15 Ocak 2017 Pazar

Dünya’da ve Türkiye’de Neden Güçlü Demokratik Hareketler Yoktur?

Gerek Türkiye’de; gerek dünyada demokrasi mücadelesinin böylesine güçsüz olmasının ve son duruşmada ardında bilince çıkmamış demokratik özlemler bulunan toplumsal hareketlerin demokrasiye düşman politikaların aracı haline gelmelerinin, biri üst diğeri alt sınıflardan kaynaklanan iki temel nedeni vardır.
Birincisi egemen sınıfın korkaklığıdır; yani Burjuvazinin korkaklığı. Ama bunu şöyle de ifade etmek mümkündür: sınıfların çıkarları ve karakterleri özdeş değildir veya çakışmaz.
Kapitalizm (Ya da bir bütün olarak burjuvazinin tarihsel ve genel çıkarı) kendi saf mantığı içinde, demokrasi ile yani insanların biçimsel eşitliği ile çelişmez.
Çünkü işgücü denen metanın maddi ve manevi özellikleri onun kullanım değeri üzerinde herhangi bir etkide bulunmaz. Bütün diğer metalarda ise o malın maddi ve manevi özellikleri onun kullanım değerini belirler.

Yani işgücü olarak kullanılan işçi Kürt veya Türk, eşcinsel veya biseksüel; kadın veya erkek; siyah veya beyaz; Müslüman veya Hıristiyan; Şaman veya inançsız vs. olduğunda ortaya çıkacak olan artı değer miktarında bir değişme olmaz. Tam da bu nedenle, dünyada genel eğilim bu yöndedir.  Tam da bu nedenle, bütün bu eşitlikler uğruna savaşlar son duruşmada kapitalizme bir gençlik aşısı olurlar ve onun esnekliğini arttırırlar. Kapitalizmin muazzam esnekliğinin temelinde de; Marks’ın Kapital’inin tükenmeyen tazeliğinde de zaten bu vardır. Biri bu yasaya göre işler, diğeri kapitalizmin analizini bu yasaya oturtur.
Bu nedenle, varlığı kapitalizm ile özdeş egemen sınıfın, yani kapitalistler veya burjuvazinin, teorik olarak ya da soyut olarak demokrasiden yana olması gerekir.
Ancak kapitalizmdeki egemen sınıf, dünyanın hiçbir yerinde bu özelliği göstermez.
Çünkü bu sınıf içgüdüsüyle böyle bir biçimsel eşitliğin, sadece kapitalizm için ideal koşullar olmakla kalmadığını; ezilenlerin birleşmesi için de ideal koşullar sunduğunu görür ve bilir. Bu nedenle burjuvazi  (ve tarih boyunca üst sınıflar) dünyanın hiçbir yerinde ve hiç bir zaman, demokrasi, yani insanların biçimsel eşitlik mücadelesine önderlik etmez ve etmemiştir. Bu Muhammet zamanında Mekke'de de böyleydi; bin küsur yıl sonra Paris veya Petersburg’ta da böyleydi.
“Aydınlanma” veya “Burjuva Devrimleri” aslında burjuvazinin değil; ezilen alt sınıfların motoru oldukları ve başını çektikleri devrimler olmuşlardır. Burjuvazinin yaptığı tek şey, bunun kontrolden çıkmaması için, önce içine girerek, rüzgâra göre yelken açarak;  sonra küçük küçük adımlarla başını bağlayarak, o devrimleri karşı devrimin egemenliği altına almak olmuştur. Mekke’nin zenginlerinin de yaptığı bundan farklı değildi.
Bu nedenle “Burjuva devrimleri” sözünü aslında Marksistlerin terminolojilerinden çıkarıp atmaları gerekiyor ya da bunu kapitalizmle çelişmez anlamıyla sınırlı olarak kullanmaları gerekiyor. Tarihte “burjuva devrimi” yoktur sınıfsal anlamıyla. (Ama bu sorun, Marksizm’de yapı ve özne sorunuyla; sınıfların devrim yapmamasıyla ve yapamayacağıyla; devrim kavramının tanımıyla; Devrimlerin dinlerden dinlere geçişler olduğuyla; partilerin sınıfların çıkarlarını ifadesinin araçları olduğu ve sadece dinlerin içinde var olacağıyla; sosyolojik anlamıyla Din ve Parti kavramlarıyla ilgili çok daha geniş bir incelemenin konusudur. Buna sadece değinip geçiyoruz)
Aslında Fransız devrimini Paris donsuzları; Rus Devrimi’ni de artık birer sanayi işçisine dönüşmüş Petrograd donsuzları yapmıştı. Her iki devrim de biri Bonapart’ın; diğeri Stalin’in adına bağlı karşı devrimlerle tasfiye edilmişti. Ve bu karşı devrimler ideolojik olarak da ayı zamanda aydınlanma kozmopolitizmine ve onun kalıntısı enternasyonalizme karşı ulus ve ulusçuluk bayrağıyla yürütülmüştü. Her ikisine de merkezi ve bürokratik devletlerin restorasyonu eşlik de etmişti.
Bu nedenledir ki, ulusal devlet aslında, bir karşı devrim devletidir. Ulusal bir devletin devrimci ya da demokratik olmasına olanak yoktur. Demokrasi ancak ulusal devleti parçalayarak; ulusa karşı bir devrim olarak ortaya çıkabilir. Ulusal çapta partiler; bir ulusun içinde devrim yapmak isteyen partiler; örneğin “Sosyalist Türkiye” veya “Demokratik Türkiye”  falan diyenler devrim yapamazlar; devrim ancak ulusa karşı yapılabilir ve bu da özünde bir başka bir dine geçiş demektir. Ulus dininden demokrasi dinine geçiştir; yani devrim olması için, insanların Türk olmaktan çıkıp Demokrat olmaları gerekir; bir Türk veya Kürt demokrat olamaz.
Bu, burjuvazinin bu korkaklığının onun programatik hedeflerinde yansıyan bir yönüdür. Örneğin topraklar birer üretim koşulu olmasına rağmen burjuvazi toprakların hava gibi su gibi kamulaştırılmasını hiçbir zaman talep etmez. Benzer şekilde medyanın kamuya ait olması, oylar ve nüfustaki oranlara göre sunulması gibi tedbirlerin adı bile anılmaz. Aslında tüm biçimsel eşitlikler; toprakların ve medyanın kamusal olması; hatta bürokratik ve merkezi olmayan, “ucuz devlet” kapitalizmle çelişmez; aksine daha mükemmel ve esnek bir kapitalizm için en ideal koşulları sunar.
Bu anlamda bunlar için devrimlere onun kapitalizmle çelişmeyen niteliğinden hareketle burjuva devrimleri denilebilir. Somut tarihte bu burjuva karakterdeki haklar için mücadele edenler daima alt sınıflar olmuştur. Ama alt sınıfların her başarısı da egemen sınıfların değirmenine su taşımıştır; kapitalizmi daha esnek ve daha ideale yakın hale getirmiştir.
Ancak burjuvazinin korkaklığının bir de strateji ve taktiğe yansıyan bir yanı daha vardır. Burjuvazi, kitlelerin eyleminden korkar. Kendi doğrudan çıkarları söz konusu olduğunda bile kitlelerin eyleminden korkar. En kanlı diktatörlüklerinin dayandığı faşist hareketler bile, burjuvazinin dışında örgütlenir; alt sınıfların tersine dönmüş bir tepkisi olarak ortaya çıkar.
Burjuvazi kendi iç çatışmalarında bile onları bir koçbaşı olarak kullanmamaya özen gösterir. Çünkü bilir ki, ezilen kitleler, en kendi kontrolündeki mücadeleler içinde bile hızla siyasi eğitim ve bilinç edinebilir; örgütlenip, birden kontrolden çıkabilir.
Dolayısıyla kendi ideolojik, politik ve örgütsel egemenliği altında bile bir kitle hareketi istemez. Deliye taşı andırmamaya çalışır.
Bu nedenle de, ezilenlerden korkusundan, ezilenlerin demokratik yönde hareketlendiği ve radikalize olduğu zamanlarda, derhal eski düzenin devletiyle ve sınıflarıyla ittifak yapar.
Bu, programatik, stratejik, taktik zayıflıklar, demokratik hareketlerin ve mücadelenin zayıflığının egemen sınıflara ilişkin yanıdır.
Somut ir örnek vereyim. T24 diye bir site var. Havuz medyasına karşı, Erdoğan’a karşı en sert muhalefeti yapar gibi görünüyor. Ama dikkat edilirse, medya eleştirisi hep ahlakidir. Programatik olarak medyanın devlet ve özel mülkiyetten azade olarak kamulaştırılması gibi bir program ve perspektifi yoktur. Kitle hareketi konusunda tam bir suskunluk içindedir. Devlet bürokrasisi içindeki bölünmelerden medet umar.  Burjuvazinin Demokratik bir program yoksunluğu ve kitle korkusunun iki tezahürü de görülür. T24’ün bugün demokrasi mücadelesinin ön safında olduğunu düşünürseniz, demokrasi mücadelesinin niye zayıf olduğunu ve kalacağını da görebilirsiniz.
En demokratlar bile oradaki yazıları paylaşmaktadırlar.
*
Ama sorunun bir de ezilen sınıflara ilişkin yanı vardır.
Devrimler (yani yeni dinler, Aydınlanma, İslam vs.), alt sınıflardan insanlarca, onların yeni dine geçişleriyle yapılırlar ama tam da üst sınıfların bu özellikleri nedeniyle çok kısa bir zamanda egemen sınıflarca ele geçirilirler ve bir karşı devrime uğrarlar. En azından Tarihte hep böyle olmuştur.
Devrimler bundan sonra da bu karşı devrime uğramış biçimleri içinde yayılırlar. Toplumların yeni kesimleri bu yeni ve üstün düzene, onun karşı devrime uğramış biçimleri içinde geçiş yaparlar.
Örneğin İslam’ı İspanya’ya yayan Berberiler, Anadolu ve Balkanlara, yani Bizans topraklarına yayan Oğuzlar, Hindistan’a yayan Özbekler, aslında Mezopotamya ve Pers uygarlıklarının karşı devrimlerine uğramış bir İslam’a geçiş yapıyorlardı.
Modern dünyadaki nice halklar, ulus ve ulusçuluk karşı devrimine uğramış aydınlanmaya geçiyorlardı. İşçilerin milliyetçi olmasının bir nedeni de budur. Alt sınıflar, o karşı devrime uğramış biçimiyle bile, kendilerine daha bir prosperite (refah ve bazı haklar) sağlamış yeni düzeni savunurlar.
Özetle devrimler karşı devrimci biçimlerinde yayılırlar; bu biçimleriyle bile eski düzen karşısında bir devrimin yayılışı gibi görünürler. Modern tarihte ulusal hareketler ve ulus devletlerin kuruluşları; İslam’da İberik, Balkan ve Anadolu; Hint yarımadalarının fetih edilişleri hep böyledir.
Hıristiyanlık, Batı’da Roma’nın Ruh-ül habis’i papalık veya Doğu’da şark despotluğunun sembolü Bizans aracılığıyla yayılmıştı. İslam, karşı devrime uğramış Mezopotamya - Emevi (Sünnilik) veya İran - Abbasi (Şiilik) uygarlığının damgasını yemiş biçimleri içinde yayıldı.
Aydınlanma devrimi de karşı devrim uğramış ulusçuluk ve ulusal devlet biçiminde yayıldı. Sovyet devrimi Aydınlanma devriminin ikinci bir baskısıydı, karşı devrime uğramış Stalinci biçimde yayıldı.
Bunun sonucu olarak, ezilenler de devrimleri otantik demokratik ve devrimci biçimleri ile değil; demokrasiden uzaklaşmış biçimleri içinde savundular ve savunurlar. Dolayısıyla demokratik gelenekler ve programlar ezilenlerce bilinmez kalır.
Ama bunun bile kendi içinde farklı dönemleri vardır. Marksizm veya sosyalist hareketler, 19. Yüzyıl boyunca iyi kötü, Fransız devrimi veya Aydınlanma’nın demokratik ideallerinin taşıyıcısıydılar. Bu nedenle iyi kötü bütün ezilenleri birleştirebiliyorlardı.
Enternasyonalizm, hümanizm ve bürokratik ve merkezi devlete karşı düşmanlık biçimlerinde (Esas olarak Marksizm, Anarşizm, Ütopik Sosyalizm gibi hareketler biçiminde) ezilen sınıflar arasında, hala aydınlanmanın özlemlerinin bir tortusu yaşıyor ve programatik olarak ezilenlerin hareketlerine damgasını vuruyordu. Dolayısıyla aslında sosyalizm için mücadele en azından ezilen sınıfların demokrasi için mücadelesi anlamına da geliyordu. Avrupa bir bakıma bugünkü demokrasisini alt sınıfların (işçilerin) bu demokrasi mücadelesine borçludur.
Ancak, Stalinizmle birlikte, sadece milliyetçi biçim kesin bir egemenlik kurmadı; sosyalizm de bir karşı devrim yaşadı ve bu demokratik özlemler bile yok oldu. “Tek ülkede sosyalizm” parolasıyla Aydınlanma’nın, eski kozmopolitizmin ve onun kalıntısı enternasyonalizmin son kalıntıları temizlenmekle kalmadı; bütün devrimlerin ayrılmaz bir özelliği olan Devlete, merkezi devlete, bürokratik aygıtlara, hiyerarşiye karşı olma özelliği de unutuldu.
Stalinizm aslında sosyalist hareket içinde bir karşı devrim değildir; ezilenlerin demokratik hareketine karşı bir karşı devrimdir; demokrasiye karşı bir devrimdir. Onun en büyük zararı, demokratik özlemlerin; Aydınlanma’nın ideallerinin taşıyıcısı olmuş sosyalist hareketlerden, demokratik özlemleri ve gelenekleri kazıması olmuştur.
Stalinizmin kesin ideolojik egemenliği ile birlikte, aslında Aydınlanma ideallerinin, yani demokrasinin taşıyıcısı olan sosyalist hareketler, hem ulusa ve ulusçuluğa karşı ve düşman karşı olma özelliğini; hem de merkezi ve bürokratik bir devlete karşı olma özelliğini yitirdi.
Böylece ezilenlerin hareketleri de programatik olarak demokrasi bayrağını yükseltmez oldular. Bu da onların giderek ekonomik mücadeleye ve ekonomizme batmasına; iyice dağılmasına; peş peşe yenilgilere uğramasına; bu yenilgilerin güçlendirdiği ideolojik gericilik ve gerici atmosferle birlikte daha da gericileşmelerine yol açtı. Öte yandan biçimsel eşitsizlikler vardı. Bu da dini, milli hareketler biçiminde bu eşitsizliğe karşı mücadelelerin ortaya çıkmasına yol açtı ama demokratik bir program ve hedefler orada da görünmezdi.
Sonuçta, ne ezenler ne de ezilenler arasında demokratik bir programı, yani ulusa ve merkezi bürokratik aygıtlara karşı bir demokratik programı savunan kalmadı.
Sosyalist Programlar ve sosyalizm şiarları, bu demokratik programdan kaçışın sis örtüsünden başka bir şey değildir. Sosyalistlerin artık birer demokrat olmaktan çıkıp, ulusalcı olmasının nedeni bu genel tarihsel gidiştir. Ulusal ve dinsel baskıya karşı hareketler de demokratik bir karakter taşımıyorlardı.
*
İşte daha yüzeysel ve ikincil nedenler ayrı bir bahis tutar ama Türkiye ve dünyada demokratik bir hareket bulunmamasının temel nedeni bu tarihsel gidiştir. Tam da bu nedenle, bugün dünyada demokratik bir parti ve program yoktur.
Bizim bu yöndeki bütün çabalarımız, bu karşı devrimin ürünü sol örgütlerin ve egemen ideolojilerin duvarına çarpıp olmamışa dönmektedir.
Savunduğumuz programın aslında iki özelliği vardır; ulusu ve merkezi ve bürokratik devleti yıkmak. Hatta ulusu bile tam yıkmaz, dile, dine vs. göre tanımlanmış ulusu yıkıp, bir dünya cumhuriyetine de ucu açık bir demokratik ulusa kapı açmaya çalışır.
Bugün Türkiye’deki en demokratik parti olan HADEP’in bile programı aslında demokratik olmaktan çok uzaktır. Programı son duruşmada gerici biçimdeki ulusların; yani dile, dine göre tanımlanmış politik birimlerin eşitliğini savunmaktan başka bir şey yapmaz. Ulusların eşitliğini savunmak ulusçuluğa karşı olmak değildir.
Bizim bütün çabamız bu nedenin ortadan kaldırılmasına yöneliktir.
Bizim çabamızın tarihsel anlamı, ezilenlerin tekrar o demokratik ve devrimci özelliklere dönüşünden; ezilen sınıfların kendi eksik ve hataları önünde gerileyip, o hızla ileriye atılış çabalarından başka bir anlama gelmez.
Teorik olarak yaptığımız ve yapmaya çalıştığımız, bu tarihsel sürecin nedenlerini de açıklayan kavramsal araçları geliştirmektir. Bu sosyolojinin geliştirilmesi, yani “Marksizm'in Marksist Eleştirisi”nden başka bir şey olamazdı.
Bunun Programatik sonuçlarını, edebi ve uzun (Ortadoğu İçin Demokrasi Manifestosu) ve daha kısa biçimlerde (HDK, HDP ve SYKP’ye Program önerilerinde, Ortadoğu Demokrasi Girişimi Programı’nda) somutladık.
Bu teori ve programa örgütsel bir ifade kazandırmak için, Çatı Partisi Girişimi, HDK, HDP, SYKP, Ortadoğu Demokrasi Girişimi gibi çeşitli denemelerde bulunduk.
Taktik olarak HDP’yi destekleyen seçim çabaları ile örnekler sunma vs. hep bu bağlamda değerlendirilebilir.
Şimdi #istifa ile yapmaya çalıştığımız da başka bir şey değildir.
Sadece taktik düzeyde acil bir sorunu kavrama çabası değildir; aynı zamanda unutulmuş demokratik geleneklere bir dönüşün yollarını açma çabasıdır.
Milyonlarca insan ancak eylem içinde kendini ve toplumu değiştirebilir.
En sıradan, basit ve can alıcı bir problemden hareketle tekrar bir demokratik hareketin doğuşuna giden yola girilebilir.
Üst sınıflar ve ezilenlerin demokratik mücadele ve geleneklerini unutmuş örgütleri, politik kültürleri vs. her şey buna karşı.
Ama çabalamaktan başka bir yol yok.
Demir Küçükaydın
30 Ekim 2015 Cuma

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...