14 Mart 2017 Salı

Erdoğan Rejiminin Karakteri ve Faşizm Üzerine

Erdoğan’ın şimdiki ve kurmak istediği rejimin karakteri sorunu, son zamanlarda, en azından kendine Marksist diyenler arasında bir tartışmaya yol açtı.
Erdoğan’a ve oturtmak istediği rejime karşı mücadelenin acil önemi nedeniyle bu konuda yazmaya hem gerek görmedik hem de zaman ve enerjimiz olmadı.
Gerek görmedik, çünkü artık yeni kuşaklar Marksizmi ve Marksist kategorileri bilmemekle kalmıyorlar, ayrıca ona ilgi de duymuyorlardı. Bu durumda o kategorilerin bilimsel ve dakik tanımlamasının ve bu tanımlamalara dayanacak rejim tanımlamalarının bir anlamı kalmıyor. Yeni kuşaklar için bu tartışmalar, bizim için kapitalizm öncesi çağların teolojik tartışmalarından daha fazla bir şey ifade etmiyorlar.
Bu nedenle, böyle marksizmin kategorileri ve buna bağlı olarak Erdoğan rejiminin karakteri konusundaki tartışmaya, konuyu somut olarak izlenecek tatikler veya stratejiler bağlamında girmeyi daha hayata yakın  ve somut bulduğumuzdan, girmedik.
Yoksa bu topa girmeyiş, bu konularda bir görüşümüz olmadığı anlmamına gelmiyordu.
Aslında bu bağlamda bir tartışma hemen 12 Mart sonrasında 12 Mart rejiminin karakterine ilişkin olarak yapılmıştı.

O zaman Türkiye’de iki sosyalist akım, 12 Mart rejimini Faşizm olarak tanımlamamıştı. Biri bu satırların yazarının da içinde bulunduğu Troçkizmi benimsemişler (kaldı ki her Troçkist de böyle düşünmüyordu) bir de Kurtuluş.
O dönemde bu tartışma aslında 12 Eylül rejiminin karakteri üzerine yürütülüyor gibi görünüyordu ama aslında Marksist kategorilerin ve bu bağlamda da Faşizm kavramının nasıl tanımlanması gerektiği üzerineydi.
Bugünkü kuşaklar pek bilmez, Komünist enternasyonal’in ilk yıllarında, 1920’lerin ilk yarısında Komünist Enternasyonal saflarında, özellikle İtalya’da yerleşen Faşizm’den hareketle, Faşizmin ne olduğu üzerine son derece önemli ve yaratıcı, bu yeni olgunun özgün, onu o yapan nitelikleri üzerine bir bir yaklaşım bulunuyordu. Örneğin Faşizmin, “Proletaryanın oportunist günahlarının bir kefareti” olduğu gibi tespitler yapılıyordu.
Ancak Lenin’in ölümünden sonra iyice yerleşen ve yirmiyerin sonunda Sovyetler’e egemen olan bürokratik karşı devrim, tüm bu tartışmaları olmamışa çevirdi ve komünist hareket tüm eleştirelliğini ve canlılığını yitirdi.
Faşizm tanımı daha sonra Dimitrov’un “Faşizm, en, en en” sıfatlarıyla başlayan tanımına indirgendi.
İşte bu dönemde, Komünist Enternasyonal dışında kalan kimi sosyalist akımlarda (Örneğin Almanya’da Brandlerciler gibi) ilk yılların Faşzim yaklaşımlarının soluk bir yankısı devam etse de, esas olarak Troçki, sürgün’de bulunduğu Büyükada’da (Prinikopo) 1930 – 1933 arası birbirinden harika, dahiyane, ve Marksist analizin birer örneği olan yazılarıyla hem Almanya’daki gelişmeleri neredeyse bir kahin gibi önceden de görerek analiz ediyor, strateji ve taktikler öneriyor; hem de büyük harflarla olmasa bile fiilen Marksist bir “Faşizm Teorisi”’nin temellerini atıyordu.
Troçki’nin bu yazıları Türkiye’de “Faşizme Karşı Mücedele” adıyla 12 Eylül öncesinde yayınlanmıştı. Bu kitaba önsözü de Ernest Mandel yazmıştı.
Mandel’in Önsöz’ü Troçki’nin büük harflerle ifade edilmemiş Faşizm teorisini büyük harflerle ifade eden ve derleyip toplayan, (benim kişisel teorik evrimimde de çok önemli bir yeri olan) nefis bir metindi.
Tabii 12 Eylül öncesinde Türkiye’de dünyada en hızlı büyüyen bir Faşist hareket de vardı ve devrimci hareket Dimitrov’un teorisinden başka bir şeyi bilmemesine rağmen, fiilen ayaklarıyla, Dimitrov’un teorisini reddetmiş oluyordu. Faşistlere karşı öz savunma savaşı veriyordu.
Tabii bu durum, yani pratik ile kabul edildiği söylenen tanım arasıdaki makas, bir süre sonra faşizm üzerine başka teorik tartışmaların çevirisine de yol açmış ve Faşizm üzerine epey geniş bir literatür birikmişti.
Elbette bundan etkilenen, Rızgari, Kurtuluş gibi hareketler Dimitrov’un faşizm teorisinin yanlışlıkları ve sınırlılıklarına vurgu yapmaya başlamışlardı.
Troçistler de zaten başından beri bunu vurguluyorlardı.
Ama burada Kurtuluş’un teorisyeni, Troçki’nin teorisini adını anmadan alıp, bayağılaştırarak savunmasına rağmen, rejime Faşist demeyişini sanki kendi buluşuymuş gibi ortaya atıyordu. (Aynı şeyi, Kıvılcımlı, Kemalizm, Sosyalist Demokrasi, Kadın sorunu gibi konularda da sürdürecektir daha sonra).
Tartışmayı teorik olarak ileri olanla değil, yaygın olanla yaparak kendine diğerleri karşısında üstünlük sağlarken, aynı zamanda ileri ve gelişmiş bir Faşizm teorisine karşı, böyle bir tartışmayla bir susuş, onu gözlerden ve gündemden uzak düşürme taktiği de izliyordu.
Dolayısıyla Kurtuluş’un 12 Eylül rejiminin karakteri üzerine yazılarında hiçbir şekilde Troçki’nin teorisinin neden reddedildiği gibi bir eleştiri bile bulunmazdı. Ama okuyan herkes görürdü ki, getirilen argümanların çoğu Troçki’nin on yıllarca önce getirdiği argümanlardı.
İşte o sıralarda bu satırların yazarı, Niğde Cezaevi’nde yatıyordu. Ertuğrul Kürkçü de aynı cezaevindeydi, hatta aynı koğuştaydık. O zamanlar Ertuğrul Kürkçü, Kurtuluşçu idi. Cezaevinde her gün 12 Eylül rejiminin karakteri ve Faşizm üzerine tartışmalar yapılıyordu.
Ben hemen 12 Eylül Rejimi gelir gelmez onu bir tür bonapartist karakterli bir askeri diktatörlük olarak tanımlayan yazılar yazmıştım. (Bu derlemede bu yazılardan bazıları var.)
Ancak bütün bu yazılarda da esas olarak faşizmin ne olduğu tartışılıyordu. Olgulardan ziyade kavramsal dakiklik ve netlik, dolayısıyla da bütün o zamanın tartışmalarında olduğu gibi, skolastik denebilecek bir yan da vardı.
İşte bu ortamda Ertuğrul Kürkçü de, hiç bizlerin tartışmalarına ve Troçki’ye ve ona bağlı olarak benim yazdıklarıma da değinmeden, ama aslında bana bir cevap niteliğinde, yanlış hatırlamıyorsam, “Bir Siyasi Hükümlünün Notları” gibi bir başlıkla, benzer şekilde 12 Eylül rejimini Faşizm olarak tanımlanamayacağı üzerine bir yazı yazdı. Epey uzun bir yazıydı.
Ben de hemen aslında bana ve Troçki’ye karşı yazılmış olan ama adını anmayan bu yazıya karşı “Bir siyasi Hükümlü’nün Notları’na Notlar” başlığı ile küçük bir kitap oluşturacaük bir polemik eleştiri yazdım.
(Bu polemik eleştiriyi de Selpak mendilerine yazarak ayrıca dışarı çıkardım. İçerde de okundu ve tartışıldı. Sonra Avrupa’daki sürgünde bu yazıyı buldum. Ama malesef bu yazıyı bir türlü zaman bulup dijitalize edemedim ve düzenleyemedim. O nedenle burada sunamayacağım.)
Ertuğrul da 12 Eylül rejimini faşizm değil ama bir tür “Tiranlık” olarak tanımlıyordu.
Her neyse, bütün bu tartışymalar aslında Marksist kategoriler ve kavramlar üzerine bir tartışmaydı ve aynı zamanda Kurtuluş ve ertuğrul için de aynı zamanda bunları en otantik ve yaratıcı biçimde savunup geliştirmiş, Troçki’nin görüşlerini de gözlerden ve tartışmadan uzak tutma girişimiydi.
*
Şimdi bu tartışmaları bilen yok.
Ama ilginç bir durum bu sefer yine Erdoğan’ın rejimini tanımlarken ortaya çıkıyor.
Bu teorik arka planı bilmeyenler bunu anlayamayabilirler.
Bu satırların yazarı bir çok yazısında, Türkiye’de Faşizm kavramının enflasyoner bir biçimde kullanıldığını, kendisinin böyle kullanmadığını ama Erdoğan’ın oturttuğu rejiminin klasik faşizm kavramına benzer özellikler taşıdığını ve bir Türkt fayşizm olarak tanımlanabileceğini ve böyle bir rejime geçiş işiçnde bulunduğumuzu, bunu ne pahasına olursa olsun engellemek gerektiğini belitmiştir.
Benzer şekilde Kurtuluşcular da bu rejimin oturuşu ve 1930-33 arasında hitler rejiminin oturuşu arasındakine benzediğini belirtip, buradan faşizmin ne olduğu üzerine eski tanımlarını tekrarlamışlardır.
Yani bir zamanlar 12 Eylül rejiminin Faşizm olarak tanımlanamayacağını söyleyenler şimdi Erdoğan rejiminin faşizm olarak tanımlanabileceğini söylemektedirler.
Tabii bu tartışmaları ve arka planını bilmeyen bir çok arkadaş da bana özellikle Erdal Kara’nın siyasi haber’de yayınlanan “Faşizmin inşası ve Tayyip Erdoğan'ın kaderi” yazısını önerdi.
Yazı bana eski tartışmaların bugünkü bir yankısı olarak göründü. Elbet birçok noktada benzer şeyler söylediğimiz sır değil.
Ancak yukarıda da belirttiğim gibi, bu tartışmaya girecek zaman yok, ama aynı zamanda Marksist kavramlar yeni kuşaklarca bilinmişyor. Küçük bir çevre dışında bu gibi tartışmaya ilgi duyacak insan çok az.
Bu gibi nedenlerle bu tartışmalara girmeyeceğim. Şu ara politik gelişmeler hakkında onları yorumlamak, bir bakış netliği sağlamak, somut örgütlenme önerileri yapmak, örgütylenme sorunları üzerine yazmak vs. çok daha acil. Bu son derece önemli hayati süreçte enerji ve zamanı daha efektif kullanmak gerekiyor benim açımdan
Ama konuyu bütünüyle de boş geçmeyelim.
12 Eylül üzerine yazdığım yazıları bir ara derlemiştim. İbte bu yazılarda Faşizmin ne olduğu vs. tartışılıyordu. Bunu tekrar yayınlamak bu boşluğu bir ölçüde doldurur diye düşündüm.
Hem de böylece ilgi duyacaklara eski tartışmaların birikimini bir şekilde aktarmayı deneyebiliriz.
İşte bu derlemede o zamanki faşizm tartışmaları hakkında bir çok şey görülebilir ve okunabilir.
Bu Kitabı, PDF dosyası olarak ilişikte sunuyorz. İlgi duyan okuyabilir.
Kitap şuradan indirilebilir:
14 Mart 2017 Salı
Demir Küçükaydın
@demiraltona
Yazılarımız şu adresteki blogta bulunuyor:
Videolarımız şu adreste:
Yazılarımızı ayrıca ses dosyası olarak şurada paylaşıyoruz. Direk podcasttan veya indirerek dinlemek mümkün.
Kitaplarımız buradan indirilebilir.

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...