1 Eylül 2013 Pazar

Nişanyan’ın “Din ve Akıl Semineri”ne Hariçten Gazeller

Neredeyse bundan on yıl önce, 2004 Yılında “Tersinden Kemalizm – İsmail Beşikçi’nin Eleştirisi - Alevilik, Din, Ulus, Bilim ve Politika[1] başlıklı kitabımızda din konusundaki klasik yaklaşımları alt üst eden ve Din’i bir inanç olarak tanımlamanın, bunun için de bir akıl ve inanç (veya özel ve politik) ayrımı yapmanın[2], bu kategorileri toplumsal örgütlenmenin aracı olarak kullanmanın bizzat kendisinin modern toplumun dini olduğunu keşfetmiştik.
Bu keşfin bütün bilinenleri ve yaygın yargıları alt üst eden sonuçları vardı. Bu sonuçların en önemlilerini “Marksizm'in Marksist Eleştirisi” adlı kitabımızda ilk kez sistematik olarak açıklamayı denedik. Ayrıca çeştli yazılarımızda konuya tekrar tekrar dönerek, bu sonuçları sistemleştirme çabamızı sürdürdük.
Ne var ki, bu keşif maalesef gerek “Marksistler[3]”, gerek Marksist olmayanlar (Sosyologlar), gerek “Agnostikler”, gerek “Ateistler”, gerek “Materyalistler”, gerek “Aleviler”, gerek “Müslümanlar”, gerek “Laikler” vs. tarafından yok muamelesi gördü ve görüyor.
Sevan Nişanyan bu sene Şirince Köyünde “Din ve Akıl Semineri” düzenliyor. Bu seminere katılıp görüşlerimizi orada dile getirip bilim dışı kaygılardan arınmış olarak tartışmayı çok isterdik. Belki böylece tezlerimizi tartışma ve geliştirme olanağı ortaya çıkabilirdi.
Aynı tarihlerde “Karaburun Bilim Kongresi” diye bir etkinlik daha vardı ve orayı öne almanın daha doğru olacağını düşünmüştük.
Ancak “Karaburun Bilim Kongresi”ne sunduğumuz bildiri reddedilince[4] bunu fırsat bilip “Din ve Akıl” seminerlerine katılmayı aklımızdan geçiriyorduk. Ama sağlık sorunları el vermeyince o da yattı.
Bu durumda hiç olmazsa “Din ve Akıl” üzerine tartışmalara imkan ölçüsünde, dışarıdan gazel okumalarla bir katkıda bulunmaya çalışmaktan başka bir olanak kalmadı.
Belki bir ipucu ve yeni bir perspektif sunar diye, konuya ilişkin yazılarımızı bu bir hafta boyunca yayınlayacağız. Kimbilir belki birilerince tartışmaya değer bulunabilirler.
İlk olarak, bu seminerin en temelinde bulunan yanlışın, yani sosyolojik bir sorunu fiziksel, biyolojik veya epistemolojik bir sorun gibi tartışmanın kendisinin sosyolojik bakımdan nesnel olarak nasıl bir bilim dışılık ve gericilik anlamına geldiğine ilişkin eski bir yazımızı yolluyoruz. Aynı yanlışı Nişanyan ve Dawkins gibileri de yapmaktadır.
Yani soruyu “Din ve Akıl” (bu birçok durumda “İnanç ve Akıl”, “Din ve Bilim” diye de ifade edilmekdedir) diye sormanın kendisinin nasıl bilim dışı olduğu üzerine bir başlangıç.
Yanlış sorulara doğru cevaplar verilemez.
Umarız seminerdeki tartışmalarda görmezden gelinmez ve tartışılabilirler.
01 Eylül 2013 Pazar
Demir Küçükaydın

Yaradılış Teorisi, Tanrı ve Ulusçuluk[5]

