10 Temmuz 2017 Pazartesi

Adalet Yürüyüşü ve Mitingi’nin Ardından

Basına ve bizim sosyalistlerin abartılı rakamlarına güvenmediğim için, kötümser yorumlarıyla bilinen ve mitinge katılacağını bildiğim bir arkadaşa katılım nasıldı diye sordum.
Onun verdiği cevap özetle şöyleydi. “Biz alana girmeyi bile başaramadık. Benim hayatımda gördüğüm en büyük mitingdi, bir buçuk milyon kadar vardı. Ben bu kadar bir de Paris’te milyonluk bir miting görmüştüm” dedi.
Murat yetkin, bugün “polis kaynaklarına göre 1 milyon 750 bin” dediğine göre iki milyona yakın insandan söz edilebilir.
Sanırım bu Türkiye’nin tarihindeki en büyük miting ve kitle mobilizasyonudur.
Biz neredeyse iki yıldır, bir tek doğru slogan ve bayrakla milyonların harekete geçirilebileceğini, bunun için koşulların olağanüstü uygun olduğunu savunuyor ve somut öneriler yapıyorduk.

Bu önerilerimizin ve öngörülerimizin ne kadar isabetli olduğunu gösterdi.
Ne yazık ki bunu Türkiye’nin sosyalistleri ve HDP yapamadı.
Artık CHP, yani Devlet Sınıfları, bu toplumsal muhalefetin önderliğini ele geçirmiş bulunuyor.
Kürt Hareketi büyük bir fırsatı kaçırdı.
Artık tecrit olmamak için, fiilen basit bir eklentisi olarak kalacaktır.
Kürtlerden niye söz etmiyorsun diye mızmızlanan bir destekçi olmaktan öteye gitmesi zordur. Artık sözü daha az dinlenecektir. Bu güne kadar Kürt hareketine kerhen destek veren liberaller artık CHP’ye yöneleceklerdir.
Kürt hareketinde uzak durmak için bahane arayan sosyalistler bu bahaneyi bulmuş olacaklardır.
Bu vesileyle bu mitingin ve yürüyüşün daha tarihsel ve toplumsal bağlamda, daha geniş bir değerlendirmesini yapalım.
*
Yazılarımızı birazcık okuyanlar şunları bıkmadan tekrarladığımızı bilirler:
1)     Biz Türkiye’de temel sorunun, kapitalizm değil, tabiri caiz ise, Türkiye’nin kapitalizme uygun bir devlet yapısı olmadığını, tabiri caiz ise yeterince kapitalist olamamak olduğunu söylemişizdir. Yani 60’ların teorik plandaki strateji tartışmalarının kavram sistemiyle ifade edersek, Türkiye’de “feodalizm” veya “geçmişin kamburu”  merkezi bürokratik devlet yapısı ve varlığı bu yapıya ve onun modernleşmesine bağlı olan modernist Askeri Bürokratik Oligarşi; Kıvılcımlı’nın deyimiyle “Sünuf-u Devlet” veya “Devlet Sınıfları”dır. Yani paradoks odur ki, modern ve modernist devlet ve devlet sınıfları aslında Türkiye’nin “feodalizmi”dir. Öz görünür, genellikle, kendi zıttı biçiminde. Öz, yani geçmişin yadigârı üstyapı ve devlet, kendi zıddı biçiminde, yani modern ve modernist bir biçimde görünmektedir. Bu paradoksu anlayacak Marksist metodolojik temeli bulunmayanların, modernleşmeyi demokrasi ve ilerleme diye niteleyerek, bu devletin ve devlet sınıflarının yedeği olması kaçınılmazdır.
2)     Bu merkezi ve bürokratik devletin ve devlet sınıflarının esnekliği ve kendini yenileme kabiliyeti hiçbir şekilde küçümsenmemelidir. Bu yapı ta Sümerlerden beri gelmektedir. Bizans iken, Osmanlı olmayı; Osmanlı iken Üçüncü Selimler, İkinci Mahmutlar, Abdülhamitler, İttihat Terakkiler, Mustafa Kemaller, İsmet İnönüler, Ecevitler ve Erdal İnönü’ler ve belki de şimdi Kılıçdaroğulları çıkararak bir şekilde kendini yenileyerek var olmayı; aynı kalabilmek için değişmeyi başarmıştır.
3)     Bu merkezi bürokratik devlet yapısını parçalamayı hedeflemeyen hiçbir program, strateji ve hareket herhangi bir şekilde demokrasiye ulaşamaz.
4)     Bu merkezi bürokratik devlet ve askeri bürokratik oligarşi ise ancak en geniş kitlelerin, milyonlarca insanın aktif eylemi ve katılımıyla parçalanabilir ve onun yerine halkın üzerinde yükselmeyen ve ona hizmet edecek, onun iradesinin bir aracı olacak bir devlet kurulabilir.
5)     Bu merkezi bürokratik cihaz ile onun biyolojik ırkçı bir Türklükle tanımlanması ayrılmaz bir bütündür. Ulusun ya da politik olanın herhangi bir dille, dinle, etniyle, kültürle vs. tanımlanmasına son verilmeden; ulus böyle tanımlanmalara karşı tanımlanmadan bu merkezi bürokratik yapı hem parçalanamaz, yani onu parçalayabilecek bir güç birleşimi sağlanamaz; hem de parçalandığında, parçalanma her bir aşiretin, dilin, dinin, kültürün politik bir birim olduğu bir Lübnanlaşmayla son bulur. Kürt hareketinin programı olan bu Lübnanlaşma açmazı, bu merkezi ve bürokratik cihazın varlığını sürdürmesinin ve muhtemelen kendini tekrar yenileyebilecek olmasının en esaslı nedenlerindin biridir.
6)     Kürt Ulusal Hareketi, Kürtlüğün “tanınması” ve “statü”sü hedefinden, yani dile, dine göre tanımlanmış bir ulusal hareket olmaktan; Türklüğün de tanınmaması hedefine yönelmedikçe; yani bir demokratik ulus hareketine; demokratik bir sosyal harekete dönüşmedikçe; Türkiye’nin diğer demokratik özlemli kesimleriyle bir ittifak kuramaz. Kürt hareketinin sorunu, program sorunudur. “Kürt Meselesi”ni değil, Türk Meselesi’ni çözecek bir program olmadan Kürtlerin üzerindeki ulusal baskı son bulamaz.
7)     Türkiye’de demokratik bir hareket olmamasının ve var olanın da cılızlığının nedeni böyle bir programı olan bir hareket olmamasından kaynaklanmaktadır. Devlet sınıfları ve liberaller, var olan merkezi bürokratik ve Türklükle tanımlanmış devleti parçalamak değil; reforme etmek; yani Türklükle tanımlanmış olmasını korumak ama bugünkü inkârcılığın yerine, Avrupa’daki gibi, Kürtlüğün birey hukuku çerçevesinde tanınmasını savunmakta; buna karşılık Kürt Hareketi de yapının merkezi ve bürokratik karakterini hiçbir şekilde sorgulamadan (çünkü kendisi de benzer bir yapının tohumudur aynı zamanda) Kürtlüğün politik olarak tanınmasını talep etmektedir. Bu iki yol da çıkmazdır ve her biri varlığını diğerinin varlığına borçludur. Bu açmazdan kurtulamadığı takdirde bir iç savaş ve parçalanma kaçınılmazdır.
8)     Buradan tek çıkış, devletin veya ulusun Türklükle veya Kürtlükle (yani bir dille, dinle, soyla, tarihle, ırkla, kültürle) tanımlanmasına son vermektir.
9)     Politik olanı, yani ulusu bunların biriyle tanımlamak, demokratik bir ulus ve devlet ile bir arada bulunamaz. Türklüğün ve Kürtlüğün Demokrasi ile; Türklük veya Kürtlükle tanımlanmış politik birimler veya uluslarla, Demokratik bir Ulus veya Cumhuriyet ile bir arada bulunamaz.
Bunlar yıllardır tekrarlaya tekrarlaya dilimizde tüy bitmiş, bütün yazılarımıza dağılmış, her birinde çeşitli yönlerden ele alınmış önermelerdir.
Bu önermelerle hesaplaşmadan, bunlarla yüzleşmeden bir demokratik muhalefet oluşamaz ve bir adım bile ileri gidilemez.
*
Bütün gelişmeler bu önermelerimizin ne kadar doğru olduğunu göstermektedir.
CHP, bu Adalet yürüyüşü ve mitingiyle, bütün gayrı memnunları peşine takmış bulunmaktadır. Ve bu mitingde açıkladığı program, yukarda yazdıklarımızı doğrulamaktadır.
On maddelik program, merkezi ve bürokratik mekanizmaya ve ulusun Türklükle tanımlanmasına zerrece dokunmamakta, sadece hukuku ve bireysel haklar düzeyinde Kürtlerin haklarını tanıyacağını ifade etmektedir. Ulusun Türklükle tanımlanmış olmasını, sanki bir etniyle tanımlama değilmiş gibi, sadece hukuki bir tanımmış gibi koymaktadır.
Elbette mücadelenin akışı içinde, Türklüğün siyasi bir anlamı olmaması halinde sadece bir isim olarak Türk bayrağının veya Türk isminin kaldığı bir biçim düşünülebilir. Ama böyle Türklüğün sadece bir isim veya hukuki bir kavram olmaktan öte gitmediği bir ulusun demokratik bir ulus olması için, herkesin ana dilinde eğitim hakkı olur; (ana dilini öğrenme hakkı değil, bu Türklükle tanımlanmış bir ulusta, bireysel hukuk alanıyla ilgilidir); Tarih. Edebiyat vs. kitapları tüm dillerden, dinlerden, soylardan eşit sayıda katılımcılar tarafından yazılır. Devletin okullarında bunlar okutulur. Bu takdirde ancak Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği tüm yurttaşların eşitliğinden söz edilebilir.
Bu oyun ve kandırmacaya ise, bugünkü kavramlarla ve programla son verilemez. Bu kandırmacaya ancak demokratik bir ulus programıyla son verilebilir. (Kürt hareketinin söylemindeki “demokratik Ulus” ile bizim dediğimiz demokratik ulusun ilişkisi yoktur.)
Bu yürüyüş ve miting göstermiştir ki, HDP ve Kürt hareketi, laiklerin ve Alevilerin “kamusal” alandan sürülerek eve kapatılmaları; hukukun ortadan kaldırılması karşısındaki paniklerini ve radikalleşmelerini, demokratik bir program ve hareket etrafında toplama ve örgütleme fırsatını kaçırmış bulunmaktadır.
Buna, yani CHP’nin hegemonyasına, sadece demokratik bir programdan yoksunluğu değil; aynı zamanda taktikler ve örgütlenme biçimlerindeki beceriksizliğiyle de çanak tutmuş bulunmaktadır.
*
Burada taktikler ve örgütlenme biçimleri konusuna geçersek.
Yine yazılarımızı okuyanlar bilirler ki, yukarıda açıklanmış demokratik ulus ve merkezi bürokratik cihazı parçalama programına uygun olarak, ta Gezi günlerinden beri bayrak, sloganlar, taktik mücadele biçimleri ve örgütlenme biçimleri konusunda yazdıklarımız da doğrulanmıştır.
Örneğin Gezi günlerinde, Türk bayrağına karşı beyaz bir bayrak öneriyorduk tüm hareketin demokratik özlemlerinin ve hiçbir dile, dine, bir vurgu yapmamanın sembolü olarak
 Demokratik hareket içindeki fay hatlarını kapayacak bir bayrak böyle olabilirdi.
Bu bayrak önerimizi daha sonra 1 Kasım Seçimleri öncesinde #İSTİFA gibi bir hem taktik ve birleştirici bir parola, hem de bir bayrak olarak öneriyorduk. Aynı yaklaşımı her konjonktürde farklı somut biçimlerde tekrar aktüalize ettik.
Referandum öncesinde #HAYIR aynı işlevi görebilirdi. Bugün #ADALET aynı işlevi görebilirdi.
HDP’ye ve sosyalistlere sürekli böyle bir birleştirici parola ve bayrak önerdik. Onlar ise, bunları duymazdan geldiler.
*
Mücadele biçimlerinde ise bütün bu dönem boyunca hep ABD’deki siyah hareketini; Gandi’yi, İşçi hareketinin tarihsel derslerini, Hikmet Kıvılcımlı’yı yani “Legaliteden yararlanma”yı ve hatta OHAL’den sonra, tamamen temel haklar alanına çekilerek bir pasif ama kitlesel hareketi, milyonların tüm ülkede harekete geçirilebileceğini yazıyorduk.
Bütün bu taktik mücadele biçimleri önerilerimiz duyulmazdan gelinmekle kalınmadı, adeta onların kendiliğinden de olsa doğuşu engelleyecek davranışlar koyuldu.
Bir sürü sol örgüt örneğin #HAYIR’da bir seçim kampanyası yaptı. HDP, “Herkesin Hayır’ı kendine” dedi.
Böylece CHP’nin bugünkü hegemonyasının yolunu kendileri açtılar.
Kendi düşen ağlamaz.
*
CHP çok başarılıdır. Başarı bir partinin veya hareketin kendi amaçları açısından değerlendirilir.
CHP bu merkezi bürokratik cihazı yaşatmaya ve yaşatmak için de reforma etmeye yönelik bir partidir. Devlet içinde var olanı olduğu gibi korumak isteyenlerle mücadele içindedir. Ve bu mücadelede Erdoğan aracılığıyla kitlelerin desteğini kazanmış Ergenekon ve inkârcı kesime karşı, kendisi de kitleleri harekete geçirmek zorunda kalmıştır.
CHP’yi eleştirenler ya CHP’nin ne olduğu konusunda yanlış bir kavrayışa sahiptirler ya da kendilerinin. CHP bu kendi amacı açısından son derece başarılıdır.
CHP şahsında Devlet sınıfları, çok büyük bir başarı göstermiş, Sosyalistleri ve HDP’yi diskalifiye etmiş, hâsılı tüm toplumsal muhalefeti bütünüyle kendi peşine takmıştır.
Kürt hareketini de tecrit etmiş ve Kürt hareketi ister istemez daha fazla tecrit olmamak için, sıradan bir destekçi durumuna düşmüştür.
Kürt hareketi ve HDP eğer dediklerimize bir parça kulak kabartsalardı, Kılıçdaroğlu başlattıktan sonra bile hemen Adalet bayrağına sahip çıkıp, yürüyüşe en geniş şekilde katılsalar; yürüyenlerin kendi örgütlenmesini savunsalar ve oluştursalar, bugün o Adalet hareketi içinde en azından daha tutarlı ve demokrat bir bloğun da varlığını sağlayabilirlerdi.
HDP için ise bu yürüyüş, önce baştan hareketsizlik, kilometrelik Türk bayraklarından sonra sembolik yürüyüş ve siyasi bir varlığı olmadan mitinge katılışla son buldu.
Böyle bir kitle hareketlenmesini bütünüyle kendisinin de tanınması, taleplerinin ciddiye alınmasına indirgedi.
Ve böyle olunca da Kürt kitlesi bu mitinge gelmedi. Gelmesinin koşulları için zerrece çaba göstermedi HDP. Gezi’de yaptığı yanlışları aynen yapmaya devam etti.
Bunun acı sonuçları bir süre sonra görülecektir
*
Birçok okurumuz, “CHP sanki sizin önerilerinizi kendine göre uyguladı” diye yazdı veya söyledi.
Elbette CHP bunu kendisi bulmuştur.  Bizim gibi sol basında bile (Adil Medya hariç) kimsenin yazılarına yer vermediği bir yazarı kim bilir?
Biz düşmanlarımızdan, yani CHP’den de, öğreniriz. Ama düşmanlarımız bizden öğrenme kapasitesinde değildir. (Şükür ki öyledir.)
Ama aklın yolu birdir.
Biz nasıl modern İşçi hareketinin, Demokratik ve Sosyalist hareketin iki asırlık; antik tarihin ezilenlerinin, peygamberlerin, evliyaların binlerce yıllık deneylerine dayanıyorsak; onlar da bu devletin ve devletçiliğin, firavunların ve Nemrutların binlerce yıllık deneylerine dayanıyorlar. Benzer sorunlar olduğunda benzer sonuçları çıkarmaları gayet normaldir. Özellikle de iyice köşeye sıkışıp da kitleleri harekete geçirmek gerektiğini gördüklerinde.
*
Bu kitle hareketi bütün önerilerimizin doğruluğunu gösterdi.
Toparlayıcı ve somut parolalarla birleştirilmiş sivil veya pasif mücadele biçimlerinin nasıl milyonlarca insanı harekete geçirebileceğini gösterdi.
Bundan sonra hedef tüm ülkenin meydanlarında insanların her gün katılabileceği, polisi OHAL’i silahsız bırakacak, tamamen temel haklara dayanan, hiçbir slogan atmayan, şarkı söylemeyen, pankart bayrak taşımayan, sadece somut bir hedeften ibaret bir sözcük veya sembolü taşıyan bir kitle hareketi oluşturmak olmalıdır.
Ama sadece bu da yetmez.
Bu milyonların kendi öz örgütlenmeleri yaratılmalıdır.
Demokratik bir ulusun tohumu olacak o hareket katılanların bireyler olarak içinde yer alacakları; azınlığı çiğneyen çoğunluk ve oylama değil; azınlığa bloke hattı veren oy birliği de değil; azınlığın da ağırlığını hissettirmesini sağlayan OYDAŞMA yöntemiyle kararlar alan organlar yaratılmalı; bunların tohumları atılmalıdır.
Bu yöntem, Kürtlerin ve Alevilerin ulusun nasıl tanımlanacağına ilişkin belirlemeyi etkilemelerini ve içinde yer almalarını sağlar.
*
Evet, toparlarsak, miting ve yürüyüş, muhalefetin üzerindeki ölü toprağını atmasını sağlamış, ama bu yükselen muhalefetin bayrağını ve önderliğini CHP ve “Devlet Sınıfları”nın ele geçirmiş bulunuyor.
Bizler bu muhalefetten tecrit olmadan, tamamen kendi demokratik programımızla bu muhalefetin içinde daha toparlayıcı bir bayrak ve mücadele biçimleriyle yer almalı; öz örgütlenmelerin tohumlarını atmaya çalışmalıyız.
Eğer bunu başarırsak, Erdoğan’ın düşüşü bir demokratik devrimin başlangıcı olabilir.
Bu mitingden sonra Erdoğan’ın geri adım atacağını sananlar yanılırlar.
Erdoğan en küçük bir geri adım bile atamaz ve atmayacaktır.
15 Temmuz vesilesiyle kaybettiği konumunu güçlendirmeye, destekçilerini sokağa çıkararak terör estirmeye çalışacaktır.
Eğer her yerde Adalet Nöbetleri de başlasaydı, bugün sokaklarda olunmaya devam edilirdi ve alanlar Erdoğan’a terk edilmezdi.
Şimdi bunun acısını çekeceğiz önümüzdeki günlerde.
10 Temmuz 2017 Pazartesi
Demir Küçükaydın
Videolar: https://www.youtube.com/user/demiraltona

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...