18 Ağustos 2009 Salı

Eleştiri Yıkıcı Olmalıdır!

Ertuğrul Kip arkadaş, her ne kadar bana hitaben değil, (ağır delikanlılar ve olgun insanlar öyle somut kişilere hitap etmezler, ortaya konuşurlar isteyen üzerine alır, öyle beş para etmez kişileri muhatap alıp adamdan sayıyor görünmenin de alemi yoktur zaten) ortaya “eleştiri, kısa, özlü, yapıcı olmalı” diye bir yazı yazmış.
Biz de üzerimize aldık ve her ne kadar muhatabımız bizi muhatap almasa da biz onu muhatap alarak bir cevap verelim.
*
Evet, “eleştiri yıkıcı olmalıdır” demenin zamanı şimdi.
Ne demek “yapıcı” eleştiri?
Eskiden beri burjuvazi “eleştiri yapıcı olmalıdır yıkıcı olmamalıdır” bayağılıklarını tekrarlar ve biz sosyalistler bu bayağılıklarla alay ederdik.
Şimdi artık sosyalistler başlamış bu bayağılıkları tekrarlamaya, unutmuşlar bütün devrimci gelenekleri.
Lenin’de, Marks’ta, Engels’te bir tek kelime bulamazsınız “eleştirilerin yıkıcı değil yapıcı” olması gerektiğine dair. Bulamazsınız. Çünkü onlar böyle bayağılıklara pirim vermezlerdi. Onlar için eleştiri bir silahtır. Silahla da oynanmaz, savaşılır.
Ama artık bütün devrimci, eleştirel ve zındık geleneklerin unutulduğu bir çağda yaşıyoruz ve bu bayağılıklar sosyalistliğin ve Marksistliğin şanındanmış gibi tekrarlanıyor.
Çok daha önce “Polemik üzerine” yazılarımda da izlediğim yöntemin Marksist klasiklerin yöntemi olduğunu yazdım. “Uzun yazmak üzerine” de yazmıştık. Bunları tekrar atmak gerekmiyor. Okumaya niyetli olan okur.
*
Hayır sayın Ertuğrul Kip arkadaş, eleştiri “yıkıcı” olmalıdır ve gerçek eleştiriyse her zaman “yıkıcı”dır.
Yapıcı” eleştiriler eleştiri değil olsa olsa danışıklı dövüş olur.
Yapıcı eleştiri” denen eleştiri, olsa olsa taktik düzeyinde yapılan eleştiriler olabilir.
Ben ise başından beri, herkesin nefretini kazanma bahasına, bu “Çatı Partisi Girişimi” denen “şey”de yapılanların, Program, Strateji, Örgüt gibi başlıklar altında, baştan aşağı yanlış olduğunu, aynı zamanda samimiyetten de yoksun olduğunu söylüyorum.
Bütün bunları başından beri tek tek, her adımda yazıyor ya da sözlü ifade ediyorum.
Soruyorum burada şimdi tekrar, bu eleştirilerimin bir tekine bile cevap verilebildi mi ve eleştirinin yanlışlığı gösterilim çürütülebildi mi?
Hayır, şu ana kadar hiç birisine ne cevap verildi ne de çürütüldü.
Bir iki cevap teşebbüsü olduğunda onların da yanlışlıkları gösterildi ve sonunda, örneğin “Aaa, emek ve işgücü farklı şeylermiş” gibi ciddi sorunlardan alayla kaçan bir anlayışın en sıradan bayağı örnekleri görüldü.
Ve burada “Yapıcı eleştiri”den söz edenlerin hiç birinin bu bayağılıklar karşısında zerrece tepki gösterdiği görülmedi. Yani biçimsel itirazların ardında içeriksel itirazlar olduğu önermesi bir kez daha doğrulandı.
*
En iyisi sizin “yıkıcı eleştiri” eleştirinizi ele alarak “Yapıcı eleştiri” isteğinizin nasıl bir yıkıcı eleştiri olduğunu göstereyim.
Benim eleştirilerim taktik düzeyde değil, Programatik, Stratejik ve Orgütsel (ve de Taktik) düzeylerde.
Bu alanların hepsinde var olan çizginin yanlış olduğunu; Türkiye’deki demokrasi mücadelesine zarar verdiğini ve vereceğini söylüyorum.
Ve kendi önerdiğim program, strateji, taktik ve örgüt anlayışlarımın çoğunluğu kazanması, bu çizginin terk edilip mahkum edilmesi için bir mücadele veriyorum.
Bütün bunları her aşamada sözlü ve yazılı olarak ifade ediyorum.
Ayrı bir program ve strateji öneriyorum; ayrı bir örgüt ve örgütlenme anlayışı öneriyorum ve bunlara bağlı bambaşka bir taktikler manzumesi.
(Bu taktikler manzumesi de sert vuruşlar biçimindedir. Uzun vadeli bir yönelişleri vardır. İnsanları ciddi ve derinden bir hesaplaşmaya; dolayısıyla uzun vadeli bir siyasi ve teorik eğitim vermeye yöneliktir. İnsanların sempatileri sayesinde değil, antipatilerine rağmen bazı görüşlerin doğruluğunu kabul noktasına getirmeyi amaçlarlar.)
Bunlara katılır ya da katılmazsınız. Ama apayrı bir çizgiyi kendi içinde tutarlılıkla savunduğumu kabul etmek zorundasınız.
Şimdi böyle bir pozisyon karşısında yapıcı eleştiri nasıl olur?
Bu Program, Strateji, Örgüt düzeyindeki eleştirilerimi doğru bulursunuz, bunların bu “Şey”de egemen olması için mücadele edersiniz, ama taktik düzeyde örneğin sert vuruşlar yerine yumuşak vuruşları önerebilirsiniz.
Bu yaklaşımla yaptığınız “yapıcı” bir eleştiri ise şöyle olur: Demir arkadaşın bütün eleştirileri doğrudur, ancak bu eleştirilerini o cansız bir gövdeyi uyandırmak için böyle yapmaktadır, bu gövdenin uyanacağı yoktur, bunlarla boşuna vakit geçirmesi taktik olarak yanlıştır.
İşte “yapıcı” eleştiri dediğiniz böyle bir şey olurdu eğer siz “yapıcı” bir eleştiri yapsaydınız bana karşı.
Peki sizin ölçüleriniz göre “Yıkıcı” eleştiri nasıl olur?
O da şöyle olur örneğin:
“Demir arkadaş, programatik olarak ulusun tanımından Türklüğü çıkaralım diyor. Bu ütopizmdir, mücadeleye zarar verir. Elbette uluslar tarihten beri gelen kökleri tarihte olan sosyal olgulardır, elbette bizler Kürtler ve Türkler arasında bir uzlaşmayı savunmalıyız.
Demir’in savundukları strateji olarak da yanlıştır. Demir arkadaş, Askeri Bürokratik Oligarşi diye bir hedef seçmekte ve bütün vuruş yönünü ona yöneltmekte, Burjuvaziye eleştiriyi askeri bürokratik oligarşiyle iyi mücadele etmediği noktasından yapıp burjuvaziyi tecrit etmeyi önermektedir. Bu da yanlıştır ve liberallerin kuyruğunda bir politikadır. Bir sosyalistiz. Anti kapitalist mücadeleden vazgeçemeyiz. Kaldı ki bu savunduğu eski aşamalı devrim anlayışıdır. Askeri Bürokratik oligarşi ve Burjuvazi birbirinden ayrı güçler değildirler ve bunların birini öne almak yanlıştır.
Keza Demir arkadaş, Örgütsel biçim konusunda da yanlıştır. Elbette bizler tek tek kişileriz veya bu olanaktan yararlanmaya çalışan küçük örgütleriz. Kimseye bir şey diyecek gücümüz yoktur. Onlar da burada oynuyor göründükleri sürece bunu kullanarak biraz örgütlenmeyi deneyebiliriz. DTP’ye üyelerin niye burada değil diyemeyiz. Bu kabadayılık ve ölüm fermanımız olur. Hele böyle güçlenelim, gün gelir onu da deriz.”
İşte üç aşağı beş yukarı bu farazi eleştiriler (Ki bunlar bu günkü fiili çizgidir. Yani aslında fiilen yapılan eleştiridir.) “yıkıcı” eleştiri olur. Yani benim izlediğim çizgiyi yok etmeye, onun yanlışlığını gösterip sıfıra düşürmeye yöneliktir.
İşte benim beklediğim böyle “yıkıcı” eleştirilerdir.
Ama yapılan nedir? Sizin yaptığınız nedir?
Yaptığım eleştiriler karşısında bu eleştiriler yokmuş gibi davranıp, şu an çoğunluk olma veya kimsenin itiraz etmeme durumundan yararlanıp, bu eleştirilere susuş uygularsanız, bu en tahripkar eleştiri olur.
İşte yapılan tam da budur.
Sadece bu da değil. 
Bu farklı program, strateji, örgütlenme anlayışlarıyla açık bir fikir mücadelesinden kaçıp da onu biz oylama yapmıyoruz diyerek tartışma ve gündem dışına atarsanız, bu “yıkıcı” eleştirinin Allah’ı olur.
Ve bu davranış karşısında bir ses çıkarmıyor ve böyle bir şey yokmuş gibi davranıyorsanız bu da o yıkıcı eleştirinin tasdik edilmesi ve benimsenmesi olur.
Burada şu ana kadar yapılanlar bunlardır. Sizin de yaptığınız budur.
Siz de, yapılan eleştirilerin içeriğine girmiyor, içeriği tartışmıyor, “Eleştiri yapıcı olmalıdır” diyerek, içeriği tartışmayı gündemden düşürüyorsunuz. Bu Allahına kadar “yıkıcı” eleştiridir.
Benim eleştirilerimin yıkıcılığı ile sizin eleştirilerinizin yıkıcığı arasında şöyle bir fark vardır.
Benim eleştirilerim eleştiri silahını kullanmakta yani açıktan fikir mücadelesine girmektedir.
Sizin eleştiri yapmayan fiili eleştirileriniz ise, “silahların bir eleştirisidir” Marks’ın deyimiyle. Yani eleştiri silahına karşı bir eleştiridir. Esas korkunç olan budur. Bu karşı tarafı yok etmeye yöneliktir, ama fikri araçlarla değil, fiziki araçlarla, susuşla, idari tedbirlerle, uygulamayla.
Yan burada yapıcı eleştiri gereğinden söz edenlerdir gerçekte eleştiri silahına karşı bir eleştiri yürütenler. Esas yıkıcı olanlar onlardır ve siz de bunlardan birisiniz.
Gördüğünüz gibi, yapıcılık ve yıkıcılık bakana ve bakılan yere göre değişen özelliklerdir.
Kaldı ki, geniş anlamda benim eleştirilerim “yapıcı”dır.
Eni sonu hepsi sizleri ikna etmeye, sizlere yanlışlarınızı göstermeye yöneliktirler.
Size karşı asıl yıkıcı davrananlar, sizi adam yerine koymayıp eleştirmeyenlerdir.
Örneğin bir Ertuğrul Kürkçü’nün, bir Mahir Sayın’ın sizleri bir konuda ikna etmek için şu gruba bir yazı yazdığını gördünüz mü?
Bu değil midir en büyük yıkıcı eleştiri?
Tekrar edeyim. Bu “Çatı Prtisi Girişimi” ya da “Demokrasi İçin birlik Hareketi” denen “Şey”, bu günkü anlayışlarıyla gittiği takdirde, güçlense ve bir güç haline gelse bile, demokrasi mücadelesine zarar verir, hem de gücü ölçüsünde daha çok zarar verir. Çünkü gerici bir ulusçuluğu savunmaktadır; radikal ve devrimci demokrat bir çizgiyi savunmamaktadır.
Bunun ardında da gerici bir milliyetçilik anlayışına dayanması ve bunu savunması yatmaktadır.
Bütün diğer sorunlar buradan çıkmaktadır.
*
Bir de samimiyet sorunu var tabii.
Elbet kişi olarak kimsenin samimiyetinden şüphe edilemez.
Ama bir hareket, bir örgüt, samimi (içten) olmak, yani hatalarını, zaaflarını herkesten önce kamu oluna duyurmak, onları teşhir etmekte en önde olmak zorundadır.
Bu anlamda samimiyetten yoksundur bu “Şey”.
Dediklerimin yanlışlığını somut olarak gösterebiliyor musunuz?
Hayır gösteremiyorsunuz.
Hatta bunların doğruluğunu suskunlukla ve örtük ifadelerle fiilen kabul ediyorsunuz.
Örneğni siz şöyle yazıyorsunuz:
“Catı Partisi yada DBH olarak calısmalara emek veren,hareketi bir yerlere tasımaya calısan arkadasları,ve solda eksıklıklerıyle de olsa birseyler üretmeye calısanları elestırırken daha yapıcı bir dil daha acık ifadeler kullanmalıyız bence.”
Haluk ağabeyoğlu daha da açık sözlü yazıyor:
hepimizin aklindan gecen ve asmak icin bir azim ugrastigimiz zaflarimiz bu kadar yikici bir dil ile mi yazilmalidir”
Yani örgütsel işleyişe ilişkin yazdıklarımın doğruluğu zımnen kabul ve itiraf ediliyor sizlerce bile.
Ama sizi bu zaafların açıkça ifade edilmemesi değil, açıkça ifade edilmezi rahatsız ediyor.
Bu bakımdan tam tersi noktalardayız ve tam tersi anlayışlara sahibiz.
Eğer bu zaaflar varsa, bunları herkesten önce bizlerin, hem de en acımazsız, en kendiyle alay eder dille herkese anlatmamız gerekir.
Siz ise bunun yapılmasına tepki gösteriyorsunuz.
İçtenlikli ve samimi bir hareket, “yaptıklarımız” diye değil, “yapamadıklarımız” diye yazılar yazar.
İçten bir hareket, bunlar bizim sorunlarımız, kendimizin ne olduğunu bile tarif edemez bir durumdayız diye yazar.
Siz bunların hiç birisine, ne olgu ne teori düzeyinde itiraz edemiyorsunuz ama “uzun yazmak”, “yapıcı eleştiri” diye yazılar yazarak bunların açıkça yazılmasından duyduğunuz memnuniyetsizliği ifade ediyorsunuz.
Böyle davranarak en yıkıcı eleştirileri yaptığınızın farkında değil misiniz?
Tekrar ediyorum.
1)      Ulusu hala bir dil, din, etni, soy ile tanımlıyorsunuz. Bu gerici ulusçuların ulus tanımıdır. Dolayısıyla çözümleriniz de gerici bir ulus anlayışı çerçevesinde oluyor.
2)      Türkiye’de demokrasi mücadelesinde esas vurulacak halkanın askeri bürokratik oligarşi olduğunu kabul etmiyorsunuz ve eski anlayışlarla hala ekonomist bakış açısıyla hareket ediyorsunuz.
3)      Eğer gerçekten bir parti olma yoluna gidilecekse bu program ve strateji konusundaki zaafların üzerine gidilmiyor ve bu da korkunç bir zaaf yaratıyor.
Bunların açık bir tartışması olmadıkça, bunlar yok gibi sayıldıkça bir ileri gidiş mümkün değildir, hatta ileri gidiş bile demokrasi mücadelesine zarar verir.
Haydi, bunların aksini kanıtlayın.
*
“Catı Partisi yada DBH olarak calısmalara emek veren,hareketi bir yerlere tasımaya calısan arkadasları,ve solda eksıklıklerıyle de olsa birseyler üretmeye calısanları elestırırken daha yapıcı bir dil daha acık ifadeler kullanmalıyız bence.”
Peki, arkadaşım, biz “bir yerlere taşımaya”, “bir şeyler üretmeye” çalışmıyor muyuz?
Ne biliyorsunuz benim ne yapıp ne yapmadığımı? Günde kaç saat devrimci mücadele için uğraşıp uğraşmadığımı? Benim yaşım 60 ve 15 yaşımdan beri, sadece boş zamanlarımı değil, 24 saatimi ve bütün ömrümü bu işlere vermişim. Bilinçli hayatımın 35 yılı sürgün ve hapislerde geçmiş.
Bir de bunları bana karşı bir silaha dönüştürmeye çalışıyorsunuz: Türkiye’dekiler bu işi daha iyi bilir diyerekten
*
“Türkiyede yasayanlar solun ülkemizdeki durumunu cok iyi gördüklerini bildiklerini düsünüyorum.(Yurt dısında yasayıpta Türkiyedeki solun durumunu anlayan degerlendiren cok insan var. onuda ayrıca belirtmeliyim.)” diyorsunuz
Yani demek istediğiniz şu: Sen yurt dışında yaşıyorsun bu işlerden anlamazsın Türkiye’dekiler bunu daha iyi bilir. Sesini çıkarma.
Ben 10 yıl hapiste 25 yıl da sürgünde yaşadım ve hapisteyken “içerdesin sen anlamazsın”, sürgündeyken de “dışardasın sen anlamazsın” itirazlarıyla çoook karşılaştım ve bu itirazları yapanların neredeyse hepsi, o “mücadelenin içindekiler” sonunda gidip tosladılar ve çoğu gelip “sen haklıymışsın” dediler.
Ayrıca bu tür itirazların gerçekte içeriğe itirazlar olduğunu ve belden aşağı vurmaktan başka bir anlama gelmediğini, her türlü tartışmayı baştan olanaksız kıldığını en az on kere yazmışımdır.
*
“Türkiyede ve Dünyada "SOSYALİST DEMOKRASİ" mücadelesinin nasıl yürütülecegine dair elinde kesin recetesi olan biri varsa versinde binlerce devrimci-demokrat-sosyalist insan bosu bosuna bu is nasıl olmalıdır diye kafa patlatmasın.Hemen yarından itibaren en azından kendi adıma söz veriyorum o receteyi  uygulayacagım.”
Yine uluslar arası işçi hareketinin deneyleri hakkında hiçbir şeyi okumadığını itiraf etmiş oluyorsun.
1)      Sol Muhalefet 1930’lu yıllarda, sosyalist demokrasi dediğiniz, (çünkü o isim de yanlıştır. Sosyalizm sınıfsız toplumdur, Sosyalist Demokrasi ile kastedilen proleter demokrasisi veya diktatörlüğüdür, geçiş dönemindeki demokrasidir) proletarya demokrasisi, konusunu daha o zamanlar teorik olarak ve pratikte açıklamıştı.
2)      Daha sonra Dördüncü Enternasyonal bunu programatik bir karar haline getirdi.
3)      Türkiye’de Mahir Sayın’ın sosyalist demokrasi açılımından çok önce 70’li yılların sonunda bu konular tartışıldı ve açıklığa kavuşturuldu.
4)      80’li yılların ortasından sonra Mahir Sayın bunu bayağılaştırılmış bir versiyonunu alarak Kurtuluş’ta bir Rönesans yapmayı denedi ve Mahir’in yaklaşımının yanlışları o zamanlar geniş olarak eleştirildi.
5)      Ben bizzat Kuruçeşme paraleli olarak Avrupa’da yürüyen tartışmalara sunduğum “Sosyalist Demokrasi Tartışmalarında Tartışılmayan Bazı Sorunları Tartışma Denemesi” (Ki bu yazıyı, ÖDP ve Kuruçeşme dersleri bağlamında buraya da yolladım) başlıklı yazımda bu konuyu daha de geniş olarak ele aldım.
Şimdi siz bütün bu mücadeleleri ve birikimi yok var sayarak yukarıdaki satırları yazıyorsunuz.
Bu o insanların mücadele ve emeklerine saygısızlık da değil mi?
Kaldı ki, “sosyalist demokrasi” denen ile sosyalist bir örgüt içindeki demokrasi çok farklı şeylerdir. Onları aynı sananlar, sosyalist bir örgütün sosyalist bir toplumun ilişkilerini tohum halinde yaşattığı görüşündeki küçük burjuva ütopyacılarıdır. Marksizm bu hayallerle mücadele içinde doğmuştur.
Sosyalist örgüt içindeki demokrasi konusu çook uzun zamandır Avrupa’da örneğin fiilen bütün sol örgütlerde uygulanır.
Bu da çok basittir. Program ve tüzüğü kabul edenler ve organlarından birinde yer alanlar o örgütün üyesi olurlar. Farklı görüşler kendilerini ifade etmek, görüşlerine netlik kazandırmak, örgüt çoğunluğunu kazanabilmek için her türlü faaliyette bulunurlar ve bütün bu faaliyetler örgütün içinde ve herkesin gözü önünde açık olur. Kongrelerde farklı platformlar önceden tezlerini yayınlarlar, polemiklerini yaparlar vs.. Bunların tartşması ve uzlaşmaları veya alternatif olarak çıkmaları sonucu kararlar alınır. Alınan karar da herkes uyar, Eğer alınan karar çok büyük bir programatik veya stratejik ayrılığı ifade ediyorsa, bu ayrılmayla veya bölünmeyle sonuçlanır.
Bu kadar basittir.
Bu “Şey” ise bu kadar basit bir işleyişten bile yoksundur.
Çünkü kendini oluşturan bileşenler üyelerinin bu şeye katılmasını kabul etmemektedirler.
Çünkü böyle olduğu takdirde, bu “Şey” içinde, her hangi bir görüşün, bu şey içindeki bütün üyelere hitap edip, (Dolayısıyla o örgütlerin tüm üyelerine de) onları kazanıp çoğunluğu kazanma mücadelesine girmesini kabul etmek anlamına gelecektir. O zaman Çin setleri yıkılmış olacaktır. O zaman örgütlere göre değil, bambaşka sorunlara göre, örgütleri ortadan bölen bambaşka ayrım çizgileri ortaya çıkar.
Buna kimse yanaşmamaktadır. Sorun budur. Ama bu da olmadan bir parti olunamaz.
Bu çok basit ve sade gerçek unutmak ve unutturulmak istenerek burada her şey saçmalığa mahkum edilmekte ve bizim “Şey” demek zorunda kaldığımız “Şey” ortaya çıkmaktadır.
Ama sizi bu durum değil, bunun söylenmesi rahatsız ediyor.
Çok ayrı diller konuşuyoruz.

18 Ağustos 2009 Salı
Demir Küçükaydın


Hiç yorum yok: