16 Şubat 2017 Perşembe

#HAYIR için Mücadele ve Kürt Özgürlük Hareketine Bir Program ve Strateji Değişikliği Önerisi

#HAYIR için mücadele ederken, bir yandan da yakın bir zamanda önümüze çıkması muhtemel devasa tarihsel görevlere hazırlanmak için de biraz temel, genel ve teorik sorunlara girmek gerekiyor. Yarın bu sorunlar ansızın karşımıza dikildiğinde hazırlıksız yakalanmamak için.
Politikada da Askerlikte olduğu gibi, stratejinin hayati önemi vardır.
Stratejik bir yanlış, taktik düzeydeki “doğru” hamlelerle kapatılamaz. Doğru bir strateji topsuz oyun gibidir. Topun geleceği yeri önceden görmek ve orada yer almaktır.
Tıpkı Adorno’nun “Yanlış bir hayat doğru yaşanmaz” deyişinde olduğu gibi, yanlış bir stratejiyle doğru taktikler uygulanamaz. En doğru taktikler bile, yanlış stratejinin araçları haline gelirler.
Ama doğru bir stratejiniz varsa, yanlışlarınız bile doğru bir strateji içindeki yanlışlar olarak kalır ve düzeltilebilmeleri olanağı ortaya çıkmaz.

Stratejinin önemini gösterebilmek için, toplumsal mücadeleler tarihinde son derece önemli ve tayin edici olmuş iki dramatik stratejik değişikliğe kısaca değinelim.
Biri Ekim devrimi öncesinde, Lenin’in Sen Petersburg’ta Finlandiya istasyonuna indiğinde yaptığı strateji değişikliğidir.
Diğeri Abdullah Öcalan’ın CIA-MOSSAD tarafından Türk devletine teslim edildiğinde, İmralı’da yaptığı strateji değişikliğidir.
Her ikisi de olağanüstü zor koşullarda, hatta dayandıkları ve hatta büyük ölçüde kendileri tarafından oluşturulmuş örgütlerin alışılmış ezberlerine karşı ortaya koyulmuştur.
*
Ancak bu arada kısaca birkaç noktayı hatırlatıp bir açıklık sağlamak gerekiyor.
Strateji bir mücadelede güçlerin yer alışı demektir.
Ama strateji de Programa (amaca, hedefe) göre belirlenir.
Politik ve devrimci mücadelede amaç ise, özellikle sosyalist partiler tarafından, toplumun hareket yasalarına ve tarihe bakarak belirlenir.
Bu ise, son duruşmada tarih ve toplumsal gerçekliği açıklamada metoda ilişkin bir sorundur.
Bu nedenle son derece soyut gibi görünen yöntem, metot tartışmaları aslında her zaman, toplumun önüne çıkacak temel sorunların teorik düzeyde ve önceden gündeme gelmesinden başka bir şey değildir.
Bir devrim kostümlü provasını yıllar önce aydınların, devrimcilerin yöntem tartışmalarında yapar.
Sonra bu yöntem aracılığıyla program ve bu programa bağlı olarak da bir strateji ortaya çıkar.
Bu hazırlık yoksa, bütün büyük devrimci durumlar, kitlesel kalkışmalar, en son “Arap Baharı”nın da gösterdiği gibi, dağılış, yenilgi ve çöküşle biter. Eski rejim tekrar yerini alır.
Türkiye’deki bütün strateji tartışmaları 60’lı yıllarda olupbitti diyebiliriz. Bugünkü solun arkaik karakterinin ardında 60’larda çok sınırlı bir Marksizm ve Tarih bilgisiyle oluşmuş program ve stratejilere dayanması vardır.
Ve işin kötüsü, Türkiye’deki devrimci ve demokratik hareket o zamandan beri böyle bir tartışma yürütmediği için; ne kavramsal araçlarını; ne de olgulara ilişkin bilgisini gözden geçirmediği için, bir devrime ya da devrimci kabarışa hazırlıklı değildir.
Bu nedenle bir devrim veya devrimci kabarış, Gezi’nin de gösterdiği gibi, muhtemelen büyük bir başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Tarihin sunacağı bir fırsat kaçırılmış olacaktır.
Ama yine de “çıkmadık candan umut kesilmez” diyerek, bu hazırlığı sağlamak için çabalamak gerekiyor.
*
Türkiye’de altmışlardan sonra tüm entelijansiyayı kapsayan bir strateji tartışması olmadı. Zaten ortak bir dil ve konular da yoktu.
Ama iki kişi, program ve stratejiyi ve bunların dayanacağı teorik ve metodolojik temeli yeniden tartışma ve belirleme yönünde çalışmalar yaptılar.
Bu iki kişiden biri Abdullah Öcalan’dır; diğeri de bu satırların yazarı Demir Küçükaydın
Her ikisi de Tarih’e ve Topluma, onu ele alacak kavramsal araçlara, yani metodolojiye yöneldi.
Toplum ve tarihi ele almadaki metodolojik sorunlarla yüzleşerek bunu programatik ifadelere kavuşturdular, sonra da ulaştıkları programlara göre stratejiler belirlediler.
Ve bu stratejilere tabi olarak mücadeleye ilişkin taktikler (Örgüt ve mücadele biçimleri) önerdiler.
Her ikisi de çok farklı arka planlarına, farklı kavram sistemlerine, politik geleneklerinin farklılığına rağmen, aynı alanda at koşturmaları nedeniyle görmezden gelinemeyecek bir paralellik ve yakınlık içinde sonuçlara ulaştılar. İkisinin de evrimi birbirinden bağımsızca gerçekleşti.
Tam da bu nedenle bu satırların yazarının Öcalan’ın yakalandığı sırada geliştirdiği stratejik dönüşümü ilk olarak gören, değerlendiren ve destekleyen olması bir rastlantı değildir.
*
Olaylar Öcalan’ın yakalandığında yaptığı stratejik dönüşümün ne kadar doğru olduğunu göstermiştir. O sıralar herkes Kürt hareketi ve Öcalan bitti derken, arada geçen zamanda Öcalan’ın çizgisinin ne kadar doğru ve açıcı olduğu görülmüştür.
Eğer Öcalan, başta avukatları olmak üzere herkesi karşısına almayı göze almasaydı ve onları önerdiği program ve stratejiye kazanmak için koca koca kitaplar yazma yoluna gitmeseydi, Kürt hareketi şimdi ciddi yenilgiler ve dağınıklıklar içinde olur; Ortadoğu da aynı şekilde tam bir çıkmaz içinde bulunurdu.
Dikkat edilsin, bu stratejik dönüş en zor zamanda ve koşullarda yapılmıştır.
Bu stratejik dönüşün özelliği şudur. Kürtlerin üzerindeki ulusal baskıyı kaldırmak için, ezen ulusun ezilenlerini de kazanmak; bu nedenle onları da kazanacak bir program; böyle bir program ancak demokrasi programı olabileceğinden; kendi ezenlerini kurtararak kendini de kurtarmak.
Yani bir diğer ifadeyle ulusal bir hareketten sosyal bir harekete dönüşmek.
Bu yönde çok yol kat edildi ama Türkiye’de demokratik bir hareket olmadığı için, bu iş tek ayakla çok yavaş ve sancılı bir şekilde gitti ve gidiyor. Bu da daha çok ve uzun acılar demek oluyor. Eğer Türkiye’deki sosyalistler, metot, teori, program ve strateji açısından biraz daha ileri hatta açık olsalardı, Kürt Hareketi muhtemelen bugün çok daha ileriye de gitmiş, çok daha radikal bir demokrasi programına ve önereceğimize benzer bir stratejiye varmış olabilirdi.
*
Öcalan’ınki gibi benzer bir stratejik dönüşü de Lenin, Ekim devrimi öncesinde yapmıştır.
O zamana kadar, ardında düzgün doğrusal bir evrim kavramı olan yanlış bir metodolojiyle toplumların belli aşamaları geçmesi gerektiği var sayıldığından, derimden çok önceki Strateji tartışmalarında, Rusya’da gelen devrimin demokratik devrim olacağı, burjuvazi korkak olduğu için bu devrime işçilerin öncülük edebileceği, ama devrimin kendisini demokratik görevlerle sınırlaması gerektiği; tarihsel ve toplumsal koşullar olmadan sosyalist bir devrimin düşünülemeyeceği kabil ediliyordu. Rus sosyalistlerin programı tipik bir Demokratik Cumhuriyet ve demokratik devrim programıydı.
