22 Mayıs 2015 Cuma

AK Partililer AK Parti’ye Niçin Oy Vermemelidir?

Bir partinin üye ve taraftarlarından üyesi ya da taraftarı oldukları partiye oy vermemelerini istemek ilk bakışta pek mantıklı görünmeyebilir, ancak aşağıdaki satırlar okunursa bunun üzerine düşünmek gereken bir öneri olduğu görülecektir. Ayrıca bu öneriyi AK Partililere yaptığımıza göre onların sağduyularına ve iyi niyetlerine bir güven olarak görülmelidir.
Tabii sözümüz, belli bir menfaat karşılığı olmadan AK Partiyi seven ve oy verenlere; yani ona oy veren ve destekleyen büyük çoğunluğa.
*
AK Partililer AK Parti'ye oy vermemelidir, çünkü AK Parti’ye verilen olar artık AK Partiye verilmemektedir, çünkü Erdoğan AK Parti’yi tasfiye etmiş bulunuyor. Eski AK Parti ile Bugünkü AK Parti aynı parti değildir.
Bir şeyin isminin aynı olması cisminin aynı olduğu anlamına gelmez. Taze bir Armut da çürük bir armut da dışarıdan farksız görünür. Ama armut içinden çürür. Aynı görünse de ikisi aynı şey değildir.

Bunu yine bizzat İslam tarihinden bir örnekle göstermeyi deneyelim.
Hz. Muhammet zamanında camiler, Müslümanların ortaklaşa toplanıp aynı zamanda sorunları görüştükleri, karar aldıkları meclislerdi. Yani aslında halkın kendi kendini yönetmesini sağlayan organlardı. Zaten Cem, Cami, Meclis Arapçada hepsi aynı kökten gelen toplanma, toplanma yeri vs. gibi anlamlara sahip sözcüklerdir.
Camide toplanan Müslümanlar o zamanın oylama yöntemi ile (biat, kabullenme, onay verme) kendilerini yönetecek insanları seçiyorlardı. Bir sorun olursa, camide tartışıyorlardı.
Örneğin Hz. Ömer halife iken, bir gün cemaatten biri, Hz. Ömer’den şikâyet eder, ganimetten hepimize aynı miktarda kumaş verilmesi gerekirken senin üzerindeki elbise çok daha büyük bir parçadan yapılmıştır; sen kendine fazla almışsın der.
Bunun üzerine Ömer ne yapar? Bu bir komplodur diyerek o Müslümanı derdest ettirip hapsa attırmaz. Zaten o zamanlar bütün Müslümanlar eşit ve silahlı olduklarından, kimseye de bunu yaptıramazdı.
Ömer, Müslümanların huzurunda hesap verir aklanmaya çalışır. Oğlunu çağırır, oğlu, kendi hakkını babasına verdiğini, onun bu sayede kendine elbiseyi diktirebildiğini açıklar. Bunun üzerine şikâyetçi olan şikâyetini geri alır; özür diler.
İslam, öteki dünya için değil, bu dünyadaki insanların ilişkilerine ve topluma bir düzen getirmek için gelmiştir. Hazreti Muhammet veda hutbesinde, bundan sonra canınız, malınız ırzınız emniyet altındadır der. Örneğin bundan sonra hepiniz cennetliksiniz demez.
Öte yandan aynı demokrasiyi orada da görürüz. Hz. Muhammet, Müslümanlardan razı mısınız diyerek, yaptıklarını onaylayıp onaylamadıklarını sorar. Yani tıpkı, bir kongrede, yaptıklarının hesabını verip aklanmasını isteyen bir eski yönetim gibi davranır.
Yani İslam’ın doğuşunda, her yerde, bir rıza alma, bir oylama görülmektedir. Yani bugünkü ifadeyle Allah’ın eşit kullarının demokratik bir şekilde kendini yönetmesi söz konusudur. Cami de, bugün Avrupa’da seçilen mahalli meclisler gibi özyönetim organıdır. Maalesef Türkiye’de böyle organlar yoktur. Vali ve Kaymakamlar seçilmez, merkezden atanır. Belediyeler ise bu ayıbı örmeye yarayan yetkisiz araçlardır.
Peki, bu arada bir nesil içinde, Muaviye’nin iktidarı ile ortaya çıkan İslam’a bakalım.
Bir kere artık bütün Müslümanlar silahlı değildir. Silah taşıma hakkı, silah gücü ve hile ile halifeliği ele geçirmiş bulunan Muaviye’nin kapı kulu paralı askerlerindedir.
Camiler Müslümanların birlikte tartışıp karar aldıkları kendilerini yönettikleri meclisler iken; işlev ve yapıları değişmiştir. İslam’da din adamlığı olmamasına ve cemaatten herhangi biri imamlık yapabilir olmasına rağmen; Şam’da yaşayan halifenin görevlendirdiği imamlar ve onların vaazları; yani tek taraflı propaganda ve merkezi idarenin emirlerini duyurmaları almıştır.
Camiler topluluğun ilişkilerinin düzenlediği; tartışıp kararlar aldığı yerler iken; halifenin yolladığı imamların öte dünyaya ilişkin hikâyeler anlattığı (Sanki gidip de dönen varmış gibi) halkı örgütsüz ve kafadan gayrı müsellah bırakmanın araçlarına dönüşmüştür.
Yani aslında İslam öte dünyaya veya göğe ait; gerçek hayatla ilgisiz bir sorunmuş gibi koyulmuş; bu dünyanın işleri Şam'daki sözde Halife ve onun devlet cihazına havale edilmiş; Müslümanlar Allah’ın eşit kulları iken, devletin kulları haline gelmiştir.
Şimdi, Muaviye ve sonra gelenlerin düzenine de İslam denmektedir; Hazreti Muhammet zamanın (Asrı Saadet) İslam’ına da İslam denmektedir. Bunların isminin aynı olduğuna bakılıp cisminin de aynı olduğu söylenebilir mi?
Hayır.
Bu ikisi birbirine tamamen zıt İslamlardır. Birinin ismi İslam’dır diğerinin cismi.
*
Ancak burada gözden uzak tutulmaması gereken bir nokta daha vardır. Biliniyor. Muaviye, Kuran’ı bayrak yaparak Kuran’daki düzeni yıkmıştır. Bilindiği gibi Sıffin savaşında yenileceğini anlayınca, askerlerine Mızraklarının ucuna Kuran yapraklarını asmalarını söylemiş ve diğer Müslümanları kandırarak yenilgiden kurtulmuş; sonra da hakem olayında hile ile kendini halife ilan ettirmiştir.
Yani aslında bir düzene karşı olanlar ve onu yıkmak isteyenler bizzat o yıkmak istediklerinin sembollerini ona karşı da kullanırlar.
*
Şimdi AK Parti’ye bakalım. Bugünkü AK Parti ile dünkü aynı mı değil mi?
AK Parti’nin atası olan Erbakan’ın partisi, İstanbul’da yoğunlaşmış olan ve ekonomik ve politik olarak güçlü İstanbul gibi büyük şehirlerdeki sermaye karşısında Anadolu Sermayesinin çıkarlarını savunmak için 60’lı yılların sonunda kurulmuştu.
O dönemde, Petro dolarlarla Arap ülkeleri zenginleştiği ve bir Ortadoğu ve Arap pazarı ve sermayesi de epey çekici olduğu için, Avrupa Birliğine karşı, Ortadoğu Pazarı; İslam Birliği, Milli Ağır Sanayi gibi hedefleri bayrağına yazmıştı.
Ancak bu hedeflere bağlı kaldığı sürece hiçbir zaman geniş bir kitle partisi olamadı. Sadece koalisyonlarda bir ortak olarak yer alabildi.
Ancak 28 Şubat Post modern Darbesi, bir bakıma yaşlı bir ağacın dallarını budama işlevi gördü. Erbakan’ın partisinin kendini yenilemesinin; genç kuşağın yeni bir parti kurmasının yolunu açtı.
Bu yeni kuşağın önde gelenleri bildiğimiz gibi Gül, Erdoğan, Arınç gibi isimlerdi. Kaldı ki bu kamuoyunun bildiklerinden başka çok daha geniş bir eşitler koalisyonu olarak kurulmuştu. Gücünü ve dinamizmini de buradan alıyordu.
Yeni Parti sadece gençlere dayanmıyordu. Aynı zamanda programı da tamamen farklıydı.
Örneğin Erbakan, Avrupa Birliği’ne karşı iken, AK Parti Avrupa Birliğine katılmayı ve Avrupa Birliğinin kriterlerini gerçekleştirmeyi hedeflediğini ilan ediyordu.
Erbakan’ın partisinin esas vurgusu sanayileşme ve ekonomi iken ve demokrasiyi ve demokratikleşmeyi pek sorun etmez iken; AK Parti’nin esas vurgusu, demokrasi ve bu bürokratik devletin egemenliğinden kurtulmaktı. İşkenceye sıfır tolerans, bürokratların imtiyazlarının olmaması vs. esas vurguladığı konulardı.
Bu değişikliklerle, AK Parti, 90’lı yıllarda tüm gücü elinde toplayan ve sivil partileri ve parlamentoyu iyice işlevsizleştiren Türkiye’deki devlet sınıflarını onların kendi silahıyla vurma olanağı elde ediyordu. Devlet sınıfları Batılı olmaktan söz ediyorlardı; şimdi Batı’nın demokratik kriterleri diyerek tamam o zaman batılı olalım demiş oluyordu. Bunun üzerine batılılaşma hedefinin demokrasi aracılığıyla kendisine karşı kullanılabileceğini gören Devlet sınıfları sefer doğucu olmaya başlamışlardı; cepheler ters yüz olmuştu.
AK Parti bu değişiklikleri yapınca, Devlet sınıflarının inkârcı ve baskıcı siyasetinden zetan rahatsız olan ve Yeni Demokrasi Hareketi gibi partilerle bunu dışa vuran İstanbul’un büyük sermayesi de AK Partiyi desteklemeye başlamıştı.
Bunun yanı sıra, belki oy güçleri az olan ama entelektüel kapasiteleri büyük olan liberal aydınlar da AK Parti’yi bu yeni programıyla desteklemişlerdi.
Keza en azından şehirlere göçmüş ve orada tutunmaya çalışan Kürtler de, yani İşçilerin en alt kesimleri de, en azından Kürt olarak ezilmeleri karşısında, İslam ortaklığına sığınarak dolaylı yoldan bir eşitlik kazanabilmek için AK Parti’yi desteklemişlerdi.
Ve nihayet, sınıf içgüdüleriyle geniş Türk işçi sınıfı kesimleri de hem demokratik hedefleri hem de işçilerin Kürt Türk bölünmesine biraz olsun son verebilmek için, AK Partiyi destekledi.
Böylece Türkiye’nin işverenleri ve işçileri çok geniş bir cephe kurarak; ekonomik krizin iyice küçülttüğü iktidar partilerini ve yüzde on barajının da sağladığı olanakla tasfiye ederek iktidar olabildi.
Ama AK Parti’nin hükümeti kurması ile gerçekten iktidar olması arasında uzun bir zaman ve mücadele gerekti. Bu savaşta, devlet sınıfları arasında bu işin böyle gidemeyeceğini gören kesimlerin desteği ve fiili işbirliği ile darbeler vs. Atlatılarak 2007’de AK Partisi kesin iktidarını kurabildi.
Şimdi o AK Parti ile bugünkü AK Parti’ye bakalım. Aynı parti mi değil mi?
Birincisi, programını fiilen değiştirmiş bulunuyor. Daha çok demokrasi ve özürlük; Avrupa Birliği Kriterleri yerine, hedef olarak Türklük ve Sünni İslam vurgulu, emperyal hayaller almış bulunuyor.
Hem ülke içinde, hem dış politikada, Alevilere ve “laik yaşam tarzındakilere” güven vermeye çalışan; tarafsız olmaya çalışan politikaların yerini; açıkça onlara karşı bir tavır almış bulunuyor. Dış politikada, Sünni İslam ve onun çeşitli versiyonlarına dayanan parti ve gruplar destekleniyor.
İlk zamanlarında AK Parti, Türkiye’nin liberalleri, demokratları ile ittifak içinde iken; bugün onları karşıya itmiş düşman gören bir AK Parti var.
O zamanlar Ak Partililer, hem tecritten kurtulmak için; hem de programlarının ve haklılıklarının gücüne inandıkları için, tüm toplum kesimleriyle tartışma ve diyalog isterlerken; dışa açıklarken, bugün sadece kendi televizyonlarını seyreden; kendi gazetelerini okuyan kendi içine kapalı bir kasta dönmüş, içe kapanmış bulunuyor.
O zamanlar, AK Parti’de Erdoğan eşitler arasında birinciydi. Hatta iki tane birinci vardı: Erdoğan ve Gül.
Hâlbuki bugün, Erdoğan üç dönem kuralını araç yaparak, bütün diğer eşitleri; kendisiyle göz hizasından konuşup eleştirebilecekleri tasfiye etmiş; kendisine maddi veya mevki olarak bağımlılardan oluşan bir ordunun (danışman, mebus, bakan, atanmış yüksek memur; ihale verilmiş inşaatçı vs) etkisiz figürleriyle Parti yönetimini, Meclisi tamamen kendi egemenliğinin basit bir aracına dönüştürmüş bulunuyor.
Bir zamanlar ki ilk kurucuların belki hala bir manevi ağırlığı olabilir ama fiili ve canlı örgüt ve siyaset yaşamından dışlanmış bulunuyorlar. Karar mevkilerinin hepsinde Erdoğan ve ona bağımlı adamlar bulunuyor.
O zamanlar AK Parti toplumun Sünni Müslümanlığa uzak kesimlerine bir güven verme; onların korkularını izale etme politikası izlerken ve bu sayede onların geniş kesimlerinden de destek alırken; bugün onlara karşı tehditkâr ve düşmanca bir politika izliyor.
O zamanlar AK Parti, Demokratikleşme yönünde, derine inmese de vitrin düzeyinde bile olsa birtakım değişiklikler yaparken, Terörle mücadele yasası ve diğer birbiri peşi sıra gelen yasalarla yurttaşların özgürlüklerini kısıtlayıcı bir çizgiye geçmiş bulunuyor.
O zamanlar, Ezilen alt ve yoksul sınıfların milli gelirden aldıkları pay yükselirken, son yıllarda bu yükseliş durmuş, tekrar zengin yoksul farkı açılmaya başlamış bulunuyor.
Bütün bu değişimler ile Erdoğan’ın AK Parti ve Devlet içindeki konumunun güçlenmesi arasında bir bağlantı olduğu en kör gözün bile dikkatinden kaçamaz. Erdoğan güçlendikçe, eski politikalar terk edilmiş; eski yapı adım adım tasfiye edilmiştir. Eğer HDP yüzde onu geçemez de Erdoğan bakanlık yetkileri de alırsa, AK Parti’nin bu tasfiyesi, parlamento’nun tasfiyesiyle birlikte tamamlanacak; Parti ve Devletin iç içe geçtiği; devletin yasama, yargı ve Yürütme güçlerinin Erdoğan’ın elinde toplandığı bir diktatörlük rejimine geçilecektir.
O zaman AK Parti, tıpkı Putin’in partisi gibi Erdoğan’ın diktatörlüğünün tam anlamıyla basit bir aracına dönüşecektir. O zaman belki şimdi AK Parti’ye oy verenler uyanacaktır ama çok geç olacaktır.
Özetle, Erdoğan’ın yükselişi ile birlikte tüm politikalar tersine dönmüş bulunuyor.
Aslında AK Parti’yi AK parti yapan politikaların hiç birinin Erdoğan’ın politikaları olmadığı bugün daha net olarak görülüyor. Erdoğan yoldaşlarının başarılarının rantını yemektedir.
İki örnek verelim. En çok övünülen ekonomik durumun iyi gitmesi aslında Derviş’in yaptığı ve belirlediği programın uygulanmasıdır. Erdoğan iktidarının ilk yıllarında Derviş’in belirlediği politikayı uygulayanlara bile dokunmamış; sonra atadığı kadrolar da o politikaları sadakatle uygulamışlardır. Erdoğan karışmadığı sürece işler yolunda gitmiştir. Ama Erdoğan’ın karıştığı her yerde ve noktada, işler ters yüz oymuştur. En son faizler tartışması bunu göstermiştir. Erdoğan’ın her konuşması, Dolar’ın yükselişini getiriyordu.
Dış politikada da aynıdır. Avrupa Birliği’ne girme, Kıbrıs’ta yumuşama, Ermenistan’la ilişkiler gibi komşularla ilişkileri yumuşatan bütün önceki açılımların Gül’ün politikaları olduğu bugün daha iyi görülmektedir. Erdoğan nereye el attıysa sürekli bir uçtan diğerine savrulmuştur. Hafız Esat ile Aile Muhabbetinden düşmanlığa geçmiştir. Aile Muhabbeti varken de Sedat bir diktatördü. Ama o zaman Suriye dağılır da ben bu pastadan ne kadar kaparım emperyal hayalleri depreşmemişti.
Aslında Erdoğan son derece kısa görüşlü, birikimsiz bir politikacıdır. Talih yüzüne gülmüş ve bir mirasa konmuştur. Ve o mirasa dayanarak kendi egemenliğini kurmaya çalışmaktadır.
Başarısızlığının ve dar görüşlülüğünün en tipik örneği Gezi’dir. Gezi’yi yaratan ne "Faiz Lobisi", ne de "Ergenekon" veya "Paralel Devlet"tir; bizzat Erdoğan’ın kendisidir.
İstanbul’un her yerinin betonlaştırılmasına, kentsel dönüşümdeki yağma ve keyfiliğe; her yere alışveriş merkezi, rezidans, gökdelen, yapılmasına; gelen ucuz dövizlerin inşaat denen üretici olmayan sektörde yok olmasına tepki duyan genç İstanbullular Taksim Gezi’sinin ağaçlarının kesilmesine karşı demokratik haklarını kullanarak, hiçbir şiddet unsuru olmadan bir direniş göstermeye, kamuoyunun dikkatini çekerek onları yanlarına almaya, çoğunluğu kazanmaya çalışıyorlardı. Bu her uygar ülkede, herkesin hakkı olacak son derece demokratik, meşru bir yoldur.
Erdoğan’ın bu direnişler karşısında, Gül gibi davrandığını var sayalım. Yani Gençlerin bu direnişini ve protestosunun ülkenin modernleşmesi ve demokratikleşmesinin bir nişanesi olarak görüp; onlarla diyaloga girdiğini; Taksim’in ne olacağına tartışmalarla en iyi İstanbulluların karar verebileceğini söyleyebilirdi. Bu takdirde, gezi olayları olmazdı. Hatta Erdoğan tavan yapar, yüzde yetmiş oy oranlarına bile ulaşabilirdi. Çünkü birkaç ay önce, “barış süreci” başlamış; Öcalan Newroz’da mesaj yollamış; toplum gevşemişti.
Peki, Erdoğan ne yaptı?
Bu gençleri düşman olarak gördü. Onların üzerine şiddet araçlarıyla gazla, akreplerle yürüdü. Bunu öylesine hayâsızca yaptı ki, sonunda o insanlar patladı.
Sonra da kendi yaptıklarının sonucunu Faiz lobisi gibi komplo teorileriyle açıklamaya çalıştı.
Aynı durum Suriye için de geçerlidir. Yeni Osmanlıcı hayallerle Suriye’den bir şeyler koparmayı amaçlamasa ve Sünni grupları desteklemese; siyah vermese; sadece laik ve demokratik bir muhalefeti desteklese; Suudi Arabistan ve Katar gibilerin şeriatçıları desteklemelerine karşı çıksa; Suriye’deki diğer azınlıklar hatta bizzat Esat’ın etrafı onu terk eder; milyonlarca insan sürülmez ve çoktan Suriye’de halkın kendi gücüyle Esat’ı uzaklaştırmış olurdu.
Peki, bu Erdoğan nasıl odu da “Kürt Sorunu”nda “Barış Süreci”ni başlattı?
Çünkü bu bütün diğerleriyle çelişiyor.
Bugün bunu niye başlattığı daha iyi görülmektedir. Aslında “Barış Süreci”nde fiili hiçbir adım atılmamış olmasının da nedeni daha açık görülmektedir.
Erdoğan’ın “Barış Süreci”ni başlatması bütünüyle Başkanlık hesabıyla ilgilidir. Bu sorunu çözer gibi yaptığı takdirde, kendisine başkanlığı getirecek yüksek oyu tutturacağının hesabını yapmıştır. Yani tek olumlu gibi görünen politikası aslında, Başkanlık hedefine ulaşmak için bir taktik geri çekilme ve manevradan başka bir şey değildir. Yani aslında Baykan olduğu gün savaş başlayacak; çünkü ona ihtiyacı kalmayacak demektir. Zaten bu politikanın kendi işine yaramadığını; aksine HDP’nin işine yaradığını görünce, Dolmabahçe’de kabul edilip imzalanmış anlaşmayı yırtıp atmış bulunuyor. Şu an savaş başlamadı ve cenazeler gelmiyorsa, bu PKK gerillalarının ısrarla çatışmadan kaçmaları sayesindedir. (Bazı komutan ve birliklerin bu politikaya alet olmak istememelerinin de bir rolü olabilir.)
*
Toparlarsak, bugünkü Politikalar AK Parti’yi AK Parti yapan, Erdoğan’ın geniş yoksul kesimlerin gönlünde yer almasına yol açan politikalar değildir.
Erdoğan bugün rantını yediği o politikaların mimarı da değildi. Sadece onların mirasını yedi ve bir şeye karışmadığı sürece işler iyi gider göründü.
Aslında üç dönem kuralının en başta uygulanması gereken kendisidir.
Çünkü bu kural, son duruşmada, devletin ve iktidarda bulunmanın yozlaştırıcı etkilerine karşı bir tedbir olarak düşünülmüştü. Bunu sadece kelime olarak alıp, milletvekilliği ile sınırlamak, aslında üç dönem kuralının içini boşaltarak, diğer eşitleri bir tasfiye aracına dönüştürmekten başka bir anlama gelmez. Yani Erdoğan Cumhurbaşkanlığına geçer kendini Üç dönüm kuralından kurtarmakta, kendine bir imtiyaz sağlamakta ve yine o kurala dayanarak AK Parti içinde kendisine söz söyleyecek kimseyi bırakmamaktadır.
Aynı hedefe varmak için de yüzde onu kullanmayı deneyecektir. Yüzde on barajını kullanarak HDP’nin barajı aşamaması halinde o oyların kendine sağlayacağı vekillerle, başkanlığını ilan etmek. Bu sefer bu oyunu bozma olanağı var
Özetle. Birkaç fırça darbesiyle gösterildiği gibi, bugünkü AK Parti 2002’de seçimleri kazanan ve 2007’ye kadar giderek artan bir destek alan AK Parti değildir.
Bugünkü AK Parti, Erdoğan’ın diktatörlük ve tek adam hedefinin basit bir aracına dönmüştür. Erdoğan aslında AK Parti içinde bir darbe yapmış bulunuyor. Üç dönem kuralı bir darbenin aracı olmuştur.
AK Parti'ye verilecek oylar AK Parti'ye değil, Erdoğan’ın diktatörlüğüne verilmiş olacaktır.
AK partiye oy vermeyerek AK Partiye oy verebilirsiniz. Ancak o zaman AK Partiyi Erdoğan’ın tasallutundan kurtarma olanağınız ve olasılığınız olabilir.
Bunun için en kestirme yol HDP’ye oy vererek Erdoğan’ın kendisini ve kendisiyle birlikte tüm toplumu ve bölgeyi felakete sürükleyecek tek adam diktatörlüğü hayallerine son vermektir.
Eğer HDP’ye oy vermeye gönlünüz el vermiyorsa, hiç olmazsa seçim sandığına gitmeyin. Böylece HDP’nin yüzde onu aşması için gereken mutlak sayının düşmesine ve yüzde onu aşmasına katkı yapabilirsiniz. Hem de Erdoğan’ın politikalarına karşı pasif de olsa protestonuzu ifade etmiş olursunuz.
Demir Küçükaydın

22 Mayıs 2015 Cuma

Hiç yorum yok:

Bilimsel Çalışmalarda Kültürel Önyargılar ve Kölelerin Bir Sınıf Olmadığı Hakkında

‘ Aşağıdaki yazıyı, 2012 yılında yanı aşağı yukarı tam beş yıl önce, Kıvılcımlı sempozyumu çalışmaları bağlamında yazmış ve sempozyumu h...