Henry Kissinger'a atfedilen, 1968 civarında Nixon'ın ekibindeyken söylediği rivayet edilen, bir söz vardır: "Amerika'nın düşmanı olmak tehlikeli olabilir, ama dostu olmak ölümcüldür".
Sözün kendisi ve kimin tarafından ve nerede söylendiği doğru
ve gerçek olmayabilir, ama içeriği gerçeği son derece doğru biçimde
tanımlamaktadır.
Bu sözü başa alarak, tepeden bakan, ukala ve devlet yalakası
olmuş Türk, ulusalcı, solcu ve sağcıları gibi Kürtlere akıl verdiğimiz
sanılmasın.
Biz her zaman Kürt hareketini ve onun en plebiyen (yani garibanlara dayanan) en radikal ve en modern ve nispeten eşitlikçi duyarlıklara sahip (sosyalist olmayı insan olmakla özdeşleştiren) kanadı olan, Apo ve PKK adlarına bağlı Özgürlük Hareketi’ni destekledik. Bir öneri ve eleştirimiz olduğunda da egemen ulustan bir insan olmamızın handikaplarının ters yorumlanacağının bilincinde olarak, eleştiri ve önerilerimizi onun içinden ve onun başarısı için uğraşan bir insanın bakış açısıyla yapmaya çalıştık.
Bizim tavrımızın ve duruşumuzun, ayrıca Kürt hareketine
önerdiğimiz, program, strateji, taktiklerin bir benzeri yoktur. Bunlara en
yakın denebilecek çizgi yine de Öcalan’ın çizgisidir.
Zaten bu nedenle, Öcalan’a saldırmak isteyenler, bunu açıkça
ona karşı yapmaktan çekindiklerinden, bütün hınçlarıyla bize saldırırlar.
Ve biz de böylece Öcalan ve PKK’ya yönelik bu yıldırımları
kendi üzerine çeken bir paratoner olarak Kürt hareketinin başarısı için küçük
de olsa bir katkıda bulunmuş oluruz.
Çizgimin farkını şöyle somutlayabilirim.
Örneğin bütün Türk solcuları, liberalleri ve İslamcıları vs.
sanki Kürt hareketinin kafası yokmuş gibi, (aslında Kürtler şu an Ortadoğu’daki
hatta dünyadaki politik bilinci en gelişmiş grupturlar, herkese politika dersi
verebilirler) “ABD ile ittifak yapmayın, bakın gördünüz mü emperyalizm sizi
kullanır ve sonra da bir kenara atar” diye bir tavır içindedirler.
Bu baylar başkasının güzündeki çöple uğraşırken kendi
gözlerindeki merteği görmek istemezler.
Türk devleti NATO üyesi, ABD’nin en büyük ve güvenilir
müttefiki değilmiş gibi, kendi devletleriyle uğraşacak yerde, Kürtlere akıl
verirler.
Türk solcu veya demokratının görevi Kürtlere akıl vermek
değil, önce kendi keyfi, merkezi, bürokratik, militarist, dayandığı milleti
bile “devletin bir unsuru” olarak gören ve resmen böyle tanımlayan devletiyle
mücadeledir. Örneğin NATO’den çıkmayı, ABD üslerini kapattırmayı ana görevi
edinmelidirler. Türkiye’nin nüfus ve kişi başına düşen gelire göre dünyanın en
büyük ordusunu beslemesine karşı kampanyalar düzenlemelidirler. Ordunun
narcçamalarının ve gizli savaş örgütlerinin en azından meclisin denetimine
açılmasını sağlamaya çalışmalıdırlar. Hiç kimsenin bu gibi konuları gündeme
taşıdığını görmüyoruz. (Tam da bu merkezi, bürokratik, militer ve keyfi devlet
halkı korkup kölelere çevirdiği için, onun şiddetinden korkan insanlar, açıktan
bunları söyleyemeyerek örneğin hayvan hakları gibi suya sabuna dokunmaz alanlar
üzerinden kendini ifade kanalları arıyor. Çünkü Türkiye’nin sadece insanları
değil, hayvanları bile bu keyfi devletin kurbanıdırlar. Hiç kimsenin aklına
gelmeyecek vahşilikte tüm köpekleri bir adaya toplayarak katletmek de ancak bu
devletin düşünebileceği bir şeydi.
Kürtlere akıl veren Türkler, Örneğin merkezden atanan
yöneticilerin yerini her yerde ve düzeyde, seçilmiş yönetici ve organların
almasını, tüm asayiş kuvvetlerinin bunların emrine verilmesine savunmalıdırlar.
Kendi korkaklıklarını ve devlet yalakalıklarını örtmek için, aşağılık
duygularıyla Kürtlere akıl öğretmeye kalkıyorlar
Örneğin tüm adalet ve hukuk mekanizmasının ve eğitim
kurumlarının devletten özerkliğini, tayin terfilere ilişkin işlemlerin
yukarıdan atamayla değil, bu özerk yapıların kendi içindeki demokratik
yöntemlerle seçilmesini savunmalıdırlar. Var mı böyle bir konu için kampanyalar
açan bir hareket örgütlemeye çalışan? Yok.
Örneğin her düzeyde gerek işe alımların gerek ihale gibi
akçeli işlerin, tam bir açıklık içinde ama kimin kazanacağının hiçbir şekilde
belli olmayacağı yöntemlerle yapılmasını sağlamam için halkı böyle
girişimlerde, örgütlemeli bu ve diğer yukardaki gibi hedefler için kitlesel
mücadele örgütlemelidirler.
Var mı böyle bir talep için bir şeyler yapan? Yok.
Çünkü anaları onları böyle basitse bayağı işler için doğurmamıştır.
Onlar kim ve nerede olduğu bilinmeyen “kapitalizme”
saldırmaktan, devleti bir sorun olarak çıkarıp, sermayeye küfretmekten ve de ne
kadar kötü olduğunu anlatmaktan başka iş yapmazlar.
Bütün bu ortalığı kaplamış baylar ve bayanlarla bizim
önceliklerimiz, sorunu koyuşumuz farklıdır. Onlarla siperlerin karşı
taraflarında bulunuyoruz. Onların önce kendi nefislerine savaş açmaları
gerekiyor. Kendi imtiyazlarına savaş açmaları gerekiyor. Bu devlet tarafından
düşürülmüşlerdir, Hazreti İdris (Hanok) zamanının melekleri gibi. Allah bile o
zaman u düşkünlerih arasında peygamberini daha çok bırakmamak için kendi yanına
almıştı. Böylesine çürümüş bir toplyum Türkiye. Ama ne peygamber var artık na
da onu yanına alabilecek bir Allah. Düşmüş meleklere kaldı bu dünya.
Bizim için ilk iş yurttaşların tam bir eşitliği, bu merkezi,
bürokratik, militer, keyfi cihazın parçalanması ve onun yerine kendisini
seçenlerin iradesinin üzerinde yükselemeyecek, onlara kendi bağımsızlaşmış
iradesini dayatamayacak, ucuz, basit, sade, ortak yaşamın ihtiyaçlarını
gidermeye yönelik, toplumun üzerinde bir Tanrı gibi yükselmeyen, onu hizmet
edecek, bir “devlet” için mücadele etmektir.
Bu nedenle bizler “ana akım” içinde yer bulamayacağız. Bulma
gibi bir derdimiz de yoktur ve olmayacaktır.
Bakın bakalım bütün medyaya bakın sorunu böyle koyan en
azından böyle koyduğuna dair bir his uyandıran bir haber, bir yorum, bir
program görebilecek misiniz?
Göremezsiniz.
Ama bu çizgi, her zaman altta kalsa da peygamberlerin,
evliyaların, devrimcilerin, bürokratlaşmamış komünistlerin ve sosyalistlerin
çizgisi olmuştur ve kitleler, tarihte çok az görülen zamanlarda olduğu gibi
artık yeter dediklerinde bu çizgiye ayaklarıyla oy verirler.
Kaldığımız yere dönersek, bu gibi konularda hiçbir şey
yapmadan, bu gibi konuları olsun bir sorun haline getirmeye çalışmadan Kürtlere
söz söyleme veya emperyalizmin ne kadar kötü olduğu hakkında uyarılarda bulunma
hakları yoktur Türklerin ve Müslümanların. Onlar öncçe kendi imtiyazlarına
karşı, yani İslam’ın deyişiyle kendi nefislerine karşı dövüşe girerek, bu dövüş
içinde birer demokrata dönüşerek insanlaşma yoluna girebilirler. Bir Kürtltten
alınan vergilerle niye zorla Türkçe okutulor ben bu imtiyazı paylamak
istemiyorum diyebilmeliler. Ben bir Alevi, Hristiyan veya dinsizden alınan vergilerle
devletin İslama ve Diyanete milyarlar akıtmasını ve bu imtiyazı paylaşmak
istemiyorum diyebilmeliler bunu demeden bu çoğunluk hiçbir zaman bu ülkeye
rahat, husur, demokrasi gelmeyecektir. Bu böyle biline.
Aynı yukarıdan bakış, şu Dem Parti’nin ve Medyaskop’un
ve kimi liberallerin ısrarla “barış süreci” deyip milleti sahte umutlara
bağladığı ve büyük hayal kırıklıklarının tohumlarını attığı “süreç” karşısında
Türk solcu ve demokratlarının da tavrında görülür.
Sanki Kürtler ve Apo ve Özgürlük hareketi Türk devletinin
veya MHP’nin veya Bahçeli’nin ne olduğu bilmiyormuş gibi onlara akıl vermeye
kalkarlar.
Israrla “barış süreci” denen şey, aslında konjontürel olarak
farklı ve birbirine zıt çıkarların geçici bir çakışmasıdır.
Türk devleti (veya en azından bir kanadı) uzun vadeli
çıkarlarını göz önüne alarak Kürtlerin desteğini kazanma stratejisine geçmeye
karar vermiştir. Aslında hiçbir demokratikleşme olmadan, devletin merkezi ve
keyfi niteliğine halel getirmeden Türk devleti ve burjuvazisinin Emperyal
hayalleri için iç ve arka cepheyi güçlendirme manevrasıdır.
Buna “barış ve çözüm süreci” demek milletin gözüne
kül atmaktır.
Elbette Öcalan veya Hareketin kadrolarının bunu açıktan
söylemesi beklenemez. Diplomasi diye bir sorun ve taktik de vardır.
Ama en azından sosyalistlerin, demokratların ve DEM’in bunu
açıktan söylemesi gerekir. O zaman bir postacı olmaktan çıkar. Elleri serbest
kalır ve bir parça olsun muhalefet yapabilir.
Ama devletin bu manevrası, aynı zamanda Kürt hareketine ve
Öcalan ve PKK’ya da bir manevra alanı açmıştır. Onlar da bunu akıllıca hareket
ederek değerlendirmişlerdir.
(Aslında muhtemelen Öcalan bu olanağı Türk devletine bunu
hatırlatmış veya önermiş olabilir. Çünkü Türk devletinin bürokratlarında böyle
inisiyatif gösterecek bir akıl ve cesaret bulunmaz.)