Gerçi Troçki, ayrı bir kanal olarak, farklı ve daha gelişmiş bir evrim, yani eşitsiz ve kombine evrim kavrayışına dayanarak, çok önceden devrimin işçileri öncülüğe itmesinin, işçileri geri bir ülkede; sosyalist bir devrim için nesnel koşulların oluşmadığı bir ülkede, sosyalist tedbirler almaya itebileceğini, bunun ise nesnel koşulların olmadığı, geri bir ülkede sosyalist devrim anlamına geleceğini söylemişti. Ama onun bu muazzam teorik atılımı anlaşılamamış ve değerlendirilememişti.
Lenin, Troçki’nin bu teorik çıkarsamaları ve metodolojik geliştirmelerinden bağımsız olarak, daha ziyade zihnine esneklik kazandıran Hegel ve felsefe çalışmalarının birikimiyle (Felsefe Defterleri) Nisan’da Rusya’ya indiğinde, o güne kadar alışılmış stratejiyi terk etmeyi önerdi. Evet Rusya bir köylü ülkesiydi ama devrim daha önceden öngörülmemiş bir olanağı ortaya koyuyordu. Teori griydi, hayat yeşil. Bu olanak, geri bir ülkede sosyalist devrim idi.
Tabii bu tehlikeliydi. Engels daha önce, bir devrim için en büyük felaketin tarihsel ve toplumsal koşullar oluşmadan iktidara gelmesi olduğunu, bu durumda Devrimcilerin önceden reddettikleri her şeyi yapmak ve kendilerini inkâr etmek zorunda kalacaklarını söylemişti.
Mark hukuk hiçbir zaman ekonomi temelinden yüksek olamaz, yoksulluk temelinde sosyalizm kurmaya kalkmak bütün pisliklerin geri gelmesiyle sonuçlanır demişti.
Klasik Marksist eğitimden geçmişler için bu tehlikeler açıktı.
Ama bu açmazdan, devrimi bir dünya çapındaki mücadelenin bileşeni olarak görmek ve öyle hareket etmekle çıkılabilirdi. Rusya’daki bir devrim, Almanya ve Avrupa’da da bir devrime yol açabilir. Bu durumda ileri ülkelerdeki işçiler, Rusya’nın geriliğinin yol açacağı bu tehlikeyi aşmasına yardım edebilirlerdi.
Lenin’e de bu strateji değişikliği önerisinde en büyük muhalefet kendi partisinden, hatta kendi yetiştirdiklerinden geldi. Lenin’in talebeleri şimdi, “bizim ihtiyar çıldırdı” diyorlardı.
Bereket Lenin şanslıydı. Kitle hareketinin ve devrimin yükselişi, Lenin’in konumunu güçlendirdi. (Keza Troçki’nin de.  Bu nedenle ikisi de birbirinden bağımsızca ve başka denklemleri izleyerek aynı sonuca ulaşan iki kişi devrimin iki önderi odular. VE karşı devrim bu ikisine karşı gelişecekti daha sonra. Birini bayrak yapıp putlaştırarak, diğerini düşmanlaştırarak, ve fiilen öldürerek)
Ve Lenin strateji değişikliğini yükselen kitle hareketinin de baskısıyla Partiye kabul ettirebildi. Kaldı ki eski kalıplarla düşünenler dirençten kolay kolay vazgeçmediler ve devrimi ihbar etmekten bile çekinmediler.
*
Şimdi Türkiye’nin benzer bir devrimci duruma doğru gitme olasılığı epey yükselmiş bulunuyor. Ve tam bu nedenle, şimdi acil olarak Kürt hareketi için bir stratejik değişim gereği ortaya çıkmış bulunuyor.
Böyle bir stratejik değişimi, Öcalan’ın öngörmesi ve önermesi olsa, her şey çok daha kolay olabilir elbette. Öcalan’ın manevi otoritesi, muazzam bir emek ve zaman gerektirecek işleri hızla yapabilmeyi sağlayabilirdi.
Ancak Öcalan’ın böyle bir stratejik dönüşümü yapıp yapmadığını veya yapmayacağını bilmiyoruz. Yapmış olsa bile bunu Kürt hareketin ve örgüte aktaracak kanallar yok ve kapalı. Kürt hareketi ise, maalesef Öcalan çapında, bir stratejik dönüşümün gereğini görüp onu önerebilecek ikinci bir teorisyene sahip değil.
Ancak bazen mücadelenin basıncı ve itişiyle de benzer sonuçlara ulaşılabilir. Kolektif bir liderlik böyle dönüşümü, el yordamıyla da olsa başarabilir.
Bu yokluk ortamında, biz burada yapılması gerekeni önereceğiz. Kim bilir belki göl maya tutar.
*
Öcalan’ın stratejik dönüşümü belli bir ilerleme sağladı. Ama o da şimdi sınırlarına dayanmış bulunuyor. Eski stratejiye bağlı kalındığı takdirde, tarihin sunabileceği en büyük fırsat kaçırılmış olacaktır.
Yukarıda bir de yöntem, teori, program, strateji alanında biz de epey yol kat ettik dedik. Bizim ulaştığımız sonuç, Öcalan’dan bağımsız ve tamamen farklı Klasik Marksizmin kavram sistemine dayanıyor ve onu geliştiriyorsa da, aynı zamanda Öcalan’ın geliştirdiği ve kapalı olmadığı program ve stratejiyi bir adım daha ileriye götürüyor. Ortadoğu’da bir devrimci kabarışın ihtiyaçlarına tam uygun düşecek bir temel sağlıyor.
Hatta şu bile söylenebilir, kim bilir belki Öcalan şimdi dışarıda olsa veya dışarıyla görüşme olanakları olsa, aşağıda önereceğimiz gibi bir program ve strateji değişimini kendisi önerebilirdi.
*
Öcalan’ın programı ile bizim önerdiğimiz program ve strateji arasındaki    fark, Hazreti Nuh ile Hazreti Muhammet’in arasındaki fark gibidir. Bunlar kabile veya totemlere (putlara) dayanan kabile düzeni karşısında iki farklı program ve iki farklı strateji demektirler.
İnsanlık uygarlığa geçmeden önce komünler halinde yaşıyordu. Bu komünlerin örgütlenişi de özünde totemlere (putlara) dayanan soy kardeşliğine dayalı kabileler, klanlar, aşiretler biçimindeydi.
Bu tür bir toplumsal örgütlenme, avcılık ve toplayıcılıkta, göçebelikte, hatta neolitik köy komünlerinde sağladığı dayanışma ile çok iyi iş görür ve görmüştür.  Ama, ticaret ve tarıma dayalı kentler kurulduğunda aşiretler artık yeni ilişkilerin önünde bir engele dönüşür. Bu durumda ne yapılacaktır? Bu üstyapının yıkılıp; yani eski dinlerin terk edilip, yeni ekonomik temele uyan yeni ilişkilerin, yani dinlerin onların yerini alması gerekir.
İşte Hazreti Nuh ve Muhammet bu duruma karşı tarihin çok farklı iki döneminde verilmiş iki cevaptırlar.
Buna verilen ilk cevap, kabilelerin putlarını, tanrılarını aynı yerde toplayıp, ilişkilerini düzenlemek, onları kardeşleştirmek olabilirdi. İşte bu ilk büyük uygarlık devrimini yapan da Hazreti Nuh’tur.
Hasreti Nuh’un gemisi, aslında bir Sümer Zigurratı, yani bir Panteon, bir Kâbe’dir. O Nuh’un gemiye aldığı hayvan ve bitkiler ise kabilelerin totemleridir.
Böylece Hazari Nuh ilk panteonu kurarak, aşiret ilişkilerini aşan bir düzenin temelini atmıştır.
Sümer Zigurratı da, Babil Kulesi de, Nemrut Dağındaki tanrı heykelleri de, Atina Akropolündeki Panteon da, Mekke’deki Kâbe’de hep aynı şekilde çeşitli kabilelerin veya sonraları daha büyük kentlerin ve hatta devletlerin tanrılarının bir araya gelip bir hukuk oluşturmalarından başka bir şey değildir.
