Eskiden İslamcı yazarların ilgi alanında bulunan Sabetaycılar, Yahudiler ve bunlar üzerine komplo teorileri, son zamanlarda Soner ve Küçük Yalçın'ların kitaplarıyla tekrar gündeme geldi.
Sanılanın aksine, bu kitaplarda neyin söylendiği değil,
niçin, şimdi ve nasıl söylendiği daha önemli ve anlamlıdır; toplumsal
sınıfların konum, yapı ve ilişkilerindeki değişmeleri anlamak için ilginç
ipuçları sunarlar. Herkesin bildiği gibi, tarih tarihle değil, bugünün
tartışmalarıyla ilgilidir ve bugün çatışan güçlerin çıkarlarını korumanın
aracıdır.
O hâlde soralım: "Bayram değil, seyran değil, eniştem
beni niye öptü?" Türkiye'nin devlet sınıflarının ya da Kemalist
nomenklatürün çıkar ve eğilimlerini yansıtan bu yazarlar niye Sabetaycılara
taktılar? Bu hangi toplumsal gücün eğilim, çıkar ve konumunun savunusudur?
Yirminci yüzyıla kadar İslam'ın yayıldığı ülkelerde bir Yahudi düşmanlığı yoktur. Yahudi düşmanlığı, Batı Ortaçağının Hristiyan ülkelerinde, kimi zaman tefeci-bezirgan sermayeye yönelik bir tepkinin; kimi zaman da kendileri tefeci bezirganlaşmış Hristiyan tüccarların ve burjuvaların, bezirgan bir kavim olan Yahudilere rekabetinin bir aracı olarak görülür.
Burjuva devrimleri Batı Avrupa'da Yahudileri gettodan
kurtarıp eşit yurttaşlar hâline getirdi. Bundan sonra Yahudiler devrimci
demokratik fikirlerin en büyük taşıyıcısı olmuşlar ve İbrani dininde derin
kökleri olan ve bütün Hristiyan ve İslam ihtilalci tarikatlara ilham veren
mesiyanik (mesihçi) gelenek üzerinden modern sosyalizmin de en büyük kurucuları
ve geliştiricileri olmuşlardır. Proletarya, yeryüzünde bin yıllık adil düzeni
kuracak modern bir Mesih'tir de.
Bu nedenle, burjuva devrimcisi mason derneklerinde de;
sosyalist ve işçi örgütlerinin içinde de, kapitalizmi ve komünizmi bir Yahudi
komplosu olarak gören teorileri haklı çıkarırcasına, Yahudiler toplumdaki
oranlarıyla kıyaslanamayacak bir nicelik ve nitelikte yer almışlardır. İçinden
Yahudilerin çıkarıldığı bir burjuva uygarlığından ve modern sosyalist ve işçi
hareketinden geriye pek bir şey kalmazdı.
Ne var ki, burjuvazinin ezilen sınıfların korkusu yüzünden
gericileşmesi ve modern toplumun siyasi örgütlenmesinin temeli olan ulusu,
yurttaşlık haklarıyla değil, dil, din, soy, etniyle tanımlamaya başlamasıyla
birlikte; burjuva gelişim Avrupa'da doğuya doğru yayıldıkça, Yahudileri
gettodan kurtaran burjuva devrimciliğinin —demokratik ve cumhuriyetçi, insan ve
yurttaş haklarına dayalı ulusçuluğun— yerini, dine, dile, soya dayanan
milliyetçilikle birlikte antisemitizm ve Yahudi pogromları almaya başladı.
Buna karşılık hem buna bir tepki olarak, hem de bizzat
kendisi de aynı gericileştirici eğilimin etkisinde olduğundan, Yahudi
burjuvazisi de demokratik ve cumhuriyetçi bir ulusçuluktan dile, dine, soya
dayanan Yahudi ulusçuluğuna, yani Siyonizm'e geçiş yaptı.
Ama aynı zamanda Yahudi işçiler ve aydınlar, burjuva
devrimlerinin ideallerinin tek tutarlı sürdürücüsü kalmış işçi hareketine daha
bir güçle yöneldi. Ve bu aşağı yukarı Sovyetlerin bürokratik bir kast
tarafından ele geçirilmesine kadar devam etti.
Yahudiler içindeki sosyalizm mi Siyonizm mi tartışması,
özünde, Yahudiler üzerindeki baskının tüm diller, dinler, kültürler, etniler
arasında eşitliği sağlayan devrimci ve demokratik bir ulusçulukla mı; yoksa
kendilerini dışlayanlar ve ezenlerinki gibi, dile, dine, soya dayanan bir
ulusçulukla mı son bulabileceği tartışmasıdır. Yani bugün Kürt hareketi içinde
Öcalan ve diğer Kürt milliyetçileri arasındaki tartışmadır.
Ne var ki, Sovyet devriminin geri bir ülkede olup
yayılamaması, tecrit ve sonunda bir bürokratik kastın iktidarının aracı olması;
bunun sonucu olarak, dünyadaki sosyalist hareketin de ulusu gerici burjuvazi
gibi dil, soy, etniyle tanımlaması ve demokratik geleneklere veda etmesi
sonucu, Yahudiler de, özellikle soykırımın da etkisiyle, önceleri hiçbir zaman
güç bulamamış gerici ulusçuluğa, yani Siyonizm'e akmaya başladılar.
Ve bu gerici milliyetçilikle kurulan İsrail devletinin
dünyanın aort damarını garanti altına almak için emperyalist ülkelerce
desteklenmesi sonucu, Siyonizm mi sosyalizm mi —yani ulusu dille, dinle, soyla
tanımlamayan demokratik cumhuriyetçi bir ulusçuluk mu; ulusu dile, dine,
etniye, soya göre tanımlayan bir ulusçuluk mu— çatışmasını bütün dünyada olduğu
gibi Yahudiler arasında da bugün Siyonizm kazanmış gibi görünmektedir.
Ama unutmamalı, yirminci yüzyılın başlarında da sosyalizm
karşısında Siyonizm'in en küçük bir şansı görülmüyordu.
İslam ülkelerinde Yahudi düşmanlığının ve Siyonist komplo
teorilerinin yankı bulması, İsrail devletinin kuruluşundan sonradır ve Arap ve
Müslüman burjuvazisinin eğilimlerini yansıtır.
Batı'nın emperyalistlerinin artık bir antisemitizme ihtiyacı
yoktur; aksine, Orta Doğu petrollerini garantilemek için Siyonist İsrail
devletinin varlığı ve ona destek hayati önemdedir.
Avrupa ve Almanya için, Nazilerin yaptığı Yahudi soykırımı
karşısındaki lanet törenleri, bu politikayı meşrulaştırmanın bir aracıdır.
Nasıl Türkiye'nin solcuları antiemperyalizm adına Genelkurmay politikalarının
destekçiliğini yaparlarsa, Alman solcuları da Nazi vahşetinin lanetlenmesi
adına Siyonist ırkçılığı "İsrail devletinin yaşama hakkı" diye
desteklerler ve hatta kendine "anti-nasyonalist" diyen kimileri
İsrail ve Amerikan bayraklarıyla yürüyüşler düzenlerler.
Ama aynı zamanda antisemitizm ithamı, ABD karşısında Arap
ülkelerini destekleyerek bir denge kurmaya çalışan Avrupalı emperyalistlere ve
güçlere karşı, ABD emperyalizminin ve ırkçı İsrail Siyonizminin onları hizaya
getirmeye yarayan bir sopasıdır. Örneğin bu çatışma geçen yıl Almanya'da,
Araplarla daha yakın ilişkileri savunan bir politikacının İsrail tarafından
manen yıldırılması ve onun da dayanamayıp intihar etmesi ile Siyonist bir talk
show'cunun kirli çamaşırlarının ortaya çıkarılarak yine manen saf dışı
edilmesinde olduğu gibi, "bir bizden bir sizden" mesajlarıyla zaman
zaman çok sert biçimlerde sürmektedir.
Arap ve İslam ülkelerindeki antisemitizm İsrail'in varlığıyla
doğrudan bağlıdır ve ondan sonra ortaya çıkmıştır; Siyonizm'e karşı Arap ve
Müslüman burjuvazisinin bir karşı tepkisi olarak.
Buna karşılık, Osmanlı'da burjuva devrimlerinde ve Türk
ulusunun yaratılmasında, yani Türk modernleşmesinde Yahudilerin oynadığı çok
özel rol nedeniyle, Türkiye'deki antisemitizm ve komplo teorileri daha eskilere
gider ve çok ayrı sebepleri vardır.
Osmanlı'da Müslüman devlet sınıfları, bütün fatih kavimler
gibi, haraçla yaşadıklarından ve devleti oluşturduklarından, bunlar arasında
ticaret ve zanaat "haşa min huzur tüccar taifesinden" denerek
aşağılanmıştır. Bu nedenle ticaret ve zanaat, zaten binlerce yıldır bu
alanlarda gelişmiş olan Hristiyan nüfusun işi olmuştur. Dolayısıyla da
burjuvazi ilk kez Hristiyanlar arasından çıkmıştır.
Ama Osmanlı topraklarında bu Hristiyan burjuvazi tarih
sahnesine geç çıkmıştır; dolayısıyla bu burjuvazi ortaya çıktığında, artık
dünyada sınıf olarak burjuvazi, demokratik ve cumhuriyetçi insan ve yurttaş
haklarına dayalı ulusçuluğu çoktan terk etmiş; dile, dine, etniye dayanan bir
ulusçuluğa geçmiştir. Öte yandan, bütün bu Hristiyan burjuva sınıflarının,
kendisinden dile, dine, soya dayanan uluslar ve ulusal devletler
kurabilecekleri bir nüfus vardır; Rumlar, Ermeniler ve diğer Balkan halkları
gibi.
Osmanlı topraklarında Hristiyan burjuvazi dışında, kendi
içinden bir burjuvazi çıkarmış tek istisna Yahudilerdir. Zaten Fenikelilerden
beri Akdeniz ticaretini elinde tutan; Venedik'e karşı Osmanlı ticaretini
güçlendirmek için İspanya'dan gelmeleri teşvik edilen, Doğu Akdeniz'in (Levant)
ticaret yolları ve liman şehirlerinde bir Yahudi burjuvazi oluşmuştur. Ayrıca
bu burjuvazinin önemli bir bölümü, daha önceki yüzyıllarda mesihçi bir hareket
ve tarikatın dışardan Müslüman görünmeyi kabul etmiş mensuplarından oluşan
"Sabetaycılar", "Selanikliler" veya "Dönmeler"den
oluşmaktadır.
Hristiyan halkların burjuvazisi ile hâlâ prekapitalist
dünyada yaşayan ve burjuva değişimlerde kendi varlığına ve yaşamına karşı bir
tehdit gören Müslüman ahali ve oluşacak burjuva devletlerin kendi varlığının
koşulu olan devleti yok edeceğini gören Müslüman devlet sınıfları arasındaki
çatışmanın yanı sıra, Yahudi burjuvazi ile Ermeni ve Rum Hristiyan burjuvazisi
arasında da bir rekabet ve çatışma bulunmaktadır. Bu durum da ister istemez,
prekapitalizmin temsilcisi Müslüman devlet sınıfları ve ahali ile modern Yahudi
burjuvazisi arasında bir çıkar ve konum ortaklığı yaratmıştır.
Gerek Osmanlı'nın Katolik engizisyona karşı sığınak sunması;
gerek İslam'ın kendini özüne dönmüş saf İbrahim dini ve İbrahim'i Müslüman
olarak görmesi; gerek Sabetaycıların Müslüman görünmesi gibi ek katalizörlerle
bu yakınlık daha da pekişmiştir.
Böylece, bir yanda burjuvazisi olmayan, Hristiyan ulus ve
burjuvaların tehdidi altında prekapitalist bir Müslüman nüfus ve devlet
sınıfları; diğer yanda yine bir burjuva olarak aynı tehdidi hisseden ve
Hristiyan burjuvaziyle rekabet içinde bulunan ama aynı dile ve dine sahip
içinden dayanacağı bir ulus yaratabileceği bir nüfustan yoksun Yahudi ve onun
bir biçimi olan Müslüman görünüşlü Sabetaycılardan oluşan bir burjuvazi vardır;
ve böylece "tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş"tur. Müslüman prekapitalizmin
devlet sınıflarının ve Müslüman halkın burjuvazisi yoktur; bir kısmı dış
görünüşüyle de Müslüman olan (Sabetaycılar) Yahudi burjuvazinin de dayanacağı
ve içinden bir ulus yaratacağı halkı yoktur.
Avrupa'daki Yahudiler arasında o zamanlar henüz Siyonizm çok
zayıftır ve ulaşılmaz bir hayal gibi görünmektedir. Bu nedenle bu Osmanlı
topraklarındaki Yahudi burjuvazisi için Siyonizm'in bir çekiciliği yoktur. Olsa
bile, Rum ve Ermeni burjuvazisinin tehdidi ve rekabetine karşı kısa vadede
somut bir çare olmaktan uzaktır. Öte yandan Avrupa'daki Yahudilerin çoğu,
devrimci demokratik özlemlerin biricik tutarlı savunucusu olan sosyalist ve
işçi hareketine angajedir; onlarla bu nedenle herhangi bir rezonans olmaz.
Çünkü bu Osmanlı Yahudi burjuvazisi de, tıpkı diğer Hristiyan burjuvalar gibi,
artık devrimci barutunu tükettiği bir çağın burjuvazisidir ve ulusu gerici
imparatorluk karşısında yurttaşlıkla tanımlayan devrimci demokratik bir
ulusçuluğa değil; soyla, dille, dinle tanımlayan gerici bir ulusçuluğa
eğilimlidir. Bu nedenle Avrupa'dan ideoloji ve teori olarak Aydınlanmanın
demokratik devrimciliği ya da sosyalizm değil, pozitivizm ve gerici
sosyolojiler ve gerici ulusçuluklar getirilir (Ziya Gökalp).
Ne sonra güçlenen Siyonizm ne de devrimci demokratik
idealleri savunan sosyalizm bu Yahudi burjuvazisinin siyasi projesi olamazdı.
Öte yandan çıkar ortaklıklarının beslediği olağanüstü bir olanak ortada
duruyordu: Müslüman ahaliden bir Türk ulusu yaratmak ve kendilerinin de o
ulusun burjuvazisi olması. Böylece Osmanlı devlet sınıfları ile Selanik ve
İzmir gibi şehirlerde özellikle yoğunlaşmış ama bütün ticaret yollarının düğüm
noktalarında da var olan Yahudiler ve Sabetaycılar arasında bir çıkar ve kader
ortaklığı ortaya çıktı. Bu İttihat ve Terakki'de açıkça görülebilir. Bugünkü
komplo teorileri bu ortaklığın somut görünümlerine dayanmaktadır.
Tabii Müslüman ahaliden bir Türk ulusu fikri hemen doğmadı,
önce Osmanlıcılık gibi denemeler de yapıldı. Bu Türk ulusu fikri oldukça sonra,
Avrupalıların Osmanlılara ve o topraklarda yaşayan Müslüman ahaliye Türk
demesi; Almanya'nın Rusya'yı arkadan kuşatmak ve Hint yolu için pan-Türkizmi
yaratıp beslemesi; daha önce İpek Yolu üzerinde bezirganlaşmış ve zenginleşmiş
Türk dilinden Hazar kavminin Musevi dinini benimsemesi ve bunların
kalıntılarından ortaya çıkmış burjuvazinin geliştirdiği bir Türk milliyetçiliğinin
etkileri gibi birçok rastlantının bir araya gelmesi sonucu ortaya çıkmıştır.
En ateşli Türk milliyetçileri ve Türk milliyetçiliğinin
kurucuları genellikle Yahudiler ve Sabetaycılar arasından çıkmıştır. Hasan
Tahsin ve Tekin Alp bunların en bilinen örnekleridir. Türklerin atası sayılan
Atatürk, Osmanlı devlet sınıfları ile bu Yahudi ve Sabetaycı burjuvazinin çıkar
ve kader ortaklığının en somut sembolüdür. Muhtemelen Sabetaycı bir kökenden
gelen, ama öyle olmasa bile Selanik nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan
Yahudilerin ve "Dönme"lerin kültürel atmosferinde; Kerayit
öğretmenlerden ders almış; bu "Dönme"lerin kurduğu modern okullarda
okumuş bir Osmanlı paşasıdır.
Denebilir ki, Yahudiler dünyada iki ulus yaratmış, iki devlet
kurmuştur: biri İsrail ulusu ve devleti, diğeri Türk ulusu ve devleti.
Batı Avrupa'nın Yahudileri kendilerini gettodan kurtaran
insan ve yurttaş haklarına dayalı ulusçulukla kendilerini kurtarmışken; Orta ve
Doğu Avrupa'nın Yahudileri bu devrimci demokrasiye sosyalizm bayrağı altında
işçi hareketi aracılığıyla ulaşmaya çalışırken, Osmanlı'daki Yahudiler, kader
ve çıkar ortaklığı içinde oldukları Osmanlı'nın Müslüman devlet sınıfları ile
birlikte, Müslüman ahaliden bir Türk ulusu yaratarak dile ve dine dayanan bir
ulusçulukla üçüncü ve gerici bir denemede bulundular.
Doğu Avrupa'nın Aşkenaz Yahudileri, Siyonist milliyetçilikle
İsrail devletini ve ulusunu kurmadan önce; Osmanlı'nın ve Levant'ın Sefarad
Yahudileri, Türk milliyetçiliğiyle Türk devletini kurdular.
Ama bunu yaparken, başına topladığı cinleri dağıtamayan
büyücüye de döndüler ve bizzat kendi yarattıkları bu gerici ulusçuluğun da sık
sık kurbanı olmaktan kurtulamadılar.
Anadolu'nun Hristiyan Rum ve Ermenilerinin fiziksel olarak
imhası, sadece Osmanlı devlet sınıflarının çıkarlarının savunusu değil; bu
Yahudi burjuvazisinin rakibinin tasfiyesi anlamına da geliyordu. Ne var ki, bu
Rum ve Ermeni burjuvazi ve üreticilerin tasfiyesi, Anadolu'nun üretim
ilişkilerini ve kültürel dünyasını, Fransa'daki Aziz Bartholomeus gecesi
katliamında olduğu gibi, en az yüz yıl geriye götürdü ve tefeci bezirganlığı,
derebeyliği ve devletçiliği —hasılı gericiliği— güçlendirdi. Bu da, laiklik denen,
dinlerin siyasi alanın dışına itilmesinin toplumsal temelini yok etti.
Şapka ve kıyafet inkılapları, bu Yahudi ve Sabetaycı
burjuvazinin, kendisinden Türk ulusunu yaratacağı Müslüman halkıyla görünür bir
farkının olmaması için yapılmıştı.
Ama Ermeni ve Rumların tasfiyesiyle güçlenen tefeci bezirgan
ve derebeyliğin ideolojisi Müslümanlıktı. Bu tefeci bezirganlığı kontrol
altında tutabilmek için, bir yandan laiklik adı altında bir resmî devlet
İslamlığı oturtuldu; diğer yandan yine aynı zorla kıyafet inkılapları.
Modern Türk devletinin kuruluşunda Yahudilerin oynadığı bu
özgül rol ve katliamların modern kapitalist üretim ve kültür ilişkilerini yok
ederek prekapitalizmi güçlendirmesi, Cumhuriyet döneminin tarihini ve
reformlarını belirler.
Bu nedenle Türkiye'deki Yahudi düşmanlığı, Arap ülkelerinden
önce, Hristiyan ahali ve burjuvazinin katliamlarıyla güçlenen Müslüman tefeci
bezirganlığın ve derebeyliğinin Kemalist modernleşmeye karşı mücadelesinin de
bir aracı olmuştur.
Daha sonra, Anadolu burjuvazisi —tam da büyük şehirlerin
Yahudi ve laik burjuvazisinin kıyafet inkılabını yaptığı nedenlerle, yani
sömürdüğü kitleden ve ulustan farklı olmamak için— yine aynı şekilde kıyafeti
bayrak yaptı. Antisemitizm ve komplo teorileri, taşranın Müslüman
burjuvazisinin bir yandan büyük şehirlerin Yahudi burjuvazisine karşı; diğer
yandan devlet sınıflarının egemenliğine ve onların bu ittifakına karşı
mücadelesinin bir silahı oldu uzun yıllar boyunca.
İhtiyacı olan malzemeyi de, önceleri Avrupa'da Hristiyan
ülkelerin gerici burjuvazisi tarafından geliştirilmiş, sonra Araplarca alınmış
komplo teorileri ve antisemitizmden alıyor; onları Türkiye tarihinin bu
özgüllüğüyle birleştirince, sadece kapitalizm, komünizm ve Siyonizm değil,
Kemalizm de bu komplonun bir ayağı olarak ortaya çıkıyordu. Bütün burjuva
devrimleri mason localarında örgütlenmemiş miydi? Marksist ve sosyalist
önderlerin çoğunun Yahudi olması bir tesadüf müydü? İşte, Türkiye'deki modernleşmeci
Kemalizm de bir Yahudi komplosu değil miydi? Bütün bunlar İslamiyet'e karşı
Yahudiliğin bir komplosu olduğunun başka türlü açıklaması olamazdı.
Ne var ki, son yıllarda, Anadolu'nun İslamcı burjuvazisi ile
büyük şehirlerin laik ve Yahudi kökenli burjuvazisi arasında fiilî bir
yakınlaşma başladı. Buna karşılık devlet sınıfları ile bu büyük şehirlerin laik
burjuvazisi arasında giderek büyüyen bir çatlak oluştu.
Kemalist devlet sınıflarının her türlü esneklikten yoksun,
özellikle Kürtleri inkâra yönelik politikası ve savaş masrafları burjuvazi için
çok ciddi engeller yaratıyordu. Türkiye dünya pazarına entegre olmalıydı ama
bunun için gerekli reformların önündeki en büyük engel bu devlet sınıflarıydı.
Böylece önceleri devlet sınıflarının gölgesinden çıkmayan Sabetaycı, Yahudi ve
laik burjuvazi, giderek siyasi iktidarı doğrudan sınıf olarak burjuvazi ele
almadıkça hiçbir reformun yapılamayacağı sonucuna ulaştı ve İkinci
Cumhuriyetçiliği geliştirmeye başladı. Ne var ki bu İkinci Cumhuriyetçilik,
şehirlerin modern ve genç tabakaları dışında, geniş ezilen yığınları harekete
geçirmeyi sağlayamadı.
Bunu Anadolu'nun yeni palazlanan burjuvazisinin genç kuşağı
başardı. Bu değişimi de birçok gelişme kolaylaştırdı. 1970'lerde Anadolu
burjuvazisinin ayrılıp Erbakan önderliğinde ayrı parti kurması, büyük ölçüde
petrodolarların desteğine ve Arap ülkelerinde büyük umutlar vadeden pazara
dayanıyordu. Ama arada geçen zamanda, bütün bu Arap pazarı hülyaları büyük
ölçüde yok olmuştu; bunun yerini Avrupa ve diğer ülkelerle ticaret almıştı. O
zamanlar Avrupa ve Ortak Pazar karşıtlığı bir olanak açarken şimdi Avrupa'ya
girmek hem yeni olanaklar ve pazarlar açar hem de siyasi iktidarı doğrudan ele
almak için daha iyi olanaklar sunardı.
Bütün bu ve benzeri değişmelerin sonucu olarak, yeni kuşak
taşranın İslamcı burjuvazisi ile büyük şehirlerin genellikle Yahudi, laik ve
Batıcı burjuvaları arasında Kemalist oligarşinin iktidar tekeline karşı bir
yakınlaşma doğmaktadır. AKP hem seçim başarısını bu yakınlaşmaya ve desteğe
borçludur hem de seçim sonrası politikaları bütünüyle bu yakınlaşmayı
güçlendiricidir.
Burjuvazi artık sınıf olarak gerçek siyasi iktidarı almak
istemektedir. Bürokrasinin ve ordunun gücünü korumasına karşı değil, hatta
ondan yanadır; ama siyasi iktidar kendi ellerinde kaldığı takdirde. Burjuvazi
artık, işçi hareketinin dünya çapında bir yenilgi yaşadığı, kendisi için hiçbir
tehlike olasılığının kalmadığı bu koşullarda kendine güveni kazanmış, hatta
işçilerin memnuniyetsizliğini kendi değirmenine akıtmayı başarmıştır. Ayrıca
yapacağı reformların sağlayacağı nispi refah ile önündeki birkaç on yılı
götürecek bir desteğe ulaşması bile söz konusudur. Bu durum, şimdiye kadar Doğu
Avrupa ülkelerindeki nomenklatür gibi yaşayan devlet sınıflarının imtiyazlarını
ve iktidarını ciddi biçimde tehdit etmektedir.
Burjuvazinin bu iki kanadının çıkarlarının birleşmesi,
ideolojik planda en iyi biçimde İkinci Cumhuriyetçiler ve siyasal İslam'ın
teorisyenleri arasındaki yakınlaşmada görülür.
İşte büyük şehirler burjuvazisinin ve bunların eğilimlerinin
kültür ve düşün hayatındaki uzantılarının ve temsilcilerinin, devlet sınıfları
ile arasındaki farkın giderek açılması sonucunda, elindeki iktidar tekelini
sorgulayan burjuvazinin yeni tavrına karşı bürokratik oligarşinin mücadelesinin
bir aracı olarak ortaya çıkar son zamanlardaki Sabetaycılık ve komplo
teorileri. Siyasal İslam'ın Yahudi burjuvazisine karşı komplo teorilerine
ihtiyacı yoktur; aksine bunları unutmak ve unutturmaktan çıkarlıdır. Buna
karşılık şimdi bürokratik oligarşinin bu teorilere ihtiyacı vardır;
burjuvazinin siyasi iktidar tekelini ele geçirme girişimlerine karşı.
Ne var ki, Kemalist oligarşinin bu Sabetaycılık üzerine
komplo teorilerinin bazı güçlükleri vardır ve kendisini de vurur.
Öncelikle şimdiye kadar, kendisine karşı mücadele ettiklerini
söyledikleri İslamcılarla aynı tezlerde birleşmiş bulunuyorlar.
Ama asıl önemlisi, savunduklarını söyledikleri laiklik ve
cumhuriyet, Türklük ve Türk devleti de bir "Sabetaycı komplosu" değil
midir?
Atatürk'ün hadi soyu bir yana, kültürü ve toplumsal
şekillenmesi öyle değil mi?
O zaman, eğer söyledikleri gibi bir "Sabetaycılar
komplosu" geçerliyse, bizzat kendileri de bu komplonun bir ürünüdürler.
O zaman komplo teorilerinin mantığıyla varılacak sonucun şu
olması gerekir: Sabetaycı komployu açıklayan bu tartışmaların kendisi bir
Sabetaycı komlosudur.
A'yı söyleyen B'yi de söyler. Söyleyenler de çıkacaktır.
15 Haziran 2004 Salı
Yazıda bir alman politikacının intihar ettiğinden söz ediyorum. bugünkü kanım MOSSAD tarafından öldürüldüğüdür.
demeneler kitabım şu adrastan indirilebilir:
https://disk.yandex.com.tr/i/SAfWVotlulgOyQ

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder