12 Nisan 2026 Pazar

Sabetaycılar, Yahudiler, Anti-Semitizm ve Kemalizm

Eskiden İslamcı yazarların ilgi alanında bulunan Sabetaycılar, Yahudiler ve bunlar üzerine komplo teorileri, son zamanlarda Soner ve Küçük Yalçın'ların kitaplarıyla tekrar gündeme geldi.

Sanılanın aksine, bu kitaplarda neyin söylendiği değil, niçin, şimdi ve nasıl söylendiği daha önemli ve anlamlıdır; toplumsal sınıfların konum, yapı ve ilişkilerindeki değişmeleri anlamak için ilginç ipuçları sunarlar. Herkesin bildiği gibi, tarih tarihle değil, bugünün tartışmalarıyla ilgilidir ve bugün çatışan güçlerin çıkarlarını korumanın aracıdır.

O hâlde soralım: "Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?" Türkiye'nin devlet sınıflarının ya da Kemalist nomenklatürün çıkar ve eğilimlerini yansıtan bu yazarlar niye Sabetaycılara taktılar? Bu hangi toplumsal gücün eğilim, çıkar ve konumunun savunusudur?

Yirminci yüzyıla kadar İslam'ın yayıldığı ülkelerde bir Yahudi düşmanlığı yoktur. Yahudi düşmanlığı, Batı Ortaçağının Hristiyan ülkelerinde, kimi zaman tefeci-bezirgan sermayeye yönelik bir tepkinin; kimi zaman da kendileri tefeci bezirganlaşmış Hristiyan tüccarların ve burjuvaların, bezirgan bir kavim olan Yahudilere rekabetinin bir aracı olarak görülür.

Burjuva devrimleri Batı Avrupa'da Yahudileri gettodan kurtarıp eşit yurttaşlar hâline getirdi. Bundan sonra Yahudiler devrimci demokratik fikirlerin en büyük taşıyıcısı olmuşlar ve İbrani dininde derin kökleri olan ve bütün Hristiyan ve İslam ihtilalci tarikatlara ilham veren mesiyanik (mesihçi) gelenek üzerinden modern sosyalizmin de en büyük kurucuları ve geliştiricileri olmuşlardır. Proletarya, yeryüzünde bin yıllık adil düzeni kuracak modern bir Mesih'tir de.

Bu nedenle, burjuva devrimcisi mason derneklerinde de; sosyalist ve işçi örgütlerinin içinde de, kapitalizmi ve komünizmi bir Yahudi komplosu olarak gören teorileri haklı çıkarırcasına, Yahudiler toplumdaki oranlarıyla kıyaslanamayacak bir nicelik ve nitelikte yer almışlardır. İçinden Yahudilerin çıkarıldığı bir burjuva uygarlığından ve modern sosyalist ve işçi hareketinden geriye pek bir şey kalmazdı.

Ne var ki, burjuvazinin ezilen sınıfların korkusu yüzünden gericileşmesi ve modern toplumun siyasi örgütlenmesinin temeli olan ulusu, yurttaşlık haklarıyla değil, dil, din, soy, etniyle tanımlamaya başlamasıyla birlikte; burjuva gelişim Avrupa'da doğuya doğru yayıldıkça, Yahudileri gettodan kurtaran burjuva devrimciliğinin —demokratik ve cumhuriyetçi, insan ve yurttaş haklarına dayalı ulusçuluğun— yerini, dine, dile, soya dayanan milliyetçilikle birlikte antisemitizm ve Yahudi pogromları almaya başladı.

Buna karşılık hem buna bir tepki olarak, hem de bizzat kendisi de aynı gericileştirici eğilimin etkisinde olduğundan, Yahudi burjuvazisi de demokratik ve cumhuriyetçi bir ulusçuluktan dile, dine, soya dayanan Yahudi ulusçuluğuna, yani Siyonizm'e geçiş yaptı.

Ama aynı zamanda Yahudi işçiler ve aydınlar, burjuva devrimlerinin ideallerinin tek tutarlı sürdürücüsü kalmış işçi hareketine daha bir güçle yöneldi. Ve bu aşağı yukarı Sovyetlerin bürokratik bir kast tarafından ele geçirilmesine kadar devam etti.

Yahudiler içindeki sosyalizm mi Siyonizm mi tartışması, özünde, Yahudiler üzerindeki baskının tüm diller, dinler, kültürler, etniler arasında eşitliği sağlayan devrimci ve demokratik bir ulusçulukla mı; yoksa kendilerini dışlayanlar ve ezenlerinki gibi, dile, dine, soya dayanan bir ulusçulukla mı son bulabileceği tartışmasıdır. Yani bugün Kürt hareketi içinde Öcalan ve diğer Kürt milliyetçileri arasındaki tartışmadır.

Ne var ki, Sovyet devriminin geri bir ülkede olup yayılamaması, tecrit ve sonunda bir bürokratik kastın iktidarının aracı olması; bunun sonucu olarak, dünyadaki sosyalist hareketin de ulusu gerici burjuvazi gibi dil, soy, etniyle tanımlaması ve demokratik geleneklere veda etmesi sonucu, Yahudiler de, özellikle soykırımın da etkisiyle, önceleri hiçbir zaman güç bulamamış gerici ulusçuluğa, yani Siyonizm'e akmaya başladılar.

Ve bu gerici milliyetçilikle kurulan İsrail devletinin dünyanın aort damarını garanti altına almak için emperyalist ülkelerce desteklenmesi sonucu, Siyonizm mi sosyalizm mi —yani ulusu dille, dinle, soyla tanımlamayan demokratik cumhuriyetçi bir ulusçuluk mu; ulusu dile, dine, etniye, soya göre tanımlayan bir ulusçuluk mu— çatışmasını bütün dünyada olduğu gibi Yahudiler arasında da bugün Siyonizm kazanmış gibi görünmektedir.

Ama unutmamalı, yirminci yüzyılın başlarında da sosyalizm karşısında Siyonizm'in en küçük bir şansı görülmüyordu.

İslam ülkelerinde Yahudi düşmanlığının ve Siyonist komplo teorilerinin yankı bulması, İsrail devletinin kuruluşundan sonradır ve Arap ve Müslüman burjuvazisinin eğilimlerini yansıtır.

Batı'nın emperyalistlerinin artık bir antisemitizme ihtiyacı yoktur; aksine, Orta Doğu petrollerini garantilemek için Siyonist İsrail devletinin varlığı ve ona destek hayati önemdedir.

Avrupa ve Almanya için, Nazilerin yaptığı Yahudi soykırımı karşısındaki lanet törenleri, bu politikayı meşrulaştırmanın bir aracıdır. Nasıl Türkiye'nin solcuları antiemperyalizm adına Genelkurmay politikalarının destekçiliğini yaparlarsa, Alman solcuları da Nazi vahşetinin lanetlenmesi adına Siyonist ırkçılığı "İsrail devletinin yaşama hakkı" diye desteklerler ve hatta kendine "anti-nasyonalist" diyen kimileri İsrail ve Amerikan bayraklarıyla yürüyüşler düzenlerler.

Ama aynı zamanda antisemitizm ithamı, ABD karşısında Arap ülkelerini destekleyerek bir denge kurmaya çalışan Avrupalı emperyalistlere ve güçlere karşı, ABD emperyalizminin ve ırkçı İsrail Siyonizminin onları hizaya getirmeye yarayan bir sopasıdır. Örneğin bu çatışma geçen yıl Almanya'da, Araplarla daha yakın ilişkileri savunan bir politikacının İsrail tarafından manen yıldırılması ve onun da dayanamayıp intihar etmesi ile Siyonist bir talk show'cunun kirli çamaşırlarının ortaya çıkarılarak yine manen saf dışı edilmesinde olduğu gibi, "bir bizden bir sizden" mesajlarıyla zaman zaman çok sert biçimlerde sürmektedir.

  •  

Arap ve İslam ülkelerindeki antisemitizm İsrail'in varlığıyla doğrudan bağlıdır ve ondan sonra ortaya çıkmıştır; Siyonizm'e karşı Arap ve Müslüman burjuvazisinin bir karşı tepkisi olarak.

Buna karşılık, Osmanlı'da burjuva devrimlerinde ve Türk ulusunun yaratılmasında, yani Türk modernleşmesinde Yahudilerin oynadığı çok özel rol nedeniyle, Türkiye'deki antisemitizm ve komplo teorileri daha eskilere gider ve çok ayrı sebepleri vardır.

Osmanlı'da Müslüman devlet sınıfları, bütün fatih kavimler gibi, haraçla yaşadıklarından ve devleti oluşturduklarından, bunlar arasında ticaret ve zanaat "haşa min huzur tüccar taifesinden" denerek aşağılanmıştır. Bu nedenle ticaret ve zanaat, zaten binlerce yıldır bu alanlarda gelişmiş olan Hristiyan nüfusun işi olmuştur. Dolayısıyla da burjuvazi ilk kez Hristiyanlar arasından çıkmıştır.

Ama Osmanlı topraklarında bu Hristiyan burjuvazi tarih sahnesine geç çıkmıştır; dolayısıyla bu burjuvazi ortaya çıktığında, artık dünyada sınıf olarak burjuvazi, demokratik ve cumhuriyetçi insan ve yurttaş haklarına dayalı ulusçuluğu çoktan terk etmiş; dile, dine, etniye dayanan bir ulusçuluğa geçmiştir. Öte yandan, bütün bu Hristiyan burjuva sınıflarının, kendisinden dile, dine, soya dayanan uluslar ve ulusal devletler kurabilecekleri bir nüfus vardır; Rumlar, Ermeniler ve diğer Balkan halkları gibi.

Osmanlı topraklarında Hristiyan burjuvazi dışında, kendi içinden bir burjuvazi çıkarmış tek istisna Yahudilerdir. Zaten Fenikelilerden beri Akdeniz ticaretini elinde tutan; Venedik'e karşı Osmanlı ticaretini güçlendirmek için İspanya'dan gelmeleri teşvik edilen, Doğu Akdeniz'in (Levant) ticaret yolları ve liman şehirlerinde bir Yahudi burjuvazi oluşmuştur. Ayrıca bu burjuvazinin önemli bir bölümü, daha önceki yüzyıllarda mesihçi bir hareket ve tarikatın dışardan Müslüman görünmeyi kabul etmiş mensuplarından oluşan "Sabetaycılar", "Selanikliler" veya "Dönmeler"den oluşmaktadır.

Hristiyan halkların burjuvazisi ile hâlâ prekapitalist dünyada yaşayan ve burjuva değişimlerde kendi varlığına ve yaşamına karşı bir tehdit gören Müslüman ahali ve oluşacak burjuva devletlerin kendi varlığının koşulu olan devleti yok edeceğini gören Müslüman devlet sınıfları arasındaki çatışmanın yanı sıra, Yahudi burjuvazi ile Ermeni ve Rum Hristiyan burjuvazisi arasında da bir rekabet ve çatışma bulunmaktadır. Bu durum da ister istemez, prekapitalizmin temsilcisi Müslüman devlet sınıfları ve ahali ile modern Yahudi burjuvazisi arasında bir çıkar ve konum ortaklığı yaratmıştır.

Gerek Osmanlı'nın Katolik engizisyona karşı sığınak sunması; gerek İslam'ın kendini özüne dönmüş saf İbrahim dini ve İbrahim'i Müslüman olarak görmesi; gerek Sabetaycıların Müslüman görünmesi gibi ek katalizörlerle bu yakınlık daha da pekişmiştir.

Böylece, bir yanda burjuvazisi olmayan, Hristiyan ulus ve burjuvaların tehdidi altında prekapitalist bir Müslüman nüfus ve devlet sınıfları; diğer yanda yine bir burjuva olarak aynı tehdidi hisseden ve Hristiyan burjuvaziyle rekabet içinde bulunan ama aynı dile ve dine sahip içinden dayanacağı bir ulus yaratabileceği bir nüfustan yoksun Yahudi ve onun bir biçimi olan Müslüman görünüşlü Sabetaycılardan oluşan bir burjuvazi vardır; ve böylece "tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş"tur. Müslüman prekapitalizmin devlet sınıflarının ve Müslüman halkın burjuvazisi yoktur; bir kısmı dış görünüşüyle de Müslüman olan (Sabetaycılar) Yahudi burjuvazinin de dayanacağı ve içinden bir ulus yaratacağı halkı yoktur.

Avrupa'daki Yahudiler arasında o zamanlar henüz Siyonizm çok zayıftır ve ulaşılmaz bir hayal gibi görünmektedir. Bu nedenle bu Osmanlı topraklarındaki Yahudi burjuvazisi için Siyonizm'in bir çekiciliği yoktur. Olsa bile, Rum ve Ermeni burjuvazisinin tehdidi ve rekabetine karşı kısa vadede somut bir çare olmaktan uzaktır. Öte yandan Avrupa'daki Yahudilerin çoğu, devrimci demokratik özlemlerin biricik tutarlı savunucusu olan sosyalist ve işçi hareketine angajedir; onlarla bu nedenle herhangi bir rezonans olmaz. Çünkü bu Osmanlı Yahudi burjuvazisi de, tıpkı diğer Hristiyan burjuvalar gibi, artık devrimci barutunu tükettiği bir çağın burjuvazisidir ve ulusu gerici imparatorluk karşısında yurttaşlıkla tanımlayan devrimci demokratik bir ulusçuluğa değil; soyla, dille, dinle tanımlayan gerici bir ulusçuluğa eğilimlidir. Bu nedenle Avrupa'dan ideoloji ve teori olarak Aydınlanmanın demokratik devrimciliği ya da sosyalizm değil, pozitivizm ve gerici sosyolojiler ve gerici ulusçuluklar getirilir (Ziya Gökalp).

Ne sonra güçlenen Siyonizm ne de devrimci demokratik idealleri savunan sosyalizm bu Yahudi burjuvazisinin siyasi projesi olamazdı. Öte yandan çıkar ortaklıklarının beslediği olağanüstü bir olanak ortada duruyordu: Müslüman ahaliden bir Türk ulusu yaratmak ve kendilerinin de o ulusun burjuvazisi olması. Böylece Osmanlı devlet sınıfları ile Selanik ve İzmir gibi şehirlerde özellikle yoğunlaşmış ama bütün ticaret yollarının düğüm noktalarında da var olan Yahudiler ve Sabetaycılar arasında bir çıkar ve kader ortaklığı ortaya çıktı. Bu İttihat ve Terakki'de açıkça görülebilir. Bugünkü komplo teorileri bu ortaklığın somut görünümlerine dayanmaktadır.

Tabii Müslüman ahaliden bir Türk ulusu fikri hemen doğmadı, önce Osmanlıcılık gibi denemeler de yapıldı. Bu Türk ulusu fikri oldukça sonra, Avrupalıların Osmanlılara ve o topraklarda yaşayan Müslüman ahaliye Türk demesi; Almanya'nın Rusya'yı arkadan kuşatmak ve Hint yolu için pan-Türkizmi yaratıp beslemesi; daha önce İpek Yolu üzerinde bezirganlaşmış ve zenginleşmiş Türk dilinden Hazar kavminin Musevi dinini benimsemesi ve bunların kalıntılarından ortaya çıkmış burjuvazinin geliştirdiği bir Türk milliyetçiliğinin etkileri gibi birçok rastlantının bir araya gelmesi sonucu ortaya çıkmıştır.

En ateşli Türk milliyetçileri ve Türk milliyetçiliğinin kurucuları genellikle Yahudiler ve Sabetaycılar arasından çıkmıştır. Hasan Tahsin ve Tekin Alp bunların en bilinen örnekleridir. Türklerin atası sayılan Atatürk, Osmanlı devlet sınıfları ile bu Yahudi ve Sabetaycı burjuvazinin çıkar ve kader ortaklığının en somut sembolüdür. Muhtemelen Sabetaycı bir kökenden gelen, ama öyle olmasa bile Selanik nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan Yahudilerin ve "Dönme"lerin kültürel atmosferinde; Kerayit öğretmenlerden ders almış; bu "Dönme"lerin kurduğu modern okullarda okumuş bir Osmanlı paşasıdır.

Denebilir ki, Yahudiler dünyada iki ulus yaratmış, iki devlet kurmuştur: biri İsrail ulusu ve devleti, diğeri Türk ulusu ve devleti.

Batı Avrupa'nın Yahudileri kendilerini gettodan kurtaran insan ve yurttaş haklarına dayalı ulusçulukla kendilerini kurtarmışken; Orta ve Doğu Avrupa'nın Yahudileri bu devrimci demokrasiye sosyalizm bayrağı altında işçi hareketi aracılığıyla ulaşmaya çalışırken, Osmanlı'daki Yahudiler, kader ve çıkar ortaklığı içinde oldukları Osmanlı'nın Müslüman devlet sınıfları ile birlikte, Müslüman ahaliden bir Türk ulusu yaratarak dile ve dine dayanan bir ulusçulukla üçüncü ve gerici bir denemede bulundular.

Doğu Avrupa'nın Aşkenaz Yahudileri, Siyonist milliyetçilikle İsrail devletini ve ulusunu kurmadan önce; Osmanlı'nın ve Levant'ın Sefarad Yahudileri, Türk milliyetçiliğiyle Türk devletini kurdular.

Ama bunu yaparken, başına topladığı cinleri dağıtamayan büyücüye de döndüler ve bizzat kendi yarattıkları bu gerici ulusçuluğun da sık sık kurbanı olmaktan kurtulamadılar.

Anadolu'nun Hristiyan Rum ve Ermenilerinin fiziksel olarak imhası, sadece Osmanlı devlet sınıflarının çıkarlarının savunusu değil; bu Yahudi burjuvazisinin rakibinin tasfiyesi anlamına da geliyordu. Ne var ki, bu Rum ve Ermeni burjuvazi ve üreticilerin tasfiyesi, Anadolu'nun üretim ilişkilerini ve kültürel dünyasını, Fransa'daki Aziz Bartholomeus gecesi katliamında olduğu gibi, en az yüz yıl geriye götürdü ve tefeci bezirganlığı, derebeyliği ve devletçiliği —hasılı gericiliği— güçlendirdi. Bu da, laiklik denen, dinlerin siyasi alanın dışına itilmesinin toplumsal temelini yok etti.

Şapka ve kıyafet inkılapları, bu Yahudi ve Sabetaycı burjuvazinin, kendisinden Türk ulusunu yaratacağı Müslüman halkıyla görünür bir farkının olmaması için yapılmıştı.

Ama Ermeni ve Rumların tasfiyesiyle güçlenen tefeci bezirgan ve derebeyliğin ideolojisi Müslümanlıktı. Bu tefeci bezirganlığı kontrol altında tutabilmek için, bir yandan laiklik adı altında bir resmî devlet İslamlığı oturtuldu; diğer yandan yine aynı zorla kıyafet inkılapları.

Modern Türk devletinin kuruluşunda Yahudilerin oynadığı bu özgül rol ve katliamların modern kapitalist üretim ve kültür ilişkilerini yok ederek prekapitalizmi güçlendirmesi, Cumhuriyet döneminin tarihini ve reformlarını belirler.

Bu nedenle Türkiye'deki Yahudi düşmanlığı, Arap ülkelerinden önce, Hristiyan ahali ve burjuvazinin katliamlarıyla güçlenen Müslüman tefeci bezirganlığın ve derebeyliğinin Kemalist modernleşmeye karşı mücadelesinin de bir aracı olmuştur.

Daha sonra, Anadolu burjuvazisi —tam da büyük şehirlerin Yahudi ve laik burjuvazisinin kıyafet inkılabını yaptığı nedenlerle, yani sömürdüğü kitleden ve ulustan farklı olmamak için— yine aynı şekilde kıyafeti bayrak yaptı. Antisemitizm ve komplo teorileri, taşranın Müslüman burjuvazisinin bir yandan büyük şehirlerin Yahudi burjuvazisine karşı; diğer yandan devlet sınıflarının egemenliğine ve onların bu ittifakına karşı mücadelesinin bir silahı oldu uzun yıllar boyunca.

İhtiyacı olan malzemeyi de, önceleri Avrupa'da Hristiyan ülkelerin gerici burjuvazisi tarafından geliştirilmiş, sonra Araplarca alınmış komplo teorileri ve antisemitizmden alıyor; onları Türkiye tarihinin bu özgüllüğüyle birleştirince, sadece kapitalizm, komünizm ve Siyonizm değil, Kemalizm de bu komplonun bir ayağı olarak ortaya çıkıyordu. Bütün burjuva devrimleri mason localarında örgütlenmemiş miydi? Marksist ve sosyalist önderlerin çoğunun Yahudi olması bir tesadüf müydü? İşte, Türkiye'deki modernleşmeci Kemalizm de bir Yahudi komplosu değil miydi? Bütün bunlar İslamiyet'e karşı Yahudiliğin bir komplosu olduğunun başka türlü açıklaması olamazdı.

Ne var ki, son yıllarda, Anadolu'nun İslamcı burjuvazisi ile büyük şehirlerin laik ve Yahudi kökenli burjuvazisi arasında fiilî bir yakınlaşma başladı. Buna karşılık devlet sınıfları ile bu büyük şehirlerin laik burjuvazisi arasında giderek büyüyen bir çatlak oluştu.

Kemalist devlet sınıflarının her türlü esneklikten yoksun, özellikle Kürtleri inkâra yönelik politikası ve savaş masrafları burjuvazi için çok ciddi engeller yaratıyordu. Türkiye dünya pazarına entegre olmalıydı ama bunun için gerekli reformların önündeki en büyük engel bu devlet sınıflarıydı. Böylece önceleri devlet sınıflarının gölgesinden çıkmayan Sabetaycı, Yahudi ve laik burjuvazi, giderek siyasi iktidarı doğrudan sınıf olarak burjuvazi ele almadıkça hiçbir reformun yapılamayacağı sonucuna ulaştı ve İkinci Cumhuriyetçiliği geliştirmeye başladı. Ne var ki bu İkinci Cumhuriyetçilik, şehirlerin modern ve genç tabakaları dışında, geniş ezilen yığınları harekete geçirmeyi sağlayamadı.

Bunu Anadolu'nun yeni palazlanan burjuvazisinin genç kuşağı başardı. Bu değişimi de birçok gelişme kolaylaştırdı. 1970'lerde Anadolu burjuvazisinin ayrılıp Erbakan önderliğinde ayrı parti kurması, büyük ölçüde petrodolarların desteğine ve Arap ülkelerinde büyük umutlar vadeden pazara dayanıyordu. Ama arada geçen zamanda, bütün bu Arap pazarı hülyaları büyük ölçüde yok olmuştu; bunun yerini Avrupa ve diğer ülkelerle ticaret almıştı. O zamanlar Avrupa ve Ortak Pazar karşıtlığı bir olanak açarken şimdi Avrupa'ya girmek hem yeni olanaklar ve pazarlar açar hem de siyasi iktidarı doğrudan ele almak için daha iyi olanaklar sunardı.

Bütün bu ve benzeri değişmelerin sonucu olarak, yeni kuşak taşranın İslamcı burjuvazisi ile büyük şehirlerin genellikle Yahudi, laik ve Batıcı burjuvaları arasında Kemalist oligarşinin iktidar tekeline karşı bir yakınlaşma doğmaktadır. AKP hem seçim başarısını bu yakınlaşmaya ve desteğe borçludur hem de seçim sonrası politikaları bütünüyle bu yakınlaşmayı güçlendiricidir.

Burjuvazi artık sınıf olarak gerçek siyasi iktidarı almak istemektedir. Bürokrasinin ve ordunun gücünü korumasına karşı değil, hatta ondan yanadır; ama siyasi iktidar kendi ellerinde kaldığı takdirde. Burjuvazi artık, işçi hareketinin dünya çapında bir yenilgi yaşadığı, kendisi için hiçbir tehlike olasılığının kalmadığı bu koşullarda kendine güveni kazanmış, hatta işçilerin memnuniyetsizliğini kendi değirmenine akıtmayı başarmıştır. Ayrıca yapacağı reformların sağlayacağı nispi refah ile önündeki birkaç on yılı götürecek bir desteğe ulaşması bile söz konusudur. Bu durum, şimdiye kadar Doğu Avrupa ülkelerindeki nomenklatür gibi yaşayan devlet sınıflarının imtiyazlarını ve iktidarını ciddi biçimde tehdit etmektedir.

Burjuvazinin bu iki kanadının çıkarlarının birleşmesi, ideolojik planda en iyi biçimde İkinci Cumhuriyetçiler ve siyasal İslam'ın teorisyenleri arasındaki yakınlaşmada görülür.

İşte büyük şehirler burjuvazisinin ve bunların eğilimlerinin kültür ve düşün hayatındaki uzantılarının ve temsilcilerinin, devlet sınıfları ile arasındaki farkın giderek açılması sonucunda, elindeki iktidar tekelini sorgulayan burjuvazinin yeni tavrına karşı bürokratik oligarşinin mücadelesinin bir aracı olarak ortaya çıkar son zamanlardaki Sabetaycılık ve komplo teorileri. Siyasal İslam'ın Yahudi burjuvazisine karşı komplo teorilerine ihtiyacı yoktur; aksine bunları unutmak ve unutturmaktan çıkarlıdır. Buna karşılık şimdi bürokratik oligarşinin bu teorilere ihtiyacı vardır; burjuvazinin siyasi iktidar tekelini ele geçirme girişimlerine karşı.

Ne var ki, Kemalist oligarşinin bu Sabetaycılık üzerine komplo teorilerinin bazı güçlükleri vardır ve kendisini de vurur.

Öncelikle şimdiye kadar, kendisine karşı mücadele ettiklerini söyledikleri İslamcılarla aynı tezlerde birleşmiş bulunuyorlar.

Ama asıl önemlisi, savunduklarını söyledikleri laiklik ve cumhuriyet, Türklük ve Türk devleti de bir "Sabetaycı komplosu" değil midir?

Atatürk'ün hadi soyu bir yana, kültürü ve toplumsal şekillenmesi öyle değil mi?

O zaman, eğer söyledikleri gibi bir "Sabetaycılar komplosu" geçerliyse, bizzat kendileri de bu komplonun bir ürünüdürler.

O zaman komplo teorilerinin mantığıyla varılacak sonucun şu olması gerekir: Sabetaycı komployu açıklayan bu tartışmaların kendisi bir Sabetaycı komlosudur.

A'yı söyleyen B'yi de söyler. Söyleyenler de çıkacaktır.

15 Haziran 2004 Salı

 

Bu yazıyı 2004 yılında yazıp yayınlamıştık. daha sonra Denemeler isimli kitabımıza da aldık. Hem yalçın Küçük dolayısıyla hem de İsrail siyonizmi nedeniyle bir hatırlatma olarak yayınlayalım dedik. Aslında yazıda öngörülenler de gerçekleşmiş bulunuyor.
Yazıda bir alman politikacının intihar ettiğinden söz ediyorum. bugünkü kanım MOSSAD tarafından öldürüldüğüdür.
demeneler kitabım şu adrastan indirilebilir:
https://disk.yandex.com.tr/i/SAfWVotlulgOyQ




Hiç yorum yok: