26 Eylül 2015 Cumartesi

Milliyetçiliğin Milliyetçi ve Sosyolojik Tanımları

Sınıf mücadelesinde en büyük ve başarılı hile, kendi normatif tanımınızın sanki sosyolojik bir tanımmış gibi kabul edilmesidir. Bu durumda size karşı çıkanlar bile sizin tanımınızı kabul ederek size karşı çıktıklarından aslında size hizmet ederler.
Ne demek istiyoruz?
Bunu biraz açalım çünkü bunu anlamadan hiçbir şeyi anlamak mümkün değildir.
Örneğin, bugün her yerde din bir “inanç” olarak tanımlanır. Herkes bunu kabullenmiştir. Kimse artık bu kabul ve tanımın yanlışlığından şüphe etmeyi aklına bile getirmez. Kimse “İnanç nedir? Bu kullanımda inanç nasıl tanımlanmaktadır. Sosyolojik olarak inanç diye bir kategori var mıdır?” gibi sorular sormaz.
İşte klasik kavramlarla ifade edilirse “ideolojik egemenlik” ya da sosyolojik kavramlarla bir dinin yerleşmesi tamı tamına budur.

Hâlbuki üzerine biraz düşünülse, inanç kavramının yerine göre iki anlamda kullanıldığı görülür. Birisi epistemolojik anlamıyla deney ve olgularla kanıtlamayı kabul edip etmeme anlamında; diğeri, kişinin özel sorunu, politik olmayan bir sorun anlamıyla, yani hukuki bir kategori olarak.
Aslında hile çok açıktır. Ama o kadar açıktır ve göz önündedir ki tam da bu nedenle görülmez.
Din toplumsal bir olaydır, o halde sosyolojik olarak tanımlanmayı gerektirir.
Ama Din inanç olarak tanımlandığında sosyolojik değil; epistemolojik veya hukuki bir kategori olarak tanımlanmış olur.
Öbür uçtan yola çıkılırsa bu şöyle de formüle edilebilir: sosyolojik bir kavram olmadığı gibi, normatif bir kavramdır. Yani ancak şöyle olursan inanç olarak kabul edilebilirsin anlamına gelir. Olgulardan çıkmış değildir.
Şimdi bu durumda, dini inanç olarak tanımlama toplumda bir kere genel kabul gördü mü, siz istediğiniz kadar isterseniz Allah yok deyin, isterseniz Allah’ın varlığını kabul etmeye veya ispat etmeye çalışın, dinin inanç olduğu anlayışının egemenliğine ve yeniden üretilmesine hizmet etmiş olursunuz.
Ve eğer bir din, kendini bu din tanımı üzerinden oluşturmuşsa, siz farkına varmadan o dini savunmuş olursunuz. İşte olan budur.
Bugün dünyadaki bütün dindarlar ve dinsizler, hepsi aslında dini inanç olarak kabul edip tanımlayan modern toplumun dinindendirler.
Peki, sosyolojik olarak din nedir sorusunu soru sunu sorduğunuzda ne yaparsınız.
Önce dinlerin dini ve kendilerini nasıl tanımladığı noktasından hareket etmezsiniz. Bütün tarihte ve toplumlarda Dinin neleri kapsadığı nasıl bir işlevi olduğuna bakarsınız. Hepsinde ortak olanı ararsınız. O zaman şunu görürsünüz: bütün toplumlarda din vardır ve din öyle inanç diye epistemolojik veya hukuki bir kategori değildir, tümüyle toplumsal ilişkileri düzenler. Dinsiz toplum yoktur ve olamaz. Tıpkı üstyapısız toplum olamayacağı gibi; beyinsiz bir insan olamayacağı gibi.
O zaman şu soru ortaya çıkar: Modern toplumun dini nedir? Bu soruyu sorduğunuzda modern toplumun dininin tam da bizzat din tanımına dayandığını görürsünüz; bir politik ve özel ayrımının bu dinin özünü oluşturduğunu görürsünüz. Bu ayrım sosyolojik değil; normatif yani toplumsal ilişkileri düzenleyici bir ayrımdır. Bu ayrım aracılığıyla ancak din olarak tanımlananlar özel diyerek bu toplumun örgütlenişinden dışlanırlar veya başka işlevlerle donatılırlar. Ama bu dışlanma ve başka işlevlerle donatmanın kendisi de bir dindir.
Özetle, dini inanç olarak tanımlamanın kendisi bir dindir. Bu din dini böyle tanımlayarak ve kendisinin din olmadığını iddia ederek,  tüm hukuk, sanat, politika, ahlak vs. ilişkilerini düzenlemektedir. Yani bütün toplumlarda dinin yaptıklarını yapmaktadır.
Kendisinin din olmadığını söyleyen bir din karşısındayızdır.
Bu durumda ne olur?
 “Allah yoktur” diyen Ateist de; vardır;  benim inancım İslam’dır diyen Müslüman da ne dinsizdir ne de Müslüman’dır; ikisi de, nesnel olarak; sosyolojik olarak, dini inanç olarak tanımlayan dindendirler.
Bu durumda dini inanç olarak tanımlayanlar veya bu tanımı kabul edenler, ister Müslüman ister ateist veya dinsiz olduklarını söylesinler; çok temel bir sosyolojik gerçeği yanlış tanımladıkları için hiçbir toplumsal olayı çözemeyeceklerdir.
İçinde bulundukları durum aslında kuyunun dibinde duran bir adamın kuyuya düşmemek için önüne bakmasına benzer; hiç bir zaman kuyunun zaten dibinde olduğunu göremeyecektir.
*
Aynı durum milliyetçilikte de vardır.
Nasıl egemen din tanımı kabul edildiğinde, dinsiz olduklarını söyleyenler o tanımı yapan dinin varlığını ve egemenliğini yeniden üretirlerse; milliyetçiliğe karşı olduğunu düşünenler de milliyetçiliğe karşı mücadele ederken milliyetçiliği yeniden üretirler ve onu güçlendirirler.
Milliyetçilerin milliyetçilik tanımı egemen olduğunda kendilerinin milliyetçi olmadığını düşünenler aslında nesnel olarak milliyetçilik yapmış olurlar.
Milliyetçilerin milliyetçilik tanımını kabul ettiğinin farkında değildir milliyetçilik karşıtları; tıpkı din ve tanrı karşıtlarının aslında bir başka dinden olduklarının dini ve tanrıyı öyle tanımlayan dinden olduklarının farkında olmamaları gibidir bu.
Çağımızın ve toplum bilimlerin çıkmazının özü budur aslında.
Marks nasıl işçinin emeğini değil; işgücü denen malı sattığını; bu malın kullanımında ortaya çıkanın emek oluğunu göstererek artı değerin kaynağını ve kapitalist üretimin temel mekanizmasını bulduysa; biz de dinin ve ulusçuluğun tanımlarının bizzat din ve ulusçuluk olduğunu keşfederek, sosyolojinin (Marksizm’in) tıkanıklığını aştık ve modern toplumun üstyapısının yüzündeki peçeyi kaldırdık.
Bu can alıcı sorunu anlaşılır kılmak için zorunlu sadeleştirmeyle örnekleyelim.
Bugün örneğin Türkiye’de, neredeyse herkes, Kürtlerin haklarının reddedilmesini milliyetçilik; Kürtlerin haklarının, hele ayrı devlet kurma haklarının kabul edilmesini veya savunulmasını milliyetçiliğin en radikal karşıtlığı; enternasyonalizm, demokratlık falan olarak tanımlıyor.
Bütün tartışmalar bu kabul üzerinden gidiyor. En bilinen örneği: dünyadaki bütün Marksistler Marks’ın “Başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz”; ya da Lenin’in “ulusların kendi kaderini tayın hakkı” ilkelerini milliyetçi olmamanın temel ilkesi olarak koyarlar.
Ama işte başka ulusların haklarını tanımamanın milliyetçilik olduğu şeklindeki tanımın kendisi milliyetçilerin milliyetçilik tanımıdır.
Bir de milliyetçiliğin başka ulusların hakkını tanımama olarak değil de, ulusal olan ile politik olanın çakışması ilkesini kabul etmek şeklinde tanımlanırsa ne olur?
Böyle bir tanım açısından, yani ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini kabul edenler açısından, her ulusun bir devletin olması gerekir. Prensip olarak başka ulusların da devletlerinin olduğun kabul etme, milliyetçilikle çelişmek bir yana milliyetçi olmanın olmazsa olmaz koşulu olarak ortaya çıkar.
Yani başka ulusların da devletleri olasını kabullenme milliyetçiliğin reddi değil; ta kendisidir.
Bu durumda Marks’ın da, Lenin’in de aslında milliyetçilerin milliyetçilik tanımını kabul etmiş milliyetçiler olduğu ortaya çıkar.
(Burada öznel olarak onların milliyetçi olmayı kabul etmeyecekleri ayrı bir sorundur. Trajedileri de zaten oradadır. Bir bakıma Trajedideki gibi tanımın kendisi kader olmaktadır. Trajedi kahramanlarının o kaderi reddederken gerçekleştirmeleri gibi; milliyetçiliğe karşı çıkarken milliyetçiliği gerçekleştirmektedirler.)
Yani siz, ulusların kendi kaderini tayin etmesini savunmak milliyetçilik değil; enternasyonalizmdir falan dediğinizde, aslında milliyetçiliğin en hasını savunmuş olursunuz. Savunduğunuz aslında politik olanla ulusal olanın çakışmasından, yani milliyetçilikten başka bir şey değildir.
Peki, başka milletlerin hakkını kabul etmemek nedir? O milliyetçilik değildir? O faşizmdir; ırkçılıktır.
O halde Türkiye’deki mücadele örneğin aslında; demokratlarla milliyetçiler arasında değil; faşistlerle milliyetçiler arasındaki bir mücadeledir. Bu mücadelede Faşistler kendilerine milliyetçi demekte; çünkü milliyetçilerin milliyetçilik tanımına dayanmaktadırlar; Milliyetçiler kendilerini anti milliyetçi ya da enternasyonalist veya demokrat olarak tanımlamakta çünkü onlar da milliyetçilerin milliyetçilik tanımına dayanmaktadırlar.
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi ve böylece “ulus davet”in aşılmasından söz eden de aslında bir milliyetçidir, enternasyonalist dayanışma ve milliyetçiliğe karşı savaşmak için Rojava’ya giden ve orada ölence savaşan devrimciler de milliyetçilidir; biz milliyetçiliği reddediyoruz diyen Apo veya PKK da milliyetçidir. Çünkü bunların hepsi milliyetçiliği başka ulusları baskı altına almak; onların haklarını tanımamak olarak tanımlamaktadırlar.
İşin ilginci, bu sosyalistler, liberaller, ulusçuluğu aştığını söyleyenler vs. sadece milliyetçi değildirler, üstüne üstlük gerici milliyetçidirler. Trajedinin büyüğü buradadır; demokratik bir milliyetçi bile değildirler.
Bunu da görelim.
Milliyetçiliği ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini savunmak olarak tanımladığımızda, peki bu tanımda “ulusal olan nedir?” dediğimizde şunu görürüz. Ulusal olanın nasıl tanımlanacağı bizzat ulusçularca belirlenmektedir.
Yani bir ulusçu çıkıp ulusal olanı örneğin dil, din, kültür körü, ulusların tarihi yoktur diye de tanımlayabilir; başka bir ulusçu çıkıp ulusal olanı bir dille ve tarihle de tanımlayabilir.
Yani ulusal olanın nasıl tanımlandığı milliyetçiliğin türünü belirlemektedir. Demokratik bir milliyetçilik ulusal olanı dil, din, kültü vs. körü olarak tanımlar; gerici bir milliyetçilik ise, bunlara göre tanımlar.
Yani aslında Kürtler (veya Türkler) de bir ulustur deyip bağımız bir devletleri olmalıdır veya Kürtlerin de devlet kurma hakkı vardır dediğinizde, milliyetçiliği savunmuş olursunuz ama bu henüz gerici, karşı devrimci bir milliyetçiliktir.
Ulusal olan ile politik olanın çakışmasından söz ediliyor. Bir ulus şöyle de tanımlanabilir: “bu topraklarda yaşayan hersek bu topraklar milletini oluşturur. Bu topraklarda bütün diller, dinler vs. eşittir ve politik hiçbir anlamları yoktur. Yani devletin (ulusun) dili, tarihi, dini yoktur. Herkesin ana dilinde eğitim hakkı vardır”. Bu da bir milliyetçiliktir. Çünkü ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini reddetmemekte, sadece ulusal olanı farklı tanımlamaktadır.
O halde, ulusal olanın nasıl tanımlandığı aynı zamanda iki farklı milliyetçilik olduğunu gösterir. Biri dil, din, tarih körü, kendini bunlarla tanımlamayan; böyle tanımlamaya karşı tanımlayan milliyetçilik. Bir de kendini Kürtlük, Türklük, İslam vs. ile tanımlayan gerici milliyetçilik.
Yani örneğin siz uluslar bir arada kardeşçe yaşasın; Kürt, Türk, Ermeni kardeş olsun dediğinizde, demokratik bir milliyetçiliği bile değil; aslında en gerici milliyetçiliği savunmuş olursunuz. Ulusların dil ve tarih üzerinden tanımlandığı ve tanımlanması gerektiği varsayımına göre kardeşliği savunmaktasınızdır.
İşte o çok övülen Rojava projesi de özünde budur.
Yani Rojava’ya gidip orada ölen devrimciler, farkında değildirler ama gerici bir milliyetçiliğin yayılması için orada ölmektedirler ve bunun farkında değildirler. Ama bugünün somut güç ilişkileri içinde o milliyetçiliği savunmak bile ilerici ve kurtuluşçu bir işlev görmektedir. Ham ruhları çileden çıkaran diyalektik de buradadır.
*
Görüldüğü gibi, ister liberaller, ister Marksistler, ister Kürt Özgürlük Hareketi, ister, Rojava’da gidip ölenler dâhil, Türkiye’de henüz demokratik milliyetçiliği savunan bile yoktur. Rojava’da ölenler bile, politik birimlerin dille, dinle tanımlanmasını reddetmiyor; sadece onları eşit temsilini savunuyor. Eh bu da tamı tamına gerici bir milliyetçilikten başka bir şey değildir. Sosyolojik olarak Türk devletinin veya IŞİD’in faşizmine ve ırkçılığına karşı, ulusu dille dinle tanımlayan milliyetçilerin savaşı var bugün Ortadoğu ve Türkiye çapında. Bu savaşta henüz demokratik bir program ve hareket yok. Bu milliyetçiler kendilerinin sosyalist, demokrat veya demokratik ulusçu oluklarını söylüyorlar. Ama nasıl bir kimse kendi hakkındaki yargılarla yargılanmazsa aynı şekilde bu hareketler de kendi haklarındaki yargılarla yargılanamazlar.
Toparlarsak, Türkiye’de (aslında bütün dünyada böyle) milliyetçi olmakla övünenler ve kendilerini milliyetçi olarak tanımlayanlar, milliyetçilik düşmanı faşistlerdir. Milliyetçi olmamakla; komünist, enternasyonalist, demokrat vs. olmakla övünenler ise gerçek Türk veya Kürt milliyetçileridir.
*
Tekrar edelim. Kendilerinin kendilerini tanımlamaları ile değil de sosyolojik olarak durum şöyledir:
Bugün kendini Türk milliyetçisi diyenler, kurt işareti yapanlar falan Türk milliyetçisi değil; Türk ırkçısıdır, faşistidir.
(Irkçılığın da ırkla ilgisi yoktur. Irkçılık biyolojik olacak diye bir koşul yoktur. Kültürel veya dinsel bir ırkçılık da olabilir. Irkçılığın özü eşitliği reddetmektir. IŞİD’de Irkçı ve faşisttir.)
Kürtlerin ayrılmasını ve ayrı devlet kurmasını kabul edenler, Türk milliyetçileridir. (Çünkü ulusları dille dinle tanımlıyorlar ve bunların eşitliğini kabul ediyorlar.)
Ulusal olanla politik olanın çakışmasını reddetmeyip de ulusal olanı dille, dinle tanımlamayı reddedip böyle tanımlamaya karşı tanımlayanlar (bizden başka henüz böylesi yok) demokratik bir milliyetçiliği savunmuş olurlar.
Peki, görüyoruz ki hala milliyetçiliğin dışına çıkamadık.
Ne zaman milliyetçi olunmaktan çıkılabilir?
O da yine tanımımızda var: Ulusal olanın politik olanla çakışmasını reddettiğinizde; yani ulusu nasıl tanımlamış olurlarsa olsunlar (isterse sırf bir bölgede yaşayanlarla tanımlamış dil ve din kötü bir ulusçuluk da olabilir) ulus ve devletin çakışmasını reddedip bu ilkeye dayanan bütün devletleri ve öncelikle kendi devletinizi yıkmaya çalıştığınızda ve bu ilkeye dayanmayan bir dünya cumhuriyeti kurmak için mücadele ettiğinizde milliyetçi olmaktan çıkarsınız.
Evet, orada ulusçu olmaktan çıkarsınız ama başta örneklediğimiz din konusuna takılırsınız.
Çünkü hala özel ve politik ayrımı diye bir ayrıma dayanmaktasınızdır. Yani modern toplumun dinindensinizdir. Onu ulusçu karşı devrimlerden arındırmış, otantik aydınlanmaya dönmüşsünüzdür. Bunun da bir olduğunu kavradığınızda ise, işte dini de sosyolojik olarak tanımlamış olursunuz. Yani Marksizm’e varırsınız.
Ama dinin sosyolojik olarak tanımlanması da bir din olduğundan; Marksizm din; din de Marksizm olur.
Yani geleceğin dininin kitabı sosyoloji yani Marksizm olacaktır.
Bir bilimin kitabını yazmak ise hiçbir zaman bitmeyecektir. Bu durumda toplum üstyapısını; ilişkilerini bilinçlice kurup şekillendirecektir sadece.
Sermayenin ve sırrına varılamamış toplumsal yasaların kör hareketlerin önünde oradan oraya savrulan bir toplumsal yaşam değil; bilimle ve bilinçlice tüm toplumca kararlaştırılarak ve gereğinde deneme ve yanılmalarla örgütlenen bir toplumsal yaşam. Tabii toplum var olmaya devam edebilirse. Bu ise öylesine küçük bir olasılık ki?
*
Toparlarsak, ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini reddedip; bir milliyetçi olmaktan çıktığınızda; bir dünya cumhuriyeti için savaştığınızda, varacağınız yer, dinleri özel olarak tanımlayıp insanları eşit kılarak birleştirmek ve bir dünya cumhuriyeti kurmak isteyen aydınlanmanın yeni bir versiyonu olur. Aydınlanma, kendisinden önce toplumsal ilişkileri düzenleyen dinleri, din kişinin özel sorunudur, inançtır diyerek, toplumsal ilişkilerin örgütlenmesinden dışlayarak toplumsal ilişkileri örgütlemişti. Şimdi olacak olan, aynı şeyi uluslara yaparak, onları kişilerin özel sorununa indirgeyerek uluslara karşı bir Aydınlanma sağlamaktır.
Sosyalizm ise ancak tüm yeryüzü ölçüsünde insanların en azından biçimsel eşitliğinin olduğu bir dünyada gündeme gelebilir.
Ama zaten biçimsel eşitliğe ulaşıldığında gerçek eşitliğe ulaşmanın önünde bir engel de kalmaz.
*
Bugünün dünyasında henüz ne demokrat vardır ne de sosyalist.
Bütün tartışmalar aslında ırkçı ve faşistlerle milliyetçiler ve farklı gerici milliyetçiler arasında; milletin dinle mi (örneğin politik İslam); dille mi; tanımlanacağı ve bunlar arasındaki ilişkilerin nasıl düzeleceği üzerinde yürümektedir.
O halde, tekrar ediyoruz, Rojava’da ölen enternasyonalist devrimci de; Kandilde vurulan gerilla de kendini ne olarak kabul ederse etsin aslında henüz demokratik bile olmayan bir milliyetçilik için ölmektedir. HDP de demokratik bir milliyetçiliği bile savunmamaktadır.
Gericiliğin içine boğazına kadar batmış; en devrimci gibi görünen fikirleri ve programları savunurken ve hatta bunun için ölürken bile insanların o gericiliği yeniden ürettiği bir ortamdayız.
İşte bizim trajedimiz de tam tersinden u noktada ortaya çıkıyor.
Onlar nesnel olarak milliyetçi olduklarını bile bilmeden en büyük fedakârlıklara katlanırlar; gereğinde canlarını verirlerken; o insanlara yaptıklarının nesnel anlamını anlatmak.
Bu korkunç acı verici; korkunç umutsuz bir çabadır.
Düşünün bu mücadelelerin aslında nasıl bir gericiliği yeniden ürettiğini; nasıl hayal kırıklıklarının beklediğini; ölüme giden gence aslıda demokratik bir düzen için bile ölmeyeceğini anlatmaya çalışıyoruz. İnsanların varlık nedenini sorguluyoruz
*
Tarihin en temel iki kandırmacasını açığa çıkarıyoruz.
Dinin kabul edilmiş tanımının ta kendisinin aslında bir din olduğunu ve onu yeniden ürettiğini; dinsiz olduğun söyleyenlerin dinsiz değil aslında bu dinden olduğunu söylüyoruz
Ulusun kabul edilmiş tanımının kendisinin aslında ulusçuların ulus tanımı olduğunu; ulusçuluğa bu tanım üzerinden karşı çıkarların aslında o tanımı yeniden üreterek ulusçuluğun egemenliğine hizmet ettiğini söylüyoruz.
İnsanların hayatlarına anlam vermiş tüm varsayımlarının yanlış olduğunu söylüyoruz.
Onları önce bugün kabul ettikleri varsayımları görmeye ve onlara karşı, yani kendilerine karşı bir savaşa çağırıyoruz.
Hazreti Muhammet boşuna “savaşların en kutsalı kendine (nefsine) karşı savaş” dememiştir.
26 Eylül 2015 Cumartesi



Hiç yorum yok:

Süreyya Erdem’in Ardından - İnanılmaz Rastlantılar ve İki Resmin Hikayesi

Facebook verilerimizi toplayıp Big Data olarak kullanıyor ama en azından dostlarla haberleşme ve onları uzaktan da olsun izleme ve hatır...