9 Kasım 2015 Pazartesi

Seçim Sonuçları Analizlerinde Hiç Söz Edilmeyen Belirleyici Güç

Seçim sonuçlarının değerlendirmelerinde görülen temel metodolojik yanlış, onu var olun toplumsal güçlerin mücadelesinin bir fotoğrafı ve sadece biçimlerinden biri olarak ele almak yerine;  o mücadelenin kendisi gibi almaları ve dolayısıyla bütün analizlerini seçim mücadelesinin araçları; yani seçim çalışmaları, üzerinden yapmaları olmaktadır.
Yani örneğin HDP’nin seçim çalışması yapamaması; baskılar vs. bu sonuçların nedeni gibi koyulmaktadır. Elbet bunlar doğrudur. Ama aynı zamanda yanlıştır.
Çünkü bu baskılar; seçim çalışması yapamamanın vs. bizzat kendisi bir sonuçtur ve güçler ilişkisindeki değişimin sonuçlarının bir yansımasıdır.
Soruna böyle yaklaşmamanın sonucu, seçim sonuçlarını belirleyen en esaslı gücün, bu analizlere dâhil edilmemesine yol açmaktadır.
Nedir bu tayin edici güç?
 Bu güç Türk Ordusudur; “Devletçiliğimiz”dir, Genelkurmay’dır; “Sünüfu Devlet”tir; “Askeri Bürokratik Oligarşi”dir.
Dikkat edilirse, seçim sonuçları analizlerinde hiç kimse bu gücü, Orduyu veya Genelkurmayı, bu sonuçları açıklama öğesi olarak kullanmamaktadır.
Bu dolaylı olarak, aynı zamanda seçimlerin vatandaşların özgür iradeleriyle gerçekleştirdiği yalanının yayılmasına da ayrıca soldan bir katkı olur.

*
1 Kasım seçim sonuçlarının böyle olmasının en baş sebeplerinden biri, bu seçimlerde Genelkurmay veya Ordu’nun 7 Haziran seçimlerine göre duruşunun ve konumlanışının baştan aşağı değişmiş olmasıdır.
7 Haziran öncesinde, Ordu veya Genelkurmay en azından Erdoğan’ın arkasında olmadığını anlayanın anlayacağı şekilde ifade ediyordu. Bu Erdoğan’ın hareket kabiliyetini ve etkisini sınırlıyor; buna karşılık HDP’nin hareket alanını ve kabiliyetini genişletiyordu.
Halk,“fakir düz yolda şaşırır, zengin dağdan aşırır” der.
Bunu güçler ilişkisine aktardığımızda, tecrit olan düz yolda şaşırır; en geniş güçlerin desteğini alan dağdan aşırır diye de ifade edebiliriz.
Herkes 7 Haziran’da, hem seçim kampanyasında, hem de bizzat seçim günü sandıklarda AK Parti’nin ne kadar dağınık ve örgütsüz olduğunu gözlemliyor ve anlatıyordu.
Bu seçimde ise, tam tersiydi. Hatta seçim günü, seçim sandıklarında ve yerlerinde AK partililerin bariz bir görünülürlüğü, örgütlülüğü ve üstünlüğü vardı.
İşte örneğin bu zıt görünümler bile, ordunun 1 Kasım seçimlerinde Erdoğan’a desteğinin sonuçlarıydı. O destek sayesinde Erdoğan Seferberlik Tetkik Kurulu’nun örgütlediği ve her zaman kınından çıkarılabilir çetelerini HDP binalarını yakmakta; HDP’lileri ve ona sempati duyanları terörize etmekte kullanabilmişti. O destek sayesinde Ankara’nın göbeğinde yüzden fazla insanın öldürülmesi mümkün olmuştu. O destek sayesinde Suruç’ta onlarca genç demokrat ve sosyalist öldürülmüştü. O sayede, televizyon programlarına HDP’liler çıkarılmaz olmuştu vs., vs..
Yani HDP’nin seçim çalışması yapamaz hale gelmesi; buna karşılık Erdoğan’ın bütün AK Parti’yi tekrar harekete geçirebilmesi, Ordu’nun Erdoğan’a verdiği desteğin; yani güçler dengesindeki değişimin. Seçimlerdeki sonuç sadece bu güç dengesi değişiminin hukuki bir ifadesidir; istatistikî bir yansımasıdır; bir fotoğrafıdır.
Seçim sonuçları gerçek güçlerin ilişkilerinin bir sonucu olarak değerlendirildiğinde, o zaman seçim sonuçları üzerine tartışma otomatikman bir strateji tartışması olarak ortaya çıkar; “seçim stratejisi” değil; gerçek politik güçlerin ilişkileri sorunu olarak ortaya çıkar.
O zaman soruyu şöyle sormak gerekir: bu güç ilişkilerini; güçlerin konumlanışını farklı bir strateji ve taktikler manzumesiyle değiştirmek mümkün olabilir miydi?
Ne gibi yanlışlar böyle bir konumlanışa yol açmıştır? Böyle bir konumlanışın ortaya çıkmaması için bizler elimizden geleni ve doğru olanı yaptık mı?
Unutmamalı ki, “Akıllılar dövüşmeden kazanır, cahiller kazanmak için dövüşürler”
*
O zaman seçimler hakkındaki eleştiri ve özeleştirileriniz, seçimlerde şunu iyi yaptık, bunu iyi yapamadık olmaktan çıkar, gerçek güçlenin ilişkilerini değiştirmek için neler yaptık veya yapamadık konusuna; yani strateji konusuna gelir. Gerçek seçim değerlendirmesi de böyle olmalıdır.
O halde, seçim sonuçları genel güç ilişkilerinde ne gibi yanlışlar yapıldı düzeyinde, yani strateji ve taktikler düzeyinde tartışılmalıdır.
Ezilenlerin gücü ve hareket alanı dardır. Daha baştan yenik olarak güreşe başlarlar, Bunu bir ölçüde gidermenin bir yolu, akıllıca strateji ve taktikler olabilir.
Sorunu şöyle koşmak gerekir. Genelkurmay’ın Erdoğan’ın arkasında yer almasını engellemek gibi bir hedef ve bunu sağlayacak strateji ve taktikler izlendi mi ve doğru uygulandı mı?
Soruna böyle baktığımızda, gerek PKK’nın; gerek HDP’nin, gerek YPG’nin yanlış yaptıkları görülmektedir.
YPG’nin Tel Abyad’ı düşürdükten sonra, bunun Türk ordusu ve Genelkurmayın tutumunda paniğe ve değişikliğe yol açacağını; bundan Erdoğan’ın yararlanacağını ön görerek, onu paniklemesini engelleyecek davranışlar göstermesi gerekirdi.
Örneğin, bizim esas hedefimiz, demokratik bir Suriye’dir; öncelikli görevimiz Rakka’yı düşürmektir demeli ve böyle bir davranış sergilemeliydi. YPG ise, Cerablus’u almaktan, Afrin’le birleşmekten söz etti durdu. Kendi gücünü abarttı. Olaya geniş, Ortadoğu’da bir demokratik devrim ve bu çerçevede güçlerin konumlanışlarını etkilemek olarak bakmadı. Hâlbuki Barış Süreci’ni nasıl Rojava tetikledi ise, aynı şekilde ona da Rojava’nın son verebileceği ön görülebilirdi.
Bu öngörü ve perspektif yokluğundan birbirini izleyen iki zafer, yani 7 Haziran seçimi ve Tel Abyad’ın düşüşü, bugünkü (ve muhtemelen bundan sonraki yeni yenilgilerin) yenilginin başlangıcı haline geldi.
2012 Temmuz’undan beri ortaya çıkan devrimci kabarış, muhtemelen artık bitmiştir ve yeni yenilgiler bizleri beklemektedir.
*
Şimdi biraz geçmişi hatırlayalım. 19 ve 20 Temmuz 2012’de YPG’nin Serekaniye, Afrin ve Derik’i ele geçirmesinden ve kantonların ilanından sonra, Türk ordusu ve devleti, “Kürtlerle savaşarak bölünmektense, Kürtlerle Birleşerek büyümek” denen stratejiye geçme kararı aldı. Ya da böyle bir stratejiyi savunanların gücü ve ağırlığı arttı.
Buna paralel olarak, siyasi planda da CHP’nin inkâr politikasından, Kürtlerin haklarını, Avrupa Birliği’nde olduğu gibi, bireysel hukuk çerçevesinde tanıma politikasına geçişi başladı.
Yani Ordu’nun gücü ve ağırlığı birden yön değiştirmiş oldu.
Sünuf’u Devlet’deki bu stratejik dönüş, Erdoğan’ın başkanlık hesapları ve bunun için taktik olarak ateşkes yapılmasıyla da birleşince, “Barış Süreci” denen çatışmasızlık dönemi, fiilen Öcalan’ın 2013 Mart’ındaki konuşmasıyla başladı.
Erdoğan’ın hesabı aynı zamanda barış süreci diyerek, Kürtçe Televizyon gibi makyajlarla, Barzani’nin desteğiyle, PKK’yı tecrit etmekti.
Öcalan için ise, bu aynı zamanda Kürt hareketinin batıya açılması, içine kapatıldığı gettodan çıkabilmesi için çok büyük bir fırsattı. Olaylar, kaybedenin Erdoğan olduğunu gösterdi. (Gerçi 1 Kasım seçimleri bütün kazançların kaybı anlamına gelebilirse de bu Öcalan’ın değil; onun stratejisini ve politikasını anlayacak çapta olmayanların dar görüşlü politikalarının bir sonucudur.)
Ayrıca bu ortam birbiri peşi sıra önceden ön görülemeyecek yepyeni güçlerin de sahneye çıkmasını sağladı: Gezi Ayaklanması, yani Türkiye’nin laik ve Alevileri, Sünni İslam’ın dayatmalarına karşı radikalleşmeye, 90’lı yıllar boyunca destek oldukları Kürt inkârcısı politikalardan uzaklaşarak, Kürt hareketi ile ittifak politikasına yönelmeye başladı.
Bunu birbiri peşi sıra Kürt hareketinin gettodan çıkmasını sağlayan Cumhurbaşkanlığı ve 7 Haziran seçimleri ve Kobane savunması gibi başarılar izledi.
Yani aslında, barış süreci bir tür devrimci yükseliş dönemine yol açtı bile denebilir. (Ama şimdi bu dönem, 1 Kasım seçimleriyle, daha doğrusu, Ateşkesin bitmesiyle birlikte, büyük bir olasılıkla bitti ve şimdi bir reaksiyon dönemine giriyoruz.).
Önceki dönem boyunca, Ordu aynı zamanda Erdoğan’ın Suriye politikasından; Barzani’nin Irak’tan kopmasına yol açabilecek ve ABD’nin politikasıyla da çelişen politikalarından rahatsızdı ve dolayısıyla Erdoğan’a karşı, özellikle CHP kanalıyla bir muhalefet sürdürüyordu.
Ancak 7 Haziran’da HDP’nin başarısı ve hemen bir hafta sonra gelen Tel Abyad’ın düşüşü, bir dönüm noktası oldu. Birden bire güney sınırı boyunca bir Kürt devleti ortaya çıkması “tehlikesi”, Türk ordusunun ve Genelkurmayın bütünüyle eski reflekslerine dönmesine yol açtı.
*
Ancak buna rağmen bile eğer YPG, PKK ve HDP durumu doğru değerlendiren politikalar izleselerdi, bu kayış frenlenebilir; Erdoğan köşeye sıkıştırılabilirdi. Burada hepsinin kendi güçlerini abarttığı ve orduyu gereksiz bir şekilde Erdoğan’ın yanına ittiği görülüyor.
Bu noktada, YPG çok dikkatli bir çizgi izlemeli; Araplar arasında konumunu güçlendirmeye ve güneye, Rakka’ya yönelmeye dikkat etmeliydi.
Benzer şekilde, PKK da Türkiye’de seçimler öncesi çizgisini sürdürmeye devam etmeliydi. Kesinlikle silahlı çatışmalardan kaçınmalı; ateşkesi savunur bir pozisyonu korumalıydı. Erdoğan’ın istediği koşullarda savaşa girmemek için elinden geleni yapmalıydı.
Bununla paralel olarak HDP de Erdoğan’ı tecrit, MHP’yi teşhir edip, onların hareket alanını daraltacak bir çizgi izleseydi, bütün bu olumsuzluklara rağmen, yine de Ordu’nun Erdoğan’ın arkasında durması engellenebilir ve güç ilişkilerinde bu kadar dramatik bir değişim olası engellenebilirdi.
Hatta gelen cenazeler o zaman tek taraflı ateşkes yürüten bir güce karşı yapılan bir savaştan geleceğinden, bu cenazeler pek ala Erdoğan’a karşı birer kitlesel protestoya dönüşebilir; Erdoğan iyice tecrit edilebilir. Bu durumda ordu da onun arkasında açıkça yer alamayabilirdi.
Yani hem YPG’nin, hem PKK’nın, hem HDP’nin strateji ve taktikleri adeta Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürmüş bulunmaktadır.
Hele HDP’nin bakanlar kuruluna girmesi ve sonra da kapıyı sertçe kapayıp çıkması; PKK’nın tek taraflı ateşkes yaparsak sonumuz olur dedikten bir süre sonra seçim arifesinde tek taraflı ateşkes yapması; tam da “biz bu boku niye yedik” meselini hatırlatır davranışlardı. “Demokratik Özerklik” ilanları gibi tamamen yanlış ve saçma gösteriler adeta Erdoğan’a zaferi kendi elleriyle sundular.
Özetle, hiçbir seçim analizcisinin değinmediği ordu veya Genelkurmay, seçim sonuçlarının böyle olmasında esas belirleyici olmuştur
Ama bunu kolaylaştıran da, YPG, PKK ve HDP’nin Ordu’yu adeta Erdoğan’ın yanına zorla iten; Erdoğan’ı destekleme politikaların direnecek kesimlerin elini kolunu bağlayan yanlış politikalarıdır.
Sözü yine Sun Tsu’dan iki önermeyle bitirelim.
“Stratejisi olmayanları sadece yenilgi bekler.”
 “Düşmana savaşmadan boyun eğdirmek, maharetin doruk noktasıdır.”
Demir Küçükaydın

09 Kasım 2015 Pazartesi

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...