16 Ocak 2017 Pazartesi

Sade ve Yalın bir #HAYIR Niçin Hayati Önemdedir?

OHAL ile zaten fiilen kurulmuş olan tek kişinin diktatörlüğünü vaftiz edecek olan Anayasa değişikliğinin Meclis’ten geçeceğine kesin gözüyle bakılabilir.
Erdoğan, gelen ekonomik kriz; Suriye’de tekrar çıkmaza saplanma (Örneğin El Bab önlerine takılıp kalma ve büyük kayıp verme); şu an “beka sorunu” diyerek kendisini destekleyen Ergenekon ve Ordu ile papaz olma ihtimallerini ve bunların ortaya çıkaracağı kendi durumunu sarsacak dalgalanmaları minimuma indirmek için, yangından mal kaçırırcasına Referanduma gidecektir.
Elinden gelse hemen yapmak ister. Ancak teknik nedenlerle (Referandumun hazırlıklarının gerektirdiği zorunlu zaman nedeniyle) aşağı yukarı iki veya iki buçuk ay içinde Referandum’un yapılacağına kesin gözüyle bakılabilir.

Başkanlığa karşı yasal,  kitlesel ve temel yurttaşlık hakları alanından gidecek direniş hareketinin ise, mümkünse şimdi Meclis’te turlar devam ederken başlaması ve vekillerde bir tereddüt yaratması, çok önemlidir.
Eğer şimdi başlarsa kafasında soru işareti olan vekillere karşı Erdoğan ve Bahçeli’nin yaptığı Erken Seçim baskısı ve şantajı karşısında bir karşı ağırlık oluşturabilir. Kitlesel bir direniş bu iş garanti değil diyerek vekillerin de sırf kendi çıkarları için bile olsa davranışlarını etkileyebilir.
Böylece Anayasa değişikliğine ve başkanlık denen diktatörlüğü gidişe daha Meclis’te takoz koyulabilir.
Aslında bu yapılabilir. Sadece sol hareketlerin konuya bu yazıda ifade edilecek biçimde bakmasıyla ve derhal davranışa geçmesiyle bile yapılabilir.
Kitlesel direniş, eğer şimdi başlatılamazsa, referandumdan en az bir ay önce başlaması gerekir ki büyüyecek; serpilecek ve referandum’un sonucunu belirleyecek; dağınıklığa son verebilecek; politik atmosferi değiştirebilecek bir güce ulaşabilsin.
O halde önümüzde en fazla bir ay kadar bir zaman bulunuyor milyonları harekete geçirecek bir hareketin başlatılabilmesi için.
Bu referandumdan önce bir kitle hareketinin oluşması ve referandumun sonucu, bu topraklarda yaşayan her türlü insanın ve çocuklarının, onlar bunun bilincinde olmasalar bile; hatta henüz dünyaya gelmiş olmasalar bile, kaderini belirleyecek bir hayat memat sorunudur.
Önümüzdeki onlarca yılı belirleyecek mücadeleler şu bir iki ay içinde verilecektir.
*
Öte yandan, faşizme doğru bu gidişe direnmek isteyenler ve direnme potansiyeli olanlar öylesine güçsüz, öylesine dağınık, öylesine, plansız, öylesine moralsizdirler ki sanki yenilgi mukadder gibi görünmektedir.
Ancak toplumsal olaylarda her zaman bir bilinmeyen; hesaplanamayan değişken vardır.
Suya bir taş atsan evren o denli değişir.
Bu nedenle
“Çanlar kimin için çalıyor” diye sorulmaz.
“Çanlar senin için çalıyor.”
Bu belirsizlik unsurunu bir an için bile akıldan çıkarmamak gerekir.
Paleantolog Stephan Jay Gould’un dediği gibi, canlıların tarihinin kaseti yeniden çalınsa, aynı şarkının çalınacağının hiçbir garantisi yoktur. Aynı şey toplumsal tarih için de geçerlidir. Ve yayamın her anı, kasetin yeniden çalınabileceği bir başlangıç noktasından başka bir şey değildir.
Mucizeler yaratmalıyız ve yaratabiliriz. Bunun için kafamızdaki her türlü sorunu, her öneriyi, açıkça ortaya koymalı, sorunları hiç örtmeden, hiç birini atlamadan, susuşa getirmeden, bizleri diktatörlüğüne mahkûm etmek isteyenin gözleri önünde tartışmalı; örgütlenmeli ve direnmeliyiz.
Bu bir ham hayal değildir. Televizyon, basın, internet tümüyle Erdoğan’ın kontrolündeyken bu hem biricik olanaklı yoldur hem de yapılmak istenenin mahiyeti gereği gereklidir.
Evet mümkündür. Hala küçük de olsa nefes alabileceğimiz alanlar var. Bunlar mayalanma alanları olarak değerlendirilebilir. Yarın bunlar da kalmayacaktır.
*
Unutmayalım, son iki yüz yılın modern toplumsal mücadeleler tarihi şunu göstermiştir: Modern toplumların kaderini belirleyen yerler şehirlerdir; şehirler içinde de özellikle kültürün, ekonominin, politikanın yoğunlaştığı büyük şehirlerdir. Büyük şehirlerin de en önemli meydanları, alanlarıdır; şehrin merkezi semtleridir.
Oralar ise modern üretim ve toplumsal ilişkiler içindeki yurttaşların yoğunlaştığı yerlerdir.
Genel olarak bu kesimler genellikle ücretliler olsalar bile, aslında nispi olarak daha müreffeh yaşamları gereği pek mücadeleye girmeye eğilim göstermezler ve kenarda durmayı tercih ederler.
Ancak Türkiye’nin özgül koşulları nedeniyle, bu kesimler, Gezi’nin de gösterdiği gibi, mücadele etmeye hazırdır ve gemini kemirmektedir.
Çünkü buralarda yoğunlaşmış “laik yaşam tarzı”ndakiler ve daha kenar semtlerdeki Aleviler şu an en büyük tehdit altında bulunmaktadır.
Hükümet ulusal olanın İslam ile tanımlanmasını, tıpkı bir zamanlar Kemalistlerin yaptığı gibi, kamusal alanları diye bir kavram aracılığıyla politik olanın alanını genişleterek, yani “dinini evinde yaşa”yı; “içkini evinde zıkkımlan”a çevirerek; “Kamu düzenine ve ahlaki değerlerimize aykırı” diyerek kadını bugünkü olağan kıyafetiyle bile sokağa çıkamaz kılarak sözde laikliği hukuken tutarken, pratikte yok edecektir.
Bunu yaparken de, ezilenlerdeki hem üst sınıflara ve yaşam tarzlarına; hem de devlet sınıflarına duyulan tepki ve düşmanlığı kullanacaktır ve aslında şimdiden kullanmaya başlamıştır. Otobüslerde, metrolarda kadınların kıyafetlerine yönelik tehditler ve korku havası bu terör dalgasının ilk alıştırmalarıdır.
Bu nedenle,  gelen bu tehdidi gören bu kesimler hiçbir zaman olmadığı kadar mücadele etmeye hazırdırlar.
Biraz kendine güvene, biraz örgütlenmeye, biraz öncülüğe, biraz neyi nasıl yapacağı ve yapması gerektiği üzerine iyi kötü bir anlayış birliğine ihtiyacı vardır.
Yani, "laik yaşam tarzı"ndakiler ve Aleviler şu an bir hareketi başlatmaya hazırdırlar.
*
Ama sadece bunların gücü yetmez. Bunlar Kürtleri, politik İslamcıların bir kısmını ve gerçekten politik alanın dışında halk İslam’ını yaşatan inanmış Müslümanları da yanlarına çekmelidirler.
Bunun için sadece kendi sembollerini, jargonlarını, renklerini öne çıkarmamaları bile yeter.
Ama böyle bir sorunu problematize ettikleri ve nasıl böyle davranılacağını tartıştıkları bile görülmüyor. Şu an en büyük tehlike, #HAYIR parolasının belli bir politik kültürün, politik eğimin, dilin damgasını yemesi, sadeliğini ve yalınlığını kaybetmesidir.
Somut bir hedef ifade eden, herkesin kendini bulabileceği, nötral, sade, basit, yalın bir sembol, parola veya bayrak hayati önemdedir.
Buna en uygun parola, sözcük, sembol veya bayrak da  #HAYIR sözcüğü olarak görünüyor.
#HAYIR’ın daha şimdiden kendiliğinden sosyal medyada kullanıldığı ve giderek yaygınlaştığı görülüyor. Bu gibi parolalar, mücadele yöntemleri “sistem kurucularının” kafalarında oluşmazlar.
Şu an öyle görülüyor ki böle bir parola var. Bu, son derece somut, basit, sade, kapsayıcı ve herkesin kendini bulabileceği: #HAYIR
#HAYIR’ın önündeki diyez işareti hem cep telefonu ve internetle, sosyal medya ile büyümüş kuşaklara bir davet anlamı taşır; hem Erdoğan’ın sesi haline gelmiş medyanın dışındaki henüz hala soluk alınabilen tek alana, İnternet ve Sosyal medyaya bir göndermedir; hem de hastag olarak  #HAYIR’ı paylaşanların birbirlerini görebilmeleri, ilişki kurabilmeleri için bir teknik örgütlenme ve haberleşme arcı işlevi de görür.
Güzel bir tesadüf ile #HAYIR sözcüğü aynı zamanda iyilik ve sevap gibi anlamlara da gelmektedir. Bu da çok geniş bir hareket alanı da sağlamaktadır yaratıcılıklar için. Ayrıca #HAYIR parolasının toplumun daha muhafazakâr kesimlerinde bir kullanım ve yankı bulmasına da vesile olabilir.
Şunun iyi kavranması gerekir. #HAYIR’ın önüne veya biçimine veya ardına, “aman bunu da kapsasın”, “aman şu vurguyu da yapsın”, “aman bunları da dışlamasın” diye getirilecek her ek, her “katkı”, her “genişletme denemesi” onun yalınlığını, sadeliğini, kapsayıcılığını, birleştiriciliğini yaralar.
Çünkü “aman bunlara da bir mesaj olsun” diye birilerini kapsamak için getirilecek her sözcük, her ek, er sembol; birilerini getirirken başkalarını dışlar.
Örneğin LGBTİ’yi kapsasın diye bir gök kuşağı renkleri, politik İslamcıları ve gerçekten inanan Müslümanları dışlayabilir, itebilir onlar kendilerini burada yabancı hissedebilirler.
Tersinden de, bir Müslüman’ın veya İslamcının #HAYIR’ı İslam’a gönderme olan sözler ve sembollerle “tamamlanması” Alevileri veya laikleri rahatsız edebilir ve onların kendilerini dışta hissetmelerinin yolunu açabilir. Bir alevinin Zülfikarı veya Kızılbaşlığa vurgu olan kızılı, Müslümanları uzaklaştırabilir.
Bu nedenle, herhangi bir ideolojik, dinsel, kültürel, vurgusu olmayan, renksiz, kokusuz, sade, yalın, ama temel duruşu ve talebi iade eden somut bir hedef, sembol, bayrak, yani kısaca #HAYIR en toparlayıcı olandır.
Bu bayrak ya da parola altında herkesin dili, dini, ideolojisi, politik parti tercihi kendi “özel sorunu” olur. Buraya herkes aynı ortak hedef için.  Sadece #HAYIR’ın duyurmak ve başka #HAYIR’larla bir arada olmak için gelir.
Bu nedenle hareketin sembolü, parolası, bayrağının hayati önemi bulunmaktadır.
Ancak bu önem kavranılır ve ona uygun davranılırsa gerçekten milyonları kapsayan bir direniş başarılabilir.
*
Bunun örneği de Şili’de yaşanmıştır. Pinochet diktasına karşı o dilde “#HAYIR” anlamına gelen bir tek “NO” sözcüğü, tüm Şili’deki diktatörlük karşıtlarını birleştirebilmişti.
Sadelik, yalınlık, basitlikle, bayağılıkla karıştırılmamalıdır.
Çinlilerin dediği gibi, sadelik, yalınlık ancak gelişimin çok üst bir aşamasında ulaşılan bir özellik, kazanılan bir niteliktir.
Bunun en güzel örneği, resmini bu yazıya aldığımız Picasso’nun boğalarının evrimidir.
Böyle sırf #HAYIR sözcüğünün yalınlığı ve sadeliğini ortaya çıkarabilmenin kendisi bile hiç de küçümsenmeyecek bir gelişim gösterildiğinin bir kanıtı olur.
*
Şunu unutmayalım Somut bir hedef olmadan milyonları kapsayan hareketler ortaya çıkarılamaz ve örgütlenemez.
İlkeler’le, yani aslında ideolojik veya kültürel tanımlamalar ve kavramlarla yapılacak soyut hedef belirlemeleri bir sekt kurmaktan başka bir sonuca yol açmayacak bölünmelerin yolunu açar. Kaldı ki, ilkeler üzerinden milyonlarca insan harekete geçmez. Milyonlar ancak somut basit, sade hedefler için harekete geçerler.
Bu Türk sosyalistlerinin maalesef hiç öğrenemediği en basit sosyal mücadele ilkesidir.
Sosyalistler slogan attıklarında da somut bir şeyler söylemezler, kendilerinin alâmetifarikası olmuş sloganları atar pankartları taşırlar. Bir araya gelmeye kalktıklarında da yine somut hedefler değil, “İlkeler”i tartışırlar. Her şeyden önce bu nedenle hiçbir zaman kitleselleşemezler. Şu an sosyalistlere en çok ihtiyaç duyulan momentte, en büyük tehlike sosyalistlerin bu alışkanlıklarının oluşmakta olan hareketi daha doğmadan öldürmesi, bir düşüğe yol açması tehlikesidir.
Örneğin sosyalistler ve de “demokratlar”  bir araya gelince veya gelmeye kalkınca, hemen bir takım sınırlar çizen bir tamım ilkeler belirlemeye kalkarlar: “Antiemperyalist” olsun, “antifaşist” olsun, “başkalarına duyarlı” olsun, “anti seksist” olsun vs..
Bu gibi ilkelerle ile modern tolumda hiç bir iş yapılamaz.
Çünkü bunların her biri özel bir dile, özel bir politik kültüre hitap eder ve ardında yine bir ideolojinin kavramlar vardır.
Ama daha da kötüsü, bu kavramların her biri her eğilim veya örgüt tarafından farklı tanımlanır ve anlaşılırlar.
Bu nedenle ilkelerde birlik olmaz.
İlkelerde birlik olamayacağından başka bir ilke yoktur modern toplumsal mücadeleler tarihinin bize öğrettiği.
Modern toplumda modern örgütler, birlikler, hareketler, İlkeler değil, somut açık hedefler ile kurulabilir ve çok farklı ideolojik ve kültürel hatta politik görüşlerdekiler bir araya getirilebilir.
Örneğin “antiemperyalizm”, “antifaşizm” bir ilkedir.
İlkeler kavramlara dayanırlar. Kavramlar ise beli tanımlara.
Bir ilkeyi ortaya koymak, belli bir kavramı ve o kavramın belli bir tanımlanışını dayatmak anlamına gelir.
Bu kimin emperyalist veya faşist olduğunda, nasıl emperyalist veya faşist olunacağına kadar bir yığın farklı anlayışı ve yorumu beraberinde getirir. Yani aslında daha “yeni” ve daha “doğru” sınır çizgileri çizilmesine yol açacak yeni bölünmeleri ve tartışmaları.
Kaldı ki, emperyalizm kavramının bugünün dünyasında geçerli olmadığını söyleyen de epey bir kesim de vardır.
Böyle bir ilke bildirimi yerine, örneğin “NATO’dan çıkılacak, hiç bir askeri paktta yer alınmayacak” gibi bir hedef somuttur, yapılacak bir iştir. Bundan bir liberali de, Müslüman’ı da, Alevi’si de, Sosyalisti de aynı şeyi anlarlar. Bu somutluk, farlı ideolojilerin, söylemlerin, kavram sistemlerinin yorumuna imkân bırakmaz. Tam da böyle olduğu için birleştirebilir.
O halde, sadelik, somut olma, yalınlık ve kitlesellik birbirinden ayrılamaz.
Kitlesel bir hareket için, öncelikle sade, somut bir parola, hedef gerekir.
#HAYIR sözcüğü bu anlamda bir piktogram, “İşaret yazısı” gibidir.
Hiç dil bilmediğiniz bir dildeki WORD programını piktogramlar sayesinde pek ala başarıyla kullanabilirsiniz. Çünkü dili ne olursa olsun her kullanıcı için o piktogramlar aynı eylemi, somut işi, hedefi ifade ederler.
Bilindiği gibi Çin yazısı işaret yazısıdır. Çin'de yüzlerce farklı dil ve lehçe sözlerle anlaşamazlar ama aynı yazıyla anlaşabilirler.
#HAYIR da en farklı ideolojilerden, politik kültürlerden insanları bir araya getirebilir.
Herkes hiçbir açıklamaya gerek duymadan onun Başkanlığa ve Anayasa değişikliğine bir #HAYIR anlamına geldiğini anlar ve bilir. Fazla bir izaha gerek duymaz.

Bir başka örnek. Kimilerinin yaptığı gibi, “Demokrasi için #HAYIR” gibi bir “zenginleştirme” yapıldığını düşünelim.
Zenginleştireyim derken hareketi fakirleştirirsiniz. Biliniyor ki, bugün çok geniş bir kesim aynı zamanda politik olarak İslamcıdır.  Politik İslamcı olmayan inanç Müslümanları bile, Politik İslam'ın söyleminden epey etkilenmişlerdir.
Politik olarak egemen İslam yorumlarında demokrasi kavramı reddedilmekte, adalet kavramı esas alınmaktadır. Müslüman biri pek ala demokrasi gibi bir kavramı reddedebilir ama pek ala Erdoğan’ın bir Firavun veya Nemrut olmaya özendiğini düşünmekte ve #HAYIR demeye eğilimlidir. Ama siz o açıklamayı yaptığınızda, kendini o “zenginleştirilmiş” veya genişletilmiş” #HAYIR’ın içinde veya yanında bulamayabilir ve uzak durabilir.
Bir de laik veya alevi açısından tersini düşünelim. “Hakkın yolundan çıkanlara, Firavunlaraşanlara, Nemrutlara #HAYIR” sloganı ile #HAYIR’ın zenginleştirilip genişletildiğini düşünelim. Bu durumda da ne bir laik, ne de bir Alevi kendini böyle bir #HAYIR parolası altında bulabilir.
Hâlbuki bizim en büyük ihtiyacımız ise kitleselliktir.
Kitleselleşmek ise çeşitliliktir.
Çeşitlilik her çeşit sloganı ve rengi söylemekle karıştırılmaktadır.
Aksine tüm renkler bir arada olduğunda ortaya çıkan renksizlik olur. Aksine ancak hiçbir rengin baskın olmadığı yerde tüm renkler olabilir. Fizikte bile böyledir.
İnsan gözünün algıladığı bütün renkler bir arada olduğunda, “gün ışığı” dediğimiz “beyaz ışık” daha doğrusu renksiz ışık olur.
Ve renkler birbirinden ayrıldığında gökkuşağı ortaya çıkar.
Sembollerle konuşursak, demek ki, bizlerin ihtiyacı olan gök kuşağı değil, gün ışığıdır.
O halde tıpkı gün ışığı gibi olmalı. Herkes bir arada olduğu için renksiz olmalı. Renksiz gün ışığı olunduğu için bütün renkler bir araya gelebilmeli.
Milyonlarla sayılmanın ilk koşulu budur.
*
Herkesin şu soruyu sorması gerekir: “Ben kendi özlemlerimi, kendi dilimi bu #HAYIR’a yapıştırdığımda daha geniş çevreler mi gelecektir daha mı dar ?”
Bunu da özellikle sosyalistler, demokratlar, laikler, aleviler, yani #HAYIR demek için gemini kemirenler sormalıdır.
Bizler zaten #HAYIR için cepte kekliğiz. Bu bizim yapımız gereği böyledir.
Ama bizlerin gücü yetmez.
Bizler en karşı cepheden kesimleri #HAYIR’a kazanmalı, onların gelmesini sağlamalıyız. Bunu yapamazsak en azından #HAYIR'hah bir tavır almalarını sağlamalıyız.
Bunu yapamazsak en azından tarafsız ve pasif kalmaların sağlamalıyız.
Bunum koşulu da bütün eski alışkanlıklarımı ve yargılarımızdan kurtulmaktır.
*
Burada özellikle sosyalistlere çok büyük bir görev düşmektedir.
Onlar varlıklarıyla küçük bir kesimi temsil ederler.
Ama bu küçük kesim bir hareketi “rezil de eder vezir” de.
Onların şu veya bu şekilde davranışı bu hareketin kaderini belirleyecektir.
Sosyalistler eski alışkanlıklarıyla davrandıkları, "ilkeler" sıraladıkları; basit bir sloganı “zenginleştirmeye” genişletmeye” kalktıkları takdirde; eski yöntemleriyle sokağa çıktıkları takdirde bu hareketi daha doğmadan boğarlar. Düşük yapmasına yol açarlar.
Bunun izleri şimdiden görülüyor maalesef.
Ama bunlara dikkat ettikleri takdirde, ilk elde bu yönde bir hareketi başlatacak, tulumbadan su çekmeyi sağlayacak bir maşrapa su olurlar.
Sosyalistlerin tıpkı bir marş motoru ya da fünye gibi, ya da bir katalizatör gibi, bir maya gibi, yağmur damlasının oluşmasına; kristalin şekillenmesine yol açacak bir toz veya tohum gibi başlatıcılık işlevi olmadan ne su çekmek, ne ılık sütün yoğurt yapmak; ya da motoru harekete geçirmek mümkün olmayacaktır.
Bir resim bin sözden iyidir. Picasso’nun boğalarına bakıla. Resim yapmak, fazlalıkları atmaktır.
Sadelik somutluktur. Somutluk veya sadelik ise kitleselliğin olmazsa olmaz ön koşuludur.
Demir Küçükaydın

16 Ocak 2017 Pazartesi

2 yorum:

Erhan Sakallioglu dedi ki...

Picasso'nun çizimi ile bu enfes yazı arasındaki ilişkiyi çözemedim? Aydınlatırsanız memnun olacağım. :)

Erhan Sakallioglu dedi ki...

Son paragraf gözümden kaçmış. Bir önceki yorumumu geri alıyorum. :)

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...