Son günlerde Harun Yahya olduğu söylenen Adnan Hoca vesilesiyle yaradılış ve evrim teorileri sorunu gündeme geldi.
Ne var ki, bu sorun kanımızca yanlış tartışılmaktadır. Çok temel bir yöntembilimsel hata yapılmaktadır. Sosyolojik bir sorun, sanki biyoloji veya fiziğin konusu bir sorunmuş gibi tartışılmaktadır. Örneğin bugünkü Radikal’de İsmet Berkan TÜBİTAK’ın çevirdiği bir kitaptan alıntılarla yaradılış teorisine karşı argümanlar getirmektedir. Muhtemelen birçok sosyalist de materyalist olarak bu tür tartışmalara girmeye ve “bilimsel” veya “materyalist” açıklamalar yapmaya çok eğilimlidir.
Biz burada, bu yöntemin yanlışlığını tartışacağız.
Yaradılış teorisi de önü sonu bir teoridir, tıpkı evrim teorisi gibi. Onunla tartışma bizzat olgular ve bunların tutarlı bir açıklaması düzeyinde yapılabilir. Tıpkı, belli bir konudaki iki farklı bilimsel teori arasındaki tartışma gibi olabilir bu.
Yani yaradılış teorisini öne sürenlere karşı, yine onların da kabul ettiklerini söyledikleri olgular ve mantıki çıkarsamalarla cevap verilebilir. Çünkü yaradılış teorisini en son bilimsel verilerle kanıtlamaya çalışanlar, aslında bilimsel düşünce ve kanıtlama yöntemlerini zımnen kabul etmiş olmaktadırlar. Onlar kanıtlarını bu ölçülere uygun olduğu iddiasıyla getirmektedirler. Burada yapılması gereken, yine bizzat olgular ve iç tutarlılığı olan çıkarsamalarla bunun böyle olmadığını göstermektir.
Elbette bir bilim alanında bir parça bilgisi olanlar, ortaya atılan her teoriyi ciddiye almazlar. Çünkü dünya bir sürü otodidakt amatörlerle doludur ve bu tür teorilerin çoğu daha ilk adımda temel eğitim görmüş bir insanın bile yapmayacağı olgusal ve mantıksal hatalarla maluldürler.
Bu problemi şöyle bir örnekle açıklamayı deneyelim: Örneğin Matematikte, Fermat Teoremi gibi çözülmemiş bazı problemler vardır ve bunların çözümü için çeşitli bilim kurumları birçok ödüllü yarışma düzenlerler ve bu yarışmalara yüzlerce çözüm yollanır.
Başlangıçta gelen bütün çözümleri en iyi matematikçiler günlerce tek tek ele alıyorlardı. Ancak bir süre sonra görüldü ki, yollanan çözümlerin çok büyük bir bölümü, temel eğitim almış bir matematikçinin bile yapmayacağı temel ve çok basit hatalarla maluldü. Biçimsel bir eşitlik ilkesine uyup bütün bu yüzlerce en temel kriterlerden yoksun çözümü dünyanın en büyük matematikçilerinin incelemesi, o matematikçilerin büyük bir zaman ve emek kaybına sebep olmaktaydı. Bunun üzerine, çözüm yollamak için örneğin bir bilimsel dergide daha önce bir veya birkaç makalenin yayımlanmış olması gibi kriterler getirilmiştir.
Yani her teori de aynı değerde değildir. Yaradılış teorileri de aslında, amatör matematikçilerinki gibi en sıradan bir bilim adamının yapmayacağı bir sürü temel hatalarla ve mantıki çıkarsama yanlışlarıyla maluldürler ve o amatör matematikçilerinki kadar bile bir dikkat ve enerji harcanmasını gerektirmezler.
Ama bu yaratılış teorileri nedense, bilimin kendi ölçütleri ve ihtiyaçları açısından hiçbir özel dikkati gerektirmeyecek amatörce yargılarla malul olmalarına rağmen, aynı kategorideki diğer teorilerin hepsinden fazla bilinmekte ve tartışılmaktadırlar.
Bunun nedeni çok açıktır? Bu teorilerin böyle çok ve yoğun tartışılmasının nedeni, onların bilimsel değerlerinden değil, toplumsal ağırlıklarından kaynaklanır.
Bu bize otomatikman şunu gösterir aslında. Bu tartışma, bilimsel bir tartışma, ya da belli bir bilime ilişkin spesifik bir tartışma değil, politik ve ideolojik bir tartışmadır. Bu durumda yapılması gerekentartışmanın konusu: o yaradılış teorilerinin yanlışlığı ya da doğruluğu tartışması değil, o yaradılış teorilerinin, niçin böyle toplumda her zaman büyük bir taraftar kitlesi bulduğu olmalıdır.
Yani aslında tartışmanın sosyolojik bir boyutta, sosyolojik kavramlarla yürütülmesi gerekir. Sosyolojik bir tartışmayı ve açıklama gereğini, biyoloji veya fizik biliminin bir tartışması gibi ele almanın kendisi yanlıştır ve sözde bilimi ve materyalizmi savunanlar, yani yaradılış teorilerine karşı örneğin evrim teorilerini savunanlar, materyalizm ve bilim adına aslında sosyolojik bakımdan tam da idealist ve bilim dışı bir tartışma yürütürler. Varlığın düşünceyi değil, düşüncenin varlığı belirlediği; akli argümanların insanların tavırlarını belirlediği gibi idealist bir yaklaşımın bilinçsiz savunuculuğunu yapmış olurlar, doğa bilimlerinden kanıtlarla yaradılışın yanlışlığını kanıtlamaya çalışırlarken. Yani yaptıklarının nesnel anlamı, kendi sandıkları, yaptıkları ve iddialarının tam zıddıdır.
Ne demek istediğimizi açıklama için şöyle bir örnek verelim. Şu uçan daireler ve UFO’ları ele alalım. Uçan daireler ve UFO’lar fiziksel olarak var olmayan varlıklardır, yoktur böyle bir şey. Ama UFO’lar ve uçan dairelerin varlığına ilişkin düşünce ve kabul vardır. UFO’lar değil, UFO’ların gerçeklik olduğu düşüncesi ve kabulü gerçekliktir. Bu anlamda UFO’ların, fiziksel değil ama sosyolojik olarak var olduğunu söyleyebiliriz.
Siz istediğiniz kadar, uçan dairelerin olmadığına dair bilimsel kanıt getirin. Bu kimseyi ikna etmeyeceği gibi, gerçek sorunun, uçan dairelerin fiziksel varlığı değil bunların varlığına ilişkin düşünce ve inancın varlığı, onların sosyolojik varlığı olduğunu örtmüş olursunuz. Böylece bilimsel gibi görünen bütün çabalarınız aslında sosyolojik olarak, ele alınması gereken bir sorunu sosyolojik olarak ele almayarak, yani fizik bilimine ilişkin bir yöntem ve düşünce sorunuymuş gibi ele alarak, en temel bilimsel hatayı yapmış ve bilim dışına düşmüş olursunuz. Yani uçan dairelerin var olmadığına ilişkin fiziki argümanlar, sosyolojik bir olayı fiziki argümanlarla tartıştıkları için, sosyolojik bakımdan bilim dışıdırlar.
Yaradılış teorisi veya Tanrının varlığı da öyledir. Sorun yaradılış teorisi veya Tanrının var olup olmadığı değildir. Tanrıya veya yaradılış teorisine inananlar vardır. Yani yaradılış teorisi veya Tanrının varbığı fizik veya biyolojik değil, sosyolojik bir sorundur. Tanrının fiziksel olarak var olup olmadığı sosyolojinin konusu değildir. Ama tanrı fizik olarak var olmasa bile, sosyolojik olarak vardır, tıpkı UFO’lar gibi.
O zaman şu soru gelir gündeme: Niçin insanlar UFO’lara, Tanrının varlığına veya yaradılış teorisine inanmaktadırlar? Sorun olguları veya bilimsel teorileri bilip bilmeme sorunu değildir. Sorun, bilim karşısında Ortaçağ karanlığını savunma sorunu olarak koyulamaz. Sorunu böyle koyuşun kendisi bizzat sosyolojik bakımdan bir sorundur ve bizzat kendisi de sosyolojik bakımdan açıklanmayı bekler tıpkı Tanrıya veya UFO’lara inancın toplumsal bir gerçeklik olması ve açıklamayı beklemesi gibi.
Süpersonik jet uçaklarını kullanan pilotların nazar boncuğu taktığı bir çağda ve toplumda, (bu öyle ayrıksı bir olay da değil, modern toplumda yaşayan insanların büyük yüzdeleri böyledir) Tanrının varlığına veya yaradılış teorisine inanç sosyolojik bir gerçeklik olarak açıklanmayı bekler. Yaradılış teorisi veya Tanrı inancının belli çıkarları gizlediği, o çıkarları savunmanın bir aracı olduğu gerçektir ve doğrudur da birçok durumda. Ama bu o karmaşık gerçeğin sadece bir yönünü açıklayabilir. Nazar boncuğu takan Jet pilotları veya Windows’ta beş vakit ezan okuma programı yazan programcılar veya bu programları kullananlar ne olacak? ABD’de yaşayan insanların yarısı uzaydan gelen canlıların dünyayı ziyaret ettiğine inanıyor. Bunlar ne olacak?
Bu karmaşık problem açıklanmayı bekler. Bunun birçok farklı soyutlama düzeyinde ele alınması ve incelenmesi gerekir. Belli sınıfların çıkarlarının savunusu bir düzeydir. Bir toplumsal ve tarihsel umutsuzluk ve çıkışsızlık döneminde yaşanıyor olması bir başka düzeydir. Kapitalizmin üstyapısı ve dini olan özel politik ayrımının insan davranışlarına anlam ve düzen verebilecek bir ilkeyi getirme yeteneğinde olmaması bu nedenle kapitalizm öncesinin üstyapısından, özeli, yani politika ve ekonomi dışı insanların toplum halinde yaşayışını düzenlemek için ödünç alması ve onunla simbiyoz bir ilişkiye girmesi böyle bir açıklama teşebbüsünde bir başka düzeydir. Ama kanımızca en önemlisi şudur: kapitalizmin işleyebilmesi için insanların bir inancı veya değeri olması gibi bir ihtiyaç yoktur ama bizzat kendisi kapitalizmin ürünü olan birey ya da insanın tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar buna ihtiyacı vardır. Aslında kapitalizme ve onun üstyapısına derin bir isyanın dışavurumudur bir yaratıcıya veya yaradılış teorisine olan geniş inanç.
O zaman şu sonuç ortaya çıkar. Yaradılış teorisiyle mücadele, onu yaratan ve böyle yaygın kılan sosyolojik koşullarla mücadele olmak zorundadır. Yani yaradılış teorisiyle mücadele evrim teorisinin doğruluğuna ilişkin argümanlarla değil, kapitalizme karşı mücadeleyle olabilir. Bu ise her şeyden önce, kapitalist toplumun siyasi üstyapısına, dolayısıyla uluslara ve devletlere, ulusal sınırlara karşı bir mücadele olmak zorundadır.
Bir yandan evrim teorisi ile yaradılışçılığı eleştireceksiniz, diğer yandan uluslar ve ulusal devletleri savunacaksınız. Bu uluslar, bir yaratıcı veya yaratılış olduğu inancından daha mı bilimseldir?
Lenin, “Militan Materyalizmin Önemi” başlıklı makalesinde, Aydınlanma filozoflarının eserlerini yayınlamaktan söz eder.
Bugünün militan materyalizmi, yaradılış teorileriyle değil, uluslar ve ulusçulukla mücadele etmelidir. Ulusların ve ulusçuluğun nasıl yalanlar üzerine inşa edildiğini ele alan ve gösteren yazınla ittifak etmelidir tıpkı Lenin’in Aydınlanmacı yazarlarla önerdiği ittifak gibi.
14 Mart 2006




[1] Bu kitap ve sonra zikredilenler şu adreslerden indirilebilir: http://de.scribd.com/demiraltona ve http://issuu.com/demir/docs
[2] Kavramların analiz aracı olarak kullanımları ile toplumu örgütlemenin aracı olarak kullanımları farklıdır. Örneğin “politik” kavramı, bir analiz kavramı olarak da kullanılabilir. Ama hukuken, toplumu örgütlemenin aracı olarak politik olan ve olmayan ayrımı tamamen farklı bir anlamdadır. Burada analitik değil normatif kavram söz konusudur.
[3] “Marksist”lerin tavırlarının bir eleştirisi şu yazıda bulunabilir: http://demirden-kapilar.blogspot.de/2013/04/bir-tukenisin-iki-resmi-birinci-resim.html
[4] Neden reddedildiği bildirilmedi bu organizasyonun eleştirisini de ayrıca fırsat bulursak yapmayıdüşünmüyor değiliz.
[5] Bu yazı “Geleceği Geçmişten Geçmişi Gelecekten Kurtarmak – Denemeler” adlı kitabımızda yayınlanmıştır.  Uradan indirilebilir: http://issuu.com/demir/docs/demir_kucukaydin_-_denemeler_-_v-3

Hiç yorum yok:

Bir Devrimin Eşiğinde (4) – Robotlar Niçin Artı Değer Üretemez?

Bu yazı serisine gelince gerek sosyalist veya Marksist olduğunu düşünenlerin, gerek böyle bir iddiası bile olmayanların, üretici güçlerde...