2 Ekim 2011 Pazar

Kavrambaz'ın ilk yazısı - Kavrambaz Hakkında

Sevan Nişanyan, Taraf’ta yazdığı “Kelimebaz” ile Etimoloji veya Linguistik ile nasıl politika yapılabileceğinin dünyada belki de eşi benzeri bulunmayan nefis bir örneğini sunmuştu.
Sevan Nişanyan’ın bu ülkede yaşayan insanların şanssızlığı olan şansı vardı: Türkiye gibi, Türk Dil ve Tarih kurumlarıyla, birkaç yönden hafızasını yitirmiş veya yitirmeye zorlanmış bir ülkede yazıyordu.
Birinci şansı, bir Türk ulusu yaratabilmek için, Alman Emperyalizminin Hint yolunu açma hedefleri için yaratılmış Orta Asya ve oralardan gelen Türk ulusuna dair bir uydurulmuş bir resmi ve egemen Tarih anlatısını doğru kabul etmiş insanlara yazıyordu. Bu insanlar, eski uygarlıkları feth eden fatihlerin, hiçbir yerde, nüfusun yüzde beşinden veya onundan fazlasını oluşturmadığını; fatihleringenleri aynı kalsa bile; kültürel kotlarıyla feth ettikleri tarafından fethedildiklerini; yani Orta Asyadaki göçebelerin değil; kültürel ve genetik olarak binlerce yıldır bu topraklarda yaşamış insanların torunları olduklarını bilmiyorlardı. Yüzde doksanıyla genetik ve kültürel “soydaş”ları Azeriler, Özbekler veya Türkmenler değil, bugün düşman blledikleri Rum ve Ermenilerdi. Bu soydaşlık en sıradan, dolayısıyla en az değişen, en bildik kelimelerde en çarpıcı biçimlerde ortaya çıkıyordu.
Birinciye bağlı İkinci şansı, yüzyılın başlarında katliamlar ve sürgünlerle yok olmuş çoğu Hıristiyan halkların bu yok oluşunu unutmaya çalışmış ve hafıza kaybına uğramış insanlara yazıyordu.

Üçüncü şansı, Kelimebaz’ı, artık bir dile, dine ve ınka dayanan ulusların ve ulusçuluğun ömrünün iyice dolduğunun açığa çıktığı; “çok kültürlülük” veya “ulus devletin sonu” gibi bir “post modern durum”da; Kürt özgürlük hareketinin yükselişi dolayısıyla artık ülkeyi boğar hale geldiği bir dönem ve yerde yazıyordu.
Her sözcüğün tarihi, bir bakıma bu hafıza kaybına uğramış ülkenin insanlarına unuttukları veya unutmaya çalıştıkları geçmişlerinin bir çağrısı gibiydi.
Ve bu ülke, bugünkü dünyanın iktisadi ilişkilerine ve teknik gelişimin bu düzeyine ayak uydurmak istiyorsa bu geçmişin, “üzerine bir kabus gibi çöken” devleti ve sistemi ile bir hesaplaşmaya gitmek; onu değiştirmek gerektiğini hissediyordu.
Ama Nişanyan’ın radikal bir demokrat olan siyasi tavrına uygun olan etimolojik ve etimmolojik olduğu kadar da siyasi açıklamaları; bir yandan böyle bir değişimi isteyen ve artan gücüne paralel olarak politik iktidardan artık daha büyük pay isteyen; ama diğer yandan ezilen sınıflardan korkan, onlarla ilişkisinde deliye taşı andırmak istemeyen, yani radikal bir demokratik dönüşümden ve fikirlerden korkan burjuvazinin direncine takıldı.
Birden sahneden ve ramp ışıklarından uzaklaştırıldı. Kitapların, Facebook’ların, Blog’ların dünyasına gönderildi.
Demokratik bir hareketin, bu hareket içinde de İşçilerin ve Pleplerin ağırlığının yükselişi olursa, bu yükseliş tekrar Nişanyan’a ve Kelimebaz’a sahnenin ön saflarında yer açar. Ama  çoğunluk egemenliğinin demokrasi diye vaftiz edildiği bu günkü ilişkiler devam ederse bu durumun bir değişme şansı yoktur.
İşte, “Kavrambaz”a ilham veren Nişanyan’ın bu “Kelimebaz”ıdır. Ve aynı zamanda “Kavrambaz” adıyla “Kelimebaz”ı sürekli bir hatırlatma çabasıdır da.
Peki “Kavrambaz” nedir ve ne yapmaya çalışacak?
Alet işler el övünür” derler.
İmgeler sanatın; Kavramlar düşüncenin, bilimin aletleridir.
Bu nedenle, “imgeler çalışır duygular övünür; kavramlar çalışır düşünce övünür” denebilir.
Elinizde işinize uygun iyi ve gelişmiş aletler yoksa, hiçbir şey yapamayabilirsiniz. Bazan en sıradan küçücük bir aracın yokluğu aşılmaz bir engel olur. Ateş yakacak bir çakmak taşı ve kav, bir kibrit, bir çakmak yoksa örneğin donup ölebilirsiniz.
Kavramlar da öyledir. Elinizde (kafanızda) kavramlar yoksa, olayların özünü kavrayamazsınız, anlayamazsınız. Kavramlarınız ne kadar dakik ve gelişmişse, ne kadar derindeki ilişkileri ifade ediyorsa, olayların o kadar derinine nüfuz edebilir; o kadar derin anlayabilir, o kadar doğru öngörülerde bulunabilir ve tavırlar alabilirsiniz.
Üretici Güçler son duruşmada insanın kullandığı aletlere indirgenebilir. Aletlerin değişimi o aletlerle üretmeyi sağlayan ilişkilerin değişimini, o ilişkilerin değişimi de toplumların değişimini belirler.
Buna paralel olarak, olgular hakkında bildiklerimiz, kavramlarımızı; kavramların değişimi de düşüncelerin değişimini belirler diyebiliriz.
Kavramlar fikirlerin, görüşlerin yapı taşlarını oluşturur. Kavramları incelemek bir canlının anatomisini; bir toplumun maddi üretim temelini incelemek gibidir.
Her isim, sıfat, eylem, yani her sözcük bir kavramdır. Her kavram aynı anda hem böler hem birleştirir. Yeşil dediğiniz an yaşil’i diğer renklerden ayırır, bölersiniz. Ama aynı zamanda bütün yeşil şeyleri de birleştirmiş olursunuz.
Ama her bölmenin bir birleştirme olduğu; yani bölme kavramının aslında kendi zıddı olduğu daha da derin bir diyalektik kavrayışı gerektirir.
Nasıl anatomide biçimsel olarak birbirine benzeyen, benzer işlevleri olan organlar çok farklı yapılara sahip olabilirlirse, (örneğin bir balina ve bir balığın kuyruğu ve  yüzgeci birbirine benzer ama bunlar anatomik olarak çok farklı yapılarda organlırdır.) düşüncede de kavramlar benzer özellikler gösterirler toplumsal veya düşüncedeki işlevleri bakımından. Ancak kavramların anlamları üzerine derin analizler onların dış benzerlikleri ardındaki derin farklılıkları bize gösterebilir.
Buna kavramların kavramsal analizi denilebilir. Kavramlar ne kadar dakik, gelişkin, öze değin ise, kavramların kavramsal analizi, yani düşüncenin kendi üzerine düşünebilmesi de o kadar öze değin olabilir.
Ama burada bir “fasit daire” ile de karşılaşılır. Kavramsal araçlarınız sınırlı ve yüzeysel olduğu için kavramları da daha derin, gelişkin ve dakik olarak tanımlayamazsınız; kavramları daha derin, dakik ve geleşkin olarak tanımlayamadığınız için de kavramsal araçlarınızın yetersiz olduğunu göremezsiniz.
Bu tıpkı fakirlikten çıkmaya çalışan bir toplumun çıkmazına benzer. Aletler geri yani emek üretkenliği düşük olduğu için yeterince bol artı ürün elde edilemez, yeterince bol artı ürün elde edilemediği için de emek üretkenliğini arttıracak aletler edinilemez, geliştirilemez ve yoksulluktan çıkılamaz. Yoksul olduğunuz için yoksul olmaya devam edersiniz; yoksul olduğunuz için daha çok israf edersiniz. Halkın binlerce yıllık tecrübesiyle anlayıp dediği gibi: “Zengin dağdan aşırır, fakir düz yolda şaşırır.
Bu nedenle, bu fasit dairelerden çıkış ya da kurtuluş için tarihteki büyük toplumsal sıçramalarda olağanüstü koşulların, dış etkilerin, doğal koşullardaki istisnai durumların ve zorlamaların her zaman büyük önemi olmuştur. Gerek insan türünün evriminde, gerek Neolitik Devrim gibi büyük sıçramalarda, sıçrama için özel şartlar sağlayan doğadaki özgül koşulların ve değişmelerin büyük önemi görmezden gelinemez[1].
Benzer şekilde toplumda bir topluluğun dışındaki gelişmeler genellikle bu ilk sıçramayı, itkiyi, birikimi sağlarlar ve fasit daireyi kırabilmenin koşullarını oluştururlar.
Verimli Hilal’de hayvan ve bitkiler ehlileştirilmeseydi, Mezopotamya’nın balçıklarında uygarlığa geçilemezdi. Subtropikal ırmak boylarında uygarlıklar kurulmasaydı bir dünya ticareti gelişemezdi. Ve bir dünya ticareti gelişmeseydi, Kaptan Drake’nin korsanlıktan elde ettikleriyle uzak dış ticarete; uzak dış ticaretten elde edilen sermaye birikimi olmasa ve yine bu ticaret için koyunlar insanları yemese, şehirler üretim araçlarından “özgürleşmiş” “Özgür işçilerle” dolmaz ve kapitalizme geçilemezdi. Benzer bir süreçle Osmanlı’da kesim düzeniyle topraklarından olanlar şehirlerde işçi değil; dağlarda Celali olur. “Şelaleye / düşmüştür / zeytinin dali / celaliyim / celalisin / celali” Cemal Süreyya nam kişinin dediği gibi.
Belki de bu eksojen, dış etkinin büyük sıçramalardaki belirleyiciliği nedeniyle bütün peygamberler muhacirdir. “Muhacirlik peygamber zanaatıdır” diye boşuna konuşmamıştır  halk bilgeliği. İbrahim dışardan gelir, Urfalıdır. Musa Firavun’un sarayında büyür. Muhammet Şam’a ticaret yollarında manevi birikimini yapar; Medine’ye kaçar, Muhacir olur;  İsa’ya atfedilen “Kimse doğduğu yerde peygamber olamaz” diye bir söz vardır.
Kavrambaz da Türkiye’nin entelektüel ortamı ve yaygın kavram kullanımları karşısında biraz bu “fasit daire”den kurtarmaya çalışan bir “eksojen” bir dış etki gibi işlev görmeye çalışacaktır. Bu eksojen etki, Dünya işçi hareketi ve Marksizmin büyük Aydınlanma devriminden beri, onun kazanımlarına hem sahip çıkarak hem de eleştirerek geliştirdiği kavramsal araçlar olacaktır. Nasıl Verimli Hilal’in ova ve yaylalarında hayvan ve bitkiler ehlileştirilmese, Aşağı Mezopotamya’nın balçıklarında medeniyete geçilemez idiyse; Marksizmin (Diyalektik sosyoloji) şu iki yüzyılda geliştirdiği kavramsal araçlar olmadan da Türkiye’nin entelektüel dünyası; Türkiye aydınlarının ve demokratlarının, burjuvazinin kavramlarının balçıklarından çıkabileceğe benzemiyor.
*
Türkiye’nin entelektüel hayatına, Murat Belge ve Birikim ekolünün çekirdeğini oluşturduğu bir çevre ve eğilim egemendir. Bunların ideolojik ve kültürel etkisi, suya atılan bir taşın etrafında oluşan daireler gibi adım adım tüm ülkenin bütün düşünce hayatına yayılırlar. Bu da özellikle herkesin kullandığı kavramlar aracılığyla olur.
Şu son kırk yılda ülkenin düşünce hayatına bir bakılsın, en kritik anlarda en önemli kırılmalar hep bu çevreden gelir.
Bu çekirdeğin temel bir özelliği vardır. Kendisini daima geri olana göre tanımlar ve insanların kendisine göre geriliğini bir silah olarak kullanır. Gerilikle mücadele eder gibi yapar ama aslında o geriliğe yaslanır ve o geriliği besler.
Ne demek istiyoruz? Önce bunu açıklayalım ve en azından bir örnek verelim.
Gramsci, ezilenlerin fikirler savaşı (teorik savaş, ideolojik savaş) ile politik ve askeri savaşı arasındaki çok temel bir farka işaret etmiştir bir yerde. Fiziki savaşta, güçlerin en irisini düşmanın en zayıf ve yaralanabilir yerine yığmak tayin edici önemdedir. Ama der Gramsci, ezilenler açısından fikirler savaşanda tam tersi olmalıdır. Bir fikrin en aptal, en çapsız, en geri temsilcilerini değil, en gelişkin, en yetkin, en kaliteli savunucu ve temsilcilerini hedef alıp onlara eleştiri yöneltilmelidir. (Hatta böylesi yoksa bile olası ama var olmayan böyle bir rakip yaratılıp o eleştirilmelidir.) Ezilen yığınların geri yanlarına hitap etmeyen, aksine o geri yanlarla mücadele edip, ezilenleri geliştirmek isteyen, yani devrimciler, Marksisteler, böyle davranır ve böyle davranmak zorundadır.
Açın bakın, Murat Belge’den Ömer Laçiner’e; Halil Berktay’dan Etyen Mahçupyan’a bütün bugünkü Türkiye’nin düşünsel ve entelektüel hayatına damgasını vuranlara, bunların hepsi, tam da Gramsci’nin dedeğinin zıttını yaparlar; kendilerini en gerilere göre tanımlarlar. Kendilerinden ileri olanı hiçbir zaman hedef almazlar; yokmuş gibi yaparlar.
Bunun elbet tarihsel ve sosyal bir temeli de vardır. Bu vesileyle bu tarihsel ve toplumsal temele de değinmek gerekir burada biraz. Yoksa Hem mücadele edeceğimiz bu eğilimin hem de Kavrambaz ile yapmaya çalışacağımızın niçin mümkün ve gerekli olduğu anlaşılamaz.
Modern çağda, hele yirminci yüzyılda, İşçi Sınıfı’nın örgütlerinin ve mücadelesinin gücü ile elde ettiği haklar sonucu Sınıfta radikalizmden bir uzaklaşma; bir pembeleşme; bir “mora kayma”, bunun ayrılmaz bir zıttı olarak da Küçük burjuvazinin de yoksullaşması ve çözülüşüne bağlı olarak, bir radikalleşmesi ve bir “kızıla kayma”sı vardır. Bu iki sıt yöne eğilim hem dünya çapında (İleri ülkelerde refıormizm, sosyal devlet, Keynezyanizm; geri ülkelerde devrimci ve radikal hareketler; Türkiye’de işçilerin reformist burjuvaziyi, Küçük burjuvazinin Radikal hareketleri desteklemesi) görülebilir. Bu nedenle politik arenayı Reformistler ve Radikaller doldurur. İşçi hareketi bile bunlar arasında bölünür. Herkes sosyalisttir görünüşte ve herkes İşçi hereketinden söz eder ama aslında bağımsız bir programı ve gücü olmadığından işçi hareketi yok; burjuvazi ve küçük burjuvazi arasında bir mücadele vardır.
Bu “kızıla kaymaya” uğrayan küçük burjuvazi, sadece iktisadi konumuyla burjuvazi ve işçi sınıfı arasında yer almaz. Sınıfların bir de tarihsel ve kültürel konumlanması vardır. Tarihsel ve Kültürel konumlanmasıyla Küçük Burjuvazi, geçmiş üretimin yadigarı olduğu için, modrn üretimin ürünü olan ve onu da aşmaya yetenekli işçi sınıfınarasında değil; burjuvazinin ötesindedir; işçi sınıfına burjuvaziden bile daha uzaktır. Yani iktisadi konumuyla burjuvazi ve işçi sınıfı arasında yer alan İşyçi Sınıfının reformistleşmesine paralalel olarak radikalleşen Küçük Burjuvazi, tarihsel ve kültürel konumlanması ve özellikleriyle işçi sınıfına burjuvaziden bile daha uzaktır.
Bu biraz, bir uygarlık dini olan İslam ulemasının, uygarlığa uzak neolitik köy komünü dinindeki Aleviler için, “Müslüman olmak için önce Hıristiyan olamları gerekir” demelerine benzer. Gerçekten de Alevilik, yazıya yani uygarlığa ve sınıflı topluma geçememiş köy komünlerinin “kitapsız” dini olarak, Müslümanlığa, bir “kitaplı” “Hak dini”, yani yazıya geçmiş toplumların uygarlık dini, olan Hıristiyanlık’tan bile daha uzaktır.
Benzer şekilde, küçük burjuva sosyalizminin de gerçek bir işçi sosyalizmi olabilmesi için, önce burjuva sosyalizmi olması, sonra bu burjuva sosyalizmini de eleştirip aşması gerekir. Bu ise çoook uzun bir yoldur. Bu nedenle Küçük burjuvaziden yaratıcı hiçbir Marksisit teorisyen çıkmamıştır. Marks dahil bütün büyük teorisyenler Burjuvazinin kültürünü de içselleştirmiş, kapitalist toplumun eşitsizlikleri ve yabancılışmaları karşısında işçi hareketinin de yükselişiyle, İslam’ın “kendi nefsine karşı szavaş savaşların en kutsalıdır” dediği türden ruhsal ve entelektüel derin iç mücadelelerle, burjuva dünyasından kopmuş insanlardan çıkar.
Radikalleşen küçük burjuvazi yirminci yüzyılda kendisini, politik ve ideolojik olarak Sosyalist bir terminoloji ve bayrakla ifade etmiştir. Ve burjuvaziyle farkını vurgulamak için, burjuvazinin ufkunu aşacak kavram ve kurumlardan yoksun oldukları için; o ufkun içinde burjuvaziyle olan farkı ifade edebilmek için, özellikle mücadele biçimleri ve sembollerde radikal olurlar[2]. Ama özünde, burjuva uygarlığının kurum ve kavramlarından uzak oldukları için, burjuvazinin ufku içinde kalırlar.
İşçi sınıfı ise, burjuvaziyle savşında mücedele biçimlerine ve sembollere değil; içeriğe, kavramlara, programa, yani özdeki radikalliğe önem verir. Ama ortalık, reformistleşmiş bir işçi sınıfı ve radikalleşmiş bir küçük burjuvaziyle dolu olduğu için, bu eğilim, Marks’ın devrim köstebeği gibi, hep görünmez ve yer altında kalır. Elbette burjuvazinin kasıtlı engellemelerini burada ayrıca zikretmeye gerek yoktur.
*
İşte, yukarıda adı örnek olarak sayılan başta M. Belge vs., Türkiye’nin (aynısı dünyada da geçerlidir) entelektüel dünyasında belirli bir egemenlik kuranlar, hep bu küçük burjuvazinin kültür ve Marksizmini, Marksizm veya sosyalizm olarak hedefe alırlar. (Aslında kendileri de oradan gelmişlerdir çoğunlukla. Gençliklerinin radikal zamanlarında, küçük burjuva radikalizminin saflarında keskin Marksistlik yapmışlardır.)
Ama böyle yaparak, insanların geri yanlarına hitap etmiş olurlar. Ama sadece bu kadar da değil. Küçük burjuva radikalliği ile bu çatışma aslında fiilen Marksizme ve İşçi Sınıfı sosyalizmine ve programına karşı bir “Susuş Komplosu” olur; onu gözlerden uzak tutmaya; önemsiz göstermeye, gündemden düşürmeye de yarar.
*
Kendimizden bir örnek verelim. 1974 veya 1975 yıllarında, kitle hareketinin yükselişinin eşiğinde; Murat Belge bir Kıvılcımlı Eleştirisi yazdı. Bu eleştiri hem yükselen küçük burjuva radikalleşmesinin eğilimlerine (örneğin Kurtuluş bir çok görüşünü aldığı Kıvılcımlı’yla hem bir hesaplaşmadan kaçtı hem de bu kaynaklarını gizledi.) hem de Portekiz ve Vietnam devrimlerinin başarısından hız alan içini boşalttığı, “Doktorcu”luktan kurtulmak ve Sovyet rüzgarlarıyla yelkenlerini doldurmak isteyen TSİP için iyi bir bahane oldu.
Murat Belge’nin bu eleştirisi çıkıp da kimse cevap vermeyince, biz iş başa düştü deyip, genç bir sosyalist militan olarak Türkiye’nin bu en iyi yetişmiş aydınlarından biri olan Murat Belge’nin alfabetik düzeyde bile Marksizmi bilmediğini gösteren; onun bütün tez ve eleştirilerinin yanlışlığını gösteren bir eleştiri yazdık.
Görmezden geldi. Çünkü bu yazı onun tipik olarak hedefe aldığı, küçük burjuva sosyalizminin dogmatizminden çok uzaktaydı. Eleştirseydi, hem zayıflığı görülecek hem de hiç de gündemleştirmek istemediklerinin gündemleşmesine hizmet etmiş olacaktı. Bir teorinin toyca savunuluşlarını ele alıp eleştirmek elbette çok daha kolaydı.
Ama bu davranış, ezilenlerin geri yanlarına hetap etmiş; Gramsci’nin dediği gibi bir görüşün en iyi değil, en ucuz temsilcilerine; yani rakibinin en güçlü değil en zayıf yanına yönelmiş olmakla damgalı oldu. Türkiye sosyalistleri ve entelektüel hayatı için, M. Belge’nin sözde işini bitirdiği Kıvılcımlı, unutuldu, gündemden düştü ve bilinmez kaldı.
Ya da seksenlerin ikinci yarısı göz önüne getirilsin. Sosyalistler ilk kez Stalinizmle hesaplaşmaya eğilim gösteriyorlardı. Klasik Marksist gelnekle ve onun temsilcisi olan Troçkist denen gelenekle tanışıyorlardı. Batı Marksizmi yavaş yavaş keşfediliyordu. İşçi ve Kürt hareketinin senkronize bir yükselişi başlar gibiydi. Birbiri sıra sosyalist teori dergileri yayınlanıyordu.
Belge’nin çıkardığı Gündem dergisi Demirel’leri demokrasi havarisi yaparak, bugün piyasayı kaplayan bir yığın saçma sapan kavramı piyasaya sürerek, bu günkü ideolojik iklimin neredeyse bütün kavramlarını ortaya attı ve tedavüle çıkardı.
Aynı günlerde Avrupa’da çıkan Devrimci Marksist dergisinde bunlar eleştiriliyor ama bütün bunlara hiçbir zaman cevap verilmiyordu. Sosyalizmin dogmatik ve ilkel savunucuları hedef yapılarak geri yanlara hitap edilmeye devam ediliyordu. Onlar eleştirilerek sosyalizm eleştiriliyordu. Onlara karşı sosyalizmi savununlar yok sayılıyordu.
Bu eğilim, bu stil aynen bu gün de devam etmektedir. Örneğin açın Halil Berktay’ın yazılarına bakın. Kolay hedeflere, yaygın basit yanlışlara yönelmiştir. Ama bunları hedef alarak asıl daha tehlikeli ve büyük yanlışları egemen kılmaktadır. Aslında onların Marksizm diye saldırdıkları kendi küçük burjuva radikalliklerini yaşadıkları zamanın Marksizmidir. O zaman da Marksist değillerdi şimdi ona saldırırken de.
Fakat ortada öylesine muazzam bir ideolojik ve kültürel bir egemenlik vardır ki, politik olarak bunlara karşı olanlar bile, ki bunlar küçük burjuva radikalizmini ifade ederler burjuva liberalizmi karşısında, karşı olduklarının kavramlarıyla düşünürler. “Jakoben”; “Ulus Devlet”, “Ötekileştirmek” gibi bir yığın kavram bunların da dilinden düşmez. Aslında bunda şaşılacak bir durum da yoktur. Küçük burjuva radikalizminin, Burjuvazinin ve onun reformizm ve liberalizminin ufkunu aşyamamamsının bir somut görünümüdür de bu.
“Kavrambaz”, işte bu kavramları alacak ve tek tek hepsinin ne kadar saçma ve yanlış içeriklerle dolu olduğunu veya doldurulduklarını gösterecek. Bütün bu kavramları piyasaya süren Belge’lerin, Berktay’ların, yani liberallerin birer eleştirisi de olacaktır bu yazılar zımnen.
“Kelimebaz”, nasıl askeri bürokratik oligarşinin artık iyice çağ dışına düşmüş egemenliğine karşı demokrasi cephesinin bir ideolojik mücadele aracı olduysa; Kavrambaz da, Burjuva liberalizmine ve reformizmine karşı radikal demokrasinin olduğu kadar; İşçi ve sosyalist hareketinin 150 yıllık birikimlerinin burjuva dünyasına ve egemenliğine karşı mücadelesinin bir aracı olmaya çalışacaktır.
Demir Küçükaydın
29 Eylül 2011 Perşembe






[1] Afrika’daki göller bölgesinden Antakya’nın Simon Dağı’na ‘(Samandağ) kadar uzanan fay hattının ve bu hattaki yükseltilerin oluşumunun, Afrikadaki bitki örtüsü ve iklimde yaptığı değişiklikler, ağaçlarda meyvalarla yaşayan maymun ve insan atalarının savanlarda yaşamaya başlamasına, ayağa kalkmaya, ağaç dallarını kavrayışın taşı ve sopayı kavramaya ve sonu insana varan değişik maymun türlerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. On bin yıl önce son buzul çağının sona ermesiyle, Verimli Hilal’deki iklim ve bitki örtüsü değişikliğinin de neolitik devrimin başlamasıyla ilgisi görmezden gelinemez.
[2] Türkiye ve dünyadaki neredeyse bütün teorik tartışmaların mücadele biçimlerine hapsolması bu nedenledir. Ta “Tepeden mi aşağıdan mı?”, “Halk savaşı mı Sovyetik Ayaklanma mı?”, “ Parlamenter mi, silahlı mı?” gibi tartışmaların gündemi belirlemesinin nedeni hem küçük burjuvazinin iktisadi olarak kızıla kayması, hem de ztarihsel ve kültürel olarak burjuvazinin karyşısında daha gelişkinbirprogram ve kavram sistemiyle çıkamamasıyla ilgilidir. Sloganların da bütünüyle programatik değil de rozet karakteri taşıması yine bu nedenledir. Mahir, Hüseyin, Ulaş; Kurtuluşa kadar Savaş”tan “Tek ol devrim”e veya “…mız, söke söke alırız”a kadar hepsi. Bugün de yine tartışma” Jakoben mi Demokratik mi?” gibi formülasyonlarla aynı biçimde sürmektedir.

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...