19 Mart 1985 Salı

Marksist Terminolojiyle Metafizik Sosyoloji – Yılmaz Öner’in “Din Üretim Biçimleri”

Yılmaz Öner pek okunmayan, okunduğu zaman da pek anlaşılmayan bir yazardır. Geçenlerde, İletişim Yayınları arasında Yılmaz Öner'in çevirisi olan "Tarihsel Uzlaşma" adlı derleme yayınlandı. Kitapta Murat Belge'nin "Tarihsel Uzlaşma Üzerine" başlıklı giriş yazısından başka, bir de Yılmaz Öner'in "Din üretim Biçimleri Üstüne" başlıklı "özgün incelemesi” yer alıyor. Bu vesile ile Y. Öner'in kısa bir eleştirisini yapmak gerekiyor.
Gerekiyor, çünkü: Y. Öner Marksizm adına ve Marksizm’i doğa bilimlerindeki son gelişmelerin ışığında geliştirme iddiasıyla Marksist terminolojiyle Metafizik Sosyoloji kurmanın çok tipik bir örneğini sergilemektedir. Gerekiyor, çünkü: Y. Öner'in, bu gericilik döneminde ve İletişim Yayınları arasında ön plana çıkması bir rastlantı değildir.
Okuyucunun pek bilgisinin olmadığını varsayarak kısaca Y. Öner'den söz edelim. Yalnız öncelikle şunu not edelim ki, bu notları yazarken elimizde Y. Öner'in bu incelemesinden başka yazısı yok. Bu nedenle, iki yıl önce okuduğumuz kitap ve yazılarındaki kimi görüşlerden söz ederken hafızamıza dayanmak zorundayız.

Y. Öner bir matematikçidir. Yıllardır çevirileri[1], ve telif eserleri yayımlanmaktadır. Çok geniş bir ilgi alanı vardır. Eski Hint Felsefesinden Mao'ya, Doğa Bilimlerindeki gelişmelere kadar hemen her konuda yazmıştır. Hatta, yanlış hatırlamıyorsak, şiirleri de yayınlanıyordu. Yılmaz Öner'in yazdığı yazılar ve kitaplar orta boy bir kitaplığı dolduracak kadardır. Buna karşılık, bunca yıldır, -Doğa ve Bilim dergisinde çıkan bir istisna hariç- herhangi bir yerde Y. Öner'in görüşlerinin eleştirildiğini de görmedik.
İnsan ister istemez, sadece niceliği bile önemli bir hacimde olan yazılar yazmış Y. Öner'in „Susuş Kumkumasına“ gelen ya da henüz değeri anlaşılamamış bir yazar mı olduğunu düşünüyor. Öyle bir tarihsel dönemden geçiyoruz ki, en değerliler en değersiz, en değersizler en değerli oluyor.
Y. Öner'in görüşleri ve teorik olarak yapmak istedikleri şöyle özetlenebilir: Bilimsel Sosyalizmin kurucuları diyalektiği eski Hint Felsefesinden almışlardır ve büyük ölçüde 19. yüzyıl bilimine dayanmışlardır. 20. Yüzyılda, özellikle fizik ve biyoloji alanındaki keşifler sonucu onu yeniden kurmak gerekir. Kuantum Teorisi’nin her şeyi olasılıklara indirip determinizmi reddetmesini de eleştiren Y. Öner, Marksizm’in de 19. Yüzyıl tarzı bir nedensellik anlayışına dayandığı düşüncesi ile onu da eleştirir ve her ikisini -adını yanlış hatırlamıyorsak- bir "olasılıklar determinizmi" kavramında birleştirmeye çalışır. Bu "olasılıklar determinizmi" teorisini bazı kitaplarında doğa bilimlerinden verdiği zengin örneklerle kanıtlamaya çalışmıştır. (Ne yazık ki bu kitaplar elimizde olmadığından ayrıntılı bir eleştirisine giremiyoruz.)
Y. Öner, "olasılıklar determinizmi" kavramına da dayanarak bir Toplum Teorisi kurmaya çalışır. Bu teoriyi şekillendirirken de özellikle Sistem Teorisi ve Sibernetikten yararlanır.
Tarihsel Materyalizm, diğer adıyla Diyalektik Sosyoloji, bir bilimse elbette değişip gelişecektir. özellikle Diyalektik Materyalizm, tüm bilimlerin ve onların nesnelerinin en genel hareket yasalarını ele aldığından, diğer bilimlerdeki gelişmelerden en çok etkilenecek alandır. Kimse, bilimlerdeki gelişmeler ışığında Marksizm’i daha derin ve dakik bir şekilde formüle etmeye çalıştığı için kınanamaz. Keza Y. Öner de ... Bu türlü çabalar ancak alkışlanabilir.[2]
Ancak, bundan, bu yöndeki her çabanın doğru olduğu sonucu da çıkmaz. Her çaba somut bir olgu olarak ele alınıp değerlendirilmelidir. Bu nedenle, Y. Öner'i böyle bir işe giriştiği için değil, böyle bir girişimde Marksizm’i bayağılaştırdığı, Marksist terminoloji ile tipik Metafizik Sosyoloji kurduğu için eleştirme gereğini duyuyoruz.
Bilimsel Sosyalizmin kurucuları Diyalektik ve Tarihi Materyalizm Teorisini 19. Yüzyılda formüle ettiler. Özellikle doğa bilimleri ise, son yüzyılda müthiş bir ilerleme gösterdi. İster istemez kafalarda şöyle bir soru uyanıyor: Diyalektik Materyalizm ve bunun Topluma uyarlanmış hali olan Tarihsel Materyalizm eskimedi mi; 19. yüzyılın sınırlılıklarını taşımıyor mu ? Bu görüşleri, Marksizm’e en içten inanç duyan, Marks'ın teorisinin gücünü bilen bir çok Marksist’te de buluyoruz. Ama bu görüşü, özellikle üniversitelerdeki burjuva profesörlerde de bulabiliriz. Bu bakımdan Y. Öner'in bu görüşü yeni ve orijinal de değildir. Ancak, ilginç olan bir olgu daha da vardır ki, bu görüşten hareketle Marksizm’i geliştirmeye kalkanlar, genellikle Marksizm’i bayağılaştırmakta ya da Marksizm diye Marksizm’in bayağılaşmış biçimlerine saldırmakta ve giderek anti Marksizme varmaktadırlar. Bugüne dek bunun istisnası görülmedi. Marksizm’in 19. Yüzyıl Bilimi olduğu görüşü ile, bu görüşten hareketle Marksizm’i eleştirmeye kalkanların Marksizm’den daha geri, bayağı teorileri çıkarması bir rastlantı mı ? Hayır.
Hayır, çünkü Marksizm, Marks - Engels'in formüle ettiği biçimi ile bile bir 19. Yüzyıl bilimi değildir. Marks - Engels'in 19. Yüzyılda yaşamış olması başka bir şeydir, 19. Yüzyıl bilimi olmak başka bir kavramdır. Ve bu kavram, en azından tüm bilimlerin aynı aşamalardan aynı zamanda geçtiği varsayımına dayanır ve bilimlerin gelişiminin Doğa Bilimleri Merkezli bir kavranışını yansıtır.
19. Yüzyıl bilimi demek, böyle bir kavrayış içinde, mekanik materyalizmden yeni yeni kurtulan, ama bu kurtuluşu hala klasik fiziğin doğum sancılarından öteye gitmeyen ya da Biyolojide   olduğu gibi bir evrim kavramına varan ama bu evrimin iç mekanizmalarını bilmeyen ve henüz sıçramayı kabul etmeyen -Darvin’in teorisi evrimin iç mekanizmalarını açıklayamaz. Bu mekanizmalar DNA'nın bulunuşundan sonra anlaşılabilmiştir.- bilim demektir.
Ama nasıl toplumlar belirli gelişim aşamalarını eş zamanlı olarak ve aynı yollardan aşmıyorsa, aynı şekilde bilimler de belli aşamaları eş zamanlı olarak ve aynı yollardan geçerek aşmazlar.
Örneğin biyoloji evrim kavrayışına Darvin’le 19. Yüzyılda varmıştır. Ama Fizik dünyanın evrimine ilişkin görüş ve teoriler, Gamov'un "Big Bang" teorisi ve daha sonra Pulsarların, "Beyaz Cücelerin, "Kırmızı Dev”lerin keşfiyle kurulup 20.Yüzyıl'ın ortalarında formüle edilmiştir.
Peki eşitsiz gelişim niçin Toplum Bilimi ile Doğa Bilimleri arasında olmasın ? Gerçekten de aynı eşitsiz gelişim Toplum Bilimin lehine olarak vardır. Doğa bilimlerinin canlı ve cansız doğayı kavramakta ancak bugün ulaştıkları derinliğe, toplum bilimi (Tarihsel Maddecilik) daha doğuşunda ulaşmıştı. Bu nedenle, 19. Yüzyıl bilimi kavramının Doğa Bilimleri Merkezli bir kavram olduğunu da unutmadan diyebiliriz ki, Tarihsel Maddecilik 19. Yüzyılda formüle edilmiş olmasına rağmen bir 20. Yüzyıl bilimidir.
Bu, bir mucize ya da rastlantı değildir. Marks'ın dehası ya da bugünkü canlılığı denen şey özünde, Toplum Bilimin bir bilim olarak geç gelmesinin faziletleridir. Tam da, Tarihsel Maddeciliğin bir yasasının, bilimlerin gelişmesinde de ifadesini bulmasıdır. Bu yasa: Eşitsiz ve Kombine Gelişme Yasası’dır.
Bu yasa, ne Stalin'in iddia ettiği gibi, önce Lenin tarafından Emperyalizm aşamasına ilişkin bir yasa olarak formüle edilmiştir; ne de onu ilk Troçki, Sürekli Devrim Teorisi'nin ilk formülasyonu olan "Sonuçlar ve Olasılıklar"da ilk kez bir tahlil aracı olarak kullanmıştır. Yasanın son biçimi ile formülasyonunu Troçki yapmış olmakla birlikte, eşitsiz gelişim kavramı, Marks-Engels'in eserlerinde büyük harflerle ifade edilmemiş bir varsayım olarak vardır. Eşitsiz Gelişim Yasası, Mandel'in de işaret ettiği gibi hiç de sırf kapitalizme has bir yasa değildir; o, tüm insanlık tarihinin bir yasasıdır. Ve gün geçtikçe değeri ve ağırlığı giderek daha bir anlaşılan yasa. Gerek çağımız, gerek tarih bu yasa bilinmeden anlaşılamıyor. İşin ilginci odur ki, gerek Troçki'nin Sürekli Devrim ve İşçi Devletlerindeki bürokratik yozlaşmayı açıklayan teorisi -ki bu iki olay anlaşılamadan çağımız anlaşılamamaktadır- gerekse H. Kıvılcımlı'nın kapitalizm öncesi toplumları ele aldığı "Tarih Tezi" ve Tarihsel Devrimler Teorisi tamamen bu yasaya dayanmakta ve birbirinden habersizce büyük bir tutarlılık içinde bulunmaktadırlar.
Tarih Öncesi’ni bir yana bırakalım. Medeniyete ilk geçiş eğilimleri Anadolu' da görülür ama Medeniyete ilk önce Mezopotamya’da geçilir. 2000 yıl boyunca Mezopotamya en ileri kalır. (Kaldı ki, Mezopotamya’yı bir dünya olarak ele aldığımızda onun içinde bile eşitsiz gelişim görülür: önce Ur, sonra Babil, sonra Ninova ) ama daha sonra bayrağı İran ve Anadolu yaylaları alır. Oradan Akdeniz kıyıları öne geçer. Bu binlerce yıl boyunca Avrupa Dünyanın en geri bölgesi durumundadır. Bugünün aksine, Avrupa'nın da Güneyi ileri, Kuzeyci geridir. Kapitalizm, ne Hint’te, ne Çin'de, ne de Orta Doğuda doğmaz İngiltere'de doğar[3]. İlk sosyalist devrim Avrupa'nın en geri ülkesinde olur. Kim bilir belki de, gelecekte ilk komünizme geçenler, daha düne kadar ve büyük ölçüde bugün de ilkel sosyalizm aşamasını yaşayan Afrikalılar olabilir. Bir toplumun gücünü oluşturan şey, aynı zamanda en zayıf yanını da oluşturur. Bugünkü Batı Medeniyeti'nin gücünü oluşturan her şey belki de Komünist bir topluma geçişi olağanüstü zorlaştıran koşullan oluşturacaktır. ABD, Avrupa ve Japonya'nın betonarme evleri, otobanlar, sırf kar amacına göre planlanmış üretim ve dağılım şebekesi, yarın, bir komünist toplumun kuruluşunda ortadan kaldırılması ve yeniden düzenlenmesi çok güç ve zaman gerektirecek bir tarihsel çöp yığını gibi bir engel haline gelebilir. Buna karşılık, Afrika'nın ne Antika ne de Kapitalist uygarlıktan nasibini almamış boşluğu, elastikiyeti onun hızla Komünizme geçmesini sağlayabilir.
Toplum tarihinde şaşmazcasına egemenliğini sürdüren bu yasa Büyük bir olasılıkla canlı ve cansız doğanın tarihinde de geçerliliğini sürdürmektedir. Canlı ve cansız doğanın tarihi daha iyi tanındıkça, bu yasanın da giderek ağırlık kazanacağını gösteren belirtiler vardır. Hatta bu yasadan hareketle, canlı ve cansız doğanın bugün bilinen tarihine değişik bir perspektifle bakış açıklanamayan bazı olayların açıklanmasını da sağlayabilir.
Öte yandan bu yasa, aynı zamanda, düşüncenin, yani bilgisizlikten bilgiye geçişin tarihinde de görülmektedir. Bilimler ve teoriler de eşitsiz gelişmektedirler.
Başlangıçta bütün bilimler bir tek Doğa Felsefesi'nin içindeydi. İlk önce Matematik ve Geometri Felsefe Anadan doğdu. Daha sonra sırasıyla Fizik, Kimya, Biyoloji. Ve son olarak da Toplum Bilim. Sonra doğup rüştünü ispatlayan bilim, önce doğan bilimlerin geçtiği aşamaları yeni baştan aşmamakta, önce doğan bilimlerin Felsefe üzerinde yol açtıkları gelişmeler aracılığı ile, önce doğan bilimlerin ulaştıkları doruklardan, yepyeni bir dinamizm ile işe başlamaktadır. Bu bilimsel Sosyalizmin doğuşunda da böyle olmuştur. 19. Yüzyıl doğa bilimlerinin ulaştığı zirveler, Tarihsel Maddeciliğin arkasındaki hareket noktası idi. Bu nedenledir ki, Toplum Bilimi daha doğarken Diyalektik bir bilim olarak doğmuştur. Toplum Bilimi’nin, bir fizik ya da biyoloji gibi, bağımsız bir bilim olarak metafizik bir aşaması olmamıştır. Tarihsel Maddecilik öncesinde, henüz Felsefe Ananın karnında Toplum ve Tarih Felsefeleri vardır. Adı üzerinde henüz bir felsefedirler, bir bilim değil.
İşte bu nedenledir ki, Tarihsel Maddecilik ya da Sosyoloji (ama metafizik sosyolojiler değil, onlar daha sonra doğmuşlardır ve bir gerilemeyi temsil ederler. Toplum Bilim, sınıf çıkarlarının en çok çatıştığı alan olduğundan metafizik sosyolojiler sosyolojinin tarihinde belli bir gelişme aşamasını temsil etmezler. Bu noktada, bilgisizlikten bilgiye gidişin yasaları değil, sınıf mücadelesinin yasaları egemendir. "Eğer insan çıkarları ile çatışsaydı Matematik aksiyomlar bile tartışma konusu olurdu" diye bir söz vardır) bir 19. Yüzyıl bilimi değildir; ve yine işte bu nedenledir ki, bu teori eskidi diye, bu teorinin temel kavramlarını terk edip ya da içeriğini değiştirip daha üst düzeyde teori kurma girişimleri hep metafizik sosyolojiler üretmektedir. Toplum kavranışındaki gelişmeler ancak bu teorinin temel kavramlarına dayanılarak yapılabilmektedir. Ve bu kavram sistemini zorlayan bir açıklanamayan olaylar yığını hala görülmemektedir.
Tarihsel Maddecilik ile Fizik bilimleri arasında bir benzerlik kurularak Marks'ın Toplum Bilimin bir Galile'si olduğu söylenir[4]. Bu benzetme çok yanıltıcıdır ve bilimlerin gelişiminin karmaşık karakterini görmezlikten gelmektedir. Bu yanıltıcı benzetmeden hareketle Marksizm’in kendi Einstein'ını beklediği sonucu çıkarılmaktadır. ( Y. Öner'in yapmaya çalıştığı da budur.) Anlaşılmayan şudur ki Marks. Toplum Bilimin Einstein'ıydı. Toplum , Bilimin Galile'si ya da Kopernik'i hiç bir zaman olmadı. Tarihsel Maddecilik daha doğarken, Einstein'ın fizik doğayı kavrarkenki derinliğine eş bir derinlikte toplumu kavradı.
Ama bu yanlış benzetmenin altında bir başka gerçek daha yatıyor: felsefe ananın karnından çıkmış olan bilim, düşüncenin hareket yasalarını inceleyen bilimdir. Düşüncenin hareketi demek, bilgisizlikten bilgiye giden süreçtir. Bu da özünde bilimlerin hareketi demektir. Bilimlerin hareketi yasaları henüz yeterince incelenip genelleştirilmediğinden bir Mantık bilimi de henüz doğmamıştır. Marks büyük harflerle bir Mantık bırakmadı (Lenin), hep diyalektik yazmayı düşledi; Lenin'in "Felsefe Defterleri" hep bu konu etrafında döner; Lukacs, Estetik'ınde Mantık yazma hayalinden söz eder.
Diyalektiği ama daha ziyade Metodu, Mantığı değil, kolay anlaşılır bir şekilde yazma işini Engels yüklendi. Diyalektik üzerine hemen tüm yazılar bize Engels'ten kaldı. Şimdilerde, Engels'in diyalektiği anlatırken, özellikle doğa olaylarından verdiği örneklerden hareketle Diyalektiğin yanlış olduğundan söz edenler de çıkıyor.
Engels'in, özellikle doğadan verdiği örneklerin yanlışlığı, diyalektiğin geçersizliğini değil, Engels'in örneklerinin yanlışlığını gösterir. Engels'in nerede yanlış olduğunu da bize yine bilimlerin eşitsiz gelişimi açıklamaktadır. 19. Yüzyılda doğa bilimleri henüz konularının diyalektik bir kavranışına varamamışlardı. O zaman bilinen olaylar, henüz metafizik bir kavranışla açıklanabiliyordu. Metafizik bir kavrayışla açıklanabilen olayları diyalektik yasaları açıklamada örnek olarak kullanmak elbette yanlış anlamalara yol açacaktı. Ama bugün, biyoloji, fizik, astronomi tam da doğanın diyalektik bir kavranışına vardığından diyalektiğin yasalarının genel geçerliliğini kanıtlamaktadırlar. Tam da bugün, diyalektiği anlatan el kitaplarına, doğa tarihinde de diyalektiğin en genel yasalarının geçerli olduğunu gösteren sonsuz örnekler verilebilir. Ama Engels'in örneklerini verdiği dönemde, Doğanın da bir tarihi olduğu fikrine ulaşan Kant - Laplace ya da Darvin teorisi olmasına rağmen, doğanın somut tarihini gösteren olgular ve bu tarihi açıklayan bilimsel teoriler yoktu. Ama tam da, Engels'in doğaya ilişkin örneklerinin tatmin edici olmamasıdır ki, tersinden Tarihsel Maddeciliğin bir 20. Yüzyıl bilimi olduğunu gösterir. Engels, bir 20. Yüzyıl biliminin derinliğini 19. Yüzyıl doğa bilimlerinin yüzeyselliğinde bulamazdı. Bundan çıkarılması gereken sonuç, diyalektiği inkar değil, doğa bilimlerindeki gelişmeler ışığında yeniden örnekleme gereğidir.
Olayların özü hakkında çok derin bir bilgiyi gerektiren diyalektiği, henüz olayların görünüşü hakkındaki bilgilerle örnekleme, ister istemez diyalektiği eski İran ve Hint felsefesinin skolastik çelişkileri gibi yanlış anlamaya da yol açabilirdi. İşte bu nedenledir ki Y. Öner de Engels'in diyalektiği eski Hint Felsefesinden aldığı iddiasına kanıt bulduğunu sanmaktadır. Diyalektik eski Hint Felsefesinden gelmez ama, Y. Öner'in Engels'in nerede yanlış yaptığını kavramadığı anlaşılabilir.
Evet, Yılmaz Öner'in, Bilimsel Sosyalizmin bir 19. Yüzyıl bilimi olduğu ve çağdaş gelişmelere dayanmadığı görüşü, bilimlerin eşitsiz gelişimi nedeniyle ve hala geç gelmenin faziletlerinden yararlanan Tarihsel Maddecilik olduğu için yanlıştır ve bu teorinin temel kavramlarını, yeniden içeriklerini değiştirerek formüle etmeye çalışan Y. Öner, yine tam da bu nedenle, aşağıda görebileceğimiz gibi bir metafizik Toplum Teorisi'ne varır.
***
Yılmaz Öner'in temel metodolojik yanılgısı şöyle özetlenebilir: bilimler arasında son derece kaba analojiler yapmak; fiziğin ya da biyolojinin kavram ve yasalarını Topluma uygulamak.
Bunun bilinen klasik örneği Sosyal Darvinizm'dir. Darvin'in canlıların türlerinin çeşitliliğini açıklayan Yaşam Savaşı teorisi aynen topluma uygulanıp, tarih bu yasayla açıklanmaya kalkılır. Bu teori, kapitalist toplumdaki anarşi ve rekabeti olumlamaktan başka bir anlama sahip değildir.
Yılmaz Öner, Sosyal Darvinizmin metodolojik yanılgısını aynen tekrarlar. Doğa bilimlerinde belli olayları açıklayan yasa ve kavramları olduğu gibi kaba benzetmelerle toplum alanına aktarır.
Cansız doğa atomlardan, canlı doğa hücrelerden oluşmuyor mu? O halde Toplumun "Atom"ları ya da "Hücre"leri bireyler ya da aileler olamaz mı ? . . . Evet, böylesine kaba bir "Sosyal Hücrecilik" ya da "Sosyal Atomculuk" teorisidir Y. Öner'İn teorisi. Bu konuda şu an elimizde bulunmayan kitaplarında birçok satırlar bulunabilir, ama biz şimdi sadece "Din Üretim Biçimleri Üstüne"den bir alıntıyla gösterelim bunu: "iki karşıt kategori arasındaki mücadele, toplumda örgütlenmiş en basit ve doğal çekirdeği olan aile düzeyinde başlar ve gelişerek sürdürür kendini." (s.24) (abç.)
Eğer doğa ile toplum arasında bir benzetme yapılacaksa, aile ya da birey değil ama toplumun kendisi bir tek atoma ya da hücreye benzetilebilir.
Atomun çekirdeği ya da DNA'lara Toplumun Üretici Güçleri ya da alt yapısı benzetilebilir. Hatta bu benzetmeden öte bir anlam taşır. Tüm evrende ister atomlar, ister galaksiler, ister yıldızlar, ister gezegenler, ister hücreler, ister canlının anatomi ve fizyolojisi vs. düzeyinde olsun tıpkı üretim güçleri, üretim ilişkileri çelişkisine benzer bir olguyu gözlemleyebiliyoruz. Ve bu çelişkiler galaksilerin, yıldızların, gezegenlerin, canlıların evriminin, tıpkı toplumda olduğu gibi özünü oluşturmaktadır. Ama fizik atom çekirdeğini, biyoloji DNA'yı hep 20. Yüzyılda buldu, Tarