13 Ekim 2014 Pazartesi

Kobane'de Hava Dönüyor Gibi - Hazreti Nuh’un ve Hasreti Muhammed’in Çözümleri

Dün akşama doğru, haftalardır ilk kez, biraz olsun ferahlatıcı, Kobane’de (IŞ)İD’in ilerleyişinin durdurulduğuna, hatta YPG’nin inisiyatifi ele alıp en azından karşı saldırıya geçtiğine dair haberler gelmeye başladı. Haberler birçok farklı kaynaklardan gelmesine rağmen ihtiyatı elden bırakmamak gerekiyordu.
Ancak bugün, haftalardır Kobane haberlerine, çok kötü öngörülerde bulunan başlıklar koyan Der Spiegel’de, “Hava Bombardımanının İŞİD’in İlerleyişini Durdurduğu Anlaşılıyor” başlığını görünce, durumun bir parça olsun soluk almaya imkân verdiği sonucunu çıkarmakta tereddüt etmedik. Der Spiegel’in haberine göre, bizzat Amerikan Savunma Bakanı,  Chuck Hagel de, “ihtiyatlı bir iyimserlikle” “gerçekten bazı ilerlemeler var” demiş. Ve Amerika’nın İŞİD’i geri püskürtmek için “havadan mümkün olan her şeyi” yapacağını söylemiş. Aynı ABD, daha birkaç gün önce, zaten Kobane’yi gözden çıkardığını ve Kobane’nin kendisinin bir önceliği olmadığını söylüyordu.

Buna paralel ve eş zamanlı olarak, Türk Hükümetinin (Çünkü Ira’da da durum çok kötü ve acilen ABD’nin İncirlik’i kullanması gerekiyordu) İncirliği Amerikan uçaklarının Irak ve Suriye’deki operasyonları için açtığı haberleri çıkmaya başladı. Anlaşılan tecrit olan AKP hükümeti, geri adım attı. Bu aynı zamanda Kobane’ye daha güçlü bir hava desteğinin de mümkün olması anlamına gelir.
Ayrıca Kobane’den gelen haberler, oradaki savaş moralinin çok yüksek olduğunu gösteriyor.
Bütün bunlar bir araya gelince, eğer uluslararası politik durumda ani bir değişme olmazsa, Kobane’de bir mucize gerçekleşebilir. Katliamın kıyısından bir zafere geçiş olabilir.
Kobane’deki bir zafer, sadece Kobane veya Suriye’de değil; Türkiye üzerinde de çok olumlu etkiler de yapar. Neden ve nasıl?
Çünkü reformlar her zaman devrimci mücadelenin yan ürünleri olmuşlardır. Bu “barış süreci” bile, liberallerin yaydığının aksine, hükümetin işi değil, Özgürlük Hareketi’nin kazandığı politik, askeri, diplomatik başarıların sonucu olarak gündeme gelmişti.
Şimdi de aynısı olabilir. Kobane’nin başarısı Hükümetin bu baskı ve gerilim siyasetinden geri adımlar atmasına yol açabilir. Ayrıca muhalif ve demokrat kesimlere büyük bir moral ve mücadele gücü vereceğinden, her zaman güçlüden yana olan geniş kitlelerin de daha aktif bir pozisyona geçmelerini sağlayabilir ve böylece kendini besleyen bir süreç başlayabilir.
Elbet sevinmek için henüz çok erken ama en azından bu olasılık ortaya çıkmış bulunuyor. Bir iki gün önce, eğer böyle giderse, bu korkunç eşitsiz savaşta katliamın kaçınılmaz olacağını düşünüyorduk.
*
Her ne olursa olsun, şimdi yine programatik ve stratejik konulara dönelim.
Çünkü tüm Ortadoğu’yu birleştirecek; hatta uluslara ve ulusal devletlere son verip bir dünya cumhuriyetinin kapısını aralayacak bir program ve strateji sorunu ortada duruyor. İnsanlığın fazla bir zamanı yok yeryüzü ölçüsünde doğanın dengelerini güderek insanların ihtiyaçlarına göre üretim yapacak bir kullanım değerleri ekonomi temeli için.
Bunun için insanlık tarihinin ve son iki yüz yılın modern sınıflar mücadelesinin deneyleri yeni bir ışık altında incelenmek ve sonuçlar çıkarmak üzere ortada duruyor.
Önce binlerce yıllık insanlık tarihinin derslerinden başlayalım.
*
Ama önce Celal Başlangıç’ın “Kobane gerçeği: IŞİD laik Kürtlere düşman ‘uluslararası toplum’ da Kürtlerin iradesine” yazısından küçük bir alıntı:
Tüm halkların temsil edildiği parlamento” alt başlığı altında örneğin şu cümleye bakalım:
Cezire bölgesinde Türkmenler, Süryaniler, Çeçenler ve Araplar birlikte yaşıyorlar. Ortak yaşamı düzenleyen bir anayasa ve kanunlarımız oluşturulmuştur. Bu geçici bir yönetimdir. Dört ay sonra yeni yönetim için seçime gidilecek. Yapılacak seçimlerde Kürtler, Araplar, Türkmenler ve Süryaniler için bir kota belirledik. Cezire Kantonumuzun Meclisi 101 kişiden oluşuyor. Bu mecliste hiçbir halkın yüzde 10’un altında temsil edilmesi kabul edilmeyecek. Parlamentonun tüm halkları ve inançları temsil etmesini istiyoruz.”
Aynı yazının başka bir yerinden:
 Rojava Anayasası yani “Rojava Toplumsal Sözleşmesi”nin ilk paragrafı:
Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için; Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için; kadın haklarına saygılı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için; savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için; bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.
Şimdi bu cümleleri okuyan herkesin, “ne güzel, işte herkes eşit olarak katılıyor diyeceğini biliyoruz? Bunun itiraz edecek nesi var anlayamıyoruz diyeceğini biliyoruz.”
Elbette Türklükle, Kürtlükle, Araplıkla, Şiilikle veya Sünni İslam’ın en dogmatik yorumlarıyla tanımlanmış; diğer dinleri ve dilleri ezen, yok sayan veya en fazlasından paternalist bir korumacılıkla varlığına tahammül gösteren, hoş gören ulus devletlere göre bu biçim, şimdi muazzam bir ilerleme olarak görülmektedir ve öyledir de.
Ancak bu uzun vadeli ve sağlam bir çözüm değildir; tarihsel olarak bir çözüm olmadığı kanıtlanmış bir projedir ve aynı zamanda bir proje olarak kendisinin çöküşünü içinde taşır.
Amaç doğrudur: “Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı…”
Ama araç: Dile veya dine göre tanımlanmış toplulukların anlaşması amaçla çelişmektedir
Neden ve nasıl?
*
Yukarıdaki “Toplum Sözleşmesi”nde, en kritik sözcükler şunlardır: anlaşmaya katılan dilleri ve dinleri birer birim olarak saydıktan sonra “… olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz”. Edenler dilinin, dininin hiçbir önemi olmadığı bireyler değil; dile, dine göre tanımlanmış cemaatlerdir.
Bu şu anlama gelir: diller ve dinler vs. birer politik birimdir bu düzende.
Peki, bu diller ve dinler birer politik birim ise, bu dilleri ve dinleri diklemesine kesen sınıflar nasıl bir temsil olanağı bulacaklardır?
Buna her dilin ve dinin içinde bu mücadele olur; sınıflar da dilleri ve dinleri aracılığıyla oradaki mücadeleler sonucu temsil edilirler dendiği an; aslında ezilen sınıfların temsili olanaksız kılınmış olur. Çünkü bu modelin kendisi burjuvazinin modelidir.
İşçi sınıfının veya alt sınıfların modeli; Politik birimlerin böyle tanımlanmasını reddeder; politikayı dinden ve dilden soyutlayarak modern bireylerin sözleşmesi anlamına gelir demokrasi.
Temsil, cemaatler (ki bunlar faşist korporatizmde olduğu gibi meslekler bile olabilir) üzerinden olduğunda ve hele bu cemaatler dile, dine göre tanımlanmışsa bu tanımlamanın kendisi gericidir.
Ezilenlerin modeli, işçilerin modeli, dille dinle tanımlanmış toplulukların politik birimler olarak tanımlanmalarını ve bunların (eşit) ilişkisini savunmaz; bizzat bu modelin kendisini reddeder.
Yani Demokratlar olarak, herkesin ana dilinde eğitimini; Türk, Kürt, Arap, Fars vs. tarihleri değil; ulusların tarihi olmadığına dair bir tarih okutulacağını varsayar. Böyle bir modelde, Araplık, Farslık, Türklük, Kürtlük hiçbir politik anlama sahip olmaz ve tıpkı bir futbol takımı taraftarlığı gibi olur.
Böyle bir modelde, insanlar Fars, Arap, Çerkez, Türk vs. olarak anlaşma yapmazlar; demokratlar olarak ulusun böyle tanımlanmasına veya böyle birimlerle tanımlanmaya karşı bir anlaşma yaparlar.
Bu anlaşma aslında, her dili ve dini bir politik birim yaparak; ulusların dillere ve dinlere göre tanımlanmasını kabul etmiş ve yeniden üretmiş olur. Ancak bu aynı zamanda ilk krizde bir Lübnanlaşma demektir. Lübnanlaşmayı ise ancak en güçlü ulusun güçlü devleti engelleyebilir. Dolayısıyla bu modelden demokratik ve özgür bir toplum ve ilişkiler çıkmaz.
Bu yeni bir deney de değildir ayrıca. Bizzat Sovyetler, Yugoslavya, daha önceleri, Üçüncü Enternasyonal’in Balkan Federasyonu önerileri hep bunun tarihteki örnekleriydi. Sonucun ne olduğu ortadadır. Klasik Marksizmin ulus sorununu anlayamamasının ve bu alandaki programsızlığının ve iflasının bir kanıtıdır bu model.
Türkiye’nin inkârcılığı karşısında bu model ileri gibi görünse de aslında tarihte yanlışlığı ve çıkışsızlığı görülmüş ve mahkûm edilmiş bir yöntemdir.
Bu nedenle, Rojava devrimi, uzun vadede kendi yenilgisinin, hatta kendi başarısızlığının tohumunu içinde taşımaktadır. Bugünkü özgül koşullar bunun görülmesini engellemektedir.
Öte yandan, böyle bir model, ister istemez, elinde gücü bulunan bir dilin veya dinin (Rojava’da Kürtler) “demokrat bir ağa” pozisyonunda olmasını var sayar. Aksi takdirde dağılma kaçınılmaz olur. Eğer en büyük diğerleriyle bir arada yaşamak istemez ise veya çıkan anlaşmazlıklarda diğerleri ayrılmak veya anlaşmadan çıkmak isterlerse ne olacaktır? Bugün Sedat diktatörlüğü ve İŞİD katliamı arasındaki çıkmazda, çıkış gibi görünen yol birden bir çıkmaz olarak ortaya çıkar.
Elbette bir devrimci kabarış, onlarca yılda kat edilen yolları birkaç ayda kat etmeyi sağlayabilir. Elbette bizzat kendi deneyinden hareketle bugünkü modeli aşıp önerdiğimize uygun bir modele kendi denemesiyle gelebilir Rojava’da başlayan devrim. Zaten tam da bu olasılığı göz önüne alarak, Kobane’nin varlık yokluk savaşı verdiği bu günlerde bütün bu satırları yazıyoruz.
*
Sorun sadece Modern tarihin bir sorunu da değildir. Bu model, henüz kapalı ekonomiler dünyasında yaşayanların büyük bir çoğunluğu oluşturduğu klasik uygarlıklar dünyasında da bir çözüm olmadığını göstermiştir. Ancak o zaman bu yol üç dört bin yılda kat edilmiştir. Şimdi bir devrimin hızlı öğreticiliğinde Tarihin üç dört bin yılda aldığı yolu, Rojava birkaç yılda da alabilir.
Tarih üç dört bin yılda hangi yolu aldı?
Rojava Devrimi şimdi Hazreti Nuh’un yöntemi ile bir eşitlik sağlamaya çalışıyor.
Ama bir de Hazreti Muhammed’in yöntemi var.
O da eşitliği sağlar ve daha doğru ve sağlam sağlar.
İnsanlık Nuh’tan Muhammed’e; Klanların eşit temsili veya Panteondan (Kâbe’den) her şeylere kadir Allah’a üç dört bin yılda ulaşabildi.
Elbette insanlar Allah’ı çok daha önce keşfetmişlerdi. Hazreti İdris (Hanok) Allah’ın yanına gidiyordu. Yani bir Allah fikri çok daha eskiydi; hatta Nuh’tan bile eskiydi. Ama Nuh bile Allah’ın kulluğuna dayanan bir düzen kuramıyor; totemlerin eşit temsili ile çözüm sunabiliyordu. Allah’ın dünyayı düzenleyerek eşitlik sağlamaya çalışabilmesi, Hazreti Muhammet dönemindedir, şunun şurası dünkü iştir.
Nuh’un ve Muhammet’in yöntemleri nelerdir ve aynı soruna nasıl farklı iki çözümdürler?
Biliniyor insanlık binlerce yıl kandaş gruplar, aşiretler, klanlar olarak yaşadı. Buna kısaca komünler olarak diyelim. Onların sağlam dayanışması insanların binlerce yıl var oluşunu sağladı.
Bu aşiretlerin (komünlerin) her birinin bir totemi, yani soyundan geldiğine inandığı bir atası vardı.
Bu nedenle eski topluma ilişkin hikâyelerde, hayvanlardan, bitkilerden söz edildiğinde, onları hep o hayvan ya da bitkilerin sembolü ya da totemi olduğu topluluklar olarak anlamak gerekir. Topluluklar arası ilişki hemen her zaman onların sembolleri olan hayvanlar ve bitkiler arası ilişki olarak algılanmış veya anlatılmıştır.
İnsanlık ilk neolitik devrimi, M.Ö. 10 000 yıllarında tam da şimdi Rojava Devrimi’nin yapılmaya çalışıldığı yerlerde yapmaya çalıştı denilebilir. 5000 yıl sonra da ilk kez Dicle ve fırat balçıklarında, düzenli tarım üretimine geçildi ve tarihteki ilk kentler ortaya çıktı. Ama bu kentler ortaya çıkarken elbet insanların eski ilişkileri yani kanlara, aşiretlere göre ilişkileri sürüyordu. Yeni ilişkilere ilişkin biçimler tam ortaya çıkmamış veya egemen olmamış kalıyordu. Yani tıpkı şimdi bir yandan dünya pazarına herkes dâhil olmuşken, küçük ulusal devletlerin temel birim olması gibi; o temel ile üstyapı; yani toplumsal ilişkiler çelişiyordu.
İşte Hasreti Nuh bu devrimi yapan ilk peygamberdir denilebilir. Hazreti Nuh’un gemisini bir Sümer Zigurratı (Panteon, Kâbe); gemiye aldığı hayvan ve bitkileri de o aşiretlerin ve klanların totemleri olarak görürsek; Tufanların da devrimlere; yani bir düzenden diğer düzene geçişlere tekabül ettiğini unutmazsak, Nuh’un yaptığı devrimin, bugün Rojava’da yapılan veya yapılmaya çalışılan devrimin benzeri olduğunu görürüz. Yani tıpkı Rojava'daki dillerin ve dinlerin temsili ve eşitliği gibi; totemlerin temsili ve eşitliği ile üretim ilişkilere uygun bir üstyapı sağlamıştır diyebiliriz.
Tüm toplulukların totemlerini, alıp onları aynı mabedin içinde birleştirmiştir. Mabet, iklime dayalı üretimin bilimsel öngörülerle (Astroloji) düzenlendiği; Artı ürünün toplandığı; bölüşüldüğü ve satıldığı yerdir.
Böylece Nuh tarafından ilişkiler az çok bir düzene kavuşturulmuş; bir barış, can ve mal güvenliği sağlanmış olmuştur.
Ama tarih, bu yöntemin, hiçbir zaman tam bir eşitliği sağlamayacağı gibi, aynı zamanda tam bir kastlaşmaya giden yolu açtığını da göstermiştir.
Dikkat edilirse, bütün tanrılar arasında her zaman bir hiyerarşi de olur. Tepede bir Zeus veya Jüpiter; Onun altında da diğer tanrılar yer alır. Bir kısmı yer altındadır; bir kısmı başka yerlere ve işlere sürülmüşlerdir.
O tanrıların hikâyelerinin aslında gerçek tarihteki ilişkilerin değişimlerini anlattığını hiç unutmamak gerekir. Örneğin toplumda kadının alt duruma itilmesiyle birlikte, kadın tanrılar da korkunç yaratıklara, dev analarına, cadılara, meduzalara, denizanalarına dönüşürler.
Bir tanrının üstte olması hep gerekir neredeyse. O tanrı da genellikle fiili gücü elinde bulunduran bir tanrı kral olur. Nemrut tepesinde doğu ve batı tanrılarını yan yana koyanın kendisi, o kraldır (Nemruttur) aslında en büyük tanrı.
Yani böylesine bir sistem aynı zamanda bir Şark devletini de zorunlu olarak ortaya çıkarır. Çünkü farklı totemler ve tanrılar hala bir birimse onları bir arada tutmaya zorlayacak; onları hem hizada tutacak hem de haklarını gözetecek daha büyük bir güç, yani Şark Devleti gerekir ki onlar bir arada bulunabilsinler kendilerini başına buyruk kararlar almaya kalkmasınlar.
Aslında tanrıları eşit kılan her mabet, o eşitliği sağlayan ve o mabedi yapan başka bir gücün varlığını şart koşar.
Bu sistemin esas büyük olumsuzluğu, var olan sistemin sık sık yıkılmadığı Hindistan’da görülmüştür. Hindistan’da egemen olan Hinduizm’de (Brahmanizm) binlerce tanrı vardır. Hinduizm’in kast sistemi ile binlerce tanrı olması arasında bir bağ vardır. Sonradan komün bir kast olmuştur Hindistan’da. Hatta kastları tasfiye için Hindistan’ı fetih etmiş; alt kastlardan destek görmüş İslam bile bir kasta dönüşmüştür.
Allah bu kastlaşmayı ve eşitliği komünlerin temsili üzerinden sağlayan sisteme karşı başka bir eşitlik sağlayan sistemin adıdır. Allah’ın kulları totemleri, cemaatleri aracılığıyla değil, bireyler olarak vicdanları aracılığıyla Allah’a; yani topluma bağlıdırlar.
Hazreti Muhammet, Kâbe’deki totemleri bir araya getirerek onların ilişkilerini yeniden düzenleyerek bir eşitlik kurmaya kalkmadı. Hatta Muhammed peygamber olmadan önce bunları da denedi. Ama bunların çıkış yolu olmadığını gördüğü için, biricik çözüm olarak Allah’ı çağırdı. Yani insanları bireyler olarak eşit kıldı; Cemaatler olarak değil. Allah’a şirk koşmamanın gerçek anlamı budur.
Muhammet dönemi Mekke’si veya Hicaz’ı da bir bakıma biraz Nuh döneminin Mezopotamya’sına benziyordu. Kâbe denen zigurrat ya da panteonda, aşiretlerin totemleri bulunuyordu. Bunlar içinde biri, yani Kureyş kabilesi, hapishane manacısı gibi Mekke ticaret yolunun ve pazarının haracını yiyordu.
Hazreti Muhammed de önceleri Hazreti Nuh gibi, temsilde eşitlik üzerinden çözümler aradı. Örneğin, Hacerül Esvet taşını kimin taşıyacağı üzerine çatışmada olduğu gibi, bir bezin üstüne taşı koydurarak; bütün kabilelerden herkesin bir ucundan tutarak taşıtması ve bu çözüm hikâyesi bu arayışları anlatır.
Ancak, Muhammet dönemine kadar, Hazreti Nuh’tan beri gelen binlerce yılda, dünya ticareti, soyut düşünce, bir Allah fikri gelişmişti. Bu geniş kitlelere çoktan yayılmıştı. Yani Allah egemen değildi ama biliniyordu. Kuran, oradaki topluluk tarafından bilindiği varsayılan hikâyelere dayanarak argümanlarını getirir. Yani Eski Ahit iyi kötü o dönemin Arabistan’ında bilinmektedir. Bu hikâyelerin bilindiğinin varsayılması üzerinden bir açıklama ve yorumdur Kuran. Hikâyelerin hiç bilinmediği durumda, birisine Honok’tan (İdris’ten) söz etmek anlamsız olurdu. Bu bir Müslüman’a, Fransız veya Rus devriminde olanlar üzerinden bir projeyi anlatmaya benzer. Söylenenlerden hiçbir şey anlamayacaktır. Ya da tersi, bir Müslüman’ın, İslam tarihi üzerine hiçbir şey bilmeyen bir Avrupalı ya da Budist’e, İslam tarihinden kıssalarla bir şey anlatmaya kalkmaya benzer. Olanaksızdır. (Bugün insanlığın önündeki ciddi somunlardan biridir bu. Dünyada insanların ortaklaşa bildiği bir hikâye yoktur artık. Bu nedenle işimiz Hazreti Muhammed döneminden çok daha zordur.
Peki, Hazreti Muhammed ne yaptı, insanların eşitliğini nasıl sağladı? Hasreti Nuh gibi (veya şimdi Rojava’da yapılmaya çalışıldığı gibi) totemlerin eşit temsili üzerinden mi? Hayır. Allah’ın bütün totemleri yok etmesi; totemlerle temsili reddetmesi ve bireysel olarak eşit kullar yapması üzerinden.
Çok daha derin ve tam bir eşitliktir bu. Aynı zamanda kastlaşmaya karşı bir panzehirdir.
Totemler ayrı olunca evlilik olmaz; evlilik olmayınca kastlaşma başlar. Dinler ve diller politik birimler olunca bir süre sonra içine kapanma başlar.
İslam u devrimi sonuna kadar savunamadı ve Emevi karşı devrimiyle yıkmaya çalıştığı uygarlıklara bir yeni aşı yapıp Rönesans uğratmaktan öteye gidemedi. (Bu başarısızlığına rağmen üç uygarlık alanını (Akdeniz, İran, Hindistan) fetheden tek din olabilmiştir) Bin yıl sonra aydınlanma Allah’ın sağlayamadığı bu dünya birliğini, dinleri politik alandan dışlayarak ve bunun için de bir özel ve politik ayrımı yaparak sağlamaya çalıştı.
Evet, bu birliği sağladı ama karşı evrime uğramış bir biçimde; yeryüzünü ulusların kaplaması zaferde bir yenilgiden başka bir şey değildir.
İşte bu nedenle bugün dünya tıpkı Hazreti Nuh döneminin veya Hazreti Muhammed döneminin Mezopotamya’sı veya Hicaz’ı gibidir. Totemlerin yerini ulusal bayraklar; aşiretlerin yerini diller, dinler almıştır.
Sorun şudur: hangi program ile bir çözüm aranacaktır. Hazreti Nuh’un yöntemi ile mi? Yoksa Hazreti Muhammed’in yöntemi ile mi?
Dille dinle tanımlanmış cemaatlerin eşitliği üzerinden mi? Yoksa insanların bireyler olarak; böyle tanımlanmaya karşı tanımlanmış; dili dini olmayan; dil ve din körü eşitliği üzerinden mi?
Hazreti Nuh’un yönteminin bir çözüm olmadığını; hem kastlaşmaya; hem de güçlü ve merkezi devlete yol açacağını binlerce yıllık tarih göstermektedir
Benzer şekilde İşçi hareketinin ve demokrasi mücadelesinin tarihi de, dilleri veya dinleri politik birim olarak tanımlamanın kendisinin her türlü gericiliğe ve kanlı boğazlaşmalara davetiye çıkarmak olduğunu göstermiştir.
O nedenle Rojava devrimi başarıya ulaşmak ve gerçek bir çözüm sunabilmek için daha da ileri gitmek; radikalleşmek; Hazreti Muhammed’inki gibi bir çözüm üretmek zorundadır.
Tarih ve Marksizm, devletin veya politik birimlerin dinsiz ve dilsizliğinin; insanların din ve dillerinin özgürlüğünün ve gerçekten eşitliğinin; olmazsa olmaz koşulu olduğunu göstermektedir.
Rojava devrimi başarıya ulaşmak için daha geniş güçleri kazanmak zorundadır; bunun için de daha radikalleşmek; dile dine göre tanımlanmış cemaatlerin eşitliği aracılığıyla insanların eşitliğini sağlamaktan; dil ve din körü bir politik birimin eşit haklı üyeleri olarak; insanların eşitliğine geçebilmelidir.
Demir Küçükaydın
13 Ekim 2014 Pazartesi



Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...