17 Nisan 2014 Perşembe

Marksizm 2014’ten İzlenimler ve Terry Eagleton’un Konuşması Üzerine Notlar

Aslında Marksizm’in ve sosyalist hareketin sorunlarını değil de Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin kimi sorunlarını tartışmaya yönelik; Marksistlerden ziyade liberallerin tartıştığı; ama adı hala Marksist geçmişin bir kalıntısı olarak (kuyruk sokumu ya da kör bağırsak gibi) Marksizm olmaya devam eden, Devrici Sosyalist İşçi Partisi’nin (DSİP) her yıl örgütlediği Marksizm etkinliğinin bu yılki “en baba” konuşmacısı Terry Eagleton’du.
Bu “en baba” sözü kimseyi kızdırmasın.
Zamane ruhunun her şeye sinmişliği, zamane ruhuna en karşı olduğunu düşünenlerin bile davranışlarında görülüyor ve onlar bu zamane ruhunun taşıyıcıları olmaktan kurtulamıyorlar.
Sosyalizmin ruhundaki eşitlikçiliğin bir ritüel olarak bile unutulduğu ve yok olduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Örneğin HDP kongresinde protokol diye bir şey var. Adı bilinenler ve vekiller en önde kendilerine ayrılmış yerlerde oturuyor; konuşmacılar olarak sıradan bir üye gibi sıraya girip söz hakkı almadan protokolde önceden uzun konuşmalar yapıyorlar ve bu hiç kimseyi rahatsız etmiyor.
Aynı durumun bir başka versiyonu Marksizm 2014’ün afişinde de görülebilir. En üstte “en baba” harflerle Terry Eagleton, Alex Callinicos ve Sırrı S. Önder, sonra daha küçükçe harflerle Ahmet Ümit falan; ondan sonra da giderek küçülen harf sırasıyla diğer konuşmacılar.

Eskiden sosyalistler, en azından afişlerde olsun kimseyi kayırıyor durumuna düşmemek için, eşitlik ideallerinin bir sembolü veya imgelerle ifadesi olarak, bir ritüel gibi olsun, böyle bir afiş yaptıklarında hepsini aynı boyda ve örneğin soyadı veya adın baş harflerine göre yazarlardı.
Ama sadece biçimsel bir eşitlik bile gitmiş değil; özün yerini biçim ve çarpıcılık, medyatik olma almış durumda. Örneğin sözüm ona Coca Cola’yla alay etmek için yazılmış Anti- Capitalista afişi bile Coca Cola’nın reklamını yapar durumda nesnel olarak. “Reklamın kötüsü olmaz”, o renk ve harf karakteri Coca Cola’ya özdeşleştiği için, sizin amacınız ne olursa olsun, oraya ne yazarsanız yazın, ona bakan insanların aklına o an Coca Cola’yı düşürmüş olursunuz.
Eminim ki, akıllı bir Coca Cola “Manager”i, Coca Cola imgeleriyle yazılmış bir Anti Capitalista afişinin adı ifşa edilmeyen “sponsor”u olmayı üstlenebilirdi.
Aynı medyatik yaklaşım bizzat Terry Eagleton’un konuşması ile ilgili olarak Marksist.org’daki haberin verilişinde bile var. “Marksizm 2014’ün ilk günü: Terry Eagleton’u yüzlerce kişi dinledi” başlığıyla veriliyor haber.
Bir zamanlar kaç kişinin dinlediği değil, ne söylendiği önemli olur ve başlığa o söylenenin özünü çıkarmak sorun olurdu.
Hatta iyi devrimci Marksistler, çok insan kendilerini dinlemiş veya görüşlerine katılmışsa, “ya ben nerede yanlış yaptım ki insanlar bu kadar çok ilgi gösterdi, gerçek devrimci fikirlere tarihin özel anları dışında veya çok uzun zaman geçmeden kimse rağbet etmez. Şu an devrimci bir yükseliş anı olmadığına, tarihin özel bir anında bulunmadığımıza ve buna rağmen rağbet gördüğüme göre benim söylediklerimde bir sakatlık mı var?” diye düşünürlerdi.
*
Bu genel izlenimlerin akla taktıklarından sonra gelelim Terry Eagleton’un konuşmasına.
Konuşmanın metni elimizde yok. Ama konuşma hakkında az çok bir fikir verebilecek Eagleton’la yapılmış bir söyleşi http://www.marksizm.biz/soylesi/ adresinde var. Sanırım söyleşi biraz özensizce çevrilmiş ama yine de bir fikir verir. Keza Eagleton’un konuşması kısa cümleler halinde http://www.marksist.org/haberler/14529-marksizm-2014un-ilk-gunu-terry-eagletoni-yuzlerce-kisi-dinledi adreste de özetlenmiş.
Terry Eagleton’u dinlemeye biraz da, soru cevap kısmında belki ona birkaç soru sorup kafasına birkaç soru işareti takabilirim diye gittim.
Çünkü en azından Eagleton hala hem Marksist olarak kalmaya hem de Marksizm’i bir Marksist olarak eleştirip geliştirmeye çalışan birisi.
Öte yandan İrlandalı olarak Katolik bir ailede büyümüşlüğü; bir Katolik okula gitmişliği; 60’lı yıllarda sol Katolik gruplarda çalışıp teolojik makaleler yazmışlığı; sonradan uzunca bir süre Marksist edebiyat kuramı ve kültür konularında yoğunlaşsa da son yıllarda tekrar dinle ilgili konulara bir ilgi göstermeye başlamışlığı nedeniyle, milyonda bir ihtimal bile olsa, bazı sorular onu tekrar bir şeyleri gözden geçirmeye veya başka bir ışık altında bakmaya vesile olabilir diye düşünmedim değil.
Tabii böyle bir gözden geçirme çok zordur. Hem belli bir doygunluğa uğramış bir entelektüelin kendinden memnunluğu içinde, kendi üzerine kapanmışlığı nedeniyle; hem de Batılı ve Marksist bir aydının, kendini –biraz da haklı olarak- üçüncü dünyalı birinden gelebilecek bir fikri ve eleştiriyi ciddiye alma ihtimalinin sıfıra yakın olması nedeniyle.
Ne var ki, bir iki soru sorup düşündürmeye çalışma hevesimiz kursağımızda kaldı.
Bütün diğer konuşmalarda, bir soru veya tartışma bölümü olurken, Eagleton’da bırakalım tartışmayı bir yana, soru bölümü bile olmadan konuşma yapıldı ve toplantı bitti. Belli ki Eagleton bizlere öğretmeye gelmişti, tartışmaya değil.
*
Dünyadaki bütün diğer Marksistler gibi, Eagleton’un da temel sorunu Din ve Tanrı kavramlarını birer sosyolojik olgu olarak ele alıp tartışmaması; onları Aydınlanma’nın onlara yüklediği anlamıyla tartışması ve aslında modern toplumun dininin yeniden üretilmesine hizmet etmesiydi.
Din ve Tanrı kavramlarının aynı kavrammış gibi ele alınması (çünkü tanrısız dinler de vardır, Budizm, Taoculuk vs. gibilerin yanı sıra bizzat Modern toplumun dini öyledir) çok sorunlu olmakla birlikte, Marksistlerin esas sorunu, Tanrıyı epistemolojik veya metafizik bir sorun veya olguymuş gibi ele alınmalarıdır.
İkinci büyük sorun, Din kavramının farklı anlamlarının birbirinden ayrılmamasıdır. Dolayısıyla din kavramının sosyolojik anlamı üzerine düşünülmüş olmamasıdır.
Eagleton’daki bu yanlışları göstermek çok kolay.
Örneğin son kitaplarından birinin adı: Akıl, İnanç ve Devrim (Reason, Faith, and Revolution: Reflections on the God Debate)
Hemen görülebileceği gibi bu başlıkta “inanç” (ki Tanrı veya Din anlamında kullanılmaktadır) Akıl ile zıtlık veya ilişki içinde koyulmaktadır. Yani tanrı veya din akıl gibi epistemolojik bir kavram olarak ele alınmaktadır.
Ama tam da tanrıyı veya dini epistemolojik bir kavrama indirgemenin ve bu zıtlık içinde koymanın kendisi modern toplumun dininin bir özelliğidir.
Tanrı veya Din epistemolojik bir olgu değil, sosyolojik bir olgudur ve sosyolojik olarak ne olduğunu sosyolojik olarak açıklamak gerekir.
Klasik Marksizm Din’i bir yandan, Aydınlanma gibi Hukuki ve/veya Epistemolojik bir kategori olarak ele alır; diğer yandan sosyolojik bir kategori olarak ele aldığında ise onu sadece bir parti olarak, sınıf mücadelesi boyutuyla ele alır.
Ancak Din’in (ve/veya Tanrı’nın)  bir de Sınıfsız toplumlarda bile bulunan bir başka gerçekliği daha vardır: Bir toplumun sınırlarını çizmek ve tüm ilişkileini düzenlemek. Yani bir toplumun üstyapısı aslında Din’dir. Din üstyapının bir unsuru değildir.
Din’in esas sosyolojik karşılığı budur.
Eagleton ise, dünyadaki bütün Marksistler gibidir. Ama bir küçük farkı da yok değil. O Din’i sadece üstyapının bir unsuru gibi ele almamakta, onu da üstyapının içinde kültürün bir unsuruna indirgemekte ve kültürün bir unsuru olarak onu kısmen sınıflar mücadelesinin kavramlarıyla da çiftleştirerek böylece Marksist kökenleri ile Kültür sosyologu olarak akademik kariyeri arasında bir bağlantı kurmaya çalışmaktadır.
*
Din’in sınıfsız toplumlarda da olan bir toplumun sınırlarını ve ilişkilerini düzenlemek olduğu, yani aslında bir toplumun üstyapısı, onun somut ifadesi olduğu görüldüğünde, tıpkı üstyapısız bir toplum olamayacağı gibi, dinsiz toplum olamayacağı; din kavramının kendisinin de dinsel olduğu; modern toplumun dininin din kavramına yüklenen anlamlarla şekillendiği; din kavramının kendisinin modern toplumun dininin sınırları ve ilişkileri düzenlemesinin bir aracı olduğu gibi sonuçlar hemen ortaya çıkar.
Tabii buna bağlı olarak felsefe ve akıl veya bilim gibi kavramların da modern toplumun dinin kavramları olduğu; Marksistlerin aslında bu kavramlarla çalıştığı; yani Felsefe ve Bilim’i de sosyolojik olarak değil; epistemolojik kavramlar olarak tanımladıkları ve kullandıkları; dolayısıyla modern toplumun dininin kendini üretmesinin birer aracı oldukları ortaya çıkar.
Böylece neden 19. Yüzyılda Aydınlanma; 20. Yüzyılda Ulusçuluğun yayılmasının sosyalistler ve Marksistler aracılığıyla gerçekleştiğinin mekanizması da daha anlaşılır ve Marksist’çe açıklanabilir olur.
Felsefe ve bilim de epistemolojik değil, sosyolojik olarak ele alınmalı ve tanımlanmalıdır. Çünkü onların epistemolojik kategoriler olarak ele alınmasının kendisi modern toplumun dininin bir özelliğidir.
Bu temel yanlış, (ki klasik Marksizmin temel yanlışıdır ve Marksizmin bunalımının temelinde bulunmaktadır. Tam da bu nedenle Marksizm'in bir ulus teorisi, bir üstyapılar teorisi yoktur. Buna bağlı olarak da çağımızın hiçbir sorunu hakkında doyurucu bir alternatif ve program sunamamaktadır.) Eagleton’un da tüm konuşmasının ve kavramlarının ardındaki temel yanlıştır. Gerisi ona özgü, çoğu kez İngiltere’nin entelektüel hayatı ve onun biyografisiyle ilgili (Katolik okullar, Marksizm, Edebiyat ve Kültür alanında uzmanlaşma) ayrıntılardır.
*
Eagleton’un konuşmasındaki bütün Din ve Tanrı kavramları incelendiğinde, onun Din ve Tanrı’yı tam da aydınlanmanın bu kavramlara yüklediği anlamda kullandığı görülmektedir.
Tabii kendisi aynı zamanda edebiyattan kültür sorunlarına da geçtiği için; dini popüler kültürün bir fenomeni gibi ele alma eğilimi göstermekte ve dini kültürel bir kavrama indirgemektedir.
Tabii Din’i kültürel, hele popüler kültürün bir olgusu gibi ele almak, kimi espriler yapıp dinleyicileri güldürmeyi ve kıvrak bir zekâ gösterisi yapmayı mümkün kılsa da aslında o karşı çıkılan “kültür”ün yeniden üretilmesinden başka bir amaca hizmet etmezler. Tıpkı Coca Cola harfleriyle ve renkleriyle yazılmış Anti Capitalista sloganı gibi.
Onun dini bir popüler kültür olarak ele aldığı ve başkalarını böyle ele almadıkları noktasından eleştirdiği şu sözlerde açıkça görülebilir: “Din, en uzun süreli popüler kültür biçimidir. Buna rağmen hiç bir kültürel çalışmalar dersinde dini bulamazsınız”
Din’i popüler kültürün bir biçimi olarak ele almak, onu hiç anlamamak demektir.  Hele “popüler kültürü” en uzun süreli diyerek tüm tarihe yaymak ve modern olmayan toplumları da kapsatmak, sadece dini değil, “popüler kültürü” de hiç anlamamak demektir. Çünkü Tarihte “popüler kültür” yoktur.
*
Din’i Kültürel bir olgu olarak tanımlamanın kendisinin çok temel bazı sorunları vardır. Bizzat kendisi bile konuşmasının son bölümlerinde Kültür’ü edebiyat, sanat anlamında kullanıyordu. (Marks’a emeğin yok olduğu Komünist Toplumla ilgili göndermeler yaptığı yerlerde örneğin.)
Kültür birçok farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Ama çok kesinleşmiş ve konumuz bakımından önemli iki anlamına bakabiliriz.
Kültür, toplumdan önce vardır. Öğrenilebilen ve öğrenilerek aktarılabilen; içgüdüsel veya genlerle aktarılabilir olmayan her şey kültürdür. Bir çocukluk geçiren, oynayan ve öğrenen bütün canlılarda Kültür’ün tohum biçimleri vardır.
Kültür’ün biricik doğru sosyolojik tanımı budur.
Bu bakımdan Kültür Din’den yani Toplum da Din ile birlikte ortaya çıktığından toplumdan önce de vardır.
Ama Eagleton Kültür’ü bu anlamda kullanmamaktadır. Biraz güzel sanat, edebiyat, biraz da politik olmayanlar anlamıyla, bunların bir bileşkesi anlamında kullanmaktadır.
Ne var ki, Kültür’ü politik olmayan olarak tanımlamanın ve nelerin politik olmayan olarak tanımlanacağı da politik bir tartışma ve mücadelenin konusudur.
Din’i politik olmayan olarak tanımlayan ve özele iten ve bu böyle tanımlayabilmek için, özel ve politik ayrımı yapan modern toplum, aslında Kültür’ü de politik olmayan olarak tanımlayarak, din gibi ele almış olur.
Böyle yapılmasının nedeni ise aslında gerici bir ulusçuluğa göre şekillenmiş bugünkü ulusal devletler yapısını; kültür (politik olmayanın) alanını genişleterek, yaşatma ve esnetme çabasından başka bir şey değildir.
Son yıllarda çok yaygın post modernizmin alâmetifarikası kimlik ve çok kültürlülük (çünkü kimlik de kültürel bir fenomen olarak tanımlanmaktadır) tanımları; aslında nelerin kültür (politik olmayan) olarak tanımlanacağının belirlenmesi; modern toplumun dininin ve onun en gerici biçimi olan dile, dine, vs. dayanan ulusçuluğun bir reforme etme ve esnetme denemesinden başka bir şey değildir. Çünkü bu tanımlamanın kendisi (yani nelerin politik olmayan, kültürel olarak tanımlanacağı sorunu) sosyolojik (analitik) değil; hukuki (normatif) bir tanımlama girişimidir; toplumu anlama değil düzenleme girişimidir.
Modernizm, Dini özel ya da politik olmayan olarak tanımlarken, post modernizm Kültür’ü özel ya da politik olmayan olarak tanımlar ve dini de kültürün bir unsuru olarak politik olmayan içinde tutar.
Ama ceza suçun cinsindendir. Tam da bu nedenle, modern toplumun dini içindeki muhalefetler; tam da özel ve politik ayrımına dayandıkları için, genellikle ulusu ve politik olanı din bayrağı ile tanımlayarak, bütün bu çabayı boşa çıkarırlar.
Tabii burada karışıklığı yaratan Din kavramının farklı anlamlarıdır. Modern toplumun dini, özel politik ayrımını yapıp, dini de özel olarak tanımlar. Bu dinin içindeki muhalefet de, bu ayrımın kendisini sorgulayamaz bütün partiler gibi; ayrı bir din kuramaz; var olan dinin paradigmaları içinde farklı çıkar ve konumları savunmaya çalışır. Bu ayrıma dayandığı için; bu sefer politik olanın din ile tanımlanması; yani bu ayrımın kabul edilerek ama politik olanın dinle tanımlanması, direnişin ifade biçimlerinden biri olur.
Yani dinin yükselişi gibi görülen aslında modern toplumun dininin içindeki partilerin o dinin kategorileriyle ortaya çıkışlarından başka bir şey değildir.
Eagleton bunu anlamamakta, konuyu bir kültür sorunu olarak ve üzerine sınıf mücadelesi sosu dökerek açıklamaya çalışmaktadır. Ama dini (ve post modernizmi) bir kültürel fenomen olarak tanımlayarak, tam da post modernizmin bu özelliğini paylaşıp, onu yeniden üretir.
Bu post modernizm ile polemiği içinde orijinal olarak nitelenebilecek yanı; post modernizmi de kültürel bir fenomen olarak tanımlaması ve dini de kültürel bir olgu olarak tanımlayınca din ve post modernizmi eşitleşerek birbirine karşı konumlandırması; post modernizmi de din gibi ele almasıdır.
Bütün konuşmaya zaten bu ikili zıtlık damgasını vuruyordu.
Örneğin: “Uzun süre Tanrı'dan kurtulmaya çalıştıktan sonra, Batı'da postmodern kültür keşfedildi”
Veya
“İroniktir ki, postmodern kültür yerleştiği anda, iki tane uçak ikiz kulelere çakıldı."
*
Eagleton’a neler sormak isterdim?
Çok basit ve sade sorular:
Din’i İnanç anlamıyla ele alıyorsunuz. Acaba inanç diye bir sosyolojik kategori var mı?
Din’i inanç olarak ele almanın kendisi sosyolojik olarak nedir?
Din Kültürel bir olgu mudur?
Eğer öyle ise, bu anlamda Kültür’ü nasıl tanımlıyorsunuz?
Din’i Kültürel bir olgu olarak ele almanın ve öyle tanımlamanın sosyolojik anlamı ve açıklaması nedir?
Marksizm'in bir Din teorisi var mıdır?
Eğer var ise, Din’in sosyolojik (Marksist) bir tanımını birkaç cümleyle olsun yapar mısınız?
*
Bu soruları sorsam, hiç bir şey bilmeyen birine kimi alfabetik bilgileri tekrarlama durumunda mı olurdu? (Genellikle Batılı Marksistler ve entelektüeller farkında bile olmadıkları incelmiş bir ırkçılıkla öyle davranırlar.)
Yoksa “Hıristiyanlığın da bir karşı devrime uğradığı”; “Dawkins gibilerin yaradılış tartışması yaparken yaradılış hikâyesinin dünya üzerinde yaşamın çıkışıyla ilişkisi olmadığını anlamadığı” gibi akıllıca ve üzerine düşünüldüğü belli olan kimi önermeleri de olan bir Marksist olarak, Aydınlanma’nın ufku dışına çıkmaya çalışarak biraz düşünmeye ve sorgulamaya başlayabilir miydi?
Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.
Demir Küçükaydın
17 Nisan 2014 Perşembe




Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...