9 Aralık 2015 Çarşamba

Strateji ve Taktikler Üzerine Bir Başlangıç

Einstein gibi büyük bilim adamları, güçlü ve doğru bir teorinin özellikle estetik olması gerektiğini; ya da bir teorinin aynı zamanda güzel ve estetikse iyi bir teori olabileceğini söylerler. Fizik gibi matematiksel ve kesin bir dille konuşan bir bilimde bile güzellik ve estetiğin bir kriter olarak aranması anlamlıdır.
Benzer şekilde, Marks, Engels, Lenin, Troçki, Kıvılcımlı gibi büyük Devrimci ve Sosyologlar da (Devrimci Marksistler), Politika, Savaş ve İsyan’dan söz ederken, onun bir sanat olduğunu da söylerler.
Sanat burada olumlu ya da olumsuz, yani değer yüklü bir anlama sahip değildir. Kastedilen,  sadece bilimsel ve ölçülebilir olanın ötesinde, yaratıcılığın yerine ve önemine bir vurgudur.

Örneğin Hikmet Kıvılcımlı, 1970’de, altmışlı yılların strateji tartışmaları içinde şekillenmiş gençlerine, strateji ve özellikle de taktiğin, bu yaratıcı ve sanat yanını vurgulamak için, kasıtlı olarak, yaratıcılığa en uzak, en kuralcı bilinen Prusya militarizminin strateji üzerine el kitabından alıntılar yaparak, konuyu açıklamayı deniyordu klasik Marks-Engels-Lenin’lerin sanat olarak tanımlama geleneğine uyarak ve söyle yazıyordu:
“Taktiğin, ne denli bilim, görü, anlayış ve enerji istediğini belirtmek için en basit bir askercil elkitabına biraz toptan bakmak yeter. Adı geçen Alman Ordu Direksiyon Şefliğinin 17 Ekim 1933 günlü emriyle yayınlanmış Truppenführung (H. Du. 300) : Silâhlı kuvvetlerin güdümü eseri, 1938 yılı Fransızca tercümesinin ikinci baskısını yapmıştır. Böylesine evrenselce önemsenmiş bir Güdüm'ün Girişi şöyle başlar:
"Savaşın güdümü bir güzel sanattır; hür ve doğurucu bir eylemdir ve bilimcil tabanlar üzerine yaslanır. Kişiliğin en tam gelişimini pek çok ister."
Lütfen dikkat edelim. Prusya [Yunker (Ağa) - Banker- Asker] tutuculuğunun en azgın askercil (militarist) başı, Savaşın güdümünde, buyuru: "körü körüne itaat" prensibinden önce bilime dayanan "hür + doğurucu (bereketli)" güzelsanat sayıyor. Ve "Kişiliğin en tam gelişimini" birinci madde yapıyor. Demek: ister askercil, ister sosyal olsun savaşı yapan insan ise, orada Taktiğin özü ne aşiret veya tarikat müritliği yahut "Hasan Sabbâh" müritliği, ne de "gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım" diyen "beyinsiz işgüzarlık"tır.
Burjuva militarizminde "Körükörüne itaat" kimler içindir? Biliyoruz. Savaşı güdenler için değil, savaşta güdülenler içindir. "Güdülenler" . Deyince, ordu hiyerarşisinde bunun anlamını bilmeyen yoktur. Öyleyken, güdücü kadronun her basamağında, "Şıh hazretlerinin kerametine" gözü kapalı boyun eğen kullar değil: önce bilimini ve bilincini temel yapmış, son derece kişiliği gelişkin, hür ve doğurucu savaş artistleri isteniyor. Böyle olmazsa, yapılacak en "dahiyâne" Strateji plânları, uygulanması havada kalmış yuvarlak ukalâlıklardan öteye geçemezler.(abç)” (Hikmet Kıvılcımlı, “Halk Savaşının Planları”)
Tabii nesnel ve açık kuralların yokluğu anlamına gelmez savaş, isyan ve politikanın bu yaratıcılık ve sanat yanı, aksine çok belirgin kurallar ve yasalara dayanarak ve dayandığı ölçüde aynı zamanda yaratıcı olabilir.
*
Engels, Savaş ve askerlik sanat ve biliminden kendisine “General” lakabı takılacak kadar anlamasına ve bizzat kendisi 1848 devriminde elde silah savaşmasına rağmen askerliğin ve savaşın terimlerini politik mücadele alanına aktarmamıştı. Askeriye ve savaşa ilişkin kavramların, sınıflar savaşı ve ordular savaşı eğretilemesinden hareketle politik ve sosyalist terminoloji alanına da girişi Ekim Devrimi’nden sonraki iç savaş yıllarında, biraz da Troçki’nin kullanımıyla sosyalist hareketin terminolojisine girmiştir. Dünün entelektüel ve devrimcileri birden ordular kurmak, cepheden cepheye koşmak, ordulara kumanda etmek durumunda kalmışlardı. Bu askeri savaşın kavramlarını sosyal mücadeleler için de kullanmak olağanlaştı. Hatta en savaşla ilgisiz alanlar için bile, örneğin “Barış Cephesi”, “Sağlık Cephesi”, “Kültür Cephesi”, “Eğitim Cephesi” gibi savaşa ilişkin eğretilemeler kullanılır oldu.
Bu miras Türkiye Sosyalist hareketine de altmışların strateji tartışmaları içinde geçti. Bu kavramların ilk derli toplu ve sistematik açıklamalarını da Hikmet Kıvılcımlı, 1970 Haziranındaki işçi direnişlerinden sonraki aylarda yayınlanan “Halk Savaşının Planları”, “Oportünizm Nedir” gibi kitaplarında yaptı ve o zamanlar bu kitapları büyük bir açlıkla okuyan Dev-Gençlilerin yani bizlerin terminolojisine yerleşti.
Sonraki kuşaklar bir daha strateji tartışması yapmadılar, çünkü 60’lı yılların sonu ve 70’li yılların başlarında bütün belli başlı bölünmeler ortaya çıkmış bulunuyordu. Bundan sonraki dönem, yani 70’ler bir bakıma bu farklı stratejilerin “yayılma” dönemleri oldu. Seksenlerin sonunda duvarın yıkılmasından sonra ise, bu konular tamamen gündemden düştü.
Ancak yetmişler hakkındaki “yayılma” tanımlaması da tam doğru bir tanımlama sayılmaz. Çünkü yayılan önceki dönemde kabul edilmiş stratejiler değildi; onları bir bayrak gibi kullanan ama aslında onların fiili bir inkârı olan stratejilerdi. Eski bölünmelerin mirasçısı olarak ortaya çıkanlar ki genellikle kılıç artıklarıydılar, fiilen yeni bir strateji tartışması yapmadan, izlediklerini söyledikleri çizgileri fiilen değiştirdiler. Örneğin THKO özü itibariyle “fokocu” idi ama mirasçısı olma iddiasındaki Halkın Kurtuluşu ve Emeğin Birliği, tamamen farklı bir strateji izliyorlardı. THKP-C’nin devamı olduğunu söyleyen en büyük hareket olan Dev-Yol aslında Mahir’in “Kesintisiz”leriyle çoktan selamı sabahı çoktan kesmişti.
Bu fiili ama hiçbir teorik iç mücadeleler yaşanmadan gerçekleşen değişimlerin iki nedeni vardı.
Birincisi, 12 Mart’ta öldürülenlerin anıları ve özellikle genç ve hızla radikalleşen kuşakta, bunlara duyulan olağanüstü sempati, 12 Mart’ın döneminde öldürülenlerin mirasına konmuş kılıç artıklarının fiili inkârlarını teorik ve politik bir eleştiriyle açıkça ortaya koymalarını engelledi. Böylece, sadece bir strateji tartışmasının kesilmesi değil; aynı zamanda teoriden uzaklaşma, geçmişi bilmeme ve üzerine tartışmama gibi bir kopuş geleneği; geleneksizlik geleneği yerleşti.
Ama bu eğilim aynı zamanda dünya çapında bir strateji tartışmasının yokluğu eğilimin de özgül bir görünümüydü.
Perry Anderson, Tarihsel Maddeliğin bir tarihini yazma denemesi olan “Batı Marksizmi” ve “Tarihsel Maddeciliğin İzinde” başlıklı kitaplarında, politik mücadele ile strateji tartışması arasındaki ilgiye dikkati çeker. Dünya çapında işçi ve sosyalist hareketin krizi, genel olarak bir strateji tartışmasının giderek yokluğuna ve buna paralel olarak sosyolojik sorunlara felsefi veya psikolojik kavramalarla bir açıklama çabasına doğru kayma eşlik eder.
İşte bugünkü genç kuşaklar bir yanıyla böyle bir mirasla, böyle bir ideolojik iklimde büyüyüp;  sosyalleştikleri ve politik sekilenmelerini yaşadıkları için, pek ala Marksist kavramlarla anti Marksist kavramları bir arada, bunların çeliştiğini ve birbirini yok ettiğini dikkate almadan; zerrece kavramsal iç tutarlılık ve netlik aramadan her türlü kavramı bir arada son derece eklektik bir biçimde kullanabiliyorlar ve Teori’ye zerrece ilgi duymuyorlar.
Böylece bizler gibi, 68 yükselişiyle son strateji tartışmasını yaşamış kuşaklarla, yeni kuşaklar arasında bir diyalog, bir ortak dil bulma şansı bile ortadan kalkıyor.
*
Bugün giderek bir strateji tartışmasının gerekliliği hızla gelişen politik olaylarca dayatılmaktadır.
Bu gündeme geliş iki kanaldan işlemektedir.
Bir yandan Kürdistan’daki şu an fiilen yoksulların yoğunlaştığı semtlerdeki “hendekler”in anlamı ve doğruluğu üzerinden, özellikle taktikler, mücadele biçimleri, strateji ve isyan gibi başlıklar üzerinden.
Diğer yandan da Erdoğan’ın temellerini attığı ve hızla pekiştirdiği rejimin karakteri ve ona karşı nasıl mücadele edilebileceği üzerinden.
Bu başlıkları her ikisi de mücadelenin stratejisi ve taktikleri sorunuyla doğrudan bir bağlantı içinde bulunuyor.
*
Türkiye’de bırakalım genel olarak Türkiye’de yaşayan insanların çoğunluğunu bir yana; demokrat veya sosyalistlerin bile ortak tartışma konuları ve gündemleri yok. Dolayısıyla tam bir içine kapanma ve kastlaşmanın egemen olduğu bir ortam var.
Ancak bu iki kanaldan bir strateji tartışmasının başlaması belki bu olumsuzluğun aşılmasını sağlayabilir. İnsanlar, gruplar, partiler, eğilimler, çoook uzun zamandır ilk kez, çok farklı cevaplar verseler de aynı ortak tartışmada buluşabilirler.
Kast duvarlarının yıkılması her zaman hayırlıdır. Bu nedenle önümüzdeki günlerde, strateji, taktik gibi kavramlar üzerine eski yazılmışları hatırlatarak en azından bir terminolojik ve kavramsal alışkanlık yaratmak yararlı olabilir.
Demir Küçükaydın

09 Aralık 2015 Çarşamba

Hiç yorum yok:

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında

‘ Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu h...