8 Nisan 2015 Çarşamba

Taner Akçam’ın Yazısı, CHP’nin Önseçimi ve Seçimler

Çok tekrarlanan bir söz var: parti için demokrasi olmadan olmaz. İşte CHP parti içi demokrasi uyguladı, adaylarını seçimle belirledi.
Örneğin bugün Taner Akçam, “Siyaset zor Zanaat” diye bir yazı yazmış ve benzer fikirleri başka bir bağlamda tekrarlıyor.
 “HDP adayları demokratik mekanizmalarla seçilmiyor; atanıyorlar. Ancak ve ancak İmralı ve Kandil’in onay verdikleri aday gösterilebilecek! Aday atamak anti-demokratik bir yöntem! Parti içi demokrasisi olmayan bir partinin, ne kadar demokrasi savaşçısı olabileceği ciddi bir soru!” (Taner akçam, “Siyaset Zor Zanaat”, Taraf)
(Akçam’ın anlattıklarının ne kadar gerçeği yansıttığı ayrıca tartışılabilir ama varsayalım ki öyledir. Özü gözden yitirmemek için öyle olduğunu varsayalım.)

Bütün bu formülasyonlar tam da küçük burjuvazinin kafasına uygun, küçük burjuvazinin hoşuna giden haplar, reçeteler, formüllerdir. Küçük burjuvazi hap bağımlısıdır, “hapçıdır”. Karmaşık süreçleri, her derde deva haplarla açıkladığını ve anladığını ve de çözdüğünü sanır.
Sovyet devleti neden çökmüştür? Parti için demokrasi olmadığından.
Tekçi görüşler diktatörlüğü götürür ondan yanlıştır gibi binlerce hapı vardır. Her gün bir kaçını yutmazsa yaşayamaz.
Bu gibi formüller hem ciddi bir analitik eleştiri karşısında duramazlar; hem de aslında son derece gerici ve anti demokratik bir anlayışın dışa vurumudurlar.

Tekçi Görüş ya da Parti İçi Demokrasi Örneği

Demokrasi her biri kendisinin en doğru olduğuna inanan görüş veya programladır çoğunluğu kazanma ve onun oyunu alma mücadelesidir.
Tekçi görüşle demokrasi çelişmez.
Herhangi bir görüşün iktidara gelmesinin, bu yarışma koşullarını değiştirebileceği bir devlet yapısının kendisi demokrasi ile çelişir.
Ama bu gerçek çelişkiyi yok sayıp da, tekçi görüşü sorun gibi göstermek; gerçek sorunu gizlemek olduğundan, insanların geri yanlarına hitap ederek,  demokrasi düşmanlarına ve diktatörlere hizmet eder.
Aynı şekilde, parti içi demokrasi uygulamayan partiler de demokrasi ile çelişmez.
Demokrasilerde parti içi demokrasi uygulamayan partilerin de çoğunluğu kazanmak için diğerleriyle eşit koşullarda görüş ve programlarını savunma hakkı olur.
Ama sorunu, devletin yapısında görmeyip de, parti içi demokrasi sorunuymuş gibi göstermek, aslında, gizli bir varsayım olarak, sosyalist bir devlette bir tek partinin egemen olacağını kabul etmek, bu partinin demokratik olursa o devletin demokratik olacağı sonucunu çıkarmak demektir.
Görüldüğü gibi, anti demokratik öz, kendini her zaman ve neredeyse daima, demokrasiyi sözde savunan haplar biçiminde ifade eder.

Genel Olarak Demokrasi

Demokrasi her şeyden önce, “azınlığın çoğunluğa uymasını ilke olarak kabul eden rejim” demektir.
Bu, Lenin’in de vurguladığı gibi, genel olarak Demokrasidir.
Genel olarak demokrasi, sanılanın aksine, en korkunç gericilikle uzlaşabilir ve onun aracı olabilir.
Çoğunluk demokrat değilse, en gerici ve anti demokratik kararları demokratik olarak alabilir.
Bu nedenle, sosyalistler özel bir demokrasiden yanadırlar.
Çoğunluk ne kadar büyük olursa olsun, hakkında karar alamayacağı bir takım hakları tanıyan bir demokrasiden yanadırlar.
Bu nedenle özünde her demokrasinin bir diktatörlük olduğunda ısrar ederler.
Genel olarak demokraside, örneğin Türkiye’de, çoğunluk, demokratik bir şekilde, ülkenin çoğu Müslüman, Müslüman olmayan azınlık da İslam dinini öğrenmeli, demokrasi bunu gerektirir diyebilir ve diyor. Okullarda sorunlu din dersinin nesnel anlamı budur. Her gün kulağı patlatırcasına okunan ezanlar budur. Ben madem çoğunluğum, benim ezanımı mecburen dinleyeceksiniz demektedir.
Genel olarak demokraside, Türkler, bir çoğunluğuz, herkes okullarda bizim dilimizi öğrenmeli, bizim tarihimizi okumalı diyebilir ve diyor. Bu genel olarak demokrasidir. Bu Erdoğan’ın, politik İslamcıların genel olarak demokratik çoğunluğunun anladığı demokrasidir. Bu CHP’nin anladığı demokrasidir.
Ama özel olarak demokraside, herkesin ana dilinde eğitimin bir hak olduğu demokraside; kimse bu hakka dokunamaz; bu hakka dokunmaya kalkmak, hakkı savunma hakkını doğurur. İktidarda hangi görüş çoğunluk olursa olsun,  yasalar ve devlet aygıtı bu hakkı savunmakla görevli olur. (Dolayısıyla değişen çoğunluğa ve iktidara göre hakların çiğnenmesini ve ortadan kaldırılmasını engellemek için, merkezi olmayan bir devlet demokrasinin olmazsa olmazdır. Ve yine demokrasi bu hakların diktatörlüğünden başka bir şey de değildir. Ben insanların ana dilinde eğitim hakkını tanımıyorum diyenler üzerinde bir diktatörlüktür aynı zamanda demokrasi.)
Ama biz Özel Olarak demokrasi’yi şimdilik bir yana koyalım.
Henüz genel olarak demokrasiye bile çok uzağız çünkü…

Çoğunluklar ve Partiler

Peki, demokrasi genel olarak Azınlığın çoğunluğa uymasını kabul eden rejim ise, çoğunluk nasıl oluşacak?
Modern toplumda sistematik görüşleri ve programları olan partiler, alternatifler (burada parti sözcüğünü hukuki ya da siyasi anlamıyla değil, sistematik görüşler, programlar anlamında kullanıyoruz. Klasik Marksist metinlerde bu anlamda da kullanılır.) olmadan, çoğunluklar ve azınlıklar ortaya çıkamaz, dolayısıyla genel anlamıyla bile demokrasi gerçekleşemez.
Sistematik ifade edilmemiş 500 görüş içinden çoğunluklar ve azınlıklar oluşamaz.
Aslında hemen her zaman, beş yüz farklı görüşün sistematik olmayan ifadesi, gizli bir egemenliğin bir örtüsü ve aracı olmaktan başka bir anlam taşımaz.
Bunun en tipik örneğini Gezi’de ve parklarda gördük.
En son 10dan Sonra’nın kuruluş toplantısında da. Bir “Deja vu” idi o toplantı.

Gezi’nin ve Park Forumları’nın Anti Demokratik Karakteri

Gezi’de ve Park forumlarında, herkes kalkıp üç dakika konuşuyordu. Bunun adı da “doğrudan demokrasi” oluyordu. Geziciler kendilerine hayranlıkla “ay ne kadar doğrudan demokratiğiz” diye âşık oluyorlardı.
Gezi ve parklar en anti demokratik işleyiş mekanizmasına sahipti.
Çünkü çoğunlukların ve azınlıkların oluşmasının yolunu tıkıyorlar. Çoğunluğu atomlarına ayrışmış olarak tutmanın aracı oluyorlardı. Bunda başarılı da olundu.
Çünkü ortada örgütsüz, sistematik görüşlerin demokrasi ile ilgisini bilmeyen, siyasi bakımdan henüz çok ham bir geniş kitle; bir de kırk yıldır her türlü manüplasyonda pişmiş örgütler vardı.
Örgütler sanki kendileri yokmuşlar gibi yaparak, sözde herkese söz hakkı tanıyarak, tüm kitleyi atomlarına ayrışmış halde tutuyorlar; bölüyorlar ve kendi borularını böylece öttürüyorlardı.
Örgütler, geniş kitlenin geri yanlarını okşayarak, “ayy ne kadar güzel demokrasi” korosunun sesini yükseltiyorlardı; bunun demokrasiyle ilgisi olmadığına dair bir mücadele yürütmedikleri gibi; bunu dile getirmek isteyen bizim gibilerin sesini kısıyorlardı. Hem de o siyasi bakımdan ham kitlenin bir iş yapabilme arzularını kullanarak. Bu sorunları dile getirme çabalarına, “ayy şimdi bunları mı tartışacağız. Bir laf değil iş yaparız. İşin yeri de “Workshoplar”, “komisyonlar” diyerek.
Çoğunluk ve azınlıkların oluşumunu engellemenin biçimi de şöyle oluyordu. Herkese üç dakika konuşma hakkı tanınıyordu. Herkes üç dakikalık bir içini dökme seansında “arınıyor”du. İş yapılıyor görünmek için de, işleri, isimleri ve var oluşları ve sınırlanmaları hiçbir şekilde tartışılmamış “Komisyonlar” veya “Workshoplar”a havale ediliyordu öneriler.
Komisyonlar ve Workshoplar, ancak ortak bir anlayış ya da karar var olduğunda o kararın nasıl uygulanacağına ilişkin organlar olabilirler. Sanki nasıl örgütlenileceği; tartışmaların nasıl düzenleneceği tartışılmış; bu konuda azınlıklar çoğunluklar ve karar oluşmuşçasına hareket edildiği için, tam da bu yapılması gereken iş gözlerden ve gündemden uzak tutularak var olan anti demokratik ve manüplatif sistem sürdürülüyordu.
Bu sistem ancak gezicilerin siyasi hamlığı ile mümkün olabiliyordu. Bugün Parklarda ve Dayanışmalarda çalışanlar en azından bu hamlıkları bir ölçüde aştılar denebilir mi?
En azından epey bir kimse için bu hamlığın aşılmadığı 10dan Sonra’nın toplantısında görüldü.
10’dan Sonra’nın toplantısı, Parklarda yaşanan bu anti demokratik ve manüplatif sistemin bir tekrarıydı. O gerilikle bir mücadele değil, onun benimsenmesi ve sürdürülmesiydi.
Girişte çalışma gruplarına komisyonlara veya çalışma gruplarına kayıtlar yapılıyor; bir “moderatör” çıkıp, gündemi ve nasıl çalışılacağı üzerine bir tartışma açmadan, üçer dakikalık sözler veriyordu. Çoğunluklar azınlıkların oluşması imkânsız kalıyordu. Gezi Parkalarındakinin bir benzerini tekrarlıyordu.
Azınlık ve çoğunluklar dolayısıyla sistematik görüşlere dayanan farklı partilerin oluşmasına ve bunların eşit koşullarda mücadele edip çoğunluğu kazanma haklarına imkân tanımayan her toplantı, her demokrasi gösterisi, anti demokratik bir gizli egemenliğin aracıdır.
Biz yine henüz Gezicilerin kenarına bile varamadığı “genel olarak demokrasi”ye gelelim.

Kişiler değil Partiler

Modern toplumda azınlıklar ve çoğunluklar partiler aracılığıyla oluşurlar. İnsanlar kişilere değil, partilere, programlara oy verirler.
Kapitalizm öncesi ilişkilerin güçlü olduğu yerlerde, modern bireylerin henüz gelişmediği yerlerde, kişiler belirleyici olurlar.
Diğer nedenlerin yanı sıra, parti için demokrasinin demokrasiyi geliştireceği önermesi, sadece genel olarak demokrasinin gericiliğin aracı olabileceği gerçeğinin üstünü örttüğü için değil; aynı zamanda bu somut sosyolojik gerçekleri de gözlerden gizleyerek, tarih ve toplum üstü bir “doğru”nun, bir dogmanın ifadesi olduğu için de yanlıştır.
Örneğin herhangi bir etkili ailenin veya aşiretin üyesi olan bir kişi, bu gücünü kullanarak, her zaman çoğunluğu sağlayabilir bir parti içi demokraside.
Yani “parti için demokrasi” anti demokratik bir siyasetin aracı olabilir. Bunun tersi de doğrudur. Pek ala genel siyasi hedefleri ele alan ve mahalli eşraf veya güçlü ailelerin kendi çıkarlarını öne alan politika ve etkilerini sınırlamaya yönelik hiç de “Parti içi Demokrasi” sayılamayacak bir yöntem, son derece demokratik sonuçlar yaratabilir.
Bunun en somut örneği HDP’nin kendisidir.
CHP’yi “parti içi demokrasi” ile önseçim yapmaya; bu araçla eski kuşakları tasfiye etmeye; birçok kadın adaya seçilebilir yer sunmaya zorlayan, “Parti içi demokrasi”den yoksun HDP’nin varlığı ve artan etkisidir.
Parti içi demokrasi olmadan demokratik bir parti olunmaz sözü genel bir ilke olarak palavradır.
Tarih ve toplum üstü bir “doğru”dan, bir dogmadan başka bir şey değildir.

Parti İçi Demokrasi Anti Demokratik Sonuçların Aracı Olabilir

Bir partinin görüşlerini savunacak ya da temsil edecek kişileri, merkezi oylamayla mı, seçimle mi seçtiğinin, örneğin ülkedeki seçim sonuçlarının demokratik mi olacağı konusuyla bir ilgisi yoktur
Bu, o partinin programını aptalca mı akıllıca mı savunduğu sorunuyla ilgilidir.
Yanlış bir hedef ve program için akıllıca politikalar katmerli yanlışlardır. Yani hizmet ettiği politika ve program açısından değerlendirilebilirler.
Taktikler, örgüt biçimleri tabi oldukları ve hizmet etmesi beklenen amaçlar açısından bir anlam taşırlar.
Amaçları hiçbir eleştiri konusu yapmadan, taktikleri eleştirmek aslında karşı tarafa hizmet etmekten başka bir anlama gelmez.
Somut olarak CHP’nin önseçimini ele alalım.

CHP’nin Önseçimi’nin Nesnel Sonucu Anti demokratik karakterdedir

Pek CHP’nin önseçim yapması demokrasi mücadelesi ve Erdoğan’ın diktatörlük heveslerini engelleyebilmek bakımından hayırlı mı olmuştur?
Hayır, hayırsız olmuştur.
Çünkü CHP’den yüz çevirip HDP’ye oy vermeye niyetlenmiş bir sürü insan, bu gazla şimdi tekrar CHP’ye yönelebilir.
CHP’ye yönelmeleri ve HDP’ye oy vermemeleri ise, HDP’nin barajı aşmasını tehlikeye atar; bu da Erdoğan’ın başkanlık sistemine geçmesini mümkün kılar.
Görüldüğü gibi, var olan somutta, CHP’nin kendi oyu arttıracağı taktik ve örgütlenme biçimleri, nesnel olarak anti demokratik sonuçlar doğurur.
Ayrıca CHP’nin programı ve hedefleri demokratik olmadığı için, bu “demokratik” önseçim bu antidemokratik programın gücünü ve etkisini arttıracağı; antidemokratik karakterinin görülmesini engelleyeceği için de antidemokratiktir.

HDP’nin Etkisi Olmasaydı?

Öte yandan, CHP’nin böyle yapmasını zorlayan da bizzat HDP’nin varlığıdır.
HDP, CHP’den oy çekiyor olmasaydı; HDP’nin başarıları ve politik ağırlığı artıyor olmasaydı, CHP böyle sola kayma ve gençleşme ve kadınlaşma operasyonu yapamazdı.
CHP’nin şimdi yaptığı tıpkı İsmet İnönü’nün, 1960’larda, TİP’in yükselişi karşısında bu yükselişi engellemek için, “Ortanın Solundayız” demesinden farksızdır.

HDP’nin Önseçim Yapmaması Demokratik Karakterdedir

HDP’nin merkezi olarak seçmesi hiçbir antidemokratik karakter taşımaz.
Bu onun kendi amaçları açısından eleştirilebilir.
Demokratik karakterli programını toplumda daha etkili noktaya getirip getiremediği bakımından eleştirilebilir.
Peki, HDP’nin bu yöntemi izlemesi doğru mu olmuştur?
Kanımızca doğrudur.
Çünkü bölgelerdeki insanlar hem dar görüşlüdürler hem de bir yığın eşrafın, etkili ailelerin bürokratların etkisi ve ağırlığı çok büyüktür.
Bunu engellemek için, hareketin genel ve nihai çıkarlarını göz önünde tutan kadroların; daha doğru ve isabetli kararlar vermiş olma olasılığı yüksektir.

Taner Akçam’ın Sözlerinin Somut Anlamı

Şimdi bütün bunlar veri iken, Taner Akçam’ın sözleri ne anlam gelmektedir?
Taner Akçam’ın bu yazısı, aslında “HDP’ye oy verin, ben oyumu HDP’ye vereceğim”  dememek için bin dereden su getirmekten başka bir şey değildir somutta.
Taner Akçam, “Bu seçimlerde, en acil sorun Erdoğan’ın diktatörlüğün engellemektir; bunun en etkili yolu da HDP’ye oy vermektir” dememekte, diyememektedir.
HDP’ye saldırmaktadır. Bunu ise sadece bir tek cümlesinde bile, bir yığın yanlış önermelerle yapmaktadır.
Yani aslında Taner Akçam, “parti içi demokrasiyi” savunur gibi görünerek, HDP’ye oy verin demeyerek, Erdoğan’ın kişi diktatörlüğü heveslerinin basit bir aracı olmaktadır.
Bu Müftüoğlu’ndan Taner Akçam’a kadar, eski Dev-Yolcuların geniş bir kesiminin karakteristiğidir. Bunun sosyolojik nedenleri vardır. Şehir orta sınıfı, Türk küçük burjuvazisinin Türk milliyetçiliğinin bir yansımasıdır.
70‘li yıllarda, AP faşistleri sokağa salınca CHP’li aileler de çocuklarını onlara karşı sipere sürdü. (Benzerini bir ölçüde Gezi’de de yaşadık.)
Dev Yol bu geniş kitle hareketinin örgütlenmesinden başka bir şey değildi. CHP örgütleri aynı zamanda faşistlere karşı mücadele içinde radikalleşen gençlerin karargâhlarıydı. Bu nedenle Dev-Yol’da hiçbir zaman Marksist bir teorik damar; uluslar arası işçi ve sosyalist geleneğin izi görülmez. Tek tük insanlarda görülür onlar da zatin genel olarak orada tam yerlerini bulamazlar.
Bu nedenle Kürt hareketine karşı alerjileri vardır. Hiçbir zaman şöyle açık bir tavır alamazlar:
“Bu seçim Erdoğan’ın kişi diktatörlüğüne evet ya da hayır seçimidir.
Her kim ki bu özelliğin üstünü örter veya atlar, o fiilen Erdoğan’ın diktatörlüğüne hizmet eder.
Nesnel olarak böyle olur bu.
Bu durumdan kurtulmanın bir tek yolu vardır: HDP’ye oy vereceğini ilan etmek ve HDP’ye oy verilmesini istemek.
Programından vs. dolayı değil; Erdoğan’ın diktatörlüğünü engellemenin biricik etkili ve garantili yolu olduğu için.
Bunu söyleyemeyen, açıkça ifade edemeyen herkesin gideceği yer Erdoğan’ın yanıdır.”
Demediler, diyemiyorlar ve diyemeyecekler.
Diyenler ise zaten orada duramaz.
(Burada doğrudan konumuz değil ama geçer ayak şunu da not edelim ki, Akçam, aynı yazıda “siyasetin doğrusu yok” gibi bir rölativizmi savunurken, “Parti için demokrasi olmazsa demokrasi savaşçısı olamaz” doğrusunu ortaya atarak kendi kendini çürütüyor. Siyasetin doğrusu yoksa bu da doğru değildir. Eğer bu doğruysa, siyasetin doğrusu yoktur önermesi yanlıştır. Rölativizm ve mutlak doğrular aynı madalyonun iki yüzüdür. Ama bu bir başka yazının konusu olsun, ilerde bir gün vaktimiz olursa.)
Demir Küçükaydın
08 Nisan 2015 Çarşamba


Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...