7 Nisan 2015 Salı

Erdoğan’ı Sevenler Niçin Erdoğan’a Oy Vermemeli

Çünkü gerçek dost, dostluğu kaybetmek pahasına, dostuna hatalarını söyleyendir.
Bırakalım bütün siyaseti bir yana, Erdoğan’ın bir insan olarak iyiliğini isteyenler bile Erdoğan’a oy vermeyerek ona iyilik yapmış olurlar.
Neden böyle? Kısaca açıklayalım.
Bugün Erdoğan’ı çok seven iki tür insan vardır:
1)      Alt sınıflardan olup son on yılda, Erdoğan’ın başında olduğu AK Parti iktidarında hayatında belli iyileşmeler yaşamış milyonlarca insan, Erdoğan’ı temiz duygularla sevmektedir. Hastanesinden, genel ulaşımına; yardımından, Toki evlerine kadar hayatlarında birçok küçük ve önemli değişiklikler gerçekleşmiştir ve bunu Erdoğan’dan bilmektedirler.  Bu nedenle sadece bir politikacı olarak değil, bir insan olarak da onu sevmektedirler. Seçimler’de Erdoğan’a oy vererek bu sevgilerini ve desteklerini ifade etmeyi düşünmektedirler

2)      Bir de, ihalelerden, kentsel dönüşümlerden, destek ve imtiyazlardan nemalanan; bu nemalanma karşılığında “havuz”lara bir miktar bağışlarda bulunan işeverenler ve zenginler ile Erdoğan’a istediği şeyleri söyleyen; onun kapı kulu olmuş bir danışmanlar, gazetecilerden başlayıp; şurada veya burada bir mevki elde etmiş kişilere kadar bütünüyle kişisel çıkar ve kariyer üzerinden Erdoğan’ı sevenler ordusu da bulunmaktadır. Bunların sevgisi çıkara kişisel çıkara ve kariyere dayanan satın alınmış bir sevgidir. Bunlar Erdoğan’ın ayağı kaydığında ona en acımasız şekilde saldıracak olanlardır.
Bizim sözümüz bunlara değil, birinci kategoriden yoksul ve alt kesimlerden olup da Erdoğan’ı seven; onu kendilerinin temsilcisi, çıkarlarının savunucusu gibi görenlere.
*
İlk bakışta Erdoğan gerçekten de çok başarılı ve alt sınıfların çıkarlarını koruyan bir politikacı gibi görülür.
Ancak Erdoğan’ın başarısı gibi görünen bütün özellikler aslında onun şansıdır başarısı değil; Erdoğan hiçbir şeye karışmadığında; ekonomi ve politikayı oluruna bıraktığında başarılı olmuştur; ne zaman bir işe müdahale ettiyse bir çuval inciri berbat etmiştir.
Bu yazıda en tipik birkaç özellik üzerinden bunu göstermeye çalışalım.
Erdoğan’ın en başarılı göründüğü an ekonomi politikalarıdır. İktidarında epey yüksem büyüme hızları yakalanmış; bunun yanı sıra genel zenginleşme ve büyüme içinde ezilen ve alt kesimlerin payında oransal bir büyüme de gerçekleşmiştir.
Ancak bu iki özelliğe de baktığımızda şunu görürüz:
Bu başarı Erdoğan’ın değildir.
Erdoğan kendinden önceki hükümetin kestaneleri ateşten çıkarmasının sefasını sürmüştür.
Erdoğan derviş’in koyduğu ekonomi politikayı kılına dokunmadan izlemiştir. Hatta iktidarının ilk dönemlerinde, Derviş’in kadrosunu bile olduğu gibi korumuş; sonra kendi getirdikleri de aynı politikanın sadık izleyicileri olmuşlardır.
Yani Erdoğan hiçbir şey yapmadığında başarılı olmuştur.
Ancak son zamanlarda Ekonomi politikasına müdahale etmeye başlayınca ekonomi dengesini yitirmeye başlamıştır.
Bu sadece ekonomide değil, her alanda böyledir.
Ama biz ekonomide kalalım.
Ancak bu başarı gibi görünen sonuç bile aslında korkunç bir başarısızlığa karşılık düşer.
Çünkü erişilenlerin başarı olup olmadığı, ancak erişilmesi mümkün olanlarla kıyaslanarak anlaşılabilir.