Çünkü silahlı mücadele ve gerilla hareketi zaten çoktandır
hareketin gelişiminin önünde bir engel haline gelmişti ve onun tecrit olmasına
ve Türk, Sünni ve Alevilerin ve hatta işçi sınıfının geniş kesimlerinin
Genelkurmayın Özel Savaş Dairesi’nin yedek gücüne dönüşmesine yol açıyordu. BU
GİDİŞİ DURDURMAK GEREKİYORDU.
Ve bunu yapabilecek akla ve cesarete sahip Öcalan’dan başka
kimse de yoktu.
Hareket aynı biçimde devam ettiği takdirde tecridi sürecek
hatta katmerlenecek, ayrıca adım adım yıpranacak ve çürüyecekti. Bu çürümenin
bütün belirtileri çoktan görülmeye başlanmıştı.
Yani aslında PKK’nın kendi girişimiyle ve tek taraflı olarak
yapması gereken (Silahlı mücadeleye son vermek ve hukuki ve demokratik
olanakları sonuna kadar değerlendirerek tecritten kurtulmak ve bir geniş
demokratik hareket yaratmak) stratejik dönüşü yapmak için Türk devletinin
Emperyal hedef ve çıkarları için yapmak istediği manevra kendilerine de bir
alan açmıştı.
Kürt hareketi böylece, zaten yapması gerekeni yaparken, aynı
zamanda bir ölçüde belli hareket alanları da sağlama, bir ölçüde olsun
tecritten kurtulma, ön yargıları yıkma, gündemi tekrar meşgul etme olanağı elde
etti.
Bunda bir yanlışlık yoktur. Buna demokrasi yolunda “Barış ve
çözüm süreci” demek, yanlış adlandırmak ve yorumlamak, yanlıştır.
Burada sorun en küçük olanaktan yararlanarak yeni göreve
uygun çalışma ve örgütlenmeye geçmektedir.
Tartışma hükümetin veya sürecin nereye gittiği üzerinden
değil, bizlerin ne yapması gerektiği üzerinden, bu kısıtlı olanaklardan
yararlanarak çatlakları nasıl genişleteceğimiz üzerinden yapılmalıdır.
Keza biz, bütün bu devlet yalakası olmuş Solculardan,
Kemalistlerden, Müslümanlardan, Alevilerden, Komünistlerden vs. farklı olarak,
örneğin Amerika ve Türk devleti arasındaki konjonktürel çelişkilerden
yararlanarak Kürt hareketinin Rojava’da kendine alan açma çabasını, hiçbir
zaman yanlış bulmadık.
Aksine örneğin Türk ulusalcıları ve sosyalistleri, tepeden
ve ukalaca, “Amerika Kürtleri Piyade gücü olarak kullanıyor” diye sözde anti-emperyalizm
adına Türk devletinin ardında saf tutarlarken, aksine “Kürt Özgürlük
hareketi Amerika’yı hava kuvvetleri olarak kullanıyor” diyerek bu geçici
ittifakın yanlış olmadığını, bu çatlaktan yararlanarak yapılması gerekenlerin
neler olduğu noktasında yoğunlaştık.
Bir yandan Rojava’yı ve bu geçici ve konjonktürel ittifakı
doğru bulurken ve desteklerken, diğer yandan ona daha doğru program, strateji
ve taktiklerin neler olması gerektiğine dair yazılar yazdık. Rojava hakkında
solda yaratılan efsanelere fazla inanmadık ama onları yokmuş gibi de kabul
etmedik.
Örneğin onun hazreti Nuh gibi dile dine dayanan politik
birimlerin eşitliği yerine, politik olanın dil ve din körü olduğu, dili, dini
olmayan bir politik birimin eşit yurttaşlarının birliği gibi bir programı
savunması gerektiğini, yani Hazreti Muhammet’in yöntemini izlemesini önerdik.
(Bu bağlamda örneğin on bir yıl önce yazılmış bir yazımızı
bir örnek olarak son gelişmelerden önce yayınlamıştık. Örneğin 2014 tarihli
yazı: “Kobane'de
Hava Dönüyor Gibi - Hazreti Nuh’un ve Hasreti Muhammed’in Çözümleri”. Bunun
gibi niceleri var. Örneğin bir başka yazıdan bir alıntı: “Dikkat edilirse
yazılarımızda Kobane’deki savaşa destek için her şeyi yapıyoruz ama aynı
zamanda Kobane’de savaşanlara ve Kürt Özgürlük Hareketine, Kobane’de uygulanan
modelin, tarihsel olarak yanlışlığı ortaya çıkmış; birleştirici değil bölücü;
içinde yenilgilerin ve bütün çatışmaların tohumunu taşıyıcı bir model
dolduğunu; bu modelin ve programın aşılması gerektiğini söylüyoruz.” “ABD’nin
Kobane’ye Silah Yardımı, Ortadoğu’da Bir devrimci Kabarış Olasılığı ve Kürt
Özgürlük Hareketi’nin Geleceği Üzerine”)
Ezilenler, ezenlerin arasındaki çelişkilerden yararlanmadan
üzerlerindeki baskılardan kurtulamazlar. Ezilenlerin ister işçiler ister
kadınlar ister ezilen azınlıklar veya uluslar ister inançlar, ister başka bir
tür baskı ve sömürü altında olanlar olsun, ezenler arasındaki çelişkilerden
yararlanma hak ve görevleri veridir. Bu hakkı kullandığı için hiçbir ezilen
suçlanamaz. Aksine eleştirilebilir.
Evet Kürt hareketinin ABD ve Türkiye arasındaki çelişkiden
yararlanmasına itiraz edilemezdi. Kürt hareketi bu çelişkiden yararlanabilirdi
ve yararlanmalıydı. Bunda eleştirilecek bir şey yok.
Ama bu gibi hele büyük bir devletle karşılıklı kullanma
hesaplarında onu kullanabilmek için sizin kendi özel programınız, stratejiniz
ve taktik ve örgütlenme çabalarınız olması gerekir. Aksi takdirde kullanılmakla
kalırsınız.
(Aslında ABD oldukça da dürüst davranmış. Fehim Taştekin’e
bir YPG yöneticisi, ABD’nin kendilerine hiçbir zaman umut vermediğini, açıkça
ilişkinin niteliğini hep söylediğini belirtmiş ve biz kendimizi kandırdık
demiş. Bu vesileyle okuyucuya Fehim Taştekin’in bu yazıyla da yakından ilgili
ve bu yazıyı anlamak için bilinmesi gereken iki yayınının linkini vereyim:
Şu iki videoyu izleyin lütfen.
SDG
neden çöküşe sürüklendi? Hesap hataları ve yanlış iliklenen düğmeler
https://youtu.be/wGSGytGHafE?si=kurdH0T63Dq_PD_0
*
Şimdi
ne olacak? Tahkimat var; daha büyük savaşa hazırlık mı? Denklemdeki İsrail!
https://youtu.be/nrHwEtYsvIg?si=o6uuVda4TeGBhxQE
Fehim Taştekin, tutarlı bir demokrat ve anti emperyalist
olarak Kürt hareketini dostça ve doğru yerden eleştirmiştir. Yapılan yanlışları
hatırlatmıştır. Ama haksız saldırılara da uğramıştır.)
Bir ezilen veya devrimci açısından böyle geçici uzlaşma
durumlarında, “kullanırken kullanılmamanın yolu nedir?” diye sorulabilir.
Buna kategorik olarak, “sizin kendi gündeminiz ve kendi
önceliklerinizi izlemenizdir” denebilir.
Tabii esas sorun gelir bu gündemin ve önceliklerin ne
olduğunda düğümlenir.
Bu ise teori ve programla ilgilidir. “Taktik ustalıklarla”
ilgili değildir. Bunlar ikinci derecededir.
Ordular savaşı için söylenen bir söz vardır: “Acemi
askerler, strateji taktik derler, usta askerler lojistik, lojistik derler”
diye.
Acemi devrimciler falan taktiklere falan büyük önem
verirler. Usta devrimciler ise, program, teori, örgütlenme derler. Devrimci lojistik
bunlardır. Bu vesileyle bir iki somut örneği hatırlatalım.
Apo’yu veya Lenin’i kullanmaya kalkanlar niye kullanamazlar
ve kendileri kullanılırlar hiç düşündünüz mü?
Örneğin Apo, Suriye’nin elinde rehin iken Ortadoğu’nun ve
hatta dünyanın en büyük ve sürekli gerilla hareketini örgütledi.
Türkiye’nin elinde esirken de Ortadoğu’nun en büyük legal
demokratik hareketi, yani şu beğenmediğimiz DEM’i örgütledi.
Bu nasıl oldu?
(Bunu bir tarihte bir MİT görevlisiyle yapılan söyleşide o
görevli şu anlamda cevaplıyordu. Adamın bir konsepti, bir uzun vadeli planı
var. Biz ise günlük işlerle uğraşıyoruz. Sonunda hep o kazançlı çıkıyor.)
Çünkü onların hep kendi doğru program ve stratejileri
vardır.
Bu olanakları hep kitlelerin örgütlenmesi ve tutarlı
politikalara kazanılması için değerlendirirler. Ne sahte hayallere kapılırlar
ne de sahte hayaller yayarlar.
Çünkü ittifaklar, uzlaşmalar güvenilmez, hatta karşı
unsurlarla yapılır. Müttefiklerden veya uzlaşma yapılanlardan tutarlılık
beklemek saçmalıktır.
Kıvılcımlı da öyledir. 1930’lar Türkiye’sinde; Atatürk’ün “Ebedi
Şef” dikatörlüğünde, en küçük legal
olanaklardan yararlanarak, koca TKP’nin onca yıllık çalışmasından daha büyük
bir iş yapar. Marksist klasikleri yayınlar, entelektüel hayatta komünistlerin etkisini
sağlar. En küçük legal olanaktan yararlanır. Öye artar ki, Ordunun içindeki
genç askerler arasında bile fikirler yayılmaya başlar. VE bütün bunlar
Hitler7in yükseldiği, faşizmin başarıdan başarıya koştuğu uluslararası
koşullarda başarılır.
“Yeni süreçte ne yapmak gerekir?” diyenler, Kıvılcımlı’nın
1930’larda yazdığı bizim 1970’lerde yayınladığımız, “Taktik Ana Halkası:
Legaliteden Yararlanma” kitabını okumalılar.
Keza devrimci işçi önderi, İsmet Demir’in anıları da bir
başka örnektir işçi örgütlenmelerinde, devletin gözü önünde ve devletin
polisinin ve istihbarat servislerinin ner türlü müdahale ve provokasyon
şartlarında en küçük çelişkilerden yararlanarak nasıl çalışılacağına ilişkin
olarak bir örnektir.)
Hasılı geçici uzlaşmalar ve ittifaklar konusunda bu kadar yeter.
Özetle Kürt hareketi ABD’yi hava gücü olarak kullandığı için
eleştirilemez. Eleştirilmesi gereken sahte hayaller yayması, kendisini
kandırması, akıllıca bir programının olmaması. Bu olanaktan yararlanarak tüm
Suriye halkını örgütlemek gibi bir persp
ktifinin olmaması. Çelişkilerden yeterince yararlanamaması
(Örneğin Afrin’de orayı Rusya’nın önerisine uygun olarak Suriye’ye
devredebilirdi. Suriye hükümetine petrol gelirinin bir kısmını verebilirdi ve
onun çökmesini engelleyebilir ve bu arada daha geniş bir hareket imkanı
sağlayabilirdi.) yani kendi gücünü abartması, kendini Kürtleri örgütlemekle
sınırlaması gibi noktalardır. Hiçbir dile dine göndermesi olmayan, gerçek bir eşitliğin
sembolü olacak bayraklar yerine Apo posterleri ve Kürt renklerinin her yeri
doldurmasıdır yanlış. Bütün bunların ardında ise program ve örgütlenmedeki yanlışlar
vardır.)
*
Savaşta hareketin yükseliş veya gerileme momentlerini iyi
ayırmak ve ona göre strateji ve taktikler geliştirmek gerekir.
Bugün Kürt hareketi bir gerileme ve yenilgi dönemindedir. Bunu
hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor. Bütün strateji ve taktikler buna uygun
olmalıdır.
Ama önce genel olarak yükseliş veya saldırı aşaması hakkında
birkaç söz edelim. Çünkü hücum aşamasında hücum etmeye cesaret edemeyenler veya
ne zaman hücum etmek gerektiğini bilmeyenler savunmayı da bilmezler ve
beceremezler.
Korkumuz, Kürt hareketinin şimdi savunmayı da
becerememesidir. Çünkü geçmiş Kürt hareketinin henüz saldırıyı da öğrenmediğini
göstermektedir.
Kürt hareketi maalesef saldırmayı öğrenememiştir ve bu
Türkiye’deki mücadeleye çok pahalıya patlamıştır.
İsyanla oynanmaz. İsyan demek saldırı demektir.
İsyan için önce toplumun çok büyük bir kriz içinde olması
gerekir, üst sınıflar ve devlet içindeki fraksiyonlar birbirine düşmüş
olmalıdır. Sürekli krizler birbirini izlemelidir. Ezilenler ve halk artık böyle
gitmez demeye başlamış olmalıdır. Onların desteği size akmalıdır. Onlar sizi
ileri itmeye başlamalıdır. Kendiliğinden patlamalar olmalıdır. Yani üsttekilerin
artık yönetemediği alttakilerin artık böyle gitmez dediği koşullar olmalıdır. Ancak
bu koşullarda isyan edilebilir.
Ama bir kez isyan edilince de hiçbir tereddüt göstermeden, hiçbir
duraklamaya mahal vermeden sürekli saldırmak, hamle üstüne hamle yapmak ve
kesin zafere kadar karşı tarafın bütün güçleri yenilinceye kadar buna devam
etmek gerekir.
Peki Kürt hareketi ne yaptı? Bunu hendeklerde gördük.
Ülke çapında bir kriz yokken, üst ve alt sınıflar arasında
bir kriz yokken, birdenbire isyan etti. Hem de nerede Diyarbakır ve birkaç
şehrin sokaklarında.
Peki isyana uygun mu davrandı? İsyanın temel kuralı olan
saldırıyı uyguladı mı?
Hendekler kazdı. Hendek bile bir saldırı değil savunma
aracıdır. Adı bile faildi bu isyanın.
Yani isyanın en temel kurallarını çiğnedi.
Ama daha da korkuncunu yaptı. O hendek isyanı için tüm
güçlerini cepheye sürmedi. Daha esas güçlerimizi ortaya sürmedik diye de
beyanatlar verdi.
Ve bunun sonucu korkunç bir yenilgi oldu. Bu yenilgi
üzerinde bugün Erdoğan’ın yıllar süren egemenliği oturdu. Sadece ölen çocuklar
öldükleriyle kalmadılar, erdoğanın ve biu devletin bütün ağırlığı üzerimizde
kaldı.
Tam emin değiliz ama, YPG veya SDG de Suriye’de benzer bir
yanlışı yaptı. Colani güçleri Şam’a doğru ilerlediğinde YPG’de kendi güçleriyle
Şam’a doğru ilerleyebilirdi. O Koşullarda kimse bir şey diyemezdi. Böylece en
azından Şam’da bir ikili iktidara yol açabilirdi. (Tabii bunu yapabilmek için,
baştan Kürtler olarak değil, demokratlar olarak, Suriye’ye demokrasi getirmeye
çalışan güçler olarak yürümek gerekirdi. Bu da akıllıca bir program ve taktiğin
nasıl birbirine bağlı olduğunu gösterir) Yani en kritik anda kendisi yerinden
kımıldamadı. Bu da saldırı aşamasını doğru değerlendiremediğini gösterir.
İşte bu örnekleri göz önüne alarak, genellikle saldırıyı
bilmeyenlerin savunmayı da bilemeyecekleri, momenti yanlış değerlendirebilecekleri
korkusuna yol açıyor bizde.
Bu nedenle, esas sorunun şu an savunma aşamasında olduğunu,
bunun için sağlam mevziler bulup oralara çekilmek gerektiğini söylüyoruz.
Savaşta bazen, sağlam mevzilere çekilebilmek için, tekrar
saldırı olanakları yaratmak için, hiç savaşmadan geniş alanlar düşmana
bırakılabilir. Böylece onun güçlerini dağıtmasına, daha elverişsiz bir konum almasına
yol açılabilir.
Kürt hareketi bugün adım adım geri çekilmeden ise, belli bir
sınır koyup oraya güçlerini yığma ve elendeki mevzileri korumaya kalkmadan geri
çekilmeye geçmelidir.
Bu geri çekilme, arazi olarak veya coğrafi olarak
anlaşılmamalıdır. Hedefler açısından anlaşılmalıdır.
Ama önce askeri bir örnek verelim. Herkes Türkiye’de “İstiklal
Savaşı” denen Türk Yunan savaşının tarihini bildiğinden oradan bir örnek
verelim.
Sakarya savaşından önce, Türk kuvvetleri geniş arazileri Yunan
kuvvetlerine terk edip, ta Sakarya nehri boylarına geri çekilmişlerdi. (Sakarya
savaşında top sesleri Ankara’dan bile duyuluyordu.) Bu arada Türk kuvvetleri
tüm güçlerini cepheye yığıyor Yunan kuvvetlerini tecrit etmek için uluslar
arası alanda da hamleler yapıyordu. Ayrıca yunanlılar ilerleyerek müslüman
nüfusun çoğunlukta olduğu topraklarda ilerlediklerinden düşman topraklarda
ilerlemiş oluyorlardı. Böyle bir stratejik geri çekiliş o Sakarya zaferini
sağlamıştı. Bu aslında ucu ucuna kazanılmış bir zafer de sayılabilirdi. Çünkü bu
savaşta subay kaybı olağanüstüdür. Yani Halk savaşmak istememektedir. Subaylar
emrindeki askerleri savaştırabilmek için kendileri öne atılmak zorunda
kalmışlardır.
Ama böyle bir stratejik geri çekiliş aynı zamanda bir zafer
sağlamıştır.
İşte şimdi Kürt hareketinin yapması gereken benzeri bir geri
çekiliş olmalıdır.
Önce şunu belirteyim. Kesinlikle direneceğiz ve savaşacağız
denerek, genel seferberlik ilan edilmesi son derece doğru bir hamledir.
Eğer böyle yapılmasaydı, bunun yaratacağı moral çöküntüsü,
savaşsız bir yenilgi çok korkunç sonuçlara yol açabilirdi.
Bu kararlılık sürdürülmeli. Her yer tünellerle, savunma
mevzileriyle doldurulmalıdır. Yedekler ve her şey gereğinde aylarca sürecek bir
kuşatmaya göre ayarlanmalıdır.
Bunlar yapılması gerekenler ve zaten şimdiye kadar çoktan yapılmış
olması gerekenlerdir.
İkinci olarak bütün dünyadaki Kürt kitlelerinin sokaklarda
gösteriler yapması aynen ve hatta artan bir güçle devam etmelidir.
Bunlar asgari olarak yapılması gerekenlerdir.
Bütün bunlar karşı tarafta tereddütler yaratır.
Şehir savaşları dünyanın en zor savaşlarıdır. Bunu bizzat
YPG’liler en iyi bilir ve iyi şehir savaşçıları olan IŞID’çilerden nice
kayıplarla öğrendiler.
Hele tünellerle bağlanmış bir şehrin ele geçirilmesi Colanı
kuvvetlerine çok pahalıya ve çok zamana mal olur. Bu nedenle Haseke ve Kobani’ye
uzun bir kuşatma savaşını göze alamayabilir. O da oralardan geliyor bilir bunu.
Bunu göze alamayabilir, çünkü kendi iktidarı hala tam oturmuş
değildir.
Ayrıca Kürt kitlelerinin hareketliliği ve bu direnişe
sahiplenmesi, Türk devletini bile fazla mı ileri gittik diye düşünmeye sevk etmiş
ve Kürtleri aşağılamaya yönelik dilin bırakılması için basına bildirimde bile
bulunulmuş.
Hatta el altından Öcalan’ın serbest bırakılacağı gibi
haberler çıkarılarak. Kürtlerde oluşun bu kırılmadan korkmaya başladığını
gösteren belirtiler bile var.
Evet bunlar işin başı. Ve direniş kararlılığının ilk küçük
meyveleri.
Ama bunlara kanmamak gerekir. Savaş genellikle politika
alanında kazanılır. Gösteriler, siperler, tüneller karşı tarafı politik olarak
tecrit ettiğinizde bir işe yararlar.
Maalesef şimdi, son günlerde kitle hareketlenmesine bakarak
Kürt hareketinde bir tür zafer sarhoşluğu ve panik duygusunun birlikte
yeşerdiği görülüyor.
Bütün Kürtlerin gösterilere katılması, Barzani’nin araya bir
arabulucu olarak girmesi yanlış hayaller oluşmasına, bu hızla Küdistan’ın
kurulacağı gibi hayallere ama aynı anda, panik duygusu içinde ağlayarak yardım
dilemelere veya İsrail’e mesajlar yollamaya kadar gidiyor.
Bunlar hiç de sağlıklı tepkiler değil.
Kürt hareketi şunu bilmeli. İsrail’e sempati ve yardım dileği,
Kürt hareketinin bir düşmanlar denizinin içinde küçük bir adaya hapsolmasına yol
açar. İsrail gibi bir ırkçı ve emperyalizmin en saldırgan politikalarının
teşvikçisi bir devletten yardım istemek, Kürt hareketinin intiharı anlamına
gelir. Bunun bu isteklerin Barzani’nin artan etkisiyle birlikte yükselmesi
rastlantı değildir.
Hem istenen yardım ve koruma İsrail’den gelmez ve gelemez
hem de bu sefer Kürt hareketi Fars, Türk, Araplar gibi kitlelerinin düşmanlığını
davet eder. Bu Kürt hareketinin tecridini katmerlendirir. Ve çok daha korkunç
sonuçlara yol açabilir. Katliamlara bile gidebilir ve devletler oluşan bu
düşmanlığı maniple edebilir Kürtleri iyice ezip gündemden düşürmek için.
Sadece bölgede değil, uluslararası ölçekte de, küresel güney
ve onu destekleyenlerde de tam bir tecride yol açabilir.
Çünkü Kürtleri ezilen bir halk oldukları için destekleyenler
ayhı zamanda israil’in katliamlarına karşı duranlar ve Filistinlileri
destekleyenlerdir.
Ve İsrail İnsanlık için en büyük tehlikedir. İsrael, bir Nazı-Siyonist
devletidir. Ancak Hitler Almanya’sıyla kıyaslanabilir. Öte yandan, Türkiye’nin başında
bulunduğu, hepsi birbirinden çürümüş İsrail işbirlikçisi hükümetler olmasa,
İsrail’deki Siyonistler o devletin varlığını sürdüremezler. Bu nedenle İsrail
er veya geç yok olacaktır. (Ve eğer beklenen İran saldırısı olursa, İran
füzeleri bu yok oluşun kapısını da açmış olabilir İsrail vatandaşlarınin hızla
İsrail’i terk ettikleri ve israil’in nüfusunun hızla azaldığı unutulmamalı.
Önce bu gibi kısa vadeli ve sonu hüsranla bitecek panik ve hayallerin
birbirine karıştığı çizgiye pirim verilmemelidir.
Kürt hareketi özellikle bütün güçlerini İsrail’i kazanmaya
değil, kendisini ezen devletlerin ve milletlerin çoğunluğunu kazanmaya, bunun
için program, strateji ve taktikler geliştirmeye çalışmalıdır.
İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki kimi çelişkilerden,
olsa olsa böyle bir politikanın aracı olarak, bazı hareket alanları sağlamak
için yararlanılabilir.
Bir örnek vereyim. Örneğin Colani İsrail ve ABD’ye ve
Türkiye’ye karşı konumunu güçlendirmek ve hareket alanını genişletmek için,
Rusya’ya gitti. Rus üslerine dokunulmayacağını söyledi. Yani kendince en küçük
olanaktan yararlanıp hareket alanını genişletmeye ve İsrail’in istekleri ve
Türkiye’nin dayatmaları karşısında daha fazla hareket alanı sağlamaya çalışıyor.
Yani YPG de hareket alanını genişletmek için benzeri esneklikleri
gösterebilmelidir.
Her neyse.
Savunma hattını gereğinde ölümüne direniş ve tüm dünyada Kürtlerin
mobilizasyonu temelinde, bunları veri kabul ederek çizmek gerekiyor.
Bunun için de en önemli sorun. Kobane ve Haseke bölgesindeki
halkın can ve mal emniyetinin sağlanmasıdır. Kadınların haklarının ellerinden
alınmamasıdır. Yani eve ve çarşaf denen zindana hapsedilmemeleridir.
Bu en temel geri çekiliş sınırı olmalıdır. Hedef ilk elde
bunlara ulaşmak olmalıdır. Bu iki hedefin oluşması için, ateşkesin devamını ve saldırılmamayı
garanti edecek, uluslararası bir garantör güç veya güçler bulunması.
Bu ateşkes süresi elbet ebedi olamaz. Ama sürenin sınırı
karşı tarafı zor duruma düşürmek ve tecrit etmek, onun içindeki çelişkileri
arttırmak için değerlendirilebilir.
Örneğin şöyle denebilir: Suriye’de Birleşmiş Milletler
denetiminde, herkesin gerçek bir özgürlük ortamında eşit imkan ve koşullarla ve
ülkenin tümünde propagandasını yapabildiği koşullarda yapılan seçimlerde
seçilecek meclis kuruluncaya kadar bu durum devam edebilir. Meclis kurulduğunda
Meclisin kararlarına uyulacaktır.
Böyle bir öneri Colani’yi ve destekçilerini çok zor durumda
bırakır. Ayrıca Türkiye’nin de elini kolunu bağlar. Çünkü Colani’nin dayandığı
güçler demokrasi falan istemez. Böyle bir gelişmenin kendilerinin hiç olması
anlamına geleceğini bilirler. Bu da onlarla belli bir meşruiyet arayan Colani
arasında çatlaklara yol açar.
Öte yandan Batılı ülkeleri de Colani’yi desteklemekte
zorlar, tereddüte düşürür ve böler.
Ayrıca kadınların durumu, Özellikle Suriye’deki kadınların ezici
çoğunluğunun sessiz desteğini ve sempatisini kazanır. Çünkü Colani açıkça,
Kadın güçlerinin lağvını ve hepsinin evlerine dönmesini istemiştir. Kadınları da
kapatmaya kararlıdır.
Garantör gücün ne olacağına gelince. Bunda da özellikle sırasıyla
şu biçimler üzerinde durulabilir. A) Birleşmiş Milletlerin bir gücü. Bu olmazsa:
B) Küresel Güneyden örneğin Brezilya, Hindistan, Güney Afrika gibi güçlerin
askerleri. Bu olmazsa: C) Rusya ve Çin, Bu olmazsa D) Fransa ve Rusya gibi bir
yol izlenebilir.
Böyle bir garantör çizgisi Türkiye’yi de daha tarafsız
kalmaya itebilir. Çünkü Türkiye’deki kırılma ve İsrail’in etkisinin artması
korkusuna karşı böyle bir tarafsızlar çizgisi onun için fazla bir risk
oluşturmaz ve bölgedeki baskıları hafifletmesine yol açabilir.
Şimdi gelelem en önemli konulardan birine. Kürt hareketi, Rojava’da
Kürtlüğe dayanarak otonomi istedi. Bu baştan yanlıştı. İstenmesi ve talep edilmesi
gereken tüm ülkede her idare veya yerleşim biriminde yöneticilerin orada
yaşayanlarca serbest ve eşit koşullarda yapılacak seçimlerle seçilmesi, Merkezi
idarenin atamasının olmaması, mahalli asayiş güçlerinin bu seçilmiş yönetici
organlarda olmasıydı
Bunu bütün ülke geneli için istemek bütün diğer azınlıkları
ve demokratları bu talep etrafında toplayabilirdi.
Tabii bu mahalli yöneticilerin hangi ilkeye göre
yöneteceğinde ise, örneğin Avrupa Birliği veya Birleşmiş Milletlerin insanların
temel hak ve özgürlükleriyle ilgili bir bildirisi veya kriterleri kullanılabilir.
Aslında aynen bunu Türkiye’de de istemek gerekiyor.
Yani otonominin dile dine göre değil, bir yerde yaşamaya
göre belirlenmesi. Bu sistem aşağı yukarı bütün kuzey Avrupa ülkelerinde ve
Amerika’da vardır. Onların kendilerinde
böyle bir otonomi uygularken geri ülkelerde sözde demokrasi diye, dile dine
göre tanımlanmış birimleri bir araya getirip “Ulus İnşası” yapmaları, aslında
onların egemenlik arzularının ve sonu gelmez savaş ve bölünmelerin nedenidir.
Ayrıca sorunun böyle koyulması esas Türk devletini çok
zorlayacaktır. Çünkü muhalefet ve Kürt hareketi sorunu yanlış koyduğu için o
merkezi egemenliği koruma hedefini örtüp bunun karşısında bölünmeyi
koyabilmekte ve Türkleri ve Sünnileri yedeğine alabilmektedir.
İşte aşağı yukarı böyle bir çizgi sağlam bir savunma hattı
kurmayı sağlar. Demokrasi güçlerini kazanmayı ve birleştirmeyi ve onları böyle
bir program etrafında örgütlemeye, Colani güçlerinin ve Türk devletinin ve
İsrael’in tecridini sağlamak için bir başlangıç yapar.
Tabii son olarak YPG’nin özellikle Alevilerden bir özür
dilemesi gerekiyor.
Çünkü Alevilerin katledildiği ve Colani’nin en zor durumda
olduğu gün Mazlum Abdi’nin onunla el sıkışması Alevilerde ve diğer azınlıklarda
büyük kırılmaya yol açtı.
Elbet bunu hele bir baskıları savuşturayım Alevileri nasıl
olsa sonra korurum niyetiyle yaptı ama yine de yanlıştı.
Bunun bir benzeri 2013’te yaşanmıştı.
Öcalan, Zaten Alevlerin Kürt hareketini bildiğini, Alevileri
koruyan ve onlarla birlikte örgütlenen bir örgüt olduğunu varsayarak ve malumu
ilen eder bir durumda olmamak, ama özellikle Müslüman ve Türklerin ön
yargılarını kırmak, onlarda iyimser bir bakış oluşturmak için Yavuz’un Kürtlerle
ittifakından söz edince, Alevilerin muazzam bir tepkisine yol açmıştı. Aleviler
ondan sonra o zamanki çözüm sürecine geniş ölçüde soğuk kalmışlardı.
Sonra Öcalan bunu telafi etmeye çalışmıştı.
Benzeri yaşandı. Dolasıyla telafi etmek için ilk adımda bir
özür gerekir.
Ayrıca bu özrü tüm Suriye halkına da ve diğer azınlıklara da
yapmalı. Yani “biz Kürtlere bir otonomi istedik. Politik birimin dillere ve
dinlere göre oluşmasını istedik. Bu yanlıştı. Tüm ülke her düzeyde dil ve din
körü olmalı, tüm diller ve dinler eşit haklara sahip olmalı. Otonomiler dile ve
dine göre değil, idari ve coğrafi birimlere, nüfusun yaşadığı yerlere, eşit
yurttaşların yaşadığı yerlerin otonomisi olmalı” demeli.
Bu özür aynı zamanda bir Program olur. Suriye’deki bütün
azınlıkları, laikleri, normal müslümanları, demokratları ortak bir hedefte
birleştirebilir. Buradan giderek böyle bir Anayasa hareketi yaratılabilir
belki.
Özetle önerdiğimiz geri çekiliş çizgisi ve bu gibi
davranıylarla YPG bu geri çekilişini bu noktada durdurup bir ileri atılış için
güç toplamaya başlayabilir.
Elbette bunlar mutlak değildir. Mehndileri belki daha iyi ve
ayrıntılarını oluşturabilirler. Önemli olan meselenin özünün mantığının
kavranmasıdır. Karşı tarafı bölmek, tecrit etmek kendi tarafımızı güçlendirmek
yeni yedekler ve tarafsızlar sağlamak.
Şimdilik bu kadar
Başlığa bir de “Dünya” koymuştuk.
Ama ona zaman ve yer kalmadı.
Aslında Dünya tarihi bakımından Dünyanın en başta olması
gereken zamanlardan geçiyoruz.
Eğer ABD ve İsrael İran’a saldırır ve rejimi yıkarsa bunun
altında bütün insanlık kalır.
Çünkü böyle bir zaferden güç alacak batılılar dünyayı bir
atım savaşına sürecek cezsaret ve c üreti elde edeceklerdir.
Dileyelim ki ciddi olarak bayarısızlığa uğrasınlar. Bu
dünyada yeni bir devrimci dalganın yükselişine, Avrupa Birliği ve NATO’nun
çöküşüne yol açabilir ve insanlık en azından bir süre için nefes alacak ve
tekrar güç toplayacak bir zaman bulur.
Onu da zaman bulursak başka sefere yazarız.
26 Ocak 2026 Pazartesi
Demir Küçükaydın

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder