26 Ocak 2026 Pazartesi

Rojava, Suriye, PKK, Türkiye ve Dünya

Henry Kissinger'a atfedilen, 1968 civarında Nixon'ın ekibindeyken söylediği rivayet edilen, bir söz vardır: "Amerika'nın düşmanı olmak tehlikeli olabilir, ama dostu olmak ölümcüldür".

Sözün kendisi ve kimin tarafından ve nerede söylendiği doğru ve gerçek olmayabilir, ama içeriği gerçeği son derece doğru biçimde tanımlamaktadır.

Bu sözü başa alarak, tepeden bakan, ukala ve devlet yalakası olmuş Türk, ulusalcı, solcu ve sağcıları gibi Kürtlere akıl verdiğimiz sanılmasın.

Biz her zaman Kürt hareketini ve onun en plebiyen (yani garibanlara dayanan) en radikal ve en modern ve nispeten eşitlikçi duyarlıklara sahip (sosyalist olmayı insan olmakla özdeşleştiren) kanadı olan, Apo ve PKK adlarına bağlı Özgürlük Hareketi’ni  destekledik. Bir öneri ve eleştirimiz olduğunda da egemen ulustan bir insan olmamızın handikaplarının ters yorumlanacağının bilincinde olarak, eleştiri ve önerilerimizi onun içinden ve onun başarısı için uğraşan bir insanın bakış açısıyla yapmaya çalıştık.

Bizim tavrımızın ve duruşumuzun, ayrıca Kürt hareketine önerdiğimiz, program, strateji, taktiklerin bir benzeri yoktur. Bunlara en yakın denebilecek çizgi yine de Öcalan’ın çizgisidir.

Zaten bu nedenle, Öcalan’a saldırmak isteyenler, bunu açıkça ona karşı yapmaktan çekindiklerinden, bütün hınçlarıyla bize saldırırlar.

Ve biz de böylece Öcalan ve PKK’ya yönelik bu yıldırımları kendi üzerine çeken bir paratoner olarak Kürt hareketinin başarısı için küçük de olsa bir katkıda bulunmuş oluruz.

Çizgimin farkını şöyle somutlayabilirim.

Örneğin bütün Türk solcuları, liberalleri ve İslamcıları vs. sanki Kürt hareketinin kafası yokmuş gibi, (aslında Kürtler şu an Ortadoğu’daki hatta dünyadaki politik bilinci en gelişmiş grupturlar, herkese politika dersi verebilirler) “ABD ile ittifak yapmayın, bakın gördünüz mü emperyalizm sizi kullanır ve sonra da bir kenara atar” diye bir tavır içindedirler.

Bu baylar başkasının güzündeki çöple uğraşırken kendi gözlerindeki merteği görmek istemezler.

Türk devleti NATO üyesi, ABD’nin en büyük ve güvenilir müttefiki değilmiş gibi, kendi devletleriyle uğraşacak yerde, Kürtlere akıl verirler.

Türk solcu veya demokratının görevi Kürtlere akıl vermek değil, önce kendi keyfi, merkezi, bürokratik, militarist, dayandığı milleti bile “devletin bir unsuru” olarak gören ve resmen böyle tanımlayan devletiyle mücadeledir. Örneğin NATO’den çıkmayı, ABD üslerini kapattırmayı ana görevi edinmelidirler. Türkiye’nin nüfus ve kişi başına düşen gelire göre dünyanın en büyük ordusunu beslemesine karşı kampanyalar düzenlemelidirler. Ordunun narcçamalarının ve gizli savaş örgütlerinin en azından meclisin denetimine açılmasını sağlamaya çalışmalıdırlar. Hiç kimsenin bu gibi konuları gündeme taşıdığını görmüyoruz. (Tam da bu merkezi, bürokratik, militer ve keyfi devlet halkı korkup kölelere çevirdiği için, onun şiddetinden korkan insanlar, açıktan bunları söyleyemeyerek örneğin hayvan hakları gibi suya sabuna dokunmaz alanlar üzerinden kendini ifade kanalları arıyor. Çünkü Türkiye’nin sadece insanları değil, hayvanları bile bu keyfi devletin kurbanıdırlar. Hiç kimsenin aklına gelmeyecek vahşilikte tüm köpekleri bir adaya toplayarak katletmek de ancak bu devletin düşünebileceği bir şeydi.

Kürtlere akıl veren Türkler, Örneğin merkezden atanan yöneticilerin yerini her yerde ve düzeyde, seçilmiş yönetici ve organların almasını, tüm asayiş kuvvetlerinin bunların emrine verilmesine savunmalıdırlar. Kendi korkaklıklarını ve devlet yalakalıklarını örtmek için, aşağılık duygularıyla Kürtlere akıl öğretmeye kalkıyorlar

Örneğin tüm adalet ve hukuk mekanizmasının ve eğitim kurumlarının devletten özerkliğini, tayin terfilere ilişkin işlemlerin yukarıdan atamayla değil, bu özerk yapıların kendi içindeki demokratik yöntemlerle seçilmesini savunmalıdırlar. Var mı böyle bir konu için kampanyalar açan bir hareket örgütlemeye çalışan? Yok.

Örneğin her düzeyde gerek işe alımların gerek ihale gibi akçeli işlerin, tam bir açıklık içinde ama kimin kazanacağının hiçbir şekilde belli olmayacağı yöntemlerle yapılmasını sağlamam için halkı böyle girişimlerde, örgütlemeli bu ve diğer yukardaki gibi hedefler için kitlesel mücadele örgütlemelidirler.

Var mı böyle bir talep için bir şeyler yapan? Yok.

Çünkü anaları onları böyle basitse bayağı işler için doğurmamıştır.

Onlar kim ve nerede olduğu bilinmeyen “kapitalizme” saldırmaktan, devleti bir sorun olarak çıkarıp, sermayeye küfretmekten ve de ne kadar kötü olduğunu anlatmaktan başka iş yapmazlar.

Bütün bu ortalığı kaplamış baylar ve bayanlarla bizim önceliklerimiz, sorunu koyuşumuz farklıdır. Onlarla siperlerin karşı taraflarında bulunuyoruz. Onların önce kendi nefislerine savaş açmaları gerekiyor. Kendi imtiyazlarına savaş açmaları gerekiyor. Bu devlet tarafından düşürülmüşlerdir, Hazreti İdris (Hanok) zamanının melekleri gibi. Allah bile o zaman u düşkünlerih arasında peygamberini daha çok bırakmamak için kendi yanına almıştı. Böylesine çürümüş bir toplyum Türkiye. Ama ne peygamber var artık na da onu yanına alabilecek bir Allah. Düşmüş meleklere kaldı bu dünya.

Bizim için ilk iş yurttaşların tam bir eşitliği, bu merkezi, bürokratik, militer, keyfi cihazın parçalanması ve onun yerine kendisini seçenlerin iradesinin üzerinde yükselemeyecek, onlara kendi bağımsızlaşmış iradesini dayatamayacak, ucuz, basit, sade, ortak yaşamın ihtiyaçlarını gidermeye yönelik, toplumun üzerinde bir Tanrı gibi yükselmeyen, onu hizmet edecek, bir “devlet” için mücadele etmektir.

Bu nedenle bizler “ana akım” içinde yer bulamayacağız. Bulma gibi bir derdimiz de yoktur ve olmayacaktır.

Bakın bakalım bütün medyaya bakın sorunu böyle koyan en azından böyle koyduğuna dair bir his uyandıran bir haber, bir yorum, bir program görebilecek misiniz?

Göremezsiniz.

Ama bu çizgi, her zaman altta kalsa da peygamberlerin, evliyaların, devrimcilerin, bürokratlaşmamış komünistlerin ve sosyalistlerin çizgisi olmuştur ve kitleler, tarihte çok az görülen zamanlarda olduğu gibi artık yeter dediklerinde bu çizgiye ayaklarıyla oy verirler.

Kaldığımız yere dönersek, bu gibi konularda hiçbir şey yapmadan, bu gibi konuları olsun bir sorun haline getirmeye çalışmadan Kürtlere söz söyleme veya emperyalizmin ne kadar kötü olduğu hakkında uyarılarda bulunma hakları yoktur Türklerin ve Müslümanların. Onlar öncçe kendi imtiyazlarına karşı, yani İslam’ın deyişiyle kendi nefislerine karşı dövüşe girerek, bu dövüş içinde birer demokrata dönüşerek insanlaşma yoluna girebilirler. Bir Kürtltten alınan vergilerle niye zorla Türkçe okutulor ben bu imtiyazı paylamak istemiyorum diyebilmeliler. Ben bir Alevi, Hristiyan veya dinsizden alınan vergilerle devletin İslama ve Diyanete milyarlar akıtmasını ve bu imtiyazı paylaşmak istemiyorum diyebilmeliler bunu demeden bu çoğunluk hiçbir zaman bu ülkeye rahat, husur, demokrasi gelmeyecektir. Bu böyle biline.

Aynı yukarıdan bakış, şu Dem Parti’nin ve Medyaskop’un ve kimi liberallerin ısrarla “barış süreci” deyip milleti sahte umutlara bağladığı ve büyük hayal kırıklıklarının tohumlarını attığı “süreç” karşısında Türk solcu ve demokratlarının da tavrında görülür.

Sanki Kürtler ve Apo ve Özgürlük hareketi Türk devletinin veya MHP’nin veya Bahçeli’nin ne olduğu bilmiyormuş gibi onlara akıl vermeye kalkarlar.

Israrla “barış süreci” denen şey, aslında konjontürel olarak farklı ve birbirine zıt çıkarların geçici bir çakışmasıdır.

Türk devleti (veya en azından bir kanadı) uzun vadeli çıkarlarını göz önüne alarak Kürtlerin desteğini kazanma stratejisine geçmeye karar vermiştir. Aslında hiçbir demokratikleşme olmadan, devletin merkezi ve keyfi niteliğine halel getirmeden Türk devleti ve burjuvazisinin Emperyal hayalleri için iç ve arka cepheyi güçlendirme manevrasıdır.

Buna “barış ve çözüm süreci” demek milletin gözüne kül atmaktır.

Elbette Öcalan veya Hareketin kadrolarının bunu açıktan söylemesi beklenemez. Diplomasi diye bir sorun ve taktik de vardır.

Ama en azından sosyalistlerin, demokratların ve DEM’in bunu açıktan söylemesi gerekir. O zaman bir postacı olmaktan çıkar. Elleri serbest kalır ve bir parça olsun muhalefet yapabilir.

Ama devletin bu manevrası, aynı zamanda Kürt hareketine ve Öcalan ve PKK’ya da bir manevra alanı açmıştır. Onlar da bunu akıllıca hareket ederek değerlendirmişlerdir.

(Aslında muhtemelen Öcalan bu olanağı Türk devletine bunu hatırlatmış veya önermiş olabilir. Çünkü Türk devletinin bürokratlarında böyle inisiyatif gösterecek bir akıl ve cesaret bulunmaz.)

Çünkü silahlı mücadele ve gerilla hareketi zaten çoktandır hareketin gelişiminin önünde bir engel haline gelmişti ve onun tecrit olmasına ve Türk, Sünni ve Alevilerin ve hatta işçi sınıfının geniş kesimlerinin Genelkurmayın Özel Savaş Dairesi’nin yedek gücüne dönüşmesine yol açıyordu. BU GİDİŞİ DURDURMAK GEREKİYORDU.

Ve bunu yapabilecek akla ve cesarete sahip Öcalan’dan başka kimse de yoktu.

Hareket aynı biçimde devam ettiği takdirde tecridi sürecek hatta katmerlenecek, ayrıca adım adım yıpranacak ve çürüyecekti. Bu çürümenin bütün belirtileri çoktan görülmeye başlanmıştı.

Yani aslında PKK’nın kendi girişimiyle ve tek taraflı olarak yapması gereken (Silahlı mücadeleye son vermek ve hukuki ve demokratik olanakları sonuna kadar değerlendirerek tecritten kurtulmak ve bir geniş demokratik hareket yaratmak) stratejik dönüşü yapmak için Türk devletinin Emperyal hedef ve çıkarları için yapmak istediği manevra kendilerine de bir alan açmıştı.

Kürt hareketi böylece, zaten yapması gerekeni yaparken, aynı zamanda bir ölçüde belli hareket alanları da sağlama, bir ölçüde olsun tecritten kurtulma, ön yargıları yıkma, gündemi tekrar meşgul etme olanağı elde etti.

Bunda bir yanlışlık yoktur. Buna demokrasi yolunda “Barış ve çözüm süreci” demek, yanlış adlandırmak ve yorumlamak, yanlıştır.

Burada sorun en küçük olanaktan yararlanarak yeni göreve uygun çalışma ve örgütlenmeye geçmektedir.

Tartışma hükümetin veya sürecin nereye gittiği üzerinden değil, bizlerin ne yapması gerektiği üzerinden, bu kısıtlı olanaklardan yararlanarak çatlakları nasıl genişleteceğimiz üzerinden yapılmalıdır.

Keza biz, bütün bu devlet yalakası olmuş Solculardan, Kemalistlerden, Müslümanlardan, Alevilerden, Komünistlerden vs. farklı olarak, örneğin Amerika ve Türk devleti arasındaki konjonktürel çelişkilerden yararlanarak Kürt hareketinin Rojava’da kendine alan açma çabasını, hiçbir zaman yanlış bulmadık.

Aksine örneğin Türk ulusalcıları ve sosyalistleri, tepeden ve ukalaca, “Amerika Kürtleri Piyade gücü olarak kullanıyor” diye sözde anti-emperyalizm adına Türk devletinin ardında saf tutarlarken, aksine “Kürt Özgürlük hareketi Amerika’yı hava kuvvetleri olarak kullanıyor” diyerek bu geçici ittifakın yanlış olmadığını, bu çatlaktan yararlanarak yapılması gerekenlerin neler olduğu noktasında yoğunlaştık.

Bir yandan Rojava’yı ve bu geçici ve konjonktürel ittifakı doğru bulurken ve desteklerken, diğer yandan ona daha doğru program, strateji ve taktiklerin neler olması gerektiğine dair yazılar yazdık. Rojava hakkında solda yaratılan efsanelere fazla inanmadık ama onları yokmuş gibi de kabul etmedik.

Örneğin onun hazreti Nuh gibi dile dine dayanan politik birimlerin eşitliği yerine, politik olanın dil ve din körü olduğu, dili, dini olmayan bir politik birimin eşit yurttaşlarının birliği gibi bir programı savunması gerektiğini, yani Hazreti Muhammet’in yöntemini izlemesini önerdik.

(Bu bağlamda örneğin on bir yıl önce yazılmış bir yazımızı bir örnek olarak son gelişmelerden önce yayınlamıştık. Örneğin 2014 tarihli yazı: “Kobane'de Hava Dönüyor Gibi - Hazreti Nuh’un ve Hasreti Muhammed’in Çözümleri”. Bunun gibi niceleri var. Örneğin bir başka yazıdan bir alıntı: “Dikkat edilirse yazılarımızda Kobane’deki savaşa destek için her şeyi yapıyoruz ama aynı zamanda Kobane’de savaşanlara ve Kürt Özgürlük Hareketine, Kobane’de uygulanan modelin, tarihsel olarak yanlışlığı ortaya çıkmış; birleştirici değil bölücü; içinde yenilgilerin ve bütün çatışmaların tohumunu taşıyıcı bir model dolduğunu; bu modelin ve programın aşılması gerektiğini söylüyoruz.” “ABD’nin Kobane’ye Silah Yardımı, Ortadoğu’da Bir devrimci Kabarış Olasılığı ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin Geleceği Üzerine”)

Ezilenler, ezenlerin arasındaki çelişkilerden yararlanmadan üzerlerindeki baskılardan kurtulamazlar. Ezilenlerin ister işçiler ister kadınlar ister ezilen azınlıklar veya uluslar ister inançlar, ister başka bir tür baskı ve sömürü altında olanlar olsun, ezenler arasındaki çelişkilerden yararlanma hak ve görevleri veridir. Bu hakkı kullandığı için hiçbir ezilen suçlanamaz. Aksine eleştirilebilir.

Evet Kürt hareketinin ABD ve Türkiye arasındaki çelişkiden yararlanmasına itiraz edilemezdi. Kürt hareketi bu çelişkiden yararlanabilirdi ve yararlanmalıydı. Bunda eleştirilecek bir şey yok.

Ama bu gibi hele büyük bir devletle karşılıklı kullanma hesaplarında onu kullanabilmek için sizin kendi özel programınız, stratejiniz ve taktik ve örgütlenme çabalarınız olması gerekir. Aksi takdirde kullanılmakla kalırsınız.

(Aslında ABD oldukça da dürüst davranmış. Fehim Taştekin’e bir YPG yöneticisi, ABD’nin kendilerine hiçbir zaman umut vermediğini, açıkça ilişkinin niteliğini hep söylediğini belirtmiş ve biz kendimizi kandırdık demiş. Bu vesileyle okuyucuya Fehim Taştekin’in bu yazıyla da yakından ilgili ve bu yazıyı anlamak için bilinmesi gereken iki yayınının linkini vereyim:

Şu iki videoyu izleyin lütfen.

SDG neden çöküşe sürüklendi? Hesap hataları ve yanlış iliklenen düğmeler

https://youtu.be/wGSGytGHafE?si=kurdH0T63Dq_PD_0

*

Şimdi ne olacak? Tahkimat var; daha büyük savaşa hazırlık mı? Denklemdeki İsrail!

https://youtu.be/nrHwEtYsvIg?si=o6uuVda4TeGBhxQE

Fehim Taştekin, tutarlı bir demokrat ve anti emperyalist olarak Kürt hareketini dostça ve doğru yerden eleştirmiştir. Yapılan yanlışları hatırlatmıştır. Ama haksız saldırılara da uğramıştır.)

Bir ezilen veya devrimci açısından böyle geçici uzlaşma durumlarında, “kullanırken kullanılmamanın yolu nedir?” diye sorulabilir.

Buna kategorik olarak, “sizin kendi gündeminiz ve kendi önceliklerinizi izlemenizdir” denebilir.

Tabii esas sorun gelir bu gündemin ve önceliklerin ne olduğunda düğümlenir.

Bu ise teori ve programla ilgilidir. “Taktik ustalıklarla” ilgili değildir. Bunlar ikinci derecededir.

Ordular savaşı için söylenen bir söz vardır: “Acemi askerler, strateji taktik derler, usta askerler lojistik, lojistik derler” diye.

Acemi devrimciler falan taktiklere falan büyük önem verirler. Usta devrimciler ise, program, teori, örgütlenme derler. Devrimci lojistik bunlardır. Bu vesileyle bir iki somut örneği hatırlatalım.

Apo’yu veya Lenin’i kullanmaya kalkanlar niye kullanamazlar ve kendileri kullanılırlar hiç düşündünüz mü?

Örneğin Apo, Suriye’nin elinde rehin iken Ortadoğu’nun ve hatta dünyanın en büyük ve sürekli gerilla hareketini örgütledi.

Türkiye’nin elinde esirken de Ortadoğu’nun en büyük legal demokratik hareketi, yani şu beğenmediğimiz DEM’i örgütledi.

Bu nasıl oldu?

(Bunu bir tarihte bir MİT görevlisiyle yapılan söyleşide o görevli şu anlamda cevaplıyordu. Adamın bir konsepti, bir uzun vadeli planı var. Biz ise günlük işlerle uğraşıyoruz. Sonunda hep o kazançlı çıkıyor.)

Çünkü onların hep kendi doğru program ve stratejileri vardır.

Bu olanakları hep kitlelerin örgütlenmesi ve tutarlı politikalara kazanılması için değerlendirirler. Ne sahte hayallere kapılırlar ne de sahte hayaller yayarlar.

Çünkü ittifaklar, uzlaşmalar güvenilmez, hatta karşı unsurlarla yapılır. Müttefiklerden veya uzlaşma yapılanlardan tutarlılık beklemek saçmalıktır.

Kıvılcımlı da öyledir. 1930’lar Türkiye’sinde; Atatürk’ün “Ebedi Şef” dikatörlüğünde,  en küçük legal olanaklardan yararlanarak, koca TKP’nin onca yıllık çalışmasından daha büyük bir iş yapar. Marksist klasikleri yayınlar, entelektüel hayatta komünistlerin etkisini sağlar. En küçük legal olanaktan yararlanır. Öye artar ki, Ordunun içindeki genç askerler arasında bile fikirler yayılmaya başlar. VE bütün bunlar Hitler7in yükseldiği, faşizmin başarıdan başarıya koştuğu uluslararası koşullarda başarılır.

“Yeni süreçte ne yapmak gerekir?” diyenler, Kıvılcımlı’nın 1930’larda yazdığı bizim 1970’lerde yayınladığımız, “Taktik Ana Halkası: Legaliteden Yararlanma” kitabını okumalılar.

Keza devrimci işçi önderi, İsmet Demir’in anıları da bir başka örnektir işçi örgütlenmelerinde, devletin gözü önünde ve devletin polisinin ve istihbarat servislerinin ner türlü müdahale ve provokasyon şartlarında en küçük çelişkilerden yararlanarak nasıl çalışılacağına ilişkin olarak bir örnektir.)

Hasılı geçici uzlaşmalar ve ittifaklar konusunda bu kadar yeter.

Özetle Kürt hareketi ABD’yi hava gücü olarak kullandığı için eleştirilemez. Eleştirilmesi gereken sahte hayaller yayması, kendisini kandırması, akıllıca bir programının olmaması. Bu olanaktan yararlanarak tüm Suriye halkını örgütlemek gibi bir persp

ktifinin olmaması. Çelişkilerden yeterince yararlanamaması (Örneğin Afrin’de orayı Rusya’nın önerisine uygun olarak Suriye’ye devredebilirdi. Suriye hükümetine petrol gelirinin bir kısmını verebilirdi ve onun çökmesini engelleyebilir ve bu arada daha geniş bir hareket imkanı sağlayabilirdi.) yani kendi gücünü abartması, kendini Kürtleri örgütlemekle sınırlaması gibi noktalardır. Hiçbir dile dine göndermesi olmayan, gerçek bir eşitliğin sembolü olacak bayraklar yerine Apo posterleri ve Kürt renklerinin her yeri doldurmasıdır yanlış. Bütün bunların ardında ise program ve örgütlenmedeki yanlışlar vardır.)

*

Savaşta hareketin yükseliş veya gerileme momentlerini iyi ayırmak ve ona göre strateji ve taktikler geliştirmek gerekir.

Bugün Kürt hareketi bir gerileme ve yenilgi dönemindedir. Bunu hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor. Bütün strateji ve taktikler buna uygun olmalıdır.

Ama önce genel olarak yükseliş veya saldırı aşaması hakkında birkaç söz edelim. Çünkü hücum aşamasında hücum etmeye cesaret edemeyenler veya ne zaman hücum etmek gerektiğini bilmeyenler savunmayı da bilmezler ve beceremezler.

Korkumuz, Kürt hareketinin şimdi savunmayı da becerememesidir. Çünkü geçmiş Kürt hareketinin henüz saldırıyı da öğrenmediğini göstermektedir.

Kürt hareketi maalesef saldırmayı öğrenememiştir ve bu Türkiye’deki mücadeleye çok pahalıya patlamıştır.

İsyanla oynanmaz. İsyan demek saldırı demektir.

İsyan için önce toplumun çok büyük bir kriz içinde olması gerekir, üst sınıflar ve devlet içindeki fraksiyonlar birbirine düşmüş olmalıdır. Sürekli krizler birbirini izlemelidir. Ezilenler ve halk artık böyle gitmez demeye başlamış olmalıdır. Onların desteği size akmalıdır. Onlar sizi ileri itmeye başlamalıdır. Kendiliğinden patlamalar olmalıdır. Yani üsttekilerin artık yönetemediği alttakilerin artık böyle gitmez dediği koşullar olmalıdır. Ancak bu koşullarda isyan edilebilir.

Ama bir kez isyan edilince de hiçbir tereddüt göstermeden, hiçbir duraklamaya mahal vermeden sürekli saldırmak, hamle üstüne hamle yapmak ve kesin zafere kadar karşı tarafın bütün güçleri yenilinceye kadar buna devam etmek gerekir.

Peki Kürt hareketi ne yaptı? Bunu hendeklerde gördük.

Ülke çapında bir kriz yokken, üst ve alt sınıflar arasında bir kriz yokken, birdenbire isyan etti. Hem de nerede Diyarbakır ve birkaç şehrin sokaklarında.

Peki isyana uygun mu davrandı? İsyanın temel kuralı olan saldırıyı uyguladı mı?

Hendekler kazdı. Hendek bile bir saldırı değil savunma aracıdır. Adı bile faildi bu isyanın.

Yani isyanın en temel kurallarını çiğnedi.

Ama daha da korkuncunu yaptı. O hendek isyanı için tüm güçlerini cepheye sürmedi. Daha esas güçlerimizi ortaya sürmedik diye de beyanatlar verdi.

Ve bunun sonucu korkunç bir yenilgi oldu. Bu yenilgi üzerinde bugün Erdoğan’ın yıllar süren egemenliği oturdu. Sadece ölen çocuklar öldükleriyle kalmadılar, erdoğanın ve biu devletin bütün ağırlığı üzerimizde kaldı.

Tam emin değiliz ama, YPG veya SDG de Suriye’de benzer bir yanlışı yaptı. Colani güçleri Şam’a doğru ilerlediğinde YPG’de kendi güçleriyle Şam’a doğru ilerleyebilirdi. O Koşullarda kimse bir şey diyemezdi. Böylece en azından Şam’da bir ikili iktidara yol açabilirdi. (Tabii bunu yapabilmek için, baştan Kürtler olarak değil, demokratlar olarak, Suriye’ye demokrasi getirmeye çalışan güçler olarak yürümek gerekirdi. Bu da akıllıca bir program ve taktiğin nasıl birbirine bağlı olduğunu gösterir) Yani en kritik anda kendisi yerinden kımıldamadı. Bu da saldırı aşamasını doğru değerlendiremediğini gösterir.

İşte bu örnekleri göz önüne alarak, genellikle saldırıyı bilmeyenlerin savunmayı da bilemeyecekleri, momenti yanlış değerlendirebilecekleri korkusuna yol açıyor bizde.

Bu nedenle, esas sorunun şu an savunma aşamasında olduğunu, bunun için sağlam mevziler bulup oralara çekilmek gerektiğini söylüyoruz.

Savaşta bazen, sağlam mevzilere çekilebilmek için, tekrar saldırı olanakları yaratmak için, hiç savaşmadan geniş alanlar düşmana bırakılabilir. Böylece onun güçlerini dağıtmasına, daha elverişsiz bir konum almasına yol açılabilir.

Kürt hareketi bugün adım adım geri çekilmeden ise, belli bir sınır koyup oraya güçlerini yığma ve elendeki mevzileri korumaya kalkmadan geri çekilmeye geçmelidir.

Bu geri çekilme, arazi olarak veya coğrafi olarak anlaşılmamalıdır. Hedefler açısından anlaşılmalıdır.

Ama önce askeri bir örnek verelim. Herkes Türkiye’de “İstiklal Savaşı” denen Türk Yunan savaşının tarihini bildiğinden oradan bir örnek verelim.

Sakarya savaşından önce, Türk kuvvetleri geniş arazileri Yunan kuvvetlerine terk edip, ta Sakarya nehri boylarına geri çekilmişlerdi. (Sakarya savaşında top sesleri Ankara’dan bile duyuluyordu.) Bu arada Türk kuvvetleri tüm güçlerini cepheye yığıyor Yunan kuvvetlerini tecrit etmek için uluslar arası alanda da hamleler yapıyordu. Ayrıca yunanlılar ilerleyerek müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu topraklarda ilerlediklerinden düşman topraklarda ilerlemiş oluyorlardı. Böyle bir stratejik geri çekiliş o Sakarya zaferini sağlamıştı. Bu aslında ucu ucuna kazanılmış bir zafer de sayılabilirdi. Çünkü bu savaşta subay kaybı olağanüstüdür. Yani Halk savaşmak istememektedir. Subaylar emrindeki askerleri savaştırabilmek için kendileri öne atılmak zorunda kalmışlardır.

Ama böyle bir stratejik geri çekiliş aynı zamanda bir zafer sağlamıştır.

İşte şimdi Kürt hareketinin yapması gereken benzeri bir geri çekiliş olmalıdır.

Önce şunu belirteyim. Kesinlikle direneceğiz ve savaşacağız denerek, genel seferberlik ilan edilmesi son derece doğru bir hamledir.

Eğer böyle yapılmasaydı, bunun yaratacağı moral çöküntüsü, savaşsız bir yenilgi çok korkunç sonuçlara yol açabilirdi.

Bu kararlılık sürdürülmeli. Her yer tünellerle, savunma mevzileriyle doldurulmalıdır. Yedekler ve her şey gereğinde aylarca sürecek bir kuşatmaya göre ayarlanmalıdır.

Bunlar yapılması gerekenler ve zaten şimdiye kadar çoktan yapılmış olması gerekenlerdir.

İkinci olarak bütün dünyadaki Kürt kitlelerinin sokaklarda gösteriler yapması aynen ve hatta artan bir güçle devam etmelidir.

Bunlar asgari olarak yapılması gerekenlerdir.

Bütün bunlar karşı tarafta tereddütler yaratır.

Şehir savaşları dünyanın en zor savaşlarıdır. Bunu bizzat YPG’liler en iyi bilir ve iyi şehir savaşçıları olan IŞID’çilerden nice kayıplarla öğrendiler.

Hele tünellerle bağlanmış bir şehrin ele geçirilmesi Colanı kuvvetlerine çok pahalıya ve çok zamana mal olur. Bu nedenle Haseke ve Kobani’ye uzun bir kuşatma savaşını göze alamayabilir. O da oralardan geliyor bilir bunu.

Bunu göze alamayabilir, çünkü kendi iktidarı hala tam oturmuş değildir.

Ayrıca Kürt kitlelerinin hareketliliği ve bu direnişe sahiplenmesi, Türk devletini bile fazla mı ileri gittik diye düşünmeye sevk etmiş ve Kürtleri aşağılamaya yönelik dilin bırakılması için basına bildirimde bile bulunulmuş.

Hatta el altından Öcalan’ın serbest bırakılacağı gibi haberler çıkarılarak. Kürtlerde oluşun bu kırılmadan korkmaya başladığını gösteren belirtiler bile var.

Evet bunlar işin başı. Ve direniş kararlılığının ilk küçük meyveleri.

Ama bunlara kanmamak gerekir. Savaş genellikle politika alanında kazanılır. Gösteriler, siperler, tüneller karşı tarafı politik olarak tecrit ettiğinizde bir işe yararlar.

Maalesef şimdi, son günlerde kitle hareketlenmesine bakarak Kürt hareketinde bir tür zafer sarhoşluğu ve panik duygusunun birlikte yeşerdiği görülüyor.

Bütün Kürtlerin gösterilere katılması, Barzani’nin araya bir arabulucu olarak girmesi yanlış hayaller oluşmasına, bu hızla Küdistan’ın kurulacağı gibi hayallere ama aynı anda, panik duygusu içinde ağlayarak yardım dilemelere veya İsrail’e mesajlar yollamaya kadar gidiyor.

Bunlar hiç de sağlıklı tepkiler değil.

Kürt hareketi şunu bilmeli. İsrail’e sempati ve yardım dileği, Kürt hareketinin bir düşmanlar denizinin içinde küçük bir adaya hapsolmasına yol açar. İsrail gibi bir ırkçı ve emperyalizmin en saldırgan politikalarının teşvikçisi bir devletten yardım istemek, Kürt hareketinin intiharı anlamına gelir. Bunun bu isteklerin Barzani’nin artan etkisiyle birlikte yükselmesi rastlantı değildir.

Hem istenen yardım ve koruma İsrail’den gelmez ve gelemez hem de bu sefer Kürt hareketi Fars, Türk, Araplar gibi kitlelerinin düşmanlığını davet eder. Bu Kürt hareketinin tecridini katmerlendirir. Ve çok daha korkunç sonuçlara yol açabilir. Katliamlara bile gidebilir ve devletler oluşan bu düşmanlığı maniple edebilir Kürtleri iyice ezip gündemden düşürmek için.

Sadece bölgede değil, uluslararası ölçekte de, küresel güney ve onu destekleyenlerde de tam bir tecride yol açabilir.

Çünkü Kürtleri ezilen bir halk oldukları için destekleyenler ayhı zamanda israil’in katliamlarına karşı duranlar ve Filistinlileri destekleyenlerdir.

Ve İsrail İnsanlık için en büyük tehlikedir. İsrael, bir Nazı-Siyonist devletidir. Ancak Hitler Almanya’sıyla kıyaslanabilir. Öte yandan, Türkiye’nin başında bulunduğu, hepsi birbirinden çürümüş İsrail işbirlikçisi hükümetler olmasa, İsrail’deki Siyonistler o devletin varlığını sürdüremezler. Bu nedenle İsrail er veya geç yok olacaktır. (Ve eğer beklenen İran saldırısı olursa, İran füzeleri bu yok oluşun kapısını da açmış olabilir İsrail vatandaşlarınin hızla İsrail’i terk ettikleri ve israil’in nüfusunun hızla azaldığı unutulmamalı.

Önce bu gibi kısa vadeli ve sonu hüsranla bitecek panik ve hayallerin birbirine karıştığı çizgiye pirim verilmemelidir.

Kürt hareketi özellikle bütün güçlerini İsrail’i kazanmaya değil, kendisini ezen devletlerin ve milletlerin çoğunluğunu kazanmaya, bunun için program, strateji ve taktikler geliştirmeye çalışmalıdır.

İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki kimi çelişkilerden, olsa olsa böyle bir politikanın aracı olarak, bazı hareket alanları sağlamak için yararlanılabilir.

Bir örnek vereyim. Örneğin Colani İsrail ve ABD’ye ve Türkiye’ye karşı konumunu güçlendirmek ve hareket alanını genişletmek için, Rusya’ya gitti. Rus üslerine dokunulmayacağını söyledi. Yani kendince en küçük olanaktan yararlanıp hareket alanını genişletmeye ve İsrail’in istekleri ve Türkiye’nin dayatmaları karşısında daha fazla hareket alanı sağlamaya çalışıyor. Yani YPG de hareket alanını genişletmek için benzeri esneklikleri gösterebilmelidir.

Her neyse.

Savunma hattını gereğinde ölümüne direniş ve tüm dünyada Kürtlerin mobilizasyonu temelinde, bunları veri kabul ederek çizmek gerekiyor.

Bunun için de en önemli sorun. Kobane ve Haseke bölgesindeki halkın can ve mal emniyetinin sağlanmasıdır. Kadınların haklarının ellerinden alınmamasıdır. Yani eve ve çarşaf denen zindana hapsedilmemeleridir.

Bu en temel geri çekiliş sınırı olmalıdır. Hedef ilk elde bunlara ulaşmak olmalıdır. Bu iki hedefin oluşması için, ateşkesin devamını ve saldırılmamayı garanti edecek, uluslararası bir garantör güç veya güçler bulunması.

Bu ateşkes süresi elbet ebedi olamaz. Ama sürenin sınırı karşı tarafı zor duruma düşürmek ve tecrit etmek, onun içindeki çelişkileri arttırmak için değerlendirilebilir.

Örneğin şöyle denebilir: Suriye’de Birleşmiş Milletler denetiminde, herkesin gerçek bir özgürlük ortamında eşit imkan ve koşullarla ve ülkenin tümünde propagandasını yapabildiği koşullarda yapılan seçimlerde seçilecek meclis kuruluncaya kadar bu durum devam edebilir. Meclis kurulduğunda Meclisin kararlarına uyulacaktır.

Böyle bir öneri Colani’yi ve destekçilerini çok zor durumda bırakır. Ayrıca Türkiye’nin de elini kolunu bağlar. Çünkü Colani’nin dayandığı güçler demokrasi falan istemez. Böyle bir gelişmenin kendilerinin hiç olması anlamına geleceğini bilirler. Bu da onlarla belli bir meşruiyet arayan Colani arasında çatlaklara yol açar.

Öte yandan Batılı ülkeleri de Colani’yi desteklemekte zorlar, tereddüte düşürür ve böler.

Ayrıca kadınların durumu,  Özellikle Suriye’deki kadınların ezici çoğunluğunun sessiz desteğini ve sempatisini kazanır. Çünkü Colani açıkça, Kadın güçlerinin lağvını ve hepsinin evlerine dönmesini istemiştir. Kadınları da kapatmaya kararlıdır.

Garantör gücün ne olacağına gelince. Bunda da özellikle sırasıyla şu biçimler üzerinde durulabilir. A) Birleşmiş Milletlerin bir gücü. Bu olmazsa: B) Küresel Güneyden örneğin Brezilya, Hindistan, Güney Afrika gibi güçlerin askerleri. Bu olmazsa: C) Rusya ve Çin, Bu olmazsa D) Fransa ve Rusya gibi bir yol izlenebilir.

Böyle bir garantör çizgisi Türkiye’yi de daha tarafsız kalmaya itebilir. Çünkü Türkiye’deki kırılma ve İsrail’in etkisinin artması korkusuna karşı böyle bir tarafsızlar çizgisi onun için fazla bir risk oluşturmaz ve bölgedeki baskıları hafifletmesine yol açabilir.

Şimdi gelelem en önemli konulardan birine. Kürt hareketi, Rojava’da Kürtlüğe dayanarak otonomi istedi. Bu baştan yanlıştı. İstenmesi ve talep edilmesi gereken tüm ülkede her idare veya yerleşim biriminde yöneticilerin orada yaşayanlarca serbest ve eşit koşullarda yapılacak seçimlerle seçilmesi, Merkezi idarenin atamasının olmaması, mahalli asayiş güçlerinin bu seçilmiş yönetici organlarda olmasıydı

Bunu bütün ülke geneli için istemek bütün diğer azınlıkları ve demokratları bu talep etrafında toplayabilirdi.

Tabii bu mahalli yöneticilerin hangi ilkeye göre yöneteceğinde ise, örneğin Avrupa Birliği veya Birleşmiş Milletlerin insanların temel hak ve özgürlükleriyle ilgili bir bildirisi veya kriterleri kullanılabilir. Aslında aynen bunu Türkiye’de de istemek gerekiyor.

Yani otonominin dile dine göre değil, bir yerde yaşamaya göre belirlenmesi. Bu sistem aşağı yukarı bütün kuzey Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da vardır.  Onların kendilerinde böyle bir otonomi uygularken geri ülkelerde sözde demokrasi diye, dile dine göre tanımlanmış birimleri bir araya getirip “Ulus İnşası” yapmaları, aslında onların egemenlik arzularının ve sonu gelmez savaş ve bölünmelerin nedenidir.

Ayrıca sorunun böyle koyulması esas Türk devletini çok zorlayacaktır. Çünkü muhalefet ve Kürt hareketi sorunu yanlış koyduğu için o merkezi egemenliği koruma hedefini örtüp bunun karşısında bölünmeyi koyabilmekte ve Türkleri ve Sünnileri yedeğine alabilmektedir.

İşte aşağı yukarı böyle bir çizgi sağlam bir savunma hattı kurmayı sağlar. Demokrasi güçlerini kazanmayı ve birleştirmeyi ve onları böyle bir program etrafında örgütlemeye, Colani güçlerinin ve Türk devletinin ve İsrael’in tecridini sağlamak için bir başlangıç yapar.

Tabii son olarak YPG’nin özellikle Alevilerden bir özür dilemesi gerekiyor.

Çünkü Alevilerin katledildiği ve Colani’nin en zor durumda olduğu gün Mazlum Abdi’nin onunla el sıkışması Alevilerde ve diğer azınlıklarda büyük kırılmaya yol açtı.

Elbet bunu hele bir baskıları savuşturayım Alevileri nasıl olsa sonra korurum niyetiyle yaptı ama yine de yanlıştı.

Bunun bir benzeri 2013’te yaşanmıştı.

Öcalan, Zaten Alevlerin Kürt hareketini bildiğini, Alevileri koruyan ve onlarla birlikte örgütlenen bir örgüt olduğunu varsayarak ve malumu ilen eder bir durumda olmamak, ama özellikle Müslüman ve Türklerin ön yargılarını kırmak, onlarda iyimser bir bakış oluşturmak için Yavuz’un Kürtlerle ittifakından söz edince, Alevilerin muazzam bir tepkisine yol açmıştı. Aleviler ondan sonra o zamanki çözüm sürecine geniş ölçüde soğuk kalmışlardı.

Sonra Öcalan bunu telafi etmeye çalışmıştı.

Benzeri yaşandı. Dolasıyla telafi etmek için ilk adımda bir özür gerekir.

Ayrıca bu özrü tüm Suriye halkına da ve diğer azınlıklara da yapmalı. Yani “biz Kürtlere bir otonomi istedik. Politik birimin dillere ve dinlere göre oluşmasını istedik. Bu yanlıştı. Tüm ülke her düzeyde dil ve din körü olmalı, tüm diller ve dinler eşit haklara sahip olmalı. Otonomiler dile ve dine göre değil, idari ve coğrafi birimlere, nüfusun yaşadığı yerlere, eşit yurttaşların yaşadığı yerlerin otonomisi olmalı” demeli.

Bu özür aynı zamanda bir Program olur. Suriye’deki bütün azınlıkları, laikleri, normal müslümanları, demokratları ortak bir hedefte birleştirebilir. Buradan giderek böyle bir Anayasa hareketi yaratılabilir belki.

Özetle önerdiğimiz geri çekiliş çizgisi ve bu gibi davranıylarla YPG bu geri çekilişini bu noktada durdurup bir ileri atılış için güç toplamaya başlayabilir.

Elbette bunlar mutlak değildir. Mehndileri belki daha iyi ve ayrıntılarını oluşturabilirler. Önemli olan meselenin özünün mantığının kavranmasıdır. Karşı tarafı bölmek, tecrit etmek kendi tarafımızı güçlendirmek yeni yedekler ve tarafsızlar sağlamak.

Şimdilik bu kadar

Başlığa bir de “Dünya” koymuştuk.

Ama ona zaman ve yer kalmadı.

Aslında Dünya tarihi bakımından Dünyanın en başta olması gereken zamanlardan geçiyoruz.

Eğer ABD ve İsrael İran’a saldırır ve rejimi yıkarsa bunun altında bütün insanlık kalır.

Çünkü böyle bir zaferden güç alacak batılılar dünyayı bir atım savaşına sürecek cezsaret ve c üreti elde edeceklerdir.

Dileyelim ki ciddi olarak bayarısızlığa uğrasınlar. Bu dünyada yeni bir devrimci dalganın yükselişine, Avrupa Birliği ve NATO’nun çöküşüne yol açabilir ve insanlık en azından bir süre için nefes alacak ve tekrar güç toplayacak bir zaman bulur.

Onu da zaman bulursak başka sefere yazarız.

26 Ocak 2026 Pazartesi

Demir Küçükaydın

demiraltona@gmail.com

https://demirden-kapilar.blogspot.com/

Hiç yorum yok: