2 Haziran 2015 Salı

Seçimler Üzerine Başka Bir Akıl Yürütme ve Öngörü

Seçime beş gün var. Şimdiden bir öngörüde bulunmak anlamsız görülebilir. Ama biz aynı zamanda deneysel sosyoloji yapıyoruz. Bu nedenle hata yapmaktan korkmadan öngörülerimizi paylaşalım ki nerelerde yanlış yaptığımız daha iyi görülebilsin.
Kişisel kanımız HDP’nin yüzde on barajını aşacağıdır.
Bu kanıya istatistiklerle ya da sokaktaki gözlemlerimizle ulaşmış değiliz. Aslında onların fazla bir anlamı olduğunu da pek düşünmüyoruz. Bizim sosyolojiden anladığımız anketler değildir. Amerikan sosyolojisi, sosyolojiyi bir araştırma teknikleri sorununa indirger. Biz ise, Marksizm’den başka sosyoloji tanımıyoruz. Toplumsal güçlerin konum ve çıkarlarıyla açıklamaya çalışırız toplumdaki değişmeleri.
Bu nedenle, bu sonuca güçlerin çıkarlarından ve konumlanışlarından hareketle varıyoruz. Zaten seçimler genellikle güçlerin konumlanışlarının sandığa yansımasıdır; güçlerin konumlanışları seçimlerin sonucu değil.

Güçler ise problemdeki sabitler olarak kabul edilebilir.
“Barış Süreci”, bizim “Askeri Bürokratik Oligarşi” deyimiyle tanımladığımız ve esnekliğinin burjuvaziden bile daha büyük olduğunu sık sık dile getirdiğimiz “Devlet Sınıfları”nın uzun vadeli stratejisi ile (Kürtleri ve dinamik Kürt Hareketini sisteme ortak edip, katarak, kendini yenileme ve egemenliğini uzatma; Kürtlerle savaşarak bölünme ve küçülme değil; Kürtlerle birleşerek büyüme stratejisi; “aynı kalmak istiyorsak değişmeliyiz” stratejisi) Erdoğan’ın başkan olmak için kısa vadeli taktik hedeflerinin bir çakışmasının sonucuydu, diğer birçok gelişmenin yanı sıra.
Erdoğan bir noktadan sonra, Dolmabahçe açıklamasının hemen ertesinde, Kürt hareketini izole etmeyi başaramadığını; “Barış Süreci”nin kendi amaçlarına hizmet etmediğini görmesi ile birlikte barış sürecine son vermiş ve Devlet Sınıfları’nın stratejik hedefleri ile Erdoğan’ın taktik hedefleri arasındaki çakışma son bulmuş ve makas açılmaya başlamıştı.
Erdoğan artık Devletin uzun vadeli çıkarları ve stratejisi açısından yararlı değil, çok tehlikeli ve zararlı olmaya başlamıştı.
Bu dönüşüm tam da seçimlere denk geldi.
Erdoğan’ın Barış Süreci’ne evet demesinin tek nedeni, bununla HDP’yi meclis dışında bırakıp, başkan olabilmekti. HDP’nin seçimlere parti olarak girmesi ve yüzde on barajını aşma olasılığı ortaya çıkınca bunu engellemenin ve başkanlığı sağlamanın tek yolu, dün nasıl “Barış süreci” idiyse, şimdi provokasyon olabilirdi. Bu yönde hemen harekete geçti. Ağrı ilk teşebbüs oldu.
Ancak devlet sınıflarının en azından bu yeni stratejiyi benimsemiş olan geniş kesimleri (yani fiilen Erdoğan ile ittifaka girmiş Ergenekon dışındaki kesimler) bu plana ortak olmayacağını; hatta bunları engelleyeceğini, Ağrı Provakasyonu’ndan sonra Genel Kurmay’ın sitesinde halka teşekkür ederek hükümeti yalanlaması ile ilan etti ve tarafsızlığını açıkladı.
Bu konumlanış, Erdoğan’ın elini kolunu iyice bağladı.
Adana ve Mersin bombalamaları muhtemelen biraz da bu nedenle başarısız oldu.
Ve nihayet, hiçbir yerden hem doğrulanmayan hem de yalanlanmayan, özel timciler ile askerler arasındaki çatışma haberi de bu provokasyon girişimlerine eklenebilir. Burada da yine ordunun Erdoğan’ın basit bir aracı olmayı reddettiği sezilmekte.
Erdoğan’ın ikinci teşebbüsü, Suriye’ye girerek veya bir çatışma çıkararak, seçimleri erteletmek ve savaş ortamının olanaklarından yararlanarak istediği sistemi oturtmaktı. Muhtemelen bu yönde girişimlerde de bulundular.
Burada da Ordu Erdoğan’ın aracı olmayı reddetti. Genelkurmay başkanının istirahat alması; bunu teamüllere aykırı biçimde duyurması; Gürsel Tekin’in tüm siyasi kariyerini riske atarak iki gün içinde Suriye’ye girileceğini açıklaması ve sonra da “yanılmaktan” duyduğu memnuniyeti ifade etmesi; devlet sınıflarının CHP ile de kombine bir biçimde, Erdoğan’ın bu planını bozdukları anlamına geliyordu. İlginç bir şekilde, Hükümet kanadından ana muhalefet partisi genel sekreterinin bu yalancı duruma düşmesi üzerine hiç gidilmemesi ayrıca anlamlıydı ve ateş olmayan yerden duman tütmeyeceğinin bir kanıtıydı.
HDP’ye saldırılar kasabalar ve Karadeniz ile yani Ergenekon’un ve Hükümetin girişimleriyle sınırlı kalıyordu. Bahçeli de bir şekilde saldırılarla ilgileri olmadığını; failleri hükümette aramak gerektiğini ifade ediyordu.
Ve en son olarak da Suriye’ye gönderilen silahların videosunun Cumhuriyet’te yayınlanması Erdoğan’a başkanlığın hiçbir şekilde verilmeyeceğini; suyunun ısındığını gösteriyordu.
Sadece bu kadar da değil. Erdoğan tam anlamıyla tecrit olmuş bulunuyor.
A) Uluslar arası alanda tecrit oldu (yanında sadece Suudi Arabistan ve Katar kaldı)
B) Devlet içinde tecrit oldu (yanında sadece eski konumlarına dönmeyi hayal eden Ergenekoncular, faşistler kaldı.)
C) Burjuvazi içinde tecrit oldu. (Laik burjuvazinin de, İslamcı burjuvazinin de Erdoğan’a ihaleler vs. ile bağımlı bir bölümü yanında kaldı.)
D) Kendi partisi içinde tecrit oldu (Yanında sadece kendisine menfaat bağıyla bağlı olan danışmanlar kaldı)
Bu kadar büyük güçleri karşıya almış bir politikacının seçimleri kazansa bile herhangi bir devleti yönetme gücü ve imkânı olamazdı. Ama seçimleri kazanmak, insanları harekete geçirme; provokasyonlar yapma gücü de olamaz.
Örneğin Gül, onunla bir arada görünmeyi reddetti. Arınç, eleştirel tonunu arttırdı. Bizzat kendisi bir laçkalıktan yakındı.
Ama Erdoğan da yenileceğini anladığını yine bizzat kedisi dolaylı olarak ifade etti. Son birkaç günde, mezardan, ölümden, vasiyetlerinden söz etmeye başladı. Son silahlarını kullanarak kendini acındırmaya çalıştı. Farkına varmadan, dilin ağrıyan dişi kurcalaması gibi, zayıflığını açığa vurdu. Bir yandan acındırırken; bir yandan da tehditler savurmaya (Can Dündar ve Cumhuriyet örneğin), herkese saldırmaya (örneğin Sırtını dönen kadınlara) başlaması, tüm kontrolü kaybettiğinin bir göstergesidir.
Bugün Erdoğan’ın yanında sadece işçiler ve yoksullar bulunuyor. AK Parti iktidarında iyi kötü durumlarındaki düzelmenin şükran borcunu ödüyorlar. Ama işçiler içinde bile Kürtlerin önemli bir bölümü zaten Erdoğan’ın karşısındaydı. Şimdi kalan Kürtlerin de belli bir kırılma yaşadığı görülüyor.
Bir ihtimal, AK Partililerin bir kısmının da, tıpkı Gül’ün Fetih Şölenlerine gitmemesi gibi, oy vermeye gitmeyebilir. Yurt dışında kullanılan oyların azlığı, AK Parti’nin yurt dışındaki oyu ve örgütü oldukça güçlü olmasına rağmen, insanları oy vermeye götüremediğinin bir göstergesi olarak görülebilir.
Özetle bütün bu güç dengelerinin değişimini gösteren belirtiler kanımızca HDP’nin yüzde on barajını aşacağının bir göstergesidir.
Tabii bunlara HDP açısından katkıları da eklemek gerekir. Bir kere en canlı ve adanmış seçim kampanyasını bütün örgütsel zaaflarına rağmen HDP gösterdi. Türkiye’nin her yerinde görünür oldu.
Keza iki aydır gündemi HDP belirledi. Dikkat edilsin sloganları ya da projeleriyle değil; seçime girmesi ve bunun sonuçları nedeniyle.
Ancak bunlar yetmeyebilirdi. HDP de kendi açısından çok önemli bir adım attı. Önce İzmir mitinginde tek tük, sonra Kazlıçeşme’de epeyce Türk bayrağı da HDP, YPG, Apo vs. bayraklarıyla birlikte alanda görüldü. Sonra mesajın alındığı belirtildi ve haydi bir de Diyarbakır’da görelim dendi. O da görülecektir.
Böylece HDP’nin yüzde onu aşmaması için hiçbir engel kalmamaktadır.
Özetle, HDP’nin yüzde on barajını aşacağı kanısına yukarıda saydığım ve belli güçlerin konumlanışlarındaki değişmelerin işareti olarak yorumlanabilecek olgular nedeniyle ulaştım.
Hemen görüleceği gibi bunların hiç birinin kitle içindeki gözlemlerle ilgisi yok.
Ama iki küçük doğrudan gözlem de bunu desteklen mahiyette.
*
Birincisi, normal olarak Kazlıçeşme’de Newrozlara Kürt Siyasal hareketinin seçim toplantılarından daha büyük bir kalabalık katılır. Çünkü oraya Kürtler Kürt olarak aynı zamanda siyasetin ötesinde kültürel nedenlerle de gelirler. Birçok yoksul AK Partili veya partisiz vs. Kürt de oraya gelir.
Son miting parti mitingi olmasına rağmen Newroz’dan daha büyük bir katılım vardı. Bu AK Parti’ye oy veren Kürtler içinde en azından daha hali vakti yerinde Kürtlerin HDP’ye kaydığını gösteriyordu. En yoksullar yine AK Parti’de olmaya devam ediyorlardı. Çünkü Newrozlardaki kadar çok yoksul Kürt de yoktu; yoksulların oranı Newroz’a göre daha az görünüyordu. Zaten araştırmalar ve istatistikler de Kürtler içinde daha iyi durumda olanların HDP’yi desteklediğini gösteriyor. (O “iyi” bile bir AK Parti mitingine göre çok yoksuldur.)
Mitinge gidip bakmamın esas nedeni, CHP’lilerin gelip gelmeyeceğini görmekti. CHP’liler gözlem yapmak için bile gelmemişlerdi. Bu HDP’nin hala CHP’li laiklerden oy alamayacağını göstermekte, Kürt ve bölünme korkusu hala Erdoğan’ın diktatörlüğünün korkusundan daha büyük. Selahattin Demirtaş’a duyulan sempati oya dönüşmüş değil.
Zaten Haziran Hareketi’nin hala bölünmemiş olması, HDP’ye oy verenlerinin diğerlerinden ayrılacak gücü, cesareti ve kararlılığı gösterememesi de bunun bir göstergesi olarak görülebilir. Eğer aşağılarda böyle bir kıta kayması olsaydı, Haziran hareketi bölünür; HDP’ye oy verecekler kesin tavır alır ve veya ayrılma tehdidiyle diğerlerini de desteklemeye zorlar; gelmezlerse köprüleri atardı.
*
İkincisi, Alevilerden HDP’nin küçümsenmeyecek oranda oy alacağı, CHP’li şehirli ve laiklerde görülmeyen HDP’ye belli bir kaymanın ya da yarılmanın, Aleviler içinde gerçekleştiği idi.
Çünkü hem alanda Aleviler görülüyordu, hem de daha önemlisi Kazlıçeşme alanının hemen yanındaki Cem evinin tavrında bu değişim yansıyordu.
Cem evi, Newroz gösterilerinde, Newroz hiçbir partinin adını taşımamasına rağmen, kapısını kapatır ayrılığını vurgulamaya çalışır, en fazla tuvalet gibi acil insani ihtiyaçlar için girilmesine müsaade ederdi.
Bu sefer HDP’nin mitingi olmasına rağmen kapılarını açmıştı, içinde yorgun insanlar ellerindeki bayrakları bir kenara dayamış olarak oturuyorlardı. Sınır kalkmıştı.
*
Toparlarsak, var olan güçler dengesi ve güçlerin konumlanışındaki değişmeler, HDP’nin yüzde on barajını aşmasını gerektiriyor.
Şu son beş günde köklü bir değişme olmazsa, yukarıda sıralanan güçlerin konumlanışındaki değişmeleri gösteren işaretler nedeniyle, HDP’nin yüzde onu aştığı; Erdoğan’ın başkanlık hayallerinin suya düştüğü kansındayım.
Son olarak şunlar eklenebilir:
Eğer son anda CHP’lilerin Erdoğan ve şeriat korkusu, Kürt ve bölünme korkusunu bastırır ve bu nedenle HDP’ye oy verirlerse, HDP büyük bir sürpriz yapar.
HDP’nin mitinglerinde Türk bayrağı görülmesi son anda böyle bir kayışa bir imkân sağlayabilir.
Yenikapı’da Gül’ün görülmemesi, AK Partililerin seçim sandıklarına gitmekte gönülsüz davranmasına yol açabilir.
Bu durumda sürpriz daha da büyür.
Demir Küçükaydın

02 Haziran 2015 Salı

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...