30 Mayıs 2009 Cumartesi

Uzun Yazmak Üzerine Uzun Bir Yazı (Kısaltılmış Versiyon)

(…)
Açık mektubunuza uzun yazdığım eleştirisiyle başlıyor ve şunları diyorsunuz:
" ÇP tartışmaları sitesinde yazdıklarını okumaya çalışıyorum. Öncelikle yazdıkların çok uzun. Uzun yazılarınızda anlattığınız özü yakalayana kadar konunun bütünlüğü kaçırılıyor. Bu anlamda daha öz ve fazla uzatmadan söyleyeceklerinizi söyleseniz daha az yorucu olacak."
Şimdi bu eleştirinizi ve bu eleştirinin ardındaki fikirleri, varsayımları ele alalım.
Birincisi, politikada biraz tecrübe sahibi insanlar bilirler ki, biçimsel itirazların ardında daima içeriğe ilişkin itirazlar vardır. Dolayısıyla uzun yazdığım itirazlarının ardında da yazdıklarımın içeriğine ilişkin itirazlar vardır.
"Uzun yazıyor" şikayetleri aslında o uzun olduğu söylenen yazılarda dile getirilen görüşlere karşı, ama bunu açıkça ifade etmek ve bu görüşlerle açık bir tartışmaya ve yüzleşmeye girmekten kaçınmayı sağlayan, içeriğe olan bir itirazı o içeriği tartışmadan ve gündeme almadan biçimsel itirazların ardında ifade etmeye yarar.
Aslında bu tür davranış savaşın yasalarına uyan bir davranıştır. Savaşta başarı, rakibin istediği şartlarda savaşı kabul etmemeyi gerektirir. Bir fikrin tartışılması sizin gündeminize uymuyorsa, o zaman o fikri eleştirdiğiniz takdirde o fikri tartışmış ve gündeme taşımış olacağınızdan, o fikrin ifade edildiği biçimleri eleştirerek, o fikri eleştirmekten kurtulur ve gündemden uzak tutmuş olursunuz. Aslında biçimsel itirazların ardında hemen daima bu yaklaşım vardır. İnsanların çoğu kez bunu bilinçli olarak yapması da söz konusu değildir, içgüdüsel olarak da böyle davranırlar, tüm yasalar gibi savaşın yasaları da bizlerin bilincinden ve kabulünden bağımsız olarak geçerliliklerini sürdürürler.
Ben şahsen bunca yıllık politik hayatımda bunun aksine bir örneğe rastlamadım. Bütün uzunluk tartışmaları, üslup tartışmaları, demokrasi tartışmaları, örgüt ilkeleri veya tüzük tartışmaları, aslında hep içeriğe ilişkin itirazları içerik tartışmasına girmeden dile getirirler.
Her şeyden önce bu nedenle, biraz ciddi politika yapan insanlar "uzun yazıyorsun" itirazı yapmazlar. Çünkü en azından muhatapların da kendisinin sahip olduğu bu bilgi ve tecrübeye sahip olduğunu düşünürler ve eğer içerik olarak gücüne inanıyorlarsa, o uzun ifade edilmiş fikrin özünü çıkararak o özü ifade etmeye çalışırlar. Örneğin şu an tam da benim bir uzunluk tartışmasından hareketle fikrinizin özünü yakalamaya çalışmam gibi.
Haydi, en son söyleneceği en önce söyleyeyim, nasıl olsa bu konuya daha çok girmek gerekecek çünkü.
Sizin gündeminizdeki sorun benim tartıştırmaya ve tartıştırmaya çalıştığım sorundan farklı olduğu için, sizin önceliğiniz farklı olduğu için, benim yazdıklarım size "uzun" geliyor.
Yani, aslında yakalanacak "ana halkanın" ne olduğu konusunda tamamen farklı görüşlere sahibiz.
Ama siz bunun farklı olduğunu ifade edip tartışmayı, tam da o farklılık üzerinde, politik ve teorik bir alanda yapacak yerde, biçimsel bir uzunluk eleştirisi yaparak, dolayısıyla nesnel olarak özdeki bir ayrılığı gizleyerek, biçimsel bir alana tartışmayı çekiyorsunuz.
Ben ise tam da buradaki bu satırlarda, biçimsel gibi görünenin ardında aslında politikaya ilişkin çok ciddi farklılıklar olduğunu belirtiyor ve tartışmayı politik ve içeriksel alana çekmeye çalışıyorum.
Nedir bu içeriksel ayrılık? Somut görelim. Aynen şöyle yazıyorsunuz:
"Benim, ÇP gündeme geldiğinden bu yana öncelikli tartışma konum, böylesi bir oluşumun iç hukukudur. Nasıl bir iç demokrasi kuracağız? Nasıl bir iç işleyiş tarzını kendi içimizde hakim kılacağız ve bunları kendi ilişkilerimizin temel yasalarına dönüştüreceğiz. ÇP başarılır ya da başarılmaz ama iç hukuk tartışmaları bize her halukarda kalıcı bir çok sonuç bırakabilir. Bu anlamda böylesi bir yapılanmanın tüzüğü ne olmalıdır? Yasaların dayattığı bir tüzükten bahsetmiyorum, kendi iç ilişkimizi belirleyen bir tüzükten bahsediyorum."
Bizzat sizin de ifade ettiğiniz gibi, sizin sorununuz, yakaladığınız ana halka: tüzük sorunu, ilişkiler sorunu.
Ben ise neredeyse bütün konuşma ve yazılarımda sorunun program sorunu olduğunu söylüyorum ve tartışmaları hep bu noktaya çekmeye çalışıyorum.
Ve eğer provakatif ve daha net anlaşılır bir formülasyın gerekirse, benim sorunum,  tam da sorunun bir tüzük ve ilişkiler sorunu olarak koyulması. Yani ben sizin dile getirdiğiniz görüşü, mücadele edilmesi gereken, arabayı atların önüne koşan bir yaklaşım ve dolayısıyla onu çözümün değil, sorunun bir parçası olarak görüyorum.
Aslında fiilen siz de benim böyle görmemi ve program sorununu öne çıkarmamı çözümün değil sorunun bir parçası olarak görüyorsunuz ama bunu benim gibi açıkça ifade etmiyorsunuz. Çünkü bunu açıkça ifade ettiğiniz an, ister istemez, önce program mı gelir tüzük mü, önce amaçlar mı yapı ve ilişkiler mi gibi çok temel bir tartışmaya girmiş olursunuz.
Ama bizzat bu tartışmanın kendisi ve gündeme gelmesi, sizin gündeminizi gündemden düşürür. Bu ise sizin görüşünüzün adeta baştan yenilgisi anlamına gelir. Çünkü ne mantıksal olarak, ne tarihsel olarak, ne de Marksist klasiklerde tüzüğün esas sorun olduğuna dair bir kanıt bulamazsınız. Bu nedenle de itirazınızı uzunluk noktasından yapıyorsunuz.
Sizin bunu bilinçli olarak, kötü niyetle yaptığınızı falan söylediğimi sanmayın sakın. İnsanlar ve de siz bilinçsizce iyi niyetle böyle davranıyorsunuz. Tıpkı sınıf mücadelesi gibidir bu, aslında çok ince bir biçimde onun bir görünümüdür de. Elinde olmadan, içgüdüsel olarak insanlar öyle davranırlar.
Bütün ayrılıkları ve ayrılık tartışmalarını izleyin, analiz edin, bu dediklerimin hepsinde geçerli olduğunu görürsünüz.
Tek farkla tabii, onların neredeyse tamamında tarafların ikisi de içeriksel itirazlarını biçimsel itirazlar olarak yaparlar. Yani tarihte sınıflar mücadelesi olduğunu bilmeyen veya kabul etmeyenlerin de bizzat onun varlığını retleriyle bile sınıflar mücadelesi yapmaları gibi. Ama nasıl sadece işçiler, yaptıklarının tam da sınıf mücadelesi olduğunu söylerse, benim biçimsel itirazların aslında içeriksel itirazlar olduğun söylemem ve tartışmayı oraya çekme çabam benzer durumdadır.
Özetle, ben biçimsel itirazınızın ardında içeriksel bir itiraz olduğunu, tam da bu nedenle yazıların size uzun geldiğini ve bu nedenle uzun olduğu itirazı yaptığınızı düşünüyorum. Ve böylece tartışmayı içeriksel bir alana çekmeye çalışıyorum. Yani önce program mı gelir yoksa o sizin dediğiniz tüzük ve ilişkiler mi? Hangi halkayı yakalamak gerekir demokratik güçlerin en azından etkili bir toparlanışı için?
Benim cevabım çok açık: Program (Bu bağlamda da metodoloji ve strateji.)
Sizin cevabınız ise tüzük veya ilişkilerin nasıl olacağı.
Program tartışmasına girmeden de ben önerdiğim programı tartıştıramam.
Ama sizle benim aramdaki fark, ben tam da tartışmayı bu alana, yani Program tartışmasına, çekmek isterken, sizin biçimsel ve bir uzunluk itirazıyla yetinmeniz ve sorunu kendi koyuşunuza bağımlı sorular sorarak tartışmayı kendi "Tüzük önce gelir" varsayımı içine hapsetmeniz.
Dikkat ederseniz, ben dün "1970 Yılında Program ve Tüzük İlişkisi Nasıl Koyuluyordu? Hikmet Kıvılcımlı'nın Program ve Tüzük İlişkisine İlişkin Yazdıkları. "Uyarmak İçin Uyanmalı, Uyanmak İçin Uyarmalı" Kitabından" diye bir yazı yolladım.
Bunu yollayarak aslında bu gün burada yazdıklarımın anlaşılması için bir teorik arka plan, bir hazırlık okuması sunmaya çalıştım.
Ama aynı zamanda, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla gibilerden size ve sizin anlayışınızdaki arkadaşlara, "haydi benim sözümün ağırlığı olmaz, en azından Kıvılcımlı'nın belki bir ağırlığı olur" diye düşünerekten, sizin tüzüğü ve ilişkileri başa alan anlayışınıza bir eleştiri olarak yolladım
Tabii ayrıca "bu işler bir zamanlar nasıl tartışılmıştı, şimdi bulunulan tüzüğü öne alan anlayışlar ne kadar geri düşmüş bir durumu yansıtıyor?" tarzında bir soruyu da kafalara takmaya çalışıyorum.
Bunun böyle olmasının bir nedeni de, bu geçmişin bilinmemesi, bilinmeden ve özümlenmeden de aşılamaması demiş oluyordum tabii.
Buyurun, program mı önce gelir tüzük mü tartışalım. Programın ne olması gerektiğini tartışalım.
Böylece öze ilişkin bir tartışma ve eğitici bir tartışma başlamış olur.
"Uzun" eleştirinize yönelik politik ve ideolojik cevabım budur.
*
Ama her şeyin birçok boyutu vardır.
Bu "uzun" eleştirinizin de genel kültüre, politik kültüre, insani ilişkilerin boyutuna ilişkin birçok boyutu da var ve aslında siz "uzun" şikayetinizle farkına varmadan bunları da dile getirmiş oluyorsunuz.
Biraz da bunlara girelim. Aslında bunlar da kelimenin çok daha geniş anlamıyla politiktirler. Ve bu anlamda da çok yanlış bir tutum içinde bulunuyorsunuz. Bunları göstermeyi deneyeyim.
*
Bir fikri uzun uzun, çeşitli örnekler getirerek, aynı fikrin farklı deyim ve kelimelerle ifadesine  dikkati çekerek ya da bir kelime ve önermenin farklı anlamlarına dikkati çekerek, uzun uzun olgu ve kavramları analiz etmek ve bütün bunları karşı tarafı ikna etmek üzere yapmak (ki yazılarım tam da böyledir): insanlara değer veren, karşısındakine değer verdiğini kanıtlayan  bir tavırdır.
Ben her durumda karşımdaki insanların iyi niyetli olduğundan, ama onların niyetlerinden öte nesnel olarak yanlış yaptıkları, bunun farkında olmadıkları, bu onlara gösterilirse onların da duruş ve fikirlerini değiştirecekleri gibi bir varsayımdan hareket ederim.
Bu nedenle eleştirilerim fikirleredir, insanların iyi niyetleri, cesaretleri, diğerkâmlıkları vs. benim için veridir.
Tam da böyle düşündüğüm için, karşı tarafı ikna edebilmek için söylenmemiş bir söz bırakmama, tencerenin dibini iyice kazıma kaygısı taşıdığım için, yazılarım uzundur.
(Ama muhataplarım çok nadir durumlar dışında, genellikle böyle bir anlayışla hareket edip, "ben bu Demir'i ikna etmeliyim, bu konuda yanlış düşünüyor, diyerekten, benim kendilerine davrandığım gibi bana davranmazlar pek. Bana hep ahlaki düzeyde ithamlarda bulunurlar. Zaten insan karşısındakinin iyi niyetinden emin olursa ya da en azından böyle bir varsayımdan hareket ederse, karşısındakini kazanmak gibi bir sorunu varsa, ona değer verirse onu ikna etmeye çalışır. Nedense hiç kimse, örneğin benim şimdi yaptığımı yaparak, beni kazanmaya, beni ikna etmeye, çalışmaz?)
Her neyse, yani benim böyle uzun yazmam, sizlere ve herkese değer vermemin, iyi niyetinize inanmamın, insanların değişebilmeleri için onlara bütün argümanları sunmak, yapılacak her şeyi yapmak gerektiği şeklindeki düşüncemin sonucudur.
Birçok arkadaş beni çok yazdığım vs. gibi nedenlerle eleştirirken ya da geçer ayak dokundurmalar yaparken, hiç yazmayanların, aslında kendilerini adam yerine koymadıkları, kazanmaya çalışmadıkları gerçeğini unutmuş ve es geçmiş oluyorlar.
Yani aslında uzun yazma, insanlarla ilişki ve bu konudaki yaklaşımla ilgilidir.
Türkiye gibi şarklı toplamlarda insanlar, birbirlerinin iyi niyeti, cesareti, diğerkâmlığı gibi bir varsayımdan hareket etmezler. O nedenle de ikna etmeye çalışmazlar ve uzun yazmazlar.
Bakın 1970'lerin başına kadar Dev-Genç toplantılarında, insanlar birbirlerinin iyi niyetinden, cesaretinden, fedakarlığından vs. zerrece şüphe duymadıkları için, saatlerce süren tartışmalar yapar, destanlar gibi yazılar yazarlardı ve o zamanlar Türkiye'de sosyalist hareketin yükseliş yıllarıydı ve o yükseliş böyle yansıyordu.
Bunlar ortadan kalktığı günden beri artık sosyalist hareket bir canlılık ve entelektüel dinamizm gösterememektedir. Bunu da bu arada belirtmiş olalım.
Özetle uzun yazmam, batılı, şarkvari olamayan bir ilişki tarzıyla ilgilidir.
Ama bunlar kapitalizmin, modern ilişkilerin gelişmesine bağlı "Kültürel" sorunlardır.
Bu nedenle, burada tartışmalar aracılığıyla değişeceğini de pek sanmamalı.
Sadece bunun anlamına dikkati çekmek için belirtmiş olayım.
*
Uzun yazma sorununun bir başka yönü.
Diyelim ki ben hakikaten kavramsal hassasiyetlerden veya tencerenin dibini kazımak, söylenmemiş laf bırakmamak kaygısından ziyade fikrimi ifade etmeyi beceremiyor ve gereksiz olarak lafı dağıtıyorum ve o yüzden yazılarım uzun oluyor.
Elbet böylesi de mümkündür. Var sayalım ki böyle bir durum var.
Böyle bir durumda bile uzunluk itirazı çok yanlıştır ve gizli bir elitizmi dışa vurur.
Çünkü, Çinlilerin dediği gibi, "sadelik (basitlik veya bayağılık değil) ancak gelişimin çok yüksek aşamasında kazanılan bir özelliktir".
Yani bir fikri az ve öz ifade edebilmek, tıpkı bir şairin bir kaç basit imgeyle en derin duyguları ifade edebilmesi veya bir jimnastikçinin adeta yürür gibi bazı zor hareketleri yapabilmesi gibi, çok büyük bir emek ve uzun çalışmayı gerektirir.
Bu uzun ve zahmetli çalışma, birikim ve ustalık yoksa; veya insan politik mücadelenin akışı içinde güzellik ve yoğunluktan ziyade, belki kaba saba, belki çok uzun ama belli bir fikri ifade etmenin kendisinin önemli olduğunu düşünüyorsa; veya böyle incelikler için ortada bir zaman yoksa; veya aldığı eğitim, kültürel ve teorik birikimi fikirleri basit ve güzel ifade edebilecek bir arka plan sunmuyorsa, dolayısıyla ancak gereksiz uzatmalarla fikirlerini ifade edebiliyorlarsa, bu insanlar fikirlerini ifade etmemeli midirler?
Biz ki ezilen sınıfların mücadeleye, toplumsal hayata ve politikaya aktif katılmalarını, bu olmadan, hem de milyarlarca insanın böyle davranışı olmadan hiçbir temel ve büyük değişikliğin olamayacağını söyleyen insanlar değil miyiz?
O zaman suya girmeden yüzme de öğrenilemeyeceğine göre, biz insanların fikirlerini iyi ifade edemedikleri, uzun yazdıkları durumlarda bile onlara, bir siyasi tartışma içinde niye uzun yazıyorsun dememeliyiz.
Çünkü kısa yazmak, kısa ifade etmek, çok uzun bir evrimi ve birikimi, iyi bir eğitimi ve kültürel arka planı gerektirir.
Bizler ise, bu arka plan ve eğitime sahip olmayanlar için ve onların yazabilmesi için uğraştığımız iddiasındayız. Yani aslında uzun yazıyorsun ya da konuşuyorsun eleştirisi, ezilenleri korkutur ve yazmaktan da konuşmaktan da uzaklaştırır. En azından pedagojik olarak da yanlış ve zararlıdır.
*
Bir başka yön.
Uzun yazmam, aynı zamanda aydınlanmanın, burjuvazinin devrimci döneminin ve bunun gerçek mirasçısı işçi hareketinin değerlerini savunmaya yönelik; bu günkü aydınlanmanın inkârına dayanan; gerici, yüzeyselliği ve bayağılığı egemen kılan burjuva dünyasına ve tüm canlılığını yitirmiş, bir takım klişe ve dogmaları tekrarlamaya dönmüş sözde sosyalizme karşı, bilinçil bir seçim ve karşı duruştur.
Ama aynı zamanda, Türkiye'de "nakli" kültüre karşı "akli" kültürü ve birikimi savunma duruşuyla da ilgilidir. Bilinçli bir seçimdir.
Ne demek istiyorum anlatmayı deneyeyim.
Aydınlanma, özellikle klasik Yunan ve İslam'ın temellerini attığı ve geliştirdiği, analitik zekâyı teşvik eder ve geliştirirdi. Aydınlanmada her kavramın, her çıkarsamanın, her anlam farkının didik didik edilmesi, netleştirilmesi, dakikleştirilmesi söz konusudur. Bizzat Deneme türünün ortaya çıkışı bu özellikle ilgilidir. Deneme, bunun için en uygun edebi biçimdir.
Marksizm de aydınlanmanın çocuğu olarak bu gelenekten beslenmiş, buna sahip çıkmış ve geliştirmiştir. Açın Mark, Engels, Lenin, Troçki, Luxemburg, Kıvılcımlı, Mandel, Adorno, Benjamin gibi büyük Marksistlerin kitaplarını ve yazılarını okuyun. Hepsi uzun yazarlar; hepsi fikirleri ve olguları didik didik ederler, insanların akıllarına, analitik zekalarına yönelirler.
Ne var ki, önce burjuvazinin gericileşmesi sonra da kapitalizmin emperyalizm aşamasına girmesiyle birlikte bunun yerini kaba bir izlenimcilik, yüzeysellik ve sansasyon almıştır. Artık söylenenlerin içeriğinin bir önem yoktur, nasıl söylendiği önemlidir, ne kadar çarpıcı olduğu önemlidir. İnsanların geri yanlarıyla mücadele etmez, bu geri yanlarına hitap eder ve onu güçlendirir
Diğer yandan işçi hareketine de Stalinist ve sosyal demokrat pozitivizminin egemen olmasıyla benzeri bir tutuculaşma ve alıklaşma sosyalist harekete ve işçi hareketine de egemen olmuştur.
Bu günkü sosyalist kuşaklar bu iki kültürle büyümüş, bunlardan başka bir dünya bilmeyen kuşaklardır.
Ben bu kuşaklara karşı Aydınlanmanın devrimciliğinin, Marksizmin yaratıcı ve devrimci olduğu dönemlerinin ve geleneklerinin duruşunu sürdürmeye çalışıyorum.
Yani yazılarımın neredeyse tamamının deneme (essay) türüne girecek bir biçimde yazılıyor oluşu vs. bu bilinçli duruşu da yansıtmaktadır.
Ama sadece bu da değil. Bir de Türkiye'ye has sorun var.
Türkiye'de kapitalizmin bu gerici özelliklerine bir de Türkiye'nin aydınlanmayı yaşamamaktan doğun bir de prekapitalist kamburu binmiştir.
Bu prekapitalist kambur, meddah kültürünün gazetelerde köşe yazarlığına dönüşmesiyle ve köşe yazarı diye modern meddahların ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır.
Bu meddahlarda analitik düşünce aramak boşunadır, bunların yazıları akli değil naklidirler.
Bu köşe yazarlarının yazılarına bakın, hepsi neredeyse birer cümlelik paragraflardan ve kısa cümlelerden oluşur.
Yumurtadan çıktığı günden beri bu tür köşe yazarlarını okuyarak politika yapmaya alışmış Türk ve de Kürt sosyalistleri ve demokratları, bu üslubu kendileri de içselleştirmişler ve bunu tek doğru ifade tarzı gibi benimsemişlerdir.
Bu Türkiye'ye has antikalığa, geçmişin kamburuna karşı bir duruştur da uzun ve analitik yazmam. Modern Meddahların "köşe yazısı" üslubuna ve biçimine karşı, Aydınlanmanın ve klasik Marksist geleneğin deneme üslubunu ve biçimini savunmadır.
Ama bir sorun daha var.
Türkiye'deki devrimci hareketin temel insan kaynaklarından biri Alevilerdir.
Alevilik her ne kadar bir emekçi muhalefetini de temsil etse ve aynı zamanda neolitikten beri gelen köy komününün yaşam tarzı ve dini olsa da, henüz yazıyı bilmeyen, dolayısıyla klasik büyük uygarlıkların birikiminden uzak bir dünyaya, akli değil nakli olan bir dünyaya ait bir kültüre dayanır. Dolayısıyla bu naklilik, devrimcilerin de kültürünü belirlemektedir büyük ölçüde.
Bu nedenle Türkiye'deki solculardan pek iyi teorisyen falan da çıkmaz. Kimsenin teoriye falan da ilgisi yoktur aslında. Şiir ve müzik (ki bunlar da nakli Alevi kültürünün araclarıdır) daha çok ilgi çeker.
Uzun yazmam, ya da daha doğrusu analitik yazmaya çalışmam, bu geleneklere karşı duruşla ilgilidir.
*
Ve son olarak, medyanın ortaya çıkışı, televizyon vs. de kısalık aracılığıyla bir cahilliği geliştirmektedir.
Bir müzik parçası çalınırken bir resim ya da karenin beş saniyeden fazla duruşunun insanları sıktığı veya insanların sıkar hale getirildiği bir dünya ve kültür ortamında yaşıyoruz.
Medyanın geliştirdiği bu aptallaştırmayı birçok medya ve kültür teorisyeni ele alıp incelemekte. (Örneğin Neil Postman'ın "Televizyon Öldüren Eğlence" adlı kitabını burada zikredebiliriz)
Ama nasıl bazı sanatçılar, durağan sahneler ve resimlerle, yavaş çekimlerle bu akıntıya karşı yüzüyorlarsa, (örneğin T. Angelopulos veya Nuri Bilge Ceylan gibiler) ben de bir şekilde yazıda öyle davranmaya çalışıyorum.
Bu, "Fahrenayt 451" filminde olduğu gibi, artık yazının yok ve suç olduğu bir çağda, o yazıyı ve kültürü sürdürmek için, umutsuz bir çaba, bir gerilla savaşıdır.
Bazen insanın umutsuz da olsa, bir duruşu sürdürmesi gerekir.
*
İşte böyle, uzun yazmak üzerine uzun bir yazı.
Kim bilir belki, maalesef gerekli birikimden yoksun olduğumdan, aslında çok basit ifade edilebilecek fikirleri çok uzatmış bir yazı.
Eh yazmak, sadece kısa yazacak kadar gelişmişlerin hakkı olamayacağına göre, her halde bu uzunluğu da hoş görürsünüz.
Selam ve saygılarımla
Demir Küçükaydın
30 Mayıs 2009 Cumartesi


Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...