16 Mart 2017 Perşembe

Çağımızın En Büyük Hilesi: Tanımlar Üzerinden Egemenlik

Çağımızı ve onun en temel sorunlarını anlamak ve çözebilmek hem son derece kolaydır; hem de son derece zordur. Esher’in resimleri belyki de bu zorluğun imgesel ifadeleridir.
Bunun nedeni egemenliğin bizzat tanımların kendisi aracılığıyla kurulmuş olmasıdır.
Yani o egemenliğe karşı çıkarken bile o tanımları sorgulamadan, kabul ederek karşı çıktığınız için, o egemenliği yaymaya ve güçlendirmeye devam edersiniz.
Sizin öznel niyetleriniz ile tarihsel ve toplumsal olarak nesnel yaptıklarınız birbiriyle çelişir.
Aslında bu son iki yüz yılda Marksizm’in ve Marksistlerin kaderi bu olgu üzerinden açıklanabilir.
Çağımızın iki temel sorunu Din ve Ulus’tur (veya Ulusçuluk).
Bu iki temel sorun da aynı yapıdaki, yani tanımın kendisi aracılığıyla egemenlik diyebileceğimiz, iki “hile”ye dayanmaktadır.

Nedir hile?
Din’in ne olduğuna ilişkin egemen tanımın kendisi bizzat bir dindir, bu dinin din tanımıdır.
Aynı şekilde, Ulusun ne olduğuna ilişkin egemen tanımın kendisi bizzat ulusçuluktur ve üstüne üstlük en gerici ulusçuluk ve onun ulus ve ulusçuluk tanımıdır.
Bu nedenle de, ne dinin ne olduğu ve ne de ulusun ne olduğu anlaşılamıyor.
Dolayısıyla anlaşılamayan ve açıklanamayana karşı mücadele de edilemiyor.
Bu soyut ve kategorik ifadeleri daha somut olarak göstermeyi deneyelim.
*
Ama önce analitik ve normatif kavramlar ve tanımlar farkını görmek gerekiyor.
Normatif ve Sosyolojik tanımların farkını kısaca şemalaştıralım.

Sosyolojik Tanımlar
Hukuki Tanımlar
Toplumu AÇIKLAR
Toplumu DÜZENLER
Analitiktir
Normatiftir
Neden o kuralların koyulduğunu açıklar
Kural koyar

Normatif bir tanımı sosyolojik bir tanım gibi ele alıp toplumu açıklamaya ve bu açıklamaya göre değiştirmeye kalktığınızda, aslında o normatif tanıma uygun olarak toplumu düzenlemeye devam etmiş olursunuz.
Marksizm’in kaderi özetle bu olmuştur.
*
Bunu daha somut olarak görelim.
Modern toplumda Din, kişilerin özel sorunu, yani inanç olarak tanımlanır.
Ama bu tanım analitik ya da sosyolojik bir tanım değildir; normatif bir tanımdır, hukuki bir tanımdır.
Bu tanım özünde, bu toplumda din olarak kabul edilmek için, politik alanın dışında olmak gerekir, anlamına gelir.
Bunu anlamak son derece basittir. Örneğin Modern toplumda yaşayan biri çıkıp da ben inancıma göre yaşayacağım, dolayısıyla devlete vergi vermeyeceğim, inancıma göre Allah için fakir gördüklerime zekât vereceğim veya ben Allah’ın kanun ve kurallarına uyarım Devlet’in kanun ve kurallarına uymam. Bu devletin karar ve kanunlarını tanımıyorum dediğinde, o kişi inancına uygun davranmasına rağmen, bu davranışları inanç olarak kabul edilmez. Tutuklanır ve cezalandırılır. Çünkü bu toplum tarafından hukuken inanç olarak tanımlanmış alanın dışına çıkıp, politik alana tecavüz etmiş sayılır.
Yani normatif tanımlarla (Toplumsal ilişkileri düzenleyen tanımlarla) sosyolojik (Toplumu açıklayan, analiz eden) tanımların farkının görülmemesi ve normatif tanımların sosyolojik tanımlar olarak kabul edilmesi, sosyolojik olarak dinin ne olduğunu anlamayı (dolayısıyla değiştirmeyi) olanaksızlaştırmakla kalmaz; karşı olunduğu söylenen düzeni savunma ve yayma sonucunu da doğurur.
Bu tanım (yani dinin inanç olduğu) çerçevesinde düşünmek ve hareket etmek. Kuyudaki bir insanın kuyuya düşmemek için hep önüne bakması gibi olur. Önüne baktığı sürece, yani verili tanım içinde, dini bir inanç olarak tanımlayarak onu anlama çabasında, hiçbir zaman bir kuyuda olduğunu göremeyecektir.
Bunu şöyle de gösterebiliriz.
Bu tanıma göre, dinsiz olabilirsiniz. Ben, inançsızım ya da dinsizim dediğinizde, bu tanıma göre dinsiz olabilirsiniz. Ya da üç kişi bir araya gelip bir din kurabilirsiniz.
Ancak bu dinsizliğiniz de hukuki ya da normatif bir dinsizliktir.
Sosyolojik olarak dinsizlik mümkün değildir.
Sosyolojik olarak, ben dinsizim dediğinizde, ben dini kişilerin özel sorun, inanç olarak kabul eden dindenim demiş olursunuz.
Aynı şekilde, bir Müslüman veya Hıristiyan benim inancım veya dinim İslam veya Hıristiyanlıktır dediğinden, sosyolojik olarak, Müslüman ya da Hıristiyan olduğunu söylemiş olmaz. Ben dini kişilerin özel sorunu, inanç olarak gören dindenim demiş olur. Bu dinin bir tür Kelimei Şehadet'ini söylemiş olur.
Burada şu soru ortaya çıkar?
Sosyolojik olarak Din nedir?
Din sosyolojik olarak bir toplumun tüm üstyapısıdır. Yani din tüm toplumsal ilişkileri düzenler.
Bu durumda, dini kişisel bir sorun olarak tanımlamanın kendisi, kendi din tanımına göre, normatif olarak kendisinin din olmadığını iddia eder ama sosyolojik olarak toplumsal ilişkileri düzenlemiş olur; yani bir dindir
Tekrar edelim: sosyolojik olarak dinsiz olmak mümkün değildir; dinsiz bir toplum olamaz. Toplumsal ilişkileri düzenleyen ve topluluğun sınırlarını çeken bir üstyapı olmadan toplum olamaz.
O halde, Din’in bir inanç olarak, kişilerin özel sorunu olarak tanımlanmasının kendisi de bir dindir.
Çünkü modern toplum tam da bu tanım aracılığıyla toplumsal ilişkileri düzenler. Dikkat edelim, analiz etmez, çözümlemez, düzenler.
Ve tam da Din’in sosyolojik olarak tümüyle üst yapıdır diye tanımlanışı, bu düzenlemenin kendisinin modern toplumunun dininin ta kendisi olduğunu gösterir.
Bu toplumun üstyapısının yüzündeki peçeyi kaldırır.
Bu peçenin görülmesinin zorluğu din tanımının kendisinin bizzat bir din olmasıdır ve bu din tanımının sanki sosyolojik bir tanımmış gibi kabul edilmesidir.
*
Bu zorluğun benzeri ile Marks, Ekonomi Politik çalışmalarında karşılaşmıştır ve tam da benzeri bir şekilde sorunu çözerek, modern toplumun ekonomi temelinin (yani kapitalizmin) yüzündeki peçeyi kaldırabilmiştir.
Bu peçe de benzer ve keşfi zor bir peçeydi.
Değeri yaratan emektir deniyordu.
 Ama bu kabul edildiği takdirde, kapitalist toplumdaki artı değerin kendisinin nasıl olduğu açıklanamıyordu. Çünkü emek aynı zamanda değerin kendisi olarak da tanımlanıyordu. Yoğunlaşmış emektir deniyordu. Yani Değer ya da Emek kendi kendini yaratmış gibi oluyordu.
Peki, o zaman kar veya artı değerin kaynağı ne idi?
Burada bir açıklama yapılamıyordu.
Marks’ın yaptığı tam da bu kavramsal kargaşayı ortadan kaldıran bir keşifti, değeri yaratan emek değil; işgücü denen meta, mal idi. Bu meta, yani mal tüketildiğinde ortaya çıkan şey Emek veya Değer’di.
Bu keşif ile Marks, modern toplumun temelindeki (Kapitalizm) peçeyi kaldırdı.
Ama din konusunda ve ulus konusunda yukarıda sözünü ettiğimiz iki peçe yerinde duruyordu.
Mark ve Marksistler, Din’i kişilerin özel sorunu olarak algılıyordu ve programatik taleplerini de böyle formüle ediyordu.
Aslında böylece modern toplumun dinini kabul etmiş ve egemenliğine hizmet etmiş oluyordu.
Bu yanıyla modern toplumun (kapitalizmin) dininin yayılması kapitalizme karşı olduğunu söyleyen Marksistler aracılığıyla gerçekleşmiş oluyordu. Marksistler aydınlanma fikirlerinin ve ideallerinin savunucuları ve yayıcıları olmuşlardı. Temelini eleştirip karşı oldukları sistemin (Kapitalizmin) üstyapısını yayıyor ve egemen kılıyorlardı.
Bunun ardında da egemen sınıfların karşı devrimciliği; modern (kapitalist) toplumsal ilişkilerin yayılışının ancak ezilen sınıflar aracılığıyla gerçekleşmesi olgusu vardı. Marksizm’in kapitalizme karşılığı ve ezilen sınıflardan yana tavrı, bu yayılışın bir aracı işlevi görüyordu.
Aslında bütün yeni dinler de tarih boyunca ezilen sınıfların onlara sahip çıkmalarıyla yayılmıştı. Marksizm’in yaptığı kendi iddiasının aksine tam da bu oldu.
Marksizm’in Din’i sosyolojik olarak tanımlama girişimi ise, sadece Din’in sınıf mücadelesinde bir ideoloji de, bir bayrak ta olması boyutu ile oldu.
Ama bizzat Marks’ın da belirttiği gibi, sınıflar ve sınıf mücadelesi, Marksizm'in kendi katkısı ve özüyle de ilgili değildi. Hatta Marksizm’i sınıf mücadelesi boyutuyla ele almak onu burjuvazinin kabul edebileceği bir düzeye indirgemektir.
Yani Din’i sosyolojik olarak açıklama çabası da onu sınıflar ve sınıflar mücadelesi kavramları çerçevesinde, yani burjuvazinin kabul edebileceği çerçevede kalmıştır.
Tabii bu çaba şu soruya da cevap vermiyordu:
Sınıfsız toplumlarda da din vardı. O nasıl açıklanacaktı?
Bu nedenle Marksizm, kapitalist ekonominin yüzündeki peçeyi kaldırmış ama o toplumun üstyapısının yüzündeki peçeyi kaldırmak bir yana, o peçeyi sürdürmüş, yaymış ve pekiştirmiş oluyordu.
Yani bu nedenle Marksistler aslında önerdikleri toplumsal ilişkilerle, dini kişilerin özel sorunu olarak tanımlayan modern toplumun dininin yayıcıları ve radikal savunucuları olmuşlardır.
Aslında Modern toplum yani kapitalizm aslında bizzat kapitalizmin yüzündeki peçeyi kaldırmış ve kendisine karşı mücadele etme iddiasındaki Marksistlerin çabalarıyla da dünyaya kendine uygun bir üstyapıyı yaymayı ve bunu egemen kılmayı başarmıştır.
Diğer bir deyişle, Marksist ekonomi politik ile Marksist politika arasında, dinin sosyolojik bir tanımı yapılamaması; daha doğrusu, kapitalizmin ihtiyacı olan din tanımının aynen alınması dolayısıyla bir çelişki olmuştur.
Marksizm’in bugünün dünyasında böylesine çıkmaz içinde kalışının temel nedeni budur.
İşte bizim yaptığımız temel keşif, Marks’ın başladığı işi tamamlamak; Modern toplumun üstyapısının yüzündeki peçeyi kaldırmak; bu toplumun din tanımının kendisinin bizzat din olduğunu göstermek olmuştur.
Böylece Marksizm’i Aydınlanmanın kalıntılarından temizleme işini bir adım daha ileriye götürmüşüzdür.
Ancak Marksizm’in tek çelişkisi bu olmadı.
Hem modern toplumun dininin, yani Aydınlanma’nın, en radikal yayıcıları ve savunucuları oldular. Yani devletin tüm dinler karşısında tarafsızlığını ve onun kişilerin özel sorunu olmasını savundular; hem de bu Dinin en gerici ve karşı devrimci biçiminin de (dile, tarihe vs. dayanan ulusçuluk) savunucuları ve yayıcıları oldular.
Ulusçuluk ise Aydınlanma’ya karşı bir karşı devrimdi.
Dinleri kişilerin özel sorunu olarak tanımlama, kozmopolit bir dünyada insanları eşit kılmanın aracıydı.
Ama uluslar ve ulusçuluk ise, dünyayı uluslara bölerek, insanların eşitliği yerine ulusların, yani devletlerin eşitliğini geçiriyordu. Marksizm bu karşı devrimin de yayılışının aracı oldu. 19 Yüzyılda bu çelişkide, aydınlanmanın mirası ağırlıklıydı. Yani Marksizm, aydınlanmanın demokratik ideallerinin ve toplumsal ilişkilerinin yayılmasını savunuyordu ve bunun aracı olmuştu. 20 Yüzyılda ise, özellikle Sovyetlerde Tek Ülkede Sosyalizm programında somutlaşan karşı devrimin yerleşmesiyle, fiiliyatta Marksistler en gerici biçimiyle milliyetçiliğin yayılmasının aracı oldular.
Bunun da temelinde yine, bizzat milliyetçiliğin tanımının kendisinin milliyetçilik olması bulunuyordu.  Yani Marksistler milliyetçiliğe karşı savaşırlarken, milliyetçiliğin ilkesini, ulusal olanın politik olanla çakışması ilkesini egemen kılıyorlardı. Bu nedenle dünyadaki ulusların çoğu Marksistlerce kuruldu ya da milliyetçiler kendilerinin sosyalist olduğunu iddia etti.
Enternasyonalizm aslında, ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesinin savunulması ve yayılmasından başka bir anlama gelemezdi ve gelmemiştir.
*
Modern toplumun üstyapısının yüzündeki ikinci peçe de ulusların ve ulusçuluğun tanımının bizzat ulusçuluk olmasıdır.
Uluslara ve ulusçuluğa en karşı olduğun söyleyenler bile, tıpkı inançsız ateistler, dinsizler olduğunu söyleyip, aslında dini inanç olarak tanımlayan ama toplumu bu ilkeye göre düzenleyen modern toplumun dininin misyonerliğin yapmaktan kurtulamayan dinsizler gibi, en gerici ulusçular olmaktan kurtulamazlar.
Çünkü onlar uluslara ve ulusçuluğa karşı olduklarını söylerken, ulustan ve ulusçuluktan anladıkları en gerici ulusçuluğun, ulus ve ulusçuluk tanımından başka bir şey değildir.
En gerici ulusçuluğun ulus tanımı, ulusların dil, din, toprak, kültür, ülkü vs. birliği (veya bunların çeşitli kombinasyonları) olduğunu söyler.
Ama bu tanımın kendisi de tıpkı dinin tanımı gibi sosyolojik bir tanım değildir. Ulusçuların ulus tanımıdır. Yani ulus olmak için bunlar olmalıdır anlamındadır.
Ulusu böyle tanımlamayı kabul edip de ulusçuluğa karşı olmak veya onunla savaşmak mümkün değildir; aksine ulusu ve ulusçuluğu yeniden üretmektir.
Hâlbuki sosyolojik olarak ulus ve ulusçuluk şöyle tanımlanabilir:
Ulusçuluk: ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini kabul etmektir.
Bu ilkeye göre örgütlenen topluluklar da uluslardır.
Bütün ulusların ve ulusçuların ortak özelliği budur.
Bu tanıma göre ulusçu olmamak için: ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini reddetmek gerekir. Yani devletlerin ulus ilkesine göre tanımlanmasını reddetmek; uluslara ve devletlere karşı çıkmak ve onlara karşı savaşmak gerekir.
Ama bu tanım bir sorunu daha ortaya çıkarır.
Tanımı böyle yaptığınız anda, aslında ulusu ya da ulusal olanın nasıl tanımlandığına bağlı olarak, çok farklı ulusçuluklar da olabileceği görülebilir.
Örneğin, bir ulusu bir dinle tanımlayabilirsiniz; bir dille tanımlayabilirsiniz, ya da böyle bir dille veya bir dinle tanımlamaya karşı da tanımlayabilirsiniz.
Böylece aslında ulusçu olmadığı veya ulusçuluğa karşı olduğunu söyleyenlerin ulusçuluğun ulus tanımını kabul ettikleri ve ulusçuluk olmadığını söyledikleri şeyin bizzat bir ulusçuluk olduğu görülebilir.
Yani burada tıpkı dinsiz olduğunu söyleyenlerin modern toplumun dininden olduklarını söylemeleri gibi bir durum söz konusudur.
Diyelim ki, Türkiye’de bir devrim oldu ve ulusun Türklükle tanımlanmasına son verildi. Türkçe resmi dil olmaktan çıkarıldı. Herkesin ana dilinde eğitim hakkı var. Ülkenin adı diyelim ki Anadolu ve Mezopotamya veya Ortadoğu Demokratik Cumhuriyeti gibi bir şey oldu. Okullarda Tarih, Edebiyat derslerinde herkes tüm dillerden, eşit sayıda katılımcıyla yazılmış aynı tarihi, tıpkı aynı fiziği ve biyolojiyi okuduğu gibi, kendi dilinde okuyor. Türklük, Kürtlük, Çerkezlik, Süryanilik vs. kişilerin özel bir sorunu olarak kabul ediliyor. Devlet tıpkı din kötü olduğu gibi dil körü.
İşte siz böyle bir cumhuriyeti örneğin ulusçuluğun aşılması ve yenilmesi olarak tanımladığınızda, farkına bile varmadan en gerici ulusçuların ulus ve ulusçuluk tanımını kabul etmiş ve onu yeniden üretmiş olursunuz.
Çünkü onlar ulusun dille veya tarihle tanımlanmış bir birim olduğunu söylerler. Siz zımnen bu tanımı kabul ettiğiniz için onun artık ulusçuluğun aşılması olduğunu iddia edebilmektesinizdir.
Hâlbuki ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini kabul etmek ulusçuluktur tanımına göre, sizin ulusçuluk olmadığını söylediğiniz şey de bir ulusçuluktur ama bu ulusçuluk sadece ulusal olanın bir dille tanımlanmasını reddetmiş bir ulusçuluktur.
Burada iki temelden farklı ulusçuluk olduğu da görülebilir.
Birisi, ulusu bir dil, din, tarih, kültür, ırk vs. ile tanımlayan ulusçuluk ve uluslar.
Diğeri, ulusu böyle tanımlamaya karşı tanımlayan uluslar ve ulusçuluk.
Siz ulusu bir dille, dinle tanımlamaya karşı tanımlamanızı ulusun ve ulusçuluğun aşılması olarak tanımladığınızda, programatik olarak birinci en gerici ulusçuluğa karşı savaşmış olursunuz ama ideolojik olarak, en gerici ulusçuluğun ulus tanımını kabul etmiş, yaymış ve onun egemenliğine dolaylı olarak ideolojide hizmet etmiş olursunuz.
İşte Stalin’in tanımı egemen oluncaya kadar Marksizm’in böyle bir çelişkisi de olmuştur. Bir yandan demokratik bir cumhuriyeti, bütün dillerin, dinlerin vs. eşitliğini vs. savunmuştur ama aynı zamanda ulusları dile, dine göre tanımlanmış birimler olarak kabul etmeye, yani en gerici ulusçuluğu ideolojik olarak kabul etmeye ve yaymaya devam etmiştir.
Yine Stalinizm'in zaferinden sonra ise, bu demokratik ulusçuluk bile terk edilmiş, ulusları dile ve dine göre tanımlayan ulusçuluk savunulmuş ve uluslar kurulmuştur. Sorunda en gerici ulusçular Marksistlere, Marksistler en gerici ulusçulara dönüşmüştür.
Peki, ulusçu olmamak nasıl olur?

Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesinin reddedildiği noktada ulusçu olmaktan çıkılabilir.
Yani yeryüzünde nasıl tanımlanırsa tanımlansın ulusal devletlerin varlığına karşı çıkıldığında; politik olanın ulusal olana göre tanımlanması reddedildiğinde; yani bütün sınırlar ve devletlerin yıkılması hedeflendiğinde ulusçu olmaktan çıkılmış olunur.
Gerici ulusçuluğun (ulusu bir dille, dinle tanımlamak) ulus tanımı reddedildiğinde ise, ancak demokratik bir ulusçuluğa (ulusu bir dille, dinle tanımlamayı reddetmek) geçilmiş olur.
*
Ancak hala tanımımız, ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini reddetmek şeklindedir.
Buradaki “ulusal” olanın ulusçunun türüne göre değiştiğini gördük.
Ulusal olanın tanımı normatif. Ulus olmak için şunlar olmalıdır diyen ulusçuların türüne göre değişiyor bir ulusun neyle tanımlanacağı. Bu açık.
Marksizm’in birinci yanlışı bu normatif tanımlardan bir sosyolojik tanım çıkarmaya çalışmasında. Her ulusçuluk ta farklı olduğundan bir türlü bir sonuca ulaşamamasında.
Ama bir de bu tanımdaki Politik kavramına bakalım. Bu kavram analitik bir kavram mı yoksa normatif bir kavram mı?
Yani toplumu düzenleyen bir kavram mı analiz eden bir kavram mı?
Burada politik kavramı da analitik değil; normatif bir kavramdır.
Hem de bu kavram, Aydınlanma’nın özel ve politik ayrımındaki politik kavramının ta kendisidir.
Politik kavramının bir sosyolojik anlamı bir de normatif anlamı vardır.
Sosyolojik olarak politik, devlet ilişkin anlamındadır.
Normatif olarak ise, şunlar, şunlar politik olarak (devlete ilişkin olarak) kabul edilir anlamındadır.
Modem toplumun örgütlenmesi, özel ve politik diye bir hukuki ayrıma dayanıyordu. Buradaki özel de politik de normatif kavramlardır.
Bir şeyin sosyolojik olarak politik olması ile toplumun örgütlenmesinde politik olarak kabul edilmesi çok farklıdır.
Örneğin, kapitalizm öncesindeki uygarlıklarda da devletler vardı. Bu devletlerin yaptıkları sosyolojik ve analitik olarak politik olmasına rağmen; toplumun örgütlenmesinde devlete ilişkin (politik) ve özele ilişkin diye bir ayrım olmadığından, politik diye bir alan ve ayrım bulunmuyordu.
Böyle bir ayrım, Aydınlanma’nın dayandığı temel normatif ayrımdır. Aydınlanma bu ayrım aracılığıyla farklı dinlerden insanları, din senin özel sorunundur diyerek, önceki dinleri toplumsal halatı düzenlemeden çıkararak, eşit yurttaşlar yapabiliyordu.
Özel politik ayrımı, insanları eşitlemenin bir aracıydı.
Ulusçuluk ise, insanların eşitliği deyine devletlerin ve ulusların eşitliğini koyan bir karşı devrimdir.
Bu karşı devrimin birincisinde, devletin dil, din vs. körü olduğu nispeten daha demokratik bir ulusçuluk; ikincisinde ise, devletin ve ulusun bir dile, dine vs. göre tanımlandığı ikinci bir ulusçuluk egemen olmuştur.
O halde aslında ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini savunmak da aslında modern toplumun dininin normatif politik kavramına göre yapılmış bir tanım olduğundan sosyolojik bir tanım olmaktan uzaktır.
Ulus’un sosyolojik tanımı şöyle olabilir: Aydınlanma dininin, yani özel ve politik ayrımına dayanan dinin, politik olanı ulusal olanla tanımlayan karşı devrimci biçimidir şeklinde olabilir.
Ulusu bir dille dinle tanımlayan ulusçuluk ise, bu karşı devrim içinde ikinci bir karşı devrimci biçim olarak tanımlanabilir.
O halde yaygın anlamıyla ulusçuluk, aydınlanmanın iki kere karşı devrime uğramış biçimidir; aydınlanmanın ve nispeten demokratik ulusçuluğun inkârıdır.
*
Marksistler ise, ulusun ve ulusçuluğun bu ikinci karşı devrime uğramış tanımını alarak sosyolojik bir tanımmış gibi kabul ettikleri ve ona uygun programlar geliştirdikleri için, bir yandan ulusçuluğa karşı olduklarını söylerken; diğer yandın nesnel olarak en gerici biçimiyle ulusların ve ulusçuluğun yayılmasının aracı olmuşlardır.
O halde, Marksistler, sadece modern toplumun üstyapısının yayılışının aracı değil, onun en gerici ve karşı devrimci biçimde yayılışının aracı olmuşlardır nesnel olarak.
Marksistlerin tarihsel işlevleri bu olmuştur.
İşte biz, bu din ve ulus tanımlarının bizzat kendilerinin modern toplumun dininin ve onun iki kez karşı devrime uğramış biçiminin din ve ulus tanımları olduğunu göstererek modern toplumun ve çağımızın yüzündeki peçeyi kaldırdık. Marks’ın altyapıda İşgücü ve Emek kavramlarının ayrımı ile başlattığı işi üstyapıda tamamladık.
Yaptığımız temel ve en büyük katkı budur.
*
Marksistlerin var olan Din ve Ulus kavramlarıyla kopuşmaları olmadan Türkiye’de veya Ortadoğu’da ve dünyada bir demokratik hareket veya uluslara karşı bir devrim olanaksızdır.
Bu Marksistlerin kendilerine karşı en zorlu mücadeleyi gerektirir.
Hazreti Muhammet, savaşların en kutsalı, kendi nefsine karşı savaştır derken kastettiği bu anlamda bir savaştı.
Çünkü Veda Hutbesi’nde çok açıkça görüldüğü gibi, o da yepyeni bir toplumsal düzen kurmak için savaşıyordu. Ama o yeni toplumu kuracak olanlar eski toplumun içinde çıkmışlardı ve kendilerinin bir dönüşüm geçirmesi gerekiyordu.
*
Bizim getirdiğimiz yeni teorik yaklaşım kabul edilip entelijansiyanın kafasına ve oradan da geniş kitlelere somut programlar ve de hedefler olarak yayılmadan, örneğin Türkiye ve Ortadoğu’da ulusal olanın dille, dinle tanımlanmasına son verme programı; dünyada ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesine son verme hedefi kitlelerin somut bir mücadele hedefi olmadan, insanlığın bir çıkışı bulması olanaksızdır.
Bu nedenle bizim görüşlerimiz karşısında susmak; tartışmamak; ses çıkarmamak; onları anlamsız ve önemsiz göstermek vs. insanlığa karşı bir cinayetten başka bir anlama gelmemektedir.
16 Mart 2017 Perşembe
Demir Küçükaydın
@demiraltona
Yazılarımız şu adresteki blogta bulunuyor:
Videolarımız şu adreste:
Yazılarımızı ayrıca ses dosyası olarak şurada paylaşıyoruz. Direk podcasttan veya indirerek dinlemek mümkün.
Kitaplarımız buradan indirilebilir.


Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...