11 Ekim 2011 Salı

Bir Dönemin ve Bir Kuşağın ve Bir Çevrenin Aynası Olarak Ziya Yılmaz

5 Ekim günü ““Kürt Sorunu”ndan Türk Sorununa – Kongre Girişimi İçin Bir Durum Değerlendirmesi” başlıklı yazıyı bir an önce bitirmeye çalışırken, bir ara yorulup küçük bir ara vermek için Facebook’a baktığımda, Sayın Sait Tabak’ın “ziya yılmazı -4- ekim akşamı,, maltepe-süreyyapaşa ğöğüs hastanesinde kaybettik. başımız sağolsun. siz niğde cezaevinde beraber yattınız sanırım. anılarınız çoktur. Selamlar” şeklindeki mesajı ile karşılaştım.
Mesaj yollanalı epey olmuştu. Cenazenin ne zaman kalkacağını yine mesaj olarak sordum. Hemen bir cevap görmeyince, herhalde çıktı diye düşündüm. Cenazenin ne zaman nereden kalkacağını bilseydi yazardı her halde diye düşüdüm.
Ziya Yılmaz ile yıllarca Niğde’de Cezaevinde yatmıştık. Özellikle Niğde’ye gittiğimiz ilk yıl, oldukça yakın olduğunuz bir dönem olmuştu. Her gün saatlerce konuşurduk. Konuşabileceğim tek kişiydi adeta. Sonra yavaş yavaş konuşmalarımız azalmış, teorik ve siyasi diyalogumuz bitmiş, karşılıklı saygılı ama bir merhaba veya gündelik yaşama ilişkin bazı konuşmaların ötesinde bir ilişkimiz kalmamıştı. Niğde’den ayrıldıktan sonra da bir daha görmedim. Uzaktan haberlerini alıyordum. Karadeniz’in öncülerinden, Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinin tarihinde bir yeri olan bu hapishane arkadaşımı uğurlamayı çok isterdim. 

 “Saat 12’de Göğüs Hastanesi B Blok önünde” toplanılacağını okuduğumda ise, artık vakit çok geçti. Ziya Yılmaz’ı uğurlamak kısmet olmadı. Ama kendime söz verdim, en azından bir yazıyla uğurlamak için. Bu, gidemediğim uğurlamanın eksikliğini biraz olsun doldurmasını dilediğim bir uğurlama yazısıdır.
*
Bu yazıyı yazmadan önce biraz İnternet’te araştırma yaptım kim neler yazmış diye. Aynı haberlerin hep tekrarı. Birkaç kısa uğurlama yazısı vardı. Görebildiklerimden özellikle anmaya değer olanlar terzi Fikri’nin oğlunun ve Erden Akalın’ın yazılarıydı. Bianet’te de Bingöl ve Niğde’de yatmış, çıkaramadığım bir arkadaşın kısa yazıları vardı. Galiba hepsi bu kadardı. Üzüldüm bunca yoksulluğa.
Ziya Yılmaz daha uzun ve ayrıntılı bir uğurlama yazısını hak etmez miydi? Bence ederdi. Bunu yazabilecekler arasında “zurnanın son deliği” olabilirim en fazla.
Ama kimse yapmamışsa, iş başa düştü deyip, biraz olsun bu eksiği doldurmayı deneyeyim bari.
Vedalaşamadığım Ziya Yılmaz’a veda edeyim.
*
Ama artık vedalaşamıyoruz bile.
Herkes bir yerlere dağılmış bulunuyor. Altmışlı ve yetmişli yılların devrimci dalgasının yükselişinde politize olup radikalleşmiş kuşak ve şimdi her gün biraz daha küçülen bir küme olarak bizlerin, eski dostları, arkadaşları ve yoldaşları uğurlamak ve bu uğurlamalar vesilesiyle olsun bir araya gelmesi, neredeyse olanaksız.
Bir toplu uğurlama için, cenazenin bazen birkaç gün beklemesi gerekir. Bu da bir yandan yakınları için ciddi bir sorun olabilir; diğer yandan, gerek hukuki, gerek iktisadi, gerek dini bir çok engelleri de var.
Bizlerin durumuna ve ihtiyaçlarına uygun bir gelenek başlatmak gerekiyor belki. Bizlerle birlikte son bulacak kısa ömürlü bir gelenek.
Cenazesiz uğurlama törenleri düzenlemek gerekiyor.
Aramızdan ayrılan arkadaşlarımızı, dostlarımızı, ilk elde ulaşılabilenlerin en seri şekilde uğurlaması elbet bir gereklilik. Ama bu uğurlayanların ve diğer yakınlarının, cenaze olmadan bir başka ve gerçek uğurlama tertiplemesi ve bunu duyurması ve örgütlemesi de gerekiyor.
Modern hayatın zaman bırakmamışlığı, mekansal dağınıklık, hatta  sağlık sorunları böyle yeni bir biçimi giderek zorunlu kılıyor. Bir uğurlamalar aynı zamanda bizler için hem aramızdan ayrılan arkadaşımıza bir toplu veda, hem de birbirimizi görmek için bir vesile olabilir ve olmalı.
İnsan oğlu ateşin çocuğudur. Biyolojisini ateş belirlemiş, ateş, hiçbir canı ateşe dokunamadığından onu dokunulmaz kılarak bu zayıf canlı türünün varlığını sürdürmesini sağlamış, hazmın zor kısmını hallederek beynin gelişimi ve çenenin küçülmesinin koşullarını yaratmıştır. Ateştir insanı ilk her iklimde yaşayan, giyinen ve de mezarı olan ilk canlı yapan.
Kıtlık içinde yaşayan insanın, ölenleri bir yiyecek olarak görmeyip, yaşatmaya devam etmeleri ve onu gömmeleri, ölüme meydan okumak ve birlikte yaşamayı sürdürmekten başka nedir ki? Ölenler ruhlarıyla ölmezler, yaşayanların arasında yaşamaya devam ederlerdi. (Yaşayanların ve ölülerin yerlerinin ayrılması çok sonradır. Yaşayanlar ve ölüler önceleri hep birlikte yaşarlardı. Muhammet bile evinin tabanına gömülmüştü.)
Artık öldüğümüzde ölüyoruz, ruhumuz da ölüyor. Bu dünyada ruhlarımızı yaşatabilecek yerler ve ilişkiler yok artık. Ama sıcak bir veda töreninde bu ruhları bir süreliğine olsun ağırlayamaz mıyız?
Elbette bizler, atalarımız gibi artık yaşadığımız yerlere gömemeyiz dost ve yakınlarımızı. Ya da şehrin veya köyün yakınında ölüler gettosuna (Mezarlık), ölüler şehrine (Nekropol)  kapattıklarımızı ara sıra ziyaret de edemeyiz. Artık mezarlıklar şehirlerin çok uzağında varoşlar gibi dağları taşları kaplıyorlar. Hele modern şehir hayatı, hele hele büyük şehirler ölülerimizle birlikte yaşamaya değil, onları uğurlamaya bile imkan vermiyor.
Ama en azından türümüzün ataları kadar yaratıcı ve esnek olup yeni biçimler bulamaz mıyız?
Örneğin, “Veda Seremonileri” düzenleyebiliriz.
Bunun alel acele bir cenazeyi kaldırmaktan çok daha insani olduğunu; kaybedileni yaşatmaya devam etmenin daha iyi bir yolu olduğunu düşünüyorum.
Hatta geride kalan dostlarımıza bir selam çakıp onların hoş bir vakit geçirmelerini istiyorsak, bunun için gerekli organizasyonu veya bunun olanaklarını ölmeden önce kendimiz hazırlamayı deneyebiliriz.
Geçenlerde duydum, nerede ve kimdendi unuttum. Bir küçük kasabada vefat ediyor adam. Dostları geliyorlar, gömüyorlar ve sonra bir meyhaneye gidip oturup anıyorlar. Tam hesap ödemek için davranırlarken, meyhanenin sahibi, ölen arkadaşlarının hesabı ödediğini söylüyor. Nasıl olur diyorlar. Ölen arkadaşları, cenazemden sonra nasıl olsa buraya gelirler, toplu halde içerler, konuşurlar diye düşünüp, meyhaneciye muhtemel masrafların parasını peşinen ödemiş.
Biraz böyle bir hazırlık gerekiyor.
Eskiden insanlar tam da böyle yaparlardı. Sarık, bunun bir başka, zamanına göre en uygun ve somut biçimiydi.
Sarık aslında kefen bezidir. “Yani ben ölüme hazırım, bu dünyada alacağım vereceğim yoktur. Ölümümden sonra tek borcum bir kefen bezi olabilir. Onu da başıma sarmışım, başımda taşıyorum” anlamındadır.
Ama tarihte bir çok kereler görüldüğü gibi, en soylu ve en eşitlikçi bayrakların bile sınıf egemenliğinin bir aracı olduğu bu dünyada, sarığın da anlamı tam zıddına döner. Dünya malına ilgisizliğin de bir sembolü olan, herkesi eşitleyen ölümün sembolü kafaya sarılmış kefen, içine bir kovuk sokularak, ihtişamın, ölümlülerin kaderi üzerinde hüküm vermenin, imtiyazların bir aracı haline getirilmiştir medeniyetler ve Dövletler tarafından. Kavuk ne kadar büyük ve ihtişamlıysa o kadar tersine dönmüştü sarığın anlamı.
Bugünkü dünyanın “kefen bezi” (sarığı), dostların yapacağı bir veda töreni için bir kenara üç beş kuruş ayırmak olabilir mesela.
Bu veda törenlerine bir başka açıdan da gerek var. Çoğumuz ateistiz. Kimimiz sorun etmese de çoğumuz için bir ateist olarak istediği şekilde gömülme şansı yok. Her şeyden önce bu Müslüman Sünnilikle ve “Hak Dinleri” denen ibrahimi dinlerle tanımlanmış bu devletin yasaları ve organizasyonu buna olanak tanımıyor. Karınız Hıristiyan  ve siz Müslümansanız örneğin, aynı mezarlıkta yatamazsınız. İnancınız Hindularda olduğu gibi cesedinizin yakılmasını emrediyorsa örneğin, cesedinizi yaktıramazsınız. Sözüm ona laik Türk devletinde bütün bunlar yasaktır.
Ayrıca ölenin kanunen son sözü söylemeye yetkili aileleri ve onların istekleri de var. Bu isteklere saygısızlık yapmaktan çekinme gibi nedenlerle, bir çok sosyalist veya ateistin cenazesi istediği gibi kalkmıyor.
Biraz da bu nedenle, bir ateist ve/veya sosyalist gibi gömülemesek de bir ateist ve sosyalist gibi uğurlanabiliriz en azından. Herkesin gidenin ardından bir anısını anlattığı, sevdiği müzikleri beraberce dinlediği ve söylediği; eski resimlere baktığı, varsa video veya filmlerini seyrettiği bir veda töreni sosyalistlere daha denk düşmez mi, daha insani olmaz mı?
(Bu vesileyle burada bu beklentimi ifade etmiş olayım. Öldüğümde, hala işe yarayanları varsa, bütün organlarım organ bankasını bağıştır. (Bağış kartını, kefen bez gibi sürekli yanımda taşıyorum.) Kalanları yani cesedi de en yakındaki tıp fakültesine kadavra olarak bağışlıyorum. Özetle benim Tabutum, dolayısıyla Cenaze Törenim ve Mezarım olmayacak.Bu nedenle Mezarlığa da gidilmeyecek. Ama arkadaşların veda törenini bahane edip, “gönül sohbet ister veda bahane” diyerek bir araya gelmelerini, onların hoş bir vakit geçirmelerine vesile olmayı isterim doğrusu. Bunun için gerekli “kefen parası” bir kenara ayrılmıştır.)
Ziya Yılmaz için başlamıştım ama çoktandır yazmak istediğim ve Ziya Yılmaz’ın ani ve hızlı cenaze töreni nedeniyle yakıcılığını bir kez daha duyduğum bu problemleri dile getirmeden edemedim.
*
1965 seçimleri sonrasının TİP’i Anadolu’nun her yerinde, o taşra geriliği ve gericiliği içinde boğulan, az çok demokratik bir özlemlere ve bilince sahip tüm gayrı memnunları, avukatları, doktorları, işçileri, terzileri, sendikacıları, ayakkabıcıları bir araya getiriyordu. Aydınlar ve emekçiler çok uzun yıllardan sonra (Osmanlı’daki Ermeni, Rum, Yahudi, Bulgar, Sırp demokrat ve sosyalistlerden yıllar sonra) ilk kez bir araya geliyorlardı. Bütün bu eğilim her şeyden önce Türkiye’de TİP ve DİSK’in kuruluşunda örgütsel ifadesini bulan, İşçi Hareketinin yükselişinden, Dünyada da genel olarak hem Siyah hareketinin, hem ulusal kurtuluş hareketlerinin, ama özellikle de Vietnam’daki Tet saldırısının başarılarından hız ve ilham alıyorlardı.
Birkaç yıl sonra da öğrenci hareketin yükselişi bunu izledi, FKF, DÖB ve daha sonra bu ikisinin birleşmesini temsil eden Dev-Genç’te ifadesini bulan bu hızlı radikalleşme ve politikleşme, Türkiye’nin büyük şehirleri ve taşrası arasında yepyeni kanalların açılmasına yol açmıştı. TİP gerçi tüm Türkiye’de örgütlüydü ama büyük şehirler ve devrimci aydınlar ile taşranın bin bir zorluk içinde mücadele eden mahalli sosyalistleri arasında doğrudan bir kontak, bir eylemde ortaklık ve ortak tartışma gündemleri pek bulunmuyordu.
Gençliğin politize ve radikalize olmasına paralel olarak Anadolu’da da işçiler, köylüler de hareketlenmeye, direnişler işgaller yapmaya başlamışlardı. Bir yanda öğrenci hareketinde sınırlarına dayanmış ve geniş kitlelere ulaşmanın yollarını arayan, Marksizm’le tanışmış eylem içinde pişen gençler; diğer yanda, taşra yalnızlığı içinde büyük şehirlerde seslerini duyuracak kanallar arayan mahalli direnişler ve genellikle bir şekilde bunlarla bağlantılı mahalli sosyalistler, farklı uçlardan hareketle birbirlerine doğru yaklaşıyorlardı.
Bir süre sonra nerede bir küçük direniş, bir işgal, bir örgütlenme girişimi olsa, İstanbul, İzmir, Ankara gibi şehirlerde yoğunlaşmış ve örgütlenmiş Dev-Genç ile bağlantı kuruyor; Dev-Genç de her biri bu ezilen insanlar için hayatını vermeye hazır genç militanlarını bu eylem ve örgütlenmeleri desteklemek üzere oralara yolluyordu.
Dev Genç militanları, bir bakıma İç savaşta Troçki’nin Kızıl Tren’inin oynadığı türden bir rol oynar hale gelmişlerdi. Troçki, savaşta güçlerin bir türlü yenişemediği, güçlerin denk olduğu yerlerde, terazinin kefesine koyulacak küçük bir ağırlığın dengeyi bozduğundan, Kızıl tren’in askeri ağırlığı çok fazla olmasa bile, çoğu durumda böyle bir işlev gördüğünden; hatta sadece geldiğinin görülmesinin bile morallerde yarattığı yükselişle böyle bir ağırlık sağladığından söz eder.
Taşra direnişlerine giden Dev-Genç militanları belki küçük bir gücü ifade ederlerdi ama tam da Kızıl Tren gibi gelmeleri bile mahalli dengeleri birden bire demokratların, devrimcilerin, direnenlerin lehine çevirmeye yeterdi.
Örneğin Akhisar tütün mitinginde Dev-Gençlilerin faşistleri taşlarla savaştıktan ve kesin bir yenilgiye uğratıp püskürtmesinden sonra Tütün mitingi gerçek bir zafere dönüşmüştü. Bunun duyulmasından sonra ise, sadece “Dev-Genç gelmiş” denmesi bile, tütün fiyatlarının yükselmesi için bir miting yapmak için yanıp tutuşan ama bir türlü bunu yapacak cesareti bulamayan köylülerin, örneğin Ödemiş’te, binlerle miting alanlarına akmasına yetiyordu.
Böylece Dev-Genç’lilerin taşradaki sosyalistlerle tanışması ve karşılıklı etkileşimleri başlamıştı. Her yerde birileri vardı. Genellikle her önemli şehir ya da kasabada bir kitapçı olurdu aydınlanmanın ve demokratik fikirlerin taşıyıcısı ve buluşma noktası. Terziler olurdu dükkanları sosyalizmin tartışıldığı ve her gelene anlatıldığı kürsüler olan. (Örneğin Terzi Fikri ve Mehdi Zana da terziydi. Ama aslında çok daha fazlaydılar ve terzilerin, ellilerdeki  “Terziler Tevkifatı”na kadar giden bir gelenekleri de vardı sosyalist hareket içinde.)
Böylece artık, her Dev-Gençlinin görmese bile gıyaben bildiği taşralı sosyalistlerin adları duyulmaya başlamıştı. Malatya’da Teslim Töre, Hacı Tonak, Köse Polat; Karadeniz’de, öldürülen Antepli Kürt Reşit gibi kabadayılıktan sosyalizme geçmiş, Alaçamlı İsmail ve Çörtük İsmet; Zonguldak bölgesinde Necmettin Giritlioğlu, Bingöl Erdumlu; Ege’de Göl Marmaralı köylüler; Sökeli Hüseyin Kaya’lar bunlardan en bilinenleriydi.
İşte Ziya Yılmaz ve Ertan Saruhan adlarını birlikte ilk kez bu gelişmelerin sonucu duymuştum. Fatsa’da da bir Ertan Saruhan ve bir de Ziya Yılmaz vardı. Onlar Karadeniz’in mahalli devrimcileriydi. Karadeniz’deki sahabeden (ilk saatin işçileri” sayılırlardı.
O sıralar ben de,  Dev Genç’in genel eğilimine uygun olarak, İsmet Demir ile YİS’te (Yapı İşçileri Sendikası) işçi örgütlenmelerinde ve Aliağa’da çalışıyordum.
İsmet Demir, işçi hareketindeki uzun tecrübelerden, işçilerin sendika başkanı olur olmaz sarı sendikacıya dönüşüp paraları yemek için kendini atmalarından bıkmış ve bu sefer çıkışı, devrimci gençlerin işçilerle kaynaşmasında aramaya başlamıştı. Devrimci Öğrenci Birliği’ne YİS’te yer vermişti. Her Dev-Genç’li militanın cebinde bir YİS organizatör kartı bulunurdu.
Bu devletin dikkatini çekmiş, bunun üzerine İsmet Demir bir keresinde polis tarafından kaçırılmış ve zamanın içişleri bakanının huzurunda işkenceli sorgulardan geçmişti.
Bir gün, yanlış hatırlamıyorsam bir baraj inşaatında çalışan işçileri Sendika’da örgütleyebilmeleri için, Ertan Saruhan ve Ziya Yılmaz adına sendikanın mahalli temsilciliği yetki belgesi ve sendika kartı istenmiş, biz de hazırlamış ve yollamıştık.
Sonra 12 Mart geldi. Bu taşra sosyalistlerinin bir kısmı Dev-Genç’in bu ilişkileri kanalında daha sonra çeşitli hareketlere dağıldılar. Teslim Töre ve Hacı Tonak’lar THKO ile ilişkiye geçtiler. Egeliler genellikle beyaz Aydınlığın payına düştü. Karadenizliler THKP-C’ye.
Ziya Yılmaz ve Ertan Saruhan da bunlardan ikisiydi. Ziya Yılmaz, Maltepe’den tünelle kaçanlar arasındaydı; Ulaş Bardakçı’nın öldüğü bir çatışmada yaralı ele geçmişti.
Ziya Yılmaz’ın da içinde bulunduğu bu “Taşra Sosyalistleri” denebilecek olanlar kümesi, genellikle bizlerden beş on yaş büyük bir kuşağa aittiler. Başka bir hayat tecrübesi ve dönemin ürünüydüler. Bir kere hepsi, epey uzun bir TİP deneyinden ve sosyalist olmadan önce de olağan hayatın deneylerinden geçmiş insanlardı. Bizler gibi talebe değildiler. Hayata atılmışlar, ekmeklerini kazanıyorlardı. Çoğu askerliğini yapmıştı.
Bu nedenle daha sorgulayıcı, daha esnek, daha olgun, daha hoşgörülü, büyük travmalar karşısında bir uçtan diğer uca sıçramalara karşı da daha şerbetliydiler.
Bir çoğunun yanı sıra kuşağına ve ait olduğu kümeye ait bu özellikler,hayatının en kritik sınavında ona belli bir direnç gücü ve üstünlük sağlamıştı.
*
12 Mart’ta devletin muazzam gücüne toslayan THKP-C’nin militanlarının bir kısmı en sert işkencelere dayanmalarına rağmen, sırf “biz ne yapıyorduk” diye sorup da nesnel olarak, askeri bürokratik oligarşinin AP’yi politik iktidardan uzaklaştırmasında ve aralarındaki bir  hesaplaşmada kullanıldıkları gibi bir sonuca ulaşınca, bu travmanın şoku altında, bu günahlarından soyunmak istercesine fiilen soyunmaya bile başlamışlardı.
Bugün “Vesayet rejimi” ve “Parlamenter rejim” tartışması biçimindeki tarihe bakışa ulaşmışlar, o zamanın kavram sistemi içinrde, yani dügün ve ilerlemeci bir tarih ve evrim kavrayışı içinde bunu açıklamak için de Burjuvazinin aslında kapitalizmi geliştirmek istediği, bunun desteklenmesi gerektiği gibi sonuçlara ulaşmışlardı. Örneğin Münir Ramazan Aktolga, yıllarını, doğa bilimlerinden kavram ve kanıtlarla bunu Marksizm çerçevesinde anlatma çabasıyla harcayacaktı daha sonra.
Bir kısmı da bu savruluş karşısında savrulmaktan korkarak her şeyi savunma gibi bir durumda kalmaya çalışıyorlardı.
İşte bu ortamda, Dev-Genç’lilerden on yaş büyük olan kuşaktan ve Dev-Genç dışından gelen Orhan Savaşçı ve Ziya Yılmaz gibilerin, bu savrulmalar karşısında çok daha dengeli bir çizgi izlemeye çalıştıkları görülüyor ve seziliyordu. Onların bu duruşları, fırtınalı denizde yolunu kaybetmek veya karaya vurmak tehlikesi altındaki bir çok militana bir yol gösterici fener; bir kerteriz noktası işlevi görmüştü. Kanımca bir çoklarının yanı sıra bu işlevi Ziya Yılmaz’ın sosyalist hayatında yaptığı en önemli iştir.
Ne yapılanları hiç eleştirisizce kabulleniş ve savunuş ne de eleştiri diyerek tümüyle ret. Evet bir yanlışlar vardı, ama temelde yapılan bu devlete, bu sisteme bir isyandı ve doğruydu. Bu tavır en kısa ve özlü biçimde her halde böyle özetlenebilir.
Böyle bir tavrı sürdüren bir çok Dev-Genç militanı da elbette vardı.
*
1975 yılında altı sayı çıkabilen bir gazete çıkarmaktan, İstanbul DGM’de aldığımız 17 sene ceza kesinleşip de Toptaşı’ndan Ring arabasıyla Ziya Yılmaz’ın da yattığı Niğde’ye geldiğimizde, uzaktan uzağa Ziya Yılmaz hakkında bildiklerim ve izlenimlerim bunlardan ibaretti.
Niğde’de 12 Mart döneminin aftan yararlanamayan “kılıç artıkları” toplanmıştı. Orhan Savaşçı’lar, Ertuğrul Kürkçü’ler, Oktay Etiman’lar henüz Mamak’taydılar. Ama özellikle “Halkın Sülalesi” denenlerin neredeyse bütün önderleri Niğde’deydi.
Ve Niğde’de 12 mart dönemindekine benzeyen yeni bir zemin kayması gerçekleşiyordu. THKO ve THKP-C’nin Niğde’deki kalıntıları her gün Pekin ve Tiran radyolarını dinliyor, hızla Maocu oluyorlardı.
Ama tam da o sıralar, aslında bir zamanlar Sovyetlerin revizyonist olduğunun kanıtı olarak söylenen “Üçüncü Dünyaya silah yardımı yapmıyor; Kapitalist olmayan yolu öneriyor, darbeler öneriyor” gibi ithamları boş çıkaracak eylemlerin Sovyet Cephesinde yoğunlaştığı yıllardı. Vietnam Partisi Sovyetlerin çizgisini benimsemişti. Çin Vietnam’a savaş ilan ediyordu. Sovyetlerin desteklediği partiler birden Portekiz ve sömürgelerinde militan örgütler olarak ortaya çıkıyorlardı. Kübalılar Angola’da savaşmaya gidiyorlardı. Aslında eski argümanların hepsinin geçersizliği anlamına gelen bu eylemler, şimdi Sovyetlerin emperyalist, hatta “yükselen emperyalist” ve “baş düşman”lığının kanıtları olarak algılanıyordu. Bu ilk kayışı durdurmak mümkün değildi. Daha sonra Enver Hoca çıkacaktır da Doğu Perincek’in burjuva sosyalizminin etkisine giren ve ona iadei itibar sağlayan bu radikallerin geri dönüşü ya da farklı bir çizgi tutturabilmeleri için bir çıkış yolu sunacaktır.
Ama bütün bunlar Sovyetlerin ve o çizginin peş peşe zaferleri anlamına da geliyordu. Bu da, arayış içindeki, ama artık maceracı da olmak istemeyen kesimleri hızla Sovyet çizgisine çekiyor elbet bunun rantını da TKP yiyor ve onun hızlı yükselişi de başlıyordu.
İşte bu ortamda Niğde cezaevine gelmiştik. Niğde bir sakin bir vaha gibiydi o zamanın hızla radikalleşen ve milliyetçi cephe hükümetlerinin cinayetleri ve hızlı radikalleşmesi ortamında. Bu ortamda, çoğunu eskiden tanıdığım artık Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu gibi siyasetlerin önde gelenleri olanlarla konuşacak pek bir şey kalmamıştı. Zaten yükselen radikalleşmenin rüzgarıyla hızla yelkenleri dolmaya başladığından bizim gibi “Doktorcu”larla kim konuşur tartışırdı ki?
İşte bu savruluşa karşı Ziya Yılmaz bir bakıma tek başına kalmış gibiydi Niğde’de de. Bizim Niğde’ye gelişimiz bu yalnızlığa karşı küçük bir soluklanma alanı yaratmış gibiydi.
Bu ortam bizleri ister istemez birbirimize yakınlaştırdı. Aşağı yukarı bir yıl kadar Ziya Yılmaz ile hemen her gün saatlerce konuşup tartıştığımız bir dönem oldu.
Ziya Yılmaz, o aralar sürekli okuyor, her okuduğu kitap ışığında yaşadıklarını ve dünyayı yeniden yorumlamaya çalışıyor ve bunları da en çok benimle konuşuyordu. Başka konuşabileceği pek kimse de yoktu işin doğrusu.
Yapmaya çalıştığı bir yandan sınıfa yönelmek, ama diğer yandan devrimci radikalliği korumak ve eleştiriyorum diye reformist bir çizgiye ve devletin yanına düşmemekti.
İlk başlarda Kıvılcımlı’ya epey ilgi duyuyordu. Ama Sovyetlerin başarıları ve Sovyetçi çizginin hızla yükselişiyle birlikte, derin ve metodolojik araştırmalara giderek daha az ilgi duymaya ve somut başarılara daha fazla değer vermeye başladı. Böylece giderek TKP’nin çizgisine yaklaştı bazı rezervleri olsa da.
12 Mart öncesi dönemdeki bölünme çizgilerini ve bunları derin metodolojik kökleriyle bir türlü anlayamamıştı. Bu durumda da metodoloji pusulasının yokluğunu, pusulayı tanımadıkları için karayı gözden yitirmeden giden eski zaman gemicileri gibi Sovyetlerin varlığı ve çizgisiyle doldurmayı denemişti.
Sovyetlerin yıkılışı ise, bu karanın da gözden yitirilmesi olmuştur muhtemelen: Kendilerini açık denizde ve pusulasız buluvermişlerdir.
Halbuki sorun son derece basitti 12 mart öncesi bölünmelerde. Bir yanda sosyalist Devrim deyip Türkiye’nin kapitalist olduğunu, dolayısıyla önünde sosyalist devrim görevi bulunduğunu söyleyen TİP; diğer yanda yarı feodal veya feodal kalıntıların güçlü olduğunu söyleyen dolayısıyla devrimi demokratik devrim olarak tanımlayan MDD vardı.
Ama bu ikisi de metodolojik düzeyde, toplumların evrimlerinin birbirini izleyen aşamalarla olduğunda anlaşıyorlar bu tartışmayı bu ortak gizli varsayım bağlamında yürütüyorlardı. Yanlış olan bu varsayımın kendiydi.
Buna metodolojik düzeyde iki farklı karşı çıkış daha vardı. Biri Troçki’nin bu evrimin aşamaların birbirini izlemesi şeklinde değil de, birleşik ve kombine bir şekilde geliştiği noktasından hareketle o ortak varsayımı sorgulayan Troçki’nin katkılarıydı. Buna göre, tam da yarı feodal olduğu için Devrim sosyalist bir evrim olacak biçimindeydi. Ne var ki, o zamanlar bu bakış açısı ve çıkarsama Troçki’nin fikirleri Türkiye’de bilinmediği için hiç tartışılmamıştı ve metodolojik olarak bilinmez kalmış ve özümlenmemişti.
Ancak bu üç çıkarsamanın da ortak bir yanlışı bulunuyordu; daha ileri üretim biçimlerinin öncekileri tasfiye ettiğinde anlaşıyorlardı. Üçünün ortak gizli varsayımları buydu.
Ama burada hala kimsenin anlamadığı ve anlamamakta ısrar ettiği Troçki’ninkinden de daha derin, onu da kapsayan ama aşan, üçünün ortak varsayımını sorgulayan; evrimin kavrayışı bakımından muazzam bir ilerleme anlamına gelen Kıvılcımlı’nın dedikleri de vardı.
Bu, bütün bilinen şemaları da alt üst ediyordu. Tıpkı Troçki’ninki gibi, eşitsiz gelişmeden hareketle, Türkiye’de Kapitalizmin, rekabetçi bir aşama yaşamadan Finans-Kapitalizm olarak doğduğunu iddia ediyordu. Yani Türkiye Finans Kapital’in egemenliği altındaydı. Klasik varsayımlara göre, bu, Türkiye’nin kapitalist bir ülke olduğu dolayısıyla, önünde sosyalist devrim olduğu sonucunu çıkarmaya yol açardı. Ama işte Kıvılcımlı bu varsayımları sorguluyordu. İleri üretim biçimi, sadece eski üretim biçimini tasfiye etmez, aynı zamanda onu güçlendirip, onunla simbiyoz bir ilişkiye girer; etle tırnak gibi olur diyordu. Türkiye’de egemen biçim kapitalist ve Egemen Sınıf Finans-Kapital de olsa, tam da bu nedenle, görevler demokratik karakterdedir diyordu.
Anlaşılmayan buydu, bu çıkarsamanın ardındaki muazzam metodolojik ilerlemeydi. Bu anlaşılmayınca, bütün tartışmalar, düzgün ve aşamalı bir evrim anlayışına dayanan bir devrim kavramı çerçevesinde yürüyordu.
O zaman da esas sorun örgütsel ve taktik sorunlar bağlamında tartışılır oluyordu. Metodolojik sorunlar gündemden düşüyordu.
İşte o kumalar ve tartışmalar içinde Ziya Yılmaz bu sıçramayı yapamadı. Metodolojik derinliğin yerini, açık denizlerde yön bulmayı sağlayan pusulanın yerini Sovyetlerin varlığı ve güçlenmesi, gözden yitirilmeyecek kara parçaları aldı.
Ondaki bu evrime bağlı olarak bizim de zamanla konuşacaklarımız azaldı. Sonraları bazı günlük konuşmalar ve selamlaşmalar dışında hemen hemen hiç konuşmaz tartışmaz olduk.
*
Sonra uzaktan izlemeye çalıştım Ziya Yılmaz’ı. Onun geldiği gelenek ve geçmişi hiçbir zaman tam bir TKP’li olmasına izin vermezdi. Olamadı da. Hep bir rezervi bulundu kanımca. SGB’liler gibiydi bir bakıma. Yazılanlardan çıktığına göre onlarla belli bir dönem beraber de olmuş.
Ama TKP’ye uyamayacak Dev-Genç ve THKP-C geleneğinden gelen yanları, 1990’ların başının alt üstlüklerinde daha radikal değil daha da tutucu olmasına yol açtı. Yolunu bulduğu, yönünü tayin ettiği kara parçasının yitmesine göz yumamazdı.
*
Burjuva sosyalist partiler (TİP, TSİP, TKP, VP) içinde her zaman radikal bir kanat olur. Küçük burjuvazi ve onun radikalizmi geçmiş üretimin yadigarı veya modern üretimin doğrudan ürünü olmayan tabakaların eğilimlerini yansıttığından, hiçbir zaman burjuvazinin ufkunu ve kavramlarını aşabilecek bir metodolojik derinlik gösteremez ayrı bir program oluşturamaz. Genellikle radikalliğini ve farkını mücadele biçimleri alanında, taktikler alanında bir keskinlikle dışa vururlar.
Ama bu özellik sadece toplumsal konumla da ilgili değildir, metodolojik sorunlara ve derindeki köklü eleştiri ve özeleştirilere yönelmeyen her çaba, kısa soluklu olmaya mahkumdur. Gücü nedeniyle Sovyetlere veya Çin’e yönelenler veya aynı biçimde radikalleşme dalgasının büyüsüne ve rüzgarının yelkenlerini doldurmasına bakarak kısa yoldan sonuç almak isteyenler, uzun vadede bir yerlere takılır kalırlar.
1980’lere gelir, radikalleşme giderek artarken, burjuva sosyalizminin sınırları iyice ortaya çıkmış ve hızla yükselen radikalleşmeye bağlı olarak Burjuva Sosyalist partilerden radikal denebilecek kanatlar kopmuştu. TKP’den Yörükoğlu ve hiçbir zaman hazmedilemeyen SGB’lilerin ayrıksı duruşları; TİP’ten Yalçın küçük ve Metin Çulhaoğulları; TSİP’ten TKP-B’nin ayrılışı.
Bütün bu bölünme ve burjuva sosyalizminden kopuşların hiç biri bir sıçrama yapıp içinden çıktığı burjuva sosyalizminin sınırlarını aşamadı. Çünkü hiç biri metodolojik sorunlara,Marksizm’in temelindeki en temel kavramlara ilişkin sorunlara yönelmediler. Uluslar arası Marksist hareketin birikimlerini araştırıp özümlemediler
Ziya Yılmaz’ın da er veya geç, Cephe hareketindeki kökenleri nedeniyle bir şekilde TKP’nin burjuva sosyalizmi ile arasının açılacağı tahmin edilebilirdi. Ve yazılanlardan öğrendiğimize göre de öyle olmuş: Baykal Gürsoy’larla beraber davranmış.
Ama aynı sınırlılıklar Ziya Yılmaz’ı da belirlemiş. Bu TİP’ten THKP-C’ye geçişte olduğu gibi, bir ileriye gidiş değil, bir geriye gidişle sonuçlanmış görünüyor. Sonunda İ.Bilen’lerin savunusuna gelmiş. Bu içi dışına çevrilmiş bir radikalizm çabası olmaktan öteye gidememiş belli ki.
Marks, bir yerde Hegel’e atıfla, Tarih’te bazı şeyler iki kez olurlar der ve ekler birincisinde Trajedi, ikincisinde komedi.
Altmışların TİP’inin, Yetmiş ve seksenlerdeki karşılığı TKP idi; Altmışların sonunda, TİP’ten kopuş ve radikalizme kayış, THKP-C trajedisini yaşamasına yol açmıştı; Seksenlerin sonunda Sovyetler ve TKP’den kopuş ve radikalleşme ise, Stalinizmin en koyusunu savunmakla, 10 Eylül’ü çıkarmayla….
*
Ziya Yılmaz 60’ların sosyalistidir. Dev-Gençlilerden on yaş daha yaşlı bir kuşağın sosyalistidir ve de bir Anadolu Sosyalistidir.
1970’lerin başında, özellikle kimi Cephe kökenlilerin ne yapacağını bilemediği; bir uçtan bir uca savrulma eğilimleri gösterdiği bir dönemde, oldukça istikrarlı ve savrulmayan bir duruş sergileyerek en azından kimilerinin yolunu kaybetmelerini engellediği, böylelerinden biri olduğu söylenebilir.
Bu duruşunu biraz da bu özelliklerine borçluydu.
Ve yine bu nedenle:
TİP’liydi ama tipik TİP’li değildi. Cephe’liydi ama tipik Cepheli değildi, TKP’liydi ama tipik TKP’li değildi.
THKP-C’deyken biraz TİP’li; TKP’deyken biraz THKP-C’li; 10 Eylül’deyken de Biraz TKP’li idi.
Bizden on yaş büyük bir kuşaktandı ama onlardan da değildi.
Bizim kuşakla yaşadı ama bizden de değildi.
Demir Küçükaydın
11 Ekim 2011 Salı



Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...