Erdoğan ve başarısından söz edenler ise hep onu önceki dönemlerin politikacılarıyla karşılaştırıyorlar. Bu diğerlerine göre iyi olduğunu gösterebilir ama mümkün olana göre nerede olduğunu göstermez.
Şimdi neden başarısız bunu göstermeye çalışalım.
Ama bunun için biraz konudan uzaklaşır gibi yapmamız, kapitalizmin tarihindeki belli büyüme dönem ve biçimleri konusuna kısa da olsa bir bakmamız gerekiyor.
Kapitalizmin tarihinde ekonominin esas dinamiğini, lokomotifini oluşturmuş ve oluşturan sanayi dalları vardır. Bunlar tüm bir dönemin politika ve sosyal ilişkilerini belirlerler.
Örneğin Dokumacılık ve dokuma fabrikaları bir dönem Dünya ve Britanya ekonomisinin motoruydu. Su gücüyle çalışan; kanal boylarına kurulan dokuma fabrikaları ve mekikler Britanya imparatorluğunun doğuş dönemlerinin alâmetifarikasıydı. Bugün bile kullanılan “asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl”; “İngiliz kuponu” gibi sözler o zamanlardan kalmadır.
Bu dönem, aynı zamanda Osmanlılar, Hindistan, Çin gibi ülkelerde geleneksel dokumacılığın bu rekabet karşısında yok olduğu; milyonlarca insanın açlık ve işsizliğe mahkûm olduğu bir dönemdir.
Bunu demir yollarının ve buharlı makinelerin yaygınlaşması izledi. Örneğin Kovboy filmleri bir bakma demiryollarının Amerika Kıtasını ağlarla örüşünün hikâyesidir. Güneyin otlaklarındaki hayvanlar, demiryollarıyla Chicago’nun salhanelerine getirilirler, oradan Amerikan ve dünya pazarına sunulurlar. Bu inekleri otlatan ve nakleden işçilerdir özünde Kovboylar. Her işçinin cebine koyup çalabildiği, ucuz müzik aleti ağız armonikası veya mızıka,  Blues şarkılarında hala bir lokomotifin gidişinin tempolarını çalar. Osmanlı’nın son dönemlerindeki Şimendiferler (Demirden ocaklar); Berlin Bağdat Demir yolları, filmlerin vazgeçilmez sahnesi Haydarpaşa, Sirkeci garları, Birinci Dünya savaşları; Nazım’ın bir trenin çuh çuhlarını hatırlatan Mehmet Mehmetçik şiirleri hep kapitalizmin bu döneminin imgeleri olarak hafızalarda yer etmiştir.
Bu dönemlerde işçilerin yaşam ve çalışma şartları; hakları ve örgütleri de farklı olmuştur.
Dokumacılık döneminde işçiler hala esnaflık ve zanaatkârlık dönemi kalıntısı, meslek sendikalarında örgütleniyorlardı. Bu sendikalar büyük ölçüde zanaatkâr loncaları karakterindeydiler. Örneğin aynı fabrikadaki boyacıların ayrı, dokumacıların ayrı, iplikçilerin ayrı sendikaları oluyordu.
Demir yollarının yükselişi, kömür ve çelik üretiminin büyümenin esas alanları haline gelmesi ile birlikte, eski meslek sendikalarının yerini Sanayi sendikaları almaya başladı. Yani sendikalar, bir işkolundaki tüm işçileri kapsıyordu artık. Bugün dünyada İşçi Bayramı olarak kutlanan 1 Mayıs’ın ortaya çıkışına yol açan olaylar aynı zamanda meslek sendikalarının yerini sanayi tipi sendikaların almasına da denk düşer.
Ancak yirminci yüzyılın başında kapitalizm emperyalizm çağına geçerken aynı zamanda, ekonomik büyümenin lokomotifi olan alan da değişti. Patlarlı motorlar, yani petrol ve otomobil üretimi ekonomik büyümenin motoru oldu. Buna bağlı olarak tüm ekonomik ve sosyal yapı da değişti.
Çünkü örneğin herkes bir tren alamazdı, ama trende seyahat edebilirdi. Trende seyahat şehrin merkezine Tren istasyonlarını getiriyordu. (Osmanlılar gibi yarı sömürge ülkelerde ise, tren istasyonları, şehirlere uğramadan, kenarından geçer. Çünkü onlar hammadde nakli için inşa edilmişlerdir.) İşyeri ve ev hala birbirine yakın, yayan gidilebilecek uzaklıklarda bulunuyordu. Ama otomobilde durum tamamen değişiyordu.
Otomobilleri üretmek yetmezdi, artı değerin üretilmesi yetmez, o malların satılması ve üretilmiş artı değerin gerçekleşmesi gerekir. Bu otomobilleri –sadece zengin sınıflar alabildiği sürece bu alan ekonominin motoru olamıyordu.
Fordist üretim teknikleri, hem otomobillerin seri ve ucuz üretimini mümkün kıldı; hem de bu seri ve ucuz üretimi yapan işçilerin birer otomobil alarak sabah akşam işlerine otomobille gidip gelmelerini; hafta sonu veya yılda bir kere o arabalarıyla bir yerlere gidip daha iyi sömürülmek için işgücünü yeniden kendi keselerinden karşılamalarını da mümkün kıldı. Böylece şehirler yolların ve otomobillerin istilasına uğradı. Yaşam alanı ile çalışma alanı arasındaki mesafe uzadı ve birbirinden koptu. Özetle bugün alıştığımız şehirler ortaya çıktı.
Neredeyse tüm Yirminci Yüzyıl, otomobilin sanayinin motoru olduğu bir büyüme ve yayılmayla geçti denebilir.
Bu dönüşüm, iki savaş arası dönemde, önce ABD’de Ford’un T modeliyle başladı. Hitler’in Otoban inşaatları ve örneğin Volkswagen (Halk Arabası) üretimi ile Almanya’da da bir başlangıç yaptıysa da ABD dışındaki esas egemenliğini İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde gerçekleştirdi. Fransa’da Renault, Citroen; İtalya’da Fiat vs. hep bu dönemin markalarıdır.
Örneğin işçinin otomobil alması için işe gidip geleceği yol yapmak gerekiyordu. Uzun yolla işe gidip gelmek mümkün olunca işçiler artık fabrikaların yanındaki çamur içindeki mahallelerde değil; başka bir yerdeki blok apartmanlara veya bahçeli evlerde yaşamaya başlıyorlardı. Ama böyle yerlerde yaşayınca işe gidip gelmek için mecburen bir otomobil alması gerekiyordu. Böylece otomobiller insanlar için değil; insanlar otomobiller var olur hale geliyorlardı.
Tabii kapitalistlerin kar etmesi için bu işleri devletin yapması gerekiyordu. Türkiye’deki Toki benzeri blok apartmanlar; Türkiye’deki duble yol benzeri otobanlar hep devlet tarafından finansa ediliyordu. Devletin harcamalar yapıp, talep yaratıp üretimi canlandırması; böylece ekonomik büyümeyi etkilemesine Keynezyanizm denmektedir. Fordizm döneminin ekonomi politikası Keynezyanizmdir denebilir. Bunlar tarihte ikiz kardeş gibi yer almışlardır.
Seksenler ve doksanlardan sonra da bilindiği gibi, bilgisayarın ortaya çıkmasıyla birlikte “postfordizm”, “postmodernizm” denen döneme geçildiği; motorun bu alanlara kaydığı söylenebilir.
İler ülkeler seksenli ve doksanlı yollarda ekonomilerini ve sanayilerinin yapısını bu dönemin ihtiyaçlarına uyarlayacak derin değişiklikler gerçekleştirdiler. Önceki yüzyılın başının fabrikaları, kültür merkezlerine dönüştürüldü.
İleri ülkelerin Post Fordizme geçişiyle birlikte, neredeyse yüz yıllık bir gecikmeyle Kore, Türkiye, Brezilya, Hindistan, Çin, Meksika, İspanya vs. gibi ülkelerin Fordizme geçişi başladı.
İşte Erdoğan iktidarına denk gelen son on yıl, bir bakıma Türkiye’nin Fordist bir topluma dönüşmesi dönemidir denilebilir. Erdoğan ve AKP iktidarı, bir bakıma, savaş sonrası Avrupa’sının çeyrek yüz yılda kat ettiği yolun on yılda ama alaturka ve Asyalı bir biçimde kat edilmesinden başak bir şey değildir.
Paralellikler saymakla bitmez:
İkinci dünya savaşının Türkiye’deki karşılığı bütün 1990’ları kapsayan Özel Savaş Rejimi’dir.
Savaşın bitişinde Avrupa’ya akan Marshall yardımları, 2000’li yılların bol ve ucuz dövizinin karşılığı gibidir.
1948’de Almanya’daki para reformu ve hazırlığı; Derviş’in uygulamaya koyduğu tedbirler ve Türkiye’de Para reformu, altı sıfırın atılmasıdır.
Avrupa’daki Otobanların karşılığı “Duble Yollar”dır
Savaş sonrası Avrupa’sındaki Sosyal Devlet’in karşılığı yardımlar, hastane hizmetlerinde iyileştirmeler vs.dir. Sigara yasakları vs. de hep bu bağlamda anlaşılabilir. Sigara yasaklarıyla sosyal masrafların azaltılması hedeflenmektedir.
TOKİ evleri savaş sonrası Avrupa’sının siteleri gibidir.
Ve bütün bu yıllarda ekonominin esas motoru, inşaat ve araba satışları ve üretimi olagelmiştir.
Dikkat edelim, bütün bunları bir başarı olarak görsek bile ki Erdoğan bu başarıların rantını yiyor politik olarak, bu başarılarda kendisinin hiçbir şey yapması gerekmemiş hiçbir şeye karışmayarak bu başarıyı elde etmiştir.
Ancak mümkün olan ile karşılaştırdığımızda bu başarının bir başarısızlık olduğu da görülür.
Evet, neredeyse yüz yıl sonra Fordist bir topluma doğru bir dönüşüm yaşamıştır toplum ama nasıl.
Örneğin, Avrupa’nın savaş sonrasında işçilerin oturduğu ilk blok siteler yapılırken öncesinde bu konuda bir deney yoktu. Blok apartmanların nasıl insanlık dışı tavuk kümesleri olduğu; nasıl sosyal ilişkileri bitirdiği; ilerde oraların nasıl birer uyuşturucu ve suç ocağı haline geleceği bilinmiyordu. Avrupa bütün bunları yaşadı, gördü ve yıllardır bu apartmanları havaya uçurmakla meşgul.
Ortada böyle bir deney varken, Türkiye’de her yerde şehrin dışında bir tepede, blok apartmanlar, TOKİ evleri yapıldı. Çok değil, on yıl sonra oralarda büyüyen çocuklar tüm topluma doğup büyüdükleri insanlık dışı koşulların sonuçları olarak döneceklerdir.
Öte yandan, yine deney gösterdi ki, üretim ve yaşam yerlerinin bu uzaklığı ve kopukluğu insanların ömürlerinin yollarda geçmesi sonucunu doğurmaktadır. Modern toplumda ise en büyük lüks ve hayat kalitesini sağlayan şey zamandır; stresten uzak anlardır.
O halde bir parça olsun Avrupa’nın yaşadığı sorunlardan dersler çıkarmış bir iktidar, öreticilerin yaşadıkları yerleri üretim alanlarına yakın yapar; yaşayanların izoleliği yerine geniş sosyal ilişki olanakları yaratır; dikine blok apartmanlardansa; yatay bahçeli; Viktorya dönemi İngiltere’si işçi hareketinin bir kazanımı sayılabilecek bahçeli evler yapardı.
Bunlar aynı masraflarla, hatta belki daha ucuza da yapılabilirdi. Ayrıca bunlar daha az ekzoz gazı, daha az petrol ithalatı gibi bir yığın ek avantaj da sağlardı.
Bütün bunlarla karşılaştırdığımızda, Erdoğan’ın başarısı gibi görünen Sosyal Siteler bile aslıda büyük bir başarısızlığı temsil ederler.
Bu her alanda böyledir.
Avrupa’da Sosyal Demokrat ve İşçi Partileri savaş sonrası dönemde İşçilere Sosyal Haklar sağladılar. Türkiye’de ise, Haklar değil, adı üstünde Yardımlar. Hak adı üstünde, haktır. İnsanın kişiliğini ve onurunu geliştirir. Yardım ise, başkasına bağımlılık, minnet duygusu, kişilik ezilmesidir.
Böylece AK Parti ve Erdoğan iktidarı, gelirde belli iyileşmeler sağladıysa bile bu insanların ahlaki olarak yetkinleşmesi ve gelişmesi anlamında hiçbir ilerlemeye tekabül etmemektedir.
Aynı durum demokrasi ve siyasi haklar alanında da geçerlidir.
Eline geçindiği muazzam siyasi g-üç ve destekle, pek ala bu firavunlar çağından kalma merkezi, bürokratik cihazı tasfiye edebilir; hiç olmazsa Avrupa ayarında nispeten daha güçlü demokratik mekanizmaları olan bir devlet haline getirebilirdi. Bunun için ekonomik ve siyasi koşullar olağanüstü uygundu.
Bunu yapacak toplumsal gücü bulmak ve ordunun direncini kırmak için, Alevilerin ve şehirlerin laik kesimlerinin korkularını izale etmesi; onlara dokunmaması; onların yaşamlarına saygı göstermesi bile yeterdi.
Böyle nispeten demokratik bir çizgi ile toplumsal desteği arttırarak ordunun gücünü kırma yerine polisler içindeki cemaatçi örgütlenmelere dayanarak; sahte deliller uydurarak; savcı ve mahkemelerin azıcık bile olan tarafsızlığını havaya uçurarak ordunun gücüne dokunmadan kendi gücünü arttırmaya çalıştı. İşte sonuç ortada, Askerlerin karşısında aldatıldık diye günah çıkarıyor. En küçük bir iyileşme olmadı bu merkezi, bürokratik devletin yapısında. Aksine şimdi mağdur olarak, yeniden politik güç kazanıyor.
Bu iki örnekten de görüleceği gibi Erdoğan aslında son derece başarısız ve yeteneksiz bir politikacıdır. Olamaz da. Aslında Necip Fazıl’ın şiirleri; yayan yanlış ve yarı faşist tarihlerden okunan bilgiler ile bu günkü dünyayı kavrayacak bir ufuk genişliği mümkün değildir.
Erdoğan’ın sadece şansı vardı ve o bu şansı kendi kerameti sandı.
Erdoğan’ın başarılı olduğu alanlar hiçbir şeye karışmadığı alanlar ve zamanlardır.
Dikkat edilsin, Erdoğan ne zaman bir işe kalkışmış, o alanda büyük bir başarısızlık gelmiştir.
Biri dış diğeri iç politikadan iki örnek.
Suriye’de onlarca yıldır bir diktatörlük vardı. Sanki böyle bir şey yokmuş gibi, Esat ile neredeyse kanka olmuştu. Ama aynı Erdoğan Suriye’de demokratik karakterli bir devrimci kabarış başlayınca, Suriye’de devrim ve demokrasi için değil de, Suriye’yi Türkiye’nin egemenlik alanına alacak yeni Osmanlıcı emperyal hayallerle hareket edip, Suriye’de Şeriat isteyenleri desteklemeye ve silahlandırmaya başlayınca, hem devrimin önünü kesti hem de milyonlarca Suriyelinin evinden barkından olmasının; ölümünün, sakatlanmasının yolunu açtı.
Hâlbuki hiç bir şey yapmasaydı Suriye’de belki çoktan kısmi de olsa demokratik dönüşümler gerçekleşebilir; bunca acı çekilmeden Suriye çok daha iyi bir yerde olabilirdi.
İyi bir şey yapması için hiçbir şey yapmaması yetiyordu.
En somut örnek Gezi’dir.
Bir şehrin nasıl büyüyüp gelişeceğini, Nasıl yeniden yapılandırılacağını, uzmanlara ve o şehirde yaşayan ve yaşayacak insanlara bırakacak yerde; kendisinin emperyal hayalleri ve uydurma Osmanlı tarihi kavrayışlarıyla şekillendirmeye kalkıp ve bu şehir dönüşümü rantlarından yakınlarını ve destekçilerini nemalandırmaya yönelik bir imar politikası izlediği için, binlerce insanın felaketine ve sefaletine yol açtı; servet transferi yaptı.
Şehrin bütün soluk borularını tıkamaya; sermayenin ihtiyaçlarına kurban etmeye başlayınca genç kuşaklar tepki gösterdi.
Erdoğan, Taksim’in yeşil kalmasını isteyen gençlerin üzerin eline geçirdiği ve zayıflatmak ve küçültmek için en küçük bir çaba bile göstermediği devletin tüm şiddetiyle demokratik haklarını kullanan genç ve modern insanların üzerine gitti. Gezi olaylarını fişekledi ve onlarca insanın sakat kalmasına, bir sürü genç insanın ölümüne yol açtı. Üstüne üstlük kendi kışkırttığı olayları bir de “faiz lobisi”ne yükledi.
Hâlbuki pek ala, Gül ya da Arınç gibi, gençlerin bu direnişinde modern insanların demokratik özlemlerini görebilir ve onlara hak verip onların fikrini alma yoluna da gidebilirdi.
Böyle yaptığı an, zaten başlattığı “Barış süreci” ile yüzde ellilerin üstüne çıkmış desteğini yüzde yetmişlere bile çıkarabilirdi.
Yüzde yetmişin desteği ile en köklü reformları bile yapabilirdi eğer öyle bir niyeti olsaydı.
Görüldüğü gibi, Erdoğan’ın başarılı olması için hiçbir şey yapmaması yetiyordu.
Ne zaman burnunu bir işe soktuysa orada kriz yarattı ve insanların yeni acılar çekmesinin yolunu açtı.
Aslında hiçbir şeye karışmadığı sürece gelmiş bu başarıları ise kendinden bildi ve bunu arkadaşlarını tasfiye için kullandı.
İlk yaptığı, kendisi karşısında bir tek söz söyleyecek; kendisiyle aynı göz hizasından konuşacak kimseyi bırakmamak oldu.
Etrafını dalkavuklarla, kişilik yoksunu kariyerist kapı kullarıyla doldurdu.
Bu adam şimdi tüm toplumun kaderini eline alıp, herkesi o kıt aklıyla adam etmeye; ülkeyi bir hamur gibi yoğurup şekillendirmeye hazırlanıyor.
Nasıl korkunç bir tehlikenin beklediği anlaşılıyor mu?
Geçenlerde ruh hastası bir pilot koca uçağı kendisiyle birlikte Alp dağlarına tosladı.
Erdoğan’ın başkan olması hiç de farklı bir durum ortaya çıkarmayacaktır.
*
Endoğan bu seçimlerde AK Parti’yi de kullanıyor.
Aslında kendisinin tek kişi egemenliği için bir referandum karakteri taşıyan bu seçimleri, sanki normal bir seçimmiş gibi göstererek AK Partiye oy istiyor. Hem de var olan yasaları ayaklar altına alarak.
*
İşte bu durumda, Erdoğan’ı insan olarak sevenlerin bile Erdoğan’a iyilik etmek istiyorlarsa Erdoğan’a dolayısıyla AK Parti’ye oy vermemeleri gerekir.
Erdoğan, hak etmediği imtiyazlar ve başarıların üzerine bir mirasyedi gibi oturmuş bir şımarık çocuktan farksızdır.
AK Partiye verilecek her oy, onun daha da şımarmasının ve daha dizginlenemez güçle donanmasının yolunu açacaktır.
Erdoğan’ı insan olarak seviyorsanız, ona oy vermeyerek en büyük iyiliği yapmış olursunuz.
Çocukların çok şımartmış bir anne ve babanın, çocuğun geleceğin düşünerek, ona sınırlarını bildirmesi gerekir.
Böyle davranmadıkları takdirde, çocuğa en büyük kötülüğü yapmış olurlar.
Bu nedenle Erdoğan’ı sevenler bile Erdoğan’a oy vermemelidir diyoruz.
Erdoğan’ın normal bir Cumhurbaşkanının sembolik yetkileriyle orada kalması, bırakalım tüm toplumu bir yana, kendisi için de en iyi yoldur. Yoksa tüm toplumla birlikte kedini de bir felakete sürükleyecektir. Erdoğan’ın elinden uçağın direksiyonunu almak ve pilot kabininin dışına çıkarmak ona yapılabilecek en büyük iyiliktir.
Bun sağlamak için de en kestirme yol, HDP’ye oy vermektir.
Erdoğan’ın iyiliği için HDP’ye oy veriniz.
Demir Küçükaydın
07 Nisan 2015 Salı

HDP’ye Oy Ver – Barajı Yık – Diktatörü Durdur – Barışı Sürdür Girişimi’ne Sen de Katıl

Mail Adresi
E-Grup Adresi
E-Gruba Üyelik
E- Gruba Mesaj
Blog
Facebook Sayfa
Facebook Grup
Twitter Sayfası
Twitter Adresi


Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...