7 Ekim 2015 Çarşamba

Erdoğan Nasıl Gitmez, Nasıl Gider, Nasıl Gitmeli?

Halkın dediği gibi, “bu dünya Sultan Süleyman’a kalmamış, elbet Erdoğan’a da kalmaz”. Elbet bir gün gidecektir.
Bir Çin atasözü, “bir nehrin kenarında uzun zaman durursanız, bütün düşmanlarınızın cenazelerinin önünüzden birer birer geçtiğini görürsünüz” der. Elbet bir gün Erdoğan’ın cenazesi de yeterince uzun yaşayanların önünden geçecektir.
Son zamanlarda neredeyse bütün yazarların ve Facebook yorumcularının, korkularını bastırmak için, karanlıkta ıslık çalarca tekrarladıkları gibi sonunda “demokrasi kazanacaktır.”
Elbet Erdoğan gidecektir ve bu günler de geçecektir.
Ama yine halkın dediği gibi “elbet geçer ama deler de geçer”.

*
O halde, karanlıkta ıslık çalmayı; tarihsel haklılıklardan söz etmeyi bırakıp, sorunu politik bir sorun olarak ele alıp tartışmak, yol yordam belirlemek gerekir.
Ve bunu halkın (dolayısıyla da düşmanın) gözü önünde apaçık yapmak gerekir.
Öyle yapalım. Erdoğan’ın nasıl gideceğini, gitmeyeceğini ve gitmesi gerektiğini onun gözü önünde, apaçık tartışalım.
*
Erdoğan’ın seçimle gideceğini hala düşünenler yanılıyorlar.
Şunu anlamıyorlar: Erdoğan’ın geri dönüşü yoktur. Ya başkanlık denen despotluğunu oturtmak ve sürdürmek, her türlü yasal denetim ve bağlayıcılıktan azade olmak durumundadır ya da mahkemeye çıkacaktır.
Bu durumda Erdoğan için tek yol kalır: egemenliğini ve fiili darbe rejimini sürdürmek ve tahkim etmek için her şeyi yapmak.
(Bunun için kendi amacına hizmet edeceğini gördüğü takdirde seçim de yapabilir ama pek ala seçim yapmayıp bugünkü rejimi fiilen de sürdürebilir. Elinde Anayasa’nın ona sunduğu çok geniş olanaklar var. Olağanüstü hal var; sıkıyönetim var. Bunlara dayanarak seçimleri erteleme var. MHP zaten Sıkıyönetim’e destek vereceğini söyleyip açık çek vermiş durumda. Ama varsayalım ki seçimler olacak ve bugünkü gibi bir seçim sonucu ortaya çıkacak.)
Erdoğan’ın bulunduğu güç ve mevkii terk etmesi, kendisinin sonu anlamına geleceğinden,  mümkün değil iken, hala seçimlere odaklı politika yapmak; sanki seçimlerde Erdoğan ikinci bir yenilgi alsa, orayı terk etmek zorunda kalacağı yanılsamasını yaymak iki bakımdan yanlış olmaktadır.
1)      Sahte hayaller yaymaktadır. Yeni hayal kırıklıklarının; dolayısıyla yeni yılgınlıkların tohumlarını atmaktadır. Seçimlerden sonra Erdoğan bugün yaptıklarını yapmaya devam edecektir.
2)      Ama daha önemlisi, seçimlere kadar olan dönemde, Erdoğan’a karşı olan geniş kitlelerin, yani nüfusun yüzde 60 veya 70’inin, pasif bir biçimde beklemesine yol açarak, çok değerli bir zamanın yitirilmesine; bu zamanı kullanarak Erdoğan’ın adım adım lümpenler ve Ergenekon denen özel savaş aygıtı aracılığıyla bir terör rejiminin temellerini atmasına; çoğunlukta yılgınlık yaratmasına imkân tanımaktadır.
Bu nedenle diyoruz ki, Erdoğan’ın en büyük silahı, muhalefetin kararsızlığı ve basiretsizliğidir.
Çünkü Erdoğan aslında çok kırılgan bir zeminde hareket etmesine rağmen kararlıdır. Partisinde geniş bir muhalif kesim vardır ama onlar korkak ve kararsızdır. Mecliste çoğunluk muhalefettedir. Ama onlar durumun ciddiyetini anlamaktan uzaktır ve kararsızdır.
Bu kararsızlığın ve basiretsizliğin sonuçlarını görmemek için kör olmak gerekir.
Örneğin Erdoğan bugün 8 Haziran’dan daha güçlü durumdadır. 8 Haziran sonrasında günlerce ortalığa çıkamamıştı. Ama bugün hareket alanı daha geniştir. Kitleleri yıldırdı ve umutsuzluğa sevk etmeyi başardı. Cenazesi sürüklenen gencin videoları, Ahmet Hakan’ı dövenlerin ifadeleri psikolojik yıldırma savaşının birer aracıdırlar aynı zamanda. Ve işlevlerini gayet iyi görmektedirler. Yarattıkları tepki ve infialden daha fazla yılgınlık yaratmaktadırlar. İnfial ve tepki örgütsüzdür sonuç vermez; yılgınlık ise örgütsüzlüğü besler sonuç verir.
*
Doğru bir politikanın ne olduğu ancak hayallerin aynasında anlaşılabilir. Doğru politikalar uygulansaydı şimdi nerede olunurdu açısından bakmak gerekir olaylara. Var olan kazançlara göre değil; mümkün ve olası kazançlara göre ölçülür ve ölçülmelidir başarı.
Örneğin İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler sonunda Hitler’i yenmiştir. Ama 20 milyon kayıpla ve dört yıl süren bir savaşla. Ama bırakalım Hitler’in iktidara gelmesine yol açan saçma ve yanlış politikaları bir yana, Stalin sadece 1940 sonrasında askeri bakımdan olsun birazcık doğru politikalar izleseydi bile bu kayıpları büyük ölçüde azaltmak ve zafere daha erken ulaşmak mümkündü. Sovyet generallerinin savaş dönemine ilişkin anıları bunların kanıtlarıyla doludur.
O halde haklı olmak, hatta başarılar elde etmek bile doğru bir politika izlendiği anlamına gelmez. Mümkün olana göre nerede bulunulmaktadır ona bakmak gerekir.
Örneğin seçimden sonraki süreçte PKK da, HDP de, CHP de yanlış politikalar izlediler. Buna rağmen şu veya bu ölçüde kazanımları olabilir. CHP oyunu iki puan arttırmayı başarı görebilir. HDP muhtemelen Kürtler içinde oyunu daha da arttıracaktır. PKK belki HPG hiç devreye girmeden şehirlerde askeri bakımdan şu gibi başarılar elde ettik diye kendini avutacaktır. Bütün bunlar gerçek de olabilir ama bu onların doğru politikalar izledikleri anlamına gelmez. Mümkün olana göre nerededirler, ona bakmak gerekir.
*
Mümkün olan bir durumu hayal edelim.
Örneğin Erdoğan fiili darbe yaptığını söylediği andan itibaren, HDP’nin Erdoğan’ı gayrı meşru ve darbeci olarak tanımladığını; onu tanımadığını; halka bu darbe rejimine karşı direniş çağrısı yaptığını; diğer muhalefet partilerini de Erdoğan’a karşı en geniş cepheyi kurmaya; meclisin darbeye karşı yönetimi ele alması gerektiğini savunduğunu düşünelim.
Bu durumda, Erdoğan’ın hareket alanı muazzam ölçüde daralırdı. Gücünüz az olabilir ama duruşunuz başkalarını da sizin duruşunuza göre tavır almaya zorlar. O zaman başta CHP diğer muhalefet partileri daha kararlı ve kesin tavırlar almak zorunda kalırdı. MHP aslında CHP seçmeninden pek farklı olmayan batı illerindeki tabanını yitirmemek için, Erdoğan karşıtı bir noktaya gelmek zorunda kalırdı.
Olaylar bu tavrın doğruluğunu kanıtlayacağı için hem politik öngörüsü ve kararlığıyla siyasi gücünü ve etkisini arttırır; hem de CHP’yi, MHP’yi ve hatta AK Parti içindeki Erdoğan muhaliflerini daha kesin tavırlar almaya zorlayarak; Erdoğan’ın hareket alanını daraltırdı. Bu da Bugünkünden çok farklı bir politik güçler dengesi içinde bulunulmasına yol açardı. O zaman bu günkü gibi, aslında Meclisin denetimi dışında Erdoğan’a bağlı bir rejim fiilen oturtulmuş olamazdı. Bu durumda Erdoğan savaşı tekrar başlatmaktan korkabilirdi.
Ama HDP birbiri peşi sıra hatalar yaptı. En kötüsü, herkesin boykot ettiği bakanlar kuruluna iki bakan vererek; hala normal bir seçim hükümetiymiş gibi ona meşruiyet sağladı ve sonra da saçma bir şekilde o bakanlarını istifa ettirdi.
Bakanlar hiç olmazsa bir skandala yol açıp öyle istifa etseydiler. Örneğin bakanların yurt dışına çıkışına engel koyulmuştu. Bakanlar dışarı çıkmaya kalkabilirlerdi. Çıkarılmadıkları takdirde orada açlık grevine girebilirlerdi. Bütün dünyaya bu Erdoğan rejimini rezil edebilirlerdi. Sonunda öyle istifa edebilirlerdi. Bunların hiçbirini yapmadılar. Aslında “biz bu boku niye yedik” hikâyesini politikanın zirvelerinde tekrarladılar. Bir yanlış diğer bir yanlışla düzeltilmeye çalışıldı.
(İşin ilginci bu konuda demokrat ve liberal kamuoyundan en küçük bir eleştiri de gelmedi. Belli ki herkes, Erdoğan’ı güçlendirmekten korktuğu için hataları kedi pisliğini örterce örtmeye çalışıyor. Gerçek demokratlar en geniş kitlelerin önünde kendi hatalarını sergilemekten ve onlarla mücadele etmekten korkmazlar. Düşmanla mücadele ederler, düşmanı eleştirmezler; onun silahlarını eleştiririler tabiri caiz ise; ama eleştiri silahını ise, kendilerine ve dostlarına karşı kullanırlar. Ne yazık ki, bu politik kültür de unutulmuş bulunuyor tüm demokratik ve sosyalist gelenekler gibi.)
Şimdi, eğer olursa, seçimde HDP oyunu elbette arttırabilir; hatta belki daha çok vekil de çıkarabilir; ama bu onun doğru bir politika izlediği ve başarılı olduğu anlamına gelmez. Mümkün olana göre başarısız kabul edilmelidir.
*
İşte Erdoğan özellikle HDP ve CHP’deki bu kararsızlıklardan ve yanlışlardan güç alıyor. Karşı tarafı tereddütte bırakmanın yollarını iyi biliyor. Ve kendi amacına hizmet ettiği sürece her şeyi yapmaya hazırdır. Dün “Barış süreci” başlatır; bugün Ergenekon’un Mafya şefiyle ittifak kurar; resimlerini yan yana astırır. Bunların hepsi taktik hamlelerdir. Temel bir stratejinin araçlarıdır.
Bu nedenle buradan özellikle CHP ve HDP’ye bir yurttaş olarak tekrar çağrı yapıyoruz.
Bugüne kadar izlediğiniz seçim odaklı çizgiyi terk ediniz. Elbet seçimlere hazırlanınız ama mücadeleyi seçimlerden ibaret görmeyiniz ve seçimlere kadar ertelemeyeniz. Hemen şimdi Erdoğan’a karşı direnişin başına geçiniz. Seçimler demokrasinin yollarından sadece biridir. Halkı, seçimleri beklemeden, hatta seçimlerin olabilmesi için Erdoğan’a karşı yasal yollarla mücadeleye çağırınız. Aksi takdirde çok geç olacaktır.
*
Tekrar tekrar söylemekten bıkmayalım. Bu partilerin önce şu tespiti yaması gerekiyor. Erdoğan bulunduğu mevkii ve fiili rejimi seçimlerin sonucuna göre terk etmez, etmeyecektir. Çünkü bu onun sonu olur. Yani Seçimler Erdoğan’dan kurtulmak için bir araç değildir. Erdoğan elindeki yetki ve güçlere dayanarak tıpkı 7 Haziran’dan sonra olduğu gibi, seçimlerde kaybetse bile olmamışa çevirecektir sonuçları.
Peki, o halde nasıl kurtulmak mümkündür Erdoğan’dan?
Bunun uluslar arası güç dengelerine bakarak, Erdoğan’ın tecrit edilmişliği ve Suriye ve Ortadoğu politikaların iflasıyla ve bunların yansımasıyla olacağını bekleyenler çok. Örneğin Çandar, hep Erdoğan’ın dış dünyada ne kadar tecrit olduğuna ilişkin bir sürü yazı yazıyor; en etkili yazarlar ve yayınlardan aktarımlar yapıyor.
Birçokları, Amerika Erdoğan’ı defterden sildi mi diye soruyor.
Bir kısmı, Rusya’nın Suriye’ye el atmasını, fiili sonuçlarıyla Türkiye’yi Erdoğan’dan kurtaracak bir imkân olarak görüyor.
Bunların hepsi ne yapacağını bilmemenin; demokratik bir kitle hareketinden korkunun; Erdoğan’a karşı kararsızlığın ifadeleridir.
Devletler bugünkü dünyada sürekli rekabet halindedir. Bugünkü koşullar bir anda değişebilir ve bugün çok zayıf durumdaki Erdoğan birden bir değer kazanabilir. İflas etmiş Erdoğan politikaları birden yeni alıcılar bulabilir. Türkiye’nin “stratejik mevkii”, Arapların petrolü gibi onun boynundaki en ağır prangadır.
Bugün Erdoğan’a kızan devletler, yarın çıkarları gereği onunla iş birliği yapabilirler.
İşte şimdi taze bir örnek görüyoruz. Almanya, genç işgücüne ihtiyacı olan 1 milyon kişiyi aldıktan sonra kapıları kapatmaya hazırlanıyor. Bunun için de bir plan yapıyorlar. Zor durumda olduğunu bildikleri Erdoğan’a sana 1 milyar Euro verelim, sen gelecek iki milyon mülteciyi buraya yollama orada tut diyorlar. Bunu gören Erdoğan’da hemen Avrupa’ya gülücükler dağıtıyor; Avrupa birliği hedefinden söz ediyor ve fiyatını yükseltiyor; Suriye’de istediğim bölgeyi kurmamı destekleyin diyor.
Yarın öbür gün şu da olabilir. Avrupa’nın Erdoğan ile böyle pis bir uzlaşmaya girmesini eleştiren ABD, yarın Rusya’ya karşı Erdoğan’a daha anlayışla davranabilir. Böylece dış politikada bittiği düşünülen Erdoğan bir reenkarnasyon (basübadelmevt, ölümden sonraki diriliş) yaşayabilir.
Yani uluslar arası güçler umut bağlanacak, dayanılacak bir araç değildir Erdoğan’a karşı mücadelede.
*
Peki, seçimlerle gitmez; dünya dengeleri olmaz?
Erdoğan nasıl gider?
Burada geliyoruz esas büyük tehlikeye.
Böyle giderse, bir süre sonra iyice umutsuzlaşan yüzde altmış veya yetmiş, Askeri Bürokratik Oligarşi’den kendisini Erdoğan’dan kurtarmasını isteyecektir. (Hatta onların bugünkü hareketsizliğinde, biraz da “değerimizi anlayın” tarzında bir cezalandırmanın izleri bile görülebilir.) Ve bunu tıpkı Tahrir’de Mübarek’i başından atan; ama daha sonra Mursi diktatöründen kurtarması için Sisi’nin darbesini davet eden Mısır liberalleri durumunda kalacaktır.
Bunun ipuçları şimdiden görüyoruz. En liberal yazarlardan biri olan Hasan Cemal’in şu satırlarını okuyalım[1]:
Şu uzun alıntı liberal Aydınlardaki bir kırılmanın da yansıması olarak görülebilir:
“Türkiye eğer önünü açmak istiyorsa, ‘Tayyip Erdoğan yükü’nü bir an önce sırtından atmak zorunda...
Bu gerçeğin farkında olanlar her geçen gün ufak ufak çoğalıyor.
Hem AKP’nin içinde, hem asker-sivil devlet bürokrasisinde...
Saray’ın kimyasını bozabilecek gelişmeler
Bu bakımdan ilginç bir örnek, Yüksek Seçim Kurulu’nun 1 Kasım’da sandık taşıma girişimlerine dönük ret kararıydı.
Erdoğan karara tepki gösterdi.
Ama öte yandan AKP’nin ‘kurucu babaları’ndan Mehmet Ali Şahin de Erdoğan’ın karşısındaydı. Kritik toplantı öncesi, AKP Genel Başkan Yardımcısı olarak, YSK'nın böyle yetkisi bulunmadığını açıkladı.
Ret kararı, 6’ya 4 oyla ucu ucuna çıktı.
Ve Erdoğan’ın canı sıkıldı tabii.
Saray’ın vücut kimyasını bozabilecek bir başka gelişmenin sinyalleri de ‘askeri bürokrasi’den geldi.
Deniz Zeyrek’in Hürriyet’in dünkü birinci sayfasından verilen haberi şöyleydi.
‘Askerden siyasi iradeye iki çekince’

Türkiye, PKK ve IŞİD terörü ile mücadele stratejisini netleştirirken, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyasi iradeye iki önemli çekincesini ilettiği öğrenildi.
PKK’nın şehir merkezlerindeki uzantılarıyla mücadele için kente girmek istemeyen Silahlı Kuvvetler, IŞİD ile mücadele konusunda da uluslararası meşruiyeti olmadığı sürece Suriye’ye girmek istemediğini kayda geçirdi.
Hürriyet’e bilgi veren kaynaklar, güvenlik zirvelerinde PKK ile mücadele kapsamında bazı kentlerde ortaya çıkan fiili durumun son bulması konusunda askerlerin şehir merkezlerinde operasyonlara katılmak istemediğini ifade ettiler.
Silvan, Cizre, Nusaybin gibi ilçe merkezlerinde PKK’nın şehir uzantılarıyla mücadele konusunda askerden destek alınması masaya yatırıldı.
Asker, şehir merkezlerine tanklarla girilmesinin, asker ile vatandaşın karşı karşıya gelmesinin doğru sonuçlar doğurmayacağına dikkat çekerek, bu mücadelenin polis ve jandarma tarafından yürütülmesinde ısrar etti.
Askeri kaynaklardan edinilen bilgiye göre, çatışmaların başladığı 23 Temmuz’dan bu yana sadece Cizre’de 6 adet tank şehir merkezine girdi.
Geçen hafta gerçekleşen bu olayın operasyon amaçlı olmadığı, tankların iş makinelerinin yerine engel ve bariyerleri kaldırmak için kent merkezine gönderildiği öğrenildi.
Askerin Suriye tavrı ise “BM Güvenlik Konseyi ya da NATO Konseyi kararı olmadan Suriye topraklarına ayak basmama” şeklinde belirlendi.
Hürriyet’e bilgi veren kaynaklar, Cerablus-Mare hattının IŞİD’den temizlemesinden sonra, bölgede güvenli bölge oluşturulması ihtiyacı doğabileceğine dikkat çekerken, Genelkurmay’ın uluslararası camia bu yönde bir karar almadıkça insani amaçla da olsa Suriye’ye girme niyeti olmadığına dikkat çektiler.
TSK’nın BM ya da NATO kararı olmaksızın, Suriye’ye ancak Türkiye’yi doğrudan hedef alan bir saldırı ve BM anlaşmasındaki meşru müdafaa koşulları olursa girebileceği ifade edildi. Kaynaklar, bunun da kapsamlı harekât değil, saldırı noktasını hedef alacak şekilde olacağını bildirdiler.
Üç nokta
1 Kasım’da AKP bir çıt daha aşağı inerse Erdoğan’ın ‘final’i hızlanacak. Koca Saray’da fena hâlde yalnızlaşacak
Hürriyet Ankara Temsilcisi Deniz Zeyrek’in haberi iki açıdan enteresan.
Birincisi:
Genelkurmay’ın ‘siyasal otorite’ye Suriye konusundaki itirazı…
İkincisi, belki daha önemlisi:
Askerin bu itirazını Hürriyet aracılığıyla kayda geçirmesi…
Bir başka deyişle:
Genelkurmay’dan üst düzeyde bir komutanın, yazılacağını bilerek gazeteciyle background olarak konuşmuş olması…
Haberde yer almayan bir üçüncü nokta daha var:
Operasyonlar konusunda Genelkurmay’ın bundan böyle taleplerini yazılı yapması, siyasal otoriteden de olumlu ya da olumsuz yanıtları yine yazılı olarak istemesi…
Erdoğan’ın finali
Bunların altını neden mi çiziyorum?
Yazın bir kenara:
Tayyip Erdoğan’ın 7 Haziran’da uç veren inişi hızlanıyor.
Bir başka deyişle:
Erdoğan’ın finali izlenmekte!
AKP de, sivil-asker bürokrasi de bu ‘realite’nin farkında.
1 Kasım’da AKP 7 Haziran’a göre bir çıt daha aşağı inerse, Erdoğan’ın bu ‘final’i hiç kuşkunuz olmasın hızlanacak.
Koca Saray’da fena hâlde yalnızlaşmaya başlayacak!”
Bu yazı ilginçtir ve bir kırılma noktasını yansıtmaktadır. Liberal aydınlar, Asker sivil bürokrasideki kıpırdanmalardan medet umuyorlar. Ama hala seçimlerden umutlu oldukları için bu henüz tümüyle net olarak ifadesini bulmuyor.
Peki ya seçimde bir tırnak aşağı inmezse; ya seçilerde Erdoğan AK Parti çoğunluğunu sağlayıp, tek parti iktidarı kurar ve bugünkü rejimi sürdürüp pekiştirmeye devam ederse ne olacak?
Hasan Cemal ve diğer liberal aydınların bu olasılığı düşünmedikleri, düşünmek istemedikleri görülüyor. Halkın sağduyusuna güvenmek gibi sözler gelecektir bu durumda. Ama bunlar somut politik cevaplar değildir.
Bunun cevabını biz söyleyelim.
O zaman umutsuzluk içinde asker ve sivil bürokrasiyi bir kurtarıcı olarak çağıracaklardır ülkeyi Erdoğan’dan kurtarması için.
Ondan sonra Türkiye’yi bir diktatörden kurtarmış (ve de Kürtlerle savaşarak bölünmekten ise, Kürtlerle barışarak büyümek diye strateji değiştiren ve Öcalan’la bir barış ve ittifak yapan ordu ve bürokrasiye böyle bir itibarın ardından bir yarım yüzyıl daha kimse dokunamaz ve bu Sümerlerden kalma devlet, tüm gücüyle orada durmaya devam eder. (Tabii bu sefer Kürt ve Türk devleti olarak. Gerekli reformları da yapıp kendi esnekliğini arttırmış olarak.)
*
O halde sadece Erdoğan’dan kurtulmak için değil; Asker ve sivil diktatörler ve bunların her birinin sırayla diğerinden kurtarması tahterevallisinden veya fasit dairesinden kurtulmak için de Erdoğan’ın kitlelerin demokratik ve sivil direnişiyle oradan uzaklaştırılması; istifasının sağlanması gerekiyor.
O zaman kaçar mı, doğru dürüst mahkemeye mi çıkar kendi tercihi olarak kalır.
*
Erdoğan’ı uzaklaştırmanın ve bir başka antidemokratik rejime düşmemenin tek yolu var: en geniş kitlelerin, demokratik ve yasal olarak Erdoğan’a karşı onun ayrılması yönündeki istemlerini dile getirmesi. Bu talep milyonlarca insan tarafından açıkça dile getirildiğinde Erdoğan’ın uzaklaşması sağlanmakla kalmaz, ilk kez demokratik bir kitle hareketiyle bir diktatörlüğe son verileceği için bu makûs talihi değiştirme olanağı ortaya çıkar. Belki o zaman, 250 yıl kadar sonra Aydınlanma’nın ve Demokrasi’nin Ortadoğu’ya da gelmesi sağlanabilir.
Bunun nasıl olabileceği apaçık ortada.
Erdoğan’ın istifasını talep eden; en temel yurttaşlık haklarına dayanan, Başka hiç bir slogan atmayan, hiçbir bayrak, hiçbir pankart taşımayan; sadece Erdoğan’ın istifasını hedef alan bir kitlesel hareket.
Bunu sessizce ve en temel yurttaşlık ve insan hakları düzeyinde, gösteri yürüyüşleri kanununun alanına girmeden; bu hakkı bile kullanmadan (çünkü kullanmak saldırı olanağı veriyor) dile getiren milyonlarca insanın katıldığı bir direniş.
Hukuken gösteriye bile girmeyen ama sosyolojik ve politik olarak gerçek bir kitle ve halk hareketi.
Herkes göğsüne #İstifa yazarak, günün belli bir saatinde, örneğin iş çıkışı, her şehrin, her semtin gözle görülür bir yerinde yürüyerek, oturarak, durarak, hiç sesini çıkarmadan, hiçbir pankart ve bayrak asmadan en temel insan ve yurttaşlık haklarını kullanamaz mı?
Bu mümkün ve gerekli tek biçimdir.
Bütün aydınları, yazarları, demokratları, liberalleri bunun üzerine düşünmeye çağırıyoruz.
Soruyoruz?
Erdoğan sizce nasıl gidebilir?
Eğer darbeyle gitmesini istemiyorsanız, kitlelerin geniş katılımlı demokratik eyleminden ve direnişinden başka bir yol var mı?
Eğer yoksa en geniş katılımı sağlayacak, en esaslı noktaya yoğunlaşacak başka bir öneriniz var mı?
Varsa onu tartışalım. Hem tüm yurttaşların önünde ve tüm yurttaşlar olarak. Çünkü ancak yurttaşların bilinçli bir sahiplenmesi ve katımıyla öyle bir hareket gerçekleşebilir.
Evet, amaç bir an önce Erdoğan kâbusundan kurtulmaktır.
Buna nasıl ulaşılabilir?
Tüm yurttaşlar olarak bunu tartışalım. Hem de Erdoğan’ın gözü önünde.
Siz ne öneriyorsunuz? Susmayın, görmezden gelmeyin. Eleştirin; yazın, tartışın.
Yoksa yarın çok geç olacak. Önerme, eleştirme ve tartışma olanağı bile bulunmayacak.
Eğer bütün bunları yapamıyorsa bu ülkenin yurttaşları o zaman söyleyecek tek söz kalır.
Her halk kimin tarafından yönetiliyorsa onun tarafından yönetilmeye layıktır.
Herkes layığını bulur.
Demir Küçükaydın
07 Ekim 2015 Çarşamba



[1] Hasan Cemal daha önce cuntacıydı. Sonra tutarlı bir liberal oldu. Liberallik ve Cuntacılık aynı madalyonun iki yüzüdür. İkisi de devletin yapısını parçalamayı; kökten değiştirmeyi gündeme almaz; izlenen politikaları alır. İkisi de halktan korkar. Kitlelerin sokağa çıkmasından korkarlar; kitlelere güvenmezler. Birinden diğerine geçiş bu nedenle çok kolay olur. Önceleri cuntacıların liberallere dönüştüğünü görmüştük, önümüzdeki dönemde, liberallerin tekrar ordudan ve bürokrasiden medet uman cuntacılara dönüştüğünü görürsek kimse şaşırmasın. Metodolojik özdeşlik her zaman böyle birbirine zıt görünen aynı madalyonun farklı yüzlerini yaratır.

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...