Ancak bu sistem, bir yere gelir tıkanır. Çünkü farklı (tanrılar) dinler bir arada bulunmaya devam etmektedir. Ama örneğin farklı dinler birbiriyle evlenemez. Bu nedenle bir süre sonra taşlaşma ve kastlaşma başlar. Hindistan’da olduğu gibi. Ya da en güçlü kabile kumarhane manacısı gibi aslan payını alır. (Mekke’deki Kureyş veya bugün dünyada ABD’de olduğu gibi.)
Şu veya bu şekilde Nuh’un yolu birkaç bin yıl boyunca epey iş görmüştür ama girdiği çıkmazlar, Zerdüştlüğün, Maniciliğin ve Hıristiyanlığın, ve İbrani dininin ortaya çıkmasına da yol açmıştır. Dikkat edilirse bunların hepsi aşiret sembollerinin ötesine geçer, daha soyut kavramlara dayanır.
Ancak Hazreti Muhammet’te en gelişmiş ve mükemmel biçimini bulan bu çözüm, aşiretlerin putlarını bir araya getirmez, aşiret düzeninin kendisini ortadan kaldırıp, tüm insanları bir tek Allah’ın kulluğunda eşitler ve birleştirir. Hepsine aynı hakları ve görevleri verir.
Böylece İslam’da aşiretler, kabileler, tanınan birimler olmaktan çıkar.
(Elbet toplumsal yapısı ve yaşayışı tam uygarlığa geçmeyen toplumlar belli bir geri dönüşü İslam görünümü altında yaparlar. Göçebe Araplığa (bedeviliğe) dayanan, selefiliğin kökenindeki Vahabilik; göçebe Kürtlüğe dayanan Şafilik gibi mezhepler bu komünal hukuka geri dönüş ya da onu korumanın biçimleridir.)
İşte şimdi Öcalan veya PKK’nın programı ve stratejisi bir bakıma, Nuh’un yöntemi ve stratejisi gibidir. Her din, dil, ulus, kültür vs. bir arada bulunsun diyor. Ama bu bulunuşta onları birer politik birim olarak kabul ediyor.
Bu ise o birimlerin her birinde burjuvazinin ve gerici sınıfların egemenliği anlamına geldiği ve geleceği gibi; okulların ayrılmasını, yani içe kapanmayı ve tıpkı kast sistemi gibi bir sistemin başlangıcı anlamına gelir.
Düşünelim ki, okulların ayrılığı en gerici partilerin, ırkçı partilerin bir talebi olmuştur. Lenin’in eserlerinde bu konuda çok geniş bir kaynak vardır.
Ama sadece bu kadar da değil, bu aynı zamanda baskıcı ve bürokratik bir güçlü devleti de otomatikman yaratır. Çünkü bu, farklı dillere dinlere dayanan politik birimlerin aralarındaki çelişki ve anlaşmazlıklarda, özellikle kriz zamanlarında, yumruğunu masaya vuracak, ikisinin de hakkını gözetecek bir başka güçlü politik birimi var sayılır.
Bugünkü HDP aslında bu tasavvur edilenin küçük bir örneği gibidir de.
Bu program da, strateji de, bu tür örgütlenme biçimi de, Ortadoğu’da barışı sağlayamaz, çoğunluğu kazanamaz ve devrimci bir örgütlenme başaramaz. Sonuna gelmiş tıkanmıştır. Bunun görülmesi zadece bir zaman sorunudur.
*
Bizim önerimiz olan Program ve Strateji ise, tabiri caiz ise, farklı putların, totemlerin, bir araya getirilmesini değil; put ve totemlere dayanan düzenin yıkılmasını ve bir tek Allah’ın kulluğunda birleşilmesini öneren Hazreti Muhammet’in Programı ve Stratejisi gibi.
Yani politik olanın, dile, dine, soya, sopa vs. göre belirlenmemesi; bütün bunların hiçbir politik anlamının bulunmaması ve bunların kişisel sorun olması. Daha anlaşılır cebirsel bir formül gibi değil de matematik bir hesap gibi koyalım. Politik birimler olarak Kürtlüğün ve Türklüğün eşitliği değil; Kürtlüğün ve Türklüğün politik birim olmaktan çıkarılmasıyla eşitliği.
Bunun nasıl bir şey olduğunu ve olacağını gerçek bir laiklik örneği bize gösterir. Örneğin Aleviliğin de tanınması değil; Sünniliğin de tanınmaması gibi.
Gerçek bir laiklikte, devletin dini olmaz; devlet dinsiz de olmaz. Din körü olur. Diyanet işleri olmaz. Okullarda din dersi olmaz. İstenirse, dinler tarihi dersi olabilir ama bunu bütün dinlerden oluşmuş her dine eşit yer veren bir kurul yazabilir. Devlet dinsiz de olmaz. Dinsizlik de hukuken bir din gibi kabul edilir.
Bunu aynen, dil, tarih, edebiyat bahsine aktarabiliriz. Devletin dili de olmaz, herkesin ana dilinde eğitim hakkı olur.
Evet bir tarih veya edebiyat dersi olabilir ama Türk ya da Kürt edebiyatı veya tarihi değil; tüm dillerden eşit sayıda katılımcının yazdığı ortak bir edebiyat ve tarih okutulur. Ama bu ortak edebiyat ve tarihi herkes kendi ana dilinde okur.
Elbet kendini Türk, Kürt, vs. veya ulussuz olarak kabul edenler, devletin dışında, fikir özgürlüğü ve yurttaş hakları bağlamında, kendi dillerini, tarihlerini öğretecekleri, yayacakları,  araştıracakları birlikleri, dernekleri, okulları, kursları vs. açabilirler. Bunların hepsi, tıpkı spor kulüpleri gibi, tamamen o dili, tarihi, edebiyatı beğenen veya tercih edenlerin gönüllü çabalarıyla ve katkılarıyla olur.
Nasıl bugün devlet, spor kulüpleri arasındaki rekabette, sadece eşitliği ve hakları korumakla yükümlüyse, tüm diller, dinler, soylar, tarihler, edebiyatlar karşısında da aynı şekilde davranır.
Böyle bir ulus da bir ulustur ama ne Türk ne de Kürt ulusudur. Türklüğün ve Kürtlüğün politik hiçbir anlamının olmadığı; Kürtlüğün veya Türklüğün, tıpkı Müslümanlık, Hıristiyanlık, Alevilik veya dinsizlik gibi, kişilerin özel sorunu olduğu demokratik bir ulustur.
Ortadoğu’yu da Türkiye’yi de, Kürdistan’ı da birliştirebilecek olan tek program budur. Strateji de bu programa bağlı olabilir.
Hemen görüleceği gibi, böyle bir program benimsendiğinde, Kürtlere statü, kolektif bir kimlik olarak Kürtlüğün tanınması gibi hedefler olmaz; Türklüğün de tanınmaması; Türklüğün de kolektif bir kimlik olmaması; Türklüğün de politik bir anlamının olmaması gibi hedefler olur. Bu bütün ezberleri bozar. Böyle bir programla ancak Türkler kazanılabilir bir demokratik devrim programına. Böylece ancak, Kürt hareketi, Türkleri de kurtararak kendini kurtarabilir.
*
Böyle bir program sadece Türkiye için değil, Rojava için de bir muazzam atılım anlamına gelir. Orada da bütün öncelikleri ve stratejiyi değiştirir.
Böyle bir program Sadece Rojava’yı değil, bütün Suriye’yi dönüştürmeyi hedefler. Rojava Afrin birleşmesi gibi hedefler stratejik askeri hedefler olmaktan çıkar. Federasyon mu değil mi tartışmaları biter. Her düzeyde seçilmiş idarecilerde olur yönetim. Merkezi devlet tasfiye olur. Merkezi devleti tasfiye etmekle, dillerin ve dinlerin politik anlamının olmaması arasında kopmaz bir bağ vardır. Birimler dile, dine göre belirlendiğinde dağılmayı önlemek ancak güçlü ve merkezi devletle olabilir. Ancak bunların hiçbir politik anlamının olmadığı bir demokraside merkezi bir devlet bir yük olur; ve merkezi ve bürokratik bir devletin olmaması çatışma ve dağılmayla sonuçlanmaz.
Şu an Rojava’da örneğin okullar ayrı, Ermeniler Ermeni okuluna gidiyor; Ermeni dili, edebiyatı, tarihi okuyor. Kürtler Kürt okuluna gidiyor, Kürt dili tarihi, edebiyatı okuyor. Bütün diller ve dinler öyle.
Hâlbuki bizim önerdiğimiz türden bir demokratik cumhuriyette, herkes aynı okula gider (Bu aynılık fiziksel ve lokal bir aynılık olarak anlaşılmamalı, içeriksel aynılıktır söz konusu olan), herkes kendi ana dilinde (çünkü devletin dili olmaz ve ana dilde eğitim temel bir haktır) ama aynı tarihi, aynı edebiyatı okur. Yani tüm dillerden, dinlerden vs. bir araya gelmiş tarihçilerin ve edebiyatçıların yazdığı kitapları okurlar. Tabii devletin yurttaştan aldığı vergilerle açtığı okullarda.
Okulun dışında, özel hayatında isteyenler Kürt, isteyenler Türk, isteyenler Ermeni vs. tarih kurumları kurabilir, yayınlar yapabilir, bütün dünyadaki benzerleriyle birlikler kurabilir, yarışmalar, olimpiyatlar yapabilir. Ama bütün bunlar vergilerle değil; yurttaşların kendi özel çabaları ile olur. Bunların politik bir anlamı olmaz.
İşte Kürt özgürlük hareketinin, ama özellikle PKK’nın şimdi böyle bir programa geçmesi gerekiyor.
Bir mucize olabilir ve PKK ve Kürt hareketi böyle bir program ve strateji değişikliği yaparsa, gerçekten tarihin gördüğü, en köklü ve en güzel demokratik devrim başarılarak, Ortadoğu’nun kanamasına son verilebilir. Hatta böyle bir dönüşüm insanlığın içinde bulunduğu bu çıkmazdan kurtuluşun yolunu da açabilir.
*
Elbet bunun teorik ve ideolojik hazırlığı entelijansiyanın kafasında olmadı.
Böyle bir başlangıç yapabilmek için ellimizden geleni yaptık. Defalarca HDK-HDP kongrelerinde; Gezi’de nice çabalarımız oldu. Bunlar ya geçmişin sosyalist örgütlerinin taşlaşmış duvarlarında; ya daha yeni, teori düşmanı, sözde çeşitliliği öven postmodernizmin şekilsizliği içinde en küçük bir yankı bulamadan yok oldu.
Böyle bir değişiklik yapılabilmesi için hiçbir umut yok gibi görünüyor.
Bütün bunlara rağmen, PKK yine de canlı bir harekete dayanan bir örgüt.
Her şeye rağmen, yine de hatalarından dersler çıkarma ve kendini yenileme özelliği diğerleriyle, hatta HDP gibi daha elverişli koşullarda mücadele eden bir yapıyla bile kıyaslanmayacak ölçüde.
Kim bilir belki böyle bir değişikliği, Öcalan’ın yokluğunda başarabilir. Böyle bir dönüşümü başardığı takdirde, kendisini de, Öcalan’ı da bütün Ortadoğu'yu da kurtarabilir. Öcalan’a güzel bir sürpriz yapabilir.
Bu nedenle PKK’ya bir strateji değişikliği öneriyoruz. Kürtlüğün tanınması ve statüsü değil; Türklüğün de tanınmaması; Türklüğün de statüsüzlüğü programına ve buna uygun bir stratejiye geçiniz. Aksi takdirde tarihin sunabileceği en büyük olanak yitirilecektir.
Böyle biraz provakatif biçimde ifade ettiğimiz program ve stratejinin arkasındaki metodoloji ve teorik kavramsal çerçeve eserlerimizde, özellikle de Marksizmin Marksist Eleştirisi adlı var.
Ama şu ara kimsenin teoriyle uğraşacak vakti yok. Bu nedenle, yukarıda önerdiğimiz stratejinin dayanacağı veya dayanması gereken somut programı öneriyoruz.
PKK ir mucize ile, böyle bir programı tartışır ve kabul ederse, gerçekten bir devrimin yolunu açabilir.
*
Böyle bir değişimin nasıl bir devrimci ve birleştirici potansiyel taşıdığı şu #HAYIR kampanyasında fiilen oluşmuş durumda görülebilir.
Herkesin #HAYIR gerekçesi ve nedeni çok farklı hatta birbirine zıt. Ama bu farklılıkları politik değil, biraz da özel sorun gibi kabul ettikleri için; politik olarak bir araya gelmedikleri için, bütün #HAYIR’cılar (Bunu tehlikenin büyüklüğü zorluyor) birden bire nasıl büyük bir birlik elde ettiler. Bu sayede de belki Erdoğan’ı yenecekler.
Bunun benzerini bir sembolle, Gezi sırasında önermiş, Gezi’nin Türk bayrağı yerine hiçbir dile, dine, soya, kültüre gönderme yapmayan bir beyaz bayrak açmasını önermiştik.
Bize karşı çıkıp kızıl bayrak niye değil diye soranların anlamadığı şuydu. Kızıl bayrak Türk bayrağının alternatifi değildir; diğer politikaların alternatifidir. Beyaz bayrak ise Türk bayrağının ve Türk ulusunun alternatifidir. Kızıl bayrağı taşımayı da özel bir sorun olarak tanımlamanın bayrağıdır.
Bayrak sembolünden gidersek. Bugün Kürtlerin programı Türk bayrağının yanında Kürt bayrağı da olsun. Buna karşı Türkler de Türk bayrağıyla çıkıp Kürt bayrağını zorla yasaklıyor.
Bizim program ve stratejimizde ise, bir tek beyaz bayrak açılır. O bayrak içinde kendini Türk veya Kürt veya Beşiktaşlı veya ulussuz hissedenler de kendilerinin küçük sembolleriyle yer alırlar. Bu ben Kürtlüğü veya Türklüğü Beşiktaşlılık veya Fenerlilik gibi özel bir sorun olarak tanımlayan bir devletin yurttaşıyım, devletin bunlarla tanımlanmasını kabul etmiyorum demektir. Ama beyaz bayrak kendisine alternatif olarak Türk veya Kürt bayrağıyla bir arada bulunamaz.
Benzerini birey hukuku ile daha sanıra HDP’ye ve HDK’ya örgütlenme önerilerinde yaptık. Yani bileşenler değil; herkesin birey hukuku ile katılması bireyler olarak katılan üyeleri aracılığıyla örgütlerin kendi görüşlerine çoğunluğu kazanmak için çabalamaları. Tartışmaya sokmak bile mümkün olmadı. Bürokratik ve idari kararlarla engellendiler.
*
Şimdi tekrar yazıyoruz. Çünkü büyük bir olasılıkla, referandum sonucunda Hayır da çıksa, Evet de çıksa büyük bir kırılma yaşanacaktır. Evet çıkarsa ortadan bölünmüş bir ülke çok ciddi çatışmalara girecek demektir. Erdoğan nüfusun yazısını şiddetle ezmek zoruna kalacaktır. Ne yaparsa yapsın ayakta kalamaz.
Hayır çıkarsa, bunun ortaya çıkaracağı devrimci kabarış boşa gidebilir ve oradan tekrar yılgınlık ve devletin eski rutinine geri dönüşü çıkabilir.
O nedenle şu son derece basit programı Kürt hareketine PKK’ya öneriyoruz.
HDP’ye de öneriyoruz. Doğrusu HDP’den PKK kadar bile umudumuz yok.
Keşke mahcup olsak.
16 Şubat 2017 Perşembe
Demir Küçükaydın
@demiraltona
Yazılarımız şu adresteki blogta bulunuyor:
Videolarımız şu adreste:
Yazılarımızı ayrıca ses dosyası olarak şurada paylaşıyoruz. Direk podcasttan veya indirerek dinlemek mümkün.
Kitaplarımız buradan indirilebilir.


2 yorum:

Mustafa Covac dedi ki...

Merhaba sağol sağlıcakla kal.

Ali Ekber Güler dedi ki...

"Ama doğru bir stratejiniz varsa, yanlışlarınız bile doğru bir strateji içindeki yanlışlar olarak kalır ve düzeltilebilmeleri olanağı ortaya çıkmaz." (D.K.) denilmiş.
sanırım, yüklem yanlış. "çıkmaz" yerine "çıkar" olması gerekirdi.

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında

‘ Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu h...