tarafından “siyahların Ekonomistleri” diyebileceklerimizin de işbirlikçiliği ile temizlenir.
Aynı evrimin paraleli Martin Luther King’te de görülür.
O da sadece siyahların sorunlarından hareketle mücadeleye girer. Ama öyle bir noktaya gelir ki, siyahların eşit haklı birer ABD yurttaşı olmaları için savaşırken, “acaba sizleri bu yanan eve sokmaya çalışırken doğru mu yapıyorum” diyerek, ABD’nin kendisi sorgulamaya kadar gelir.
Bu radikalleşme ve evrenselleşme nedeniyle kendi mücadele arkadaşları bile ondan uzaklaşmaya; aralarında ayrılıklar ortaya çıkmaya başlar. Ve sadece siyahların sorunlarından tüm ezilenlerin sorunlarına yönelir.
FBI tarafından öldürüldüğü gün, grevdeki işçilerle dayanışmaya gitmektedir.
*
Tipik olarak Kürt hareketi en ilginç deneyi sunar.
Bir sürü Kürt örgütü olmuştur. Ancak bunlar içinde hem Kürt hareketi olup hem de Kürt hareketi olmaktan çıkabilmeyi başarmış (Kıvılcımlı’nın yukarıdaki alıntısında işçiler bağlamında söyledikleri hatırlansın) tek eğilim Öcalan’ın temsil ettiği çizgi ve örgüttür.
Yani aynı zamanda bugün LGBT’den Alevilere, Laiklerden, Müslümanlara kadar her kesimin taleplerine ve bunlardaki bütün gayrı memnunlara hitap edebilmektedir.
Yani her ne kadar kendileri Lenin’i pek anmasalar da, balıkların suyun içinde olup suda olduklarını bilmemeleri gibi, Lenin’in dediklerini uygularlar.
Tabii bu da bir rastlantı değildir. Öcalan Ankara Cezaevi’nde yattığı zamanlarda Kıvılcımlı’yı yutarcasına okuyan tek kişiydi.
Burada PKK’nın kökeni önemlidir. PKK’nın kökeninde Türkiye’deki 68 hareketi bulunmaktadır. PKK aslında yaşayan bir 68 hareketi sayılabilir. 68’lerde Türkiye’deki sosyalist hareket hem sosyalistti hem demokrattı. O zamanlar ortada henüz bir Kürt hareketi bulunmamasına rağmen “halklara özgürlük” gibi, “Türkiye halkları” gibi ilk ifadeleri ortaya koyanlar 68’li sosyalistlerdi. Kürler ve Aleviler o zamanlar onların demokratik özlemlerine cevap verdiği için Sosyalist oluyorlardı. Sonra Sosyalistler ulusçulaştıkları ölçüde, Kürtler ve Aleviler, Kürtlük ve Aleviliklerini keşfettiler.
Bugün artık ayrı özneler olarak aynı sentezi bir üst düzeyde gerçekleştirmekle yükümlüdürler. Ancak bu arada dilleri ayrıldığından işleri çok zordur.
*
Eski MAZLUMDER başkanlarından değerli Gergerlioğlu’nun bugün T24’te kanımca çok önemli ve bu sorunlara değinen bir yazısı yayınlandı. Mesele MAZLUMDER değil!..
Gergerlioğlu yazıda MAZLUMDER’e son Kayyum atanması ve birçok şubesinin kapanması gibi olayların ayrıntılarına girmeden, MAZLUMDER ile onun tabanını oluşturan “İslamcı” denen kesimin arasındaki bir çelişkiden söz ediyor ve tabanın İnsan haklarına hele başka mazlumların haklarına pek ilgi duymadığını, MAZLUMDER yönetiminin ise tüm hak ihlallerine ilgi duyduğunu; bugünkü sorunun son duruşmada bu çelişki veya makasla bağlantılı olduğunu söylüyor.
“Laikçi Kemalistler” ya da daha doğru deyimiyle pozitivistler, bizzat bir “İslamcı” tarafından dile getirilmiş bu olgudan, hemen İslam’ın özünde Demokrasi ile bağdaşmadığı şeklindeki yargılarına bizzat bir “İslamcının kaleminden bir destek bulduklarını düşüneceklerdir muhtemelen.
Ama bizzat bu açıklamanın bir “İslamcı” ve otantik İslam’a da bağlı olma iddiasındaki bir insandan gelmiş olması, sandıklarının aksine bu genellemenin yanlışlığının bir kanıtını oluşturur.
Eğer öyle olsaydı, İslamcıların arasından İslamcıların demokrasiye ilgisiz olduğuna dair bir itiraz gelmezdi.
Kaldı ki Türkiye’nin laikleri veya Kemalistleri de insan hakları ve demokrasiye karşı ilgisizdir.
Demek ki sorunu başka yerde aramak gerekmektedir.
Ama bu konuyu bir yana bırakalım. Çünkü sorun çok daha derin, ahlaki vaazlarla mı, toplumsal yapının değişmesiyle mi toplumun değişeceği; düşüncenin mi varlığı; varlığın mı düşünceyi belirlediği ile ilgili bir sorundur bu.
Ve kanımızca bu noktada Gergerlioğlu’nun henüz bir açıklaması yoktur veya açıklamaları yanlıştır.
Ancak burada konumuz bu değil. Burada yapıyı değiştirecek olanların nasıl değişeceği sorunuyla ilgileniyoruz.
İşte Gergerlioğlu, bizzat kendi değişimiyle yukarıda özetlenenlerin yeni bir örneğini ve doğrulamasını sunuyor.
Ama sadece bunu sunmakla kalmıyor, İslamcı hareket içinde, dar görüşlülüğe de açıkça bir mücadele bayrağı açarak, kanımızca önemli bir örnek sunuyor ve İslamcı hareket içinde birçok kanaldan çıkmaya başlayan tüm diğer baskı ve sömürü biçimlerine karşı mücadele ve onlarla birleşme yönünde bir yaklaşım sergiliyor.
“İslamcılık MAZLUMDER'de insan hakları perspektifinin gelişmesi önünde bir engeldi hep. Zira kendine Müslüman bir anlayış kendi kimliği dışındaki sorunları kendi çözümüyle çözmeye çalışacaktı ve yaptığı yanlışı göremeyecekti. MAZLUMDER'in bu anlamda bana çok faydası oldu, kafamdaki İslamcı şablonun dışındaki insan hakları sorunlarını ve Kürt gerçeğini görmeme yardımcı oldu. Bir Türk olarak "derdini ben biliyorum ve çözümünü ben yaparım" ukalalığından kurtulmamda bana yardımcı oldu. Ancak çok Türk dindar için mesele her konuda din eksenli bir çözüm dili ve önerisi zorunluluğuydu. Demokrasi, insan hakları gibi kavramları ya kullanmamaya çalışıyorlardı, ya da içselleştirmiyorlardı, çünkü sosyolojik gelişime yeni bir dini perspektif getirmeyi pek mesele etmemişlerdi.”
Burada tıpkı Malcolm X’lerin, Martin Luther King’lerin, Kürt hareketinin geçirdiği türden bir evrimin örneği karşısındayız. Ve ne olursa olsun bir hareketin varlığının önemi burada çok açık görülüyor.
Gergerlioğlu, sembollerle ifade edersek, başörtüsü özgürlüğü için harekete geçmesiydi, Kürtlerin sorunlarını da göremeyecek ve kendine sorun etmeyecekti.
Ama otantik İslam’ın özündeki adalet ve eşitlik vurgusu olmasaydı, bu sonucu da çıkaramazdı.
Türk İslamcılığı her sorunu dini referanslarla çözmeye çalışıyor, Kürt meselesinde de dini bir duruş arıyordu. Ama unutulan gerçek şuydu, Kürtlere yapılan haksızlık dini değil, etnik bir haksızlıktı ve illa dini görünümlü çözümler yerine ihlal bazlı çözümlerin gereken tedaviyi sağlayabileceği gerçeğinin göz ardı edilmesiydi. Şüphesiz Kur'andaki ırk gerçeği ve bir ırkın diğerine üstünlük taslamama tavsiyesi çok önemliydi ancak konu İslamcılığın zorunlu kıldığı gibi sadece din eksenli bir çözüm değil, etnik sorunun tüm boyutlarının anlaşılmasıyla çözülecek boyuttaydı. Bu ise güya din ve sürdürülen siyaset adına görmezden gelindi.”
*
Toparlarsak, Sosyalist Teoride ve İşçi hareketinde “Ekonomizm” ya da “Sendikalizm” denenin “İslamcı” versiyonu, yani diğer baskı ve ezilme biçimlerine karşı ilgisizlik veya onları nesne olarak kabul etme, son duruşmada egemen devletin ve o devletle kaynaşan yeni İslamcı egemen sınıfın destekçisi ve basit bir aracı olmakla sonuçlanmaktadır.
Gergerlioğlu’nun İslam içinde yaptığını, “Laik ve yaşam tarzı” sorunu nedeniyle direnenlerin, Feministlerin, Sosyalistlerin, çevrecilerin de kendi içinde yapması gerekiyor.
Yani her baskı biçimine uğrayanların hareketi içinde bir “iç savaş” verilmeden bu devlete karşı Demokrasi mücadelesinde bütün güçler birleştirilemez ve bu mücadele kazanılamaz.
22 Mart 2017 Çarşamba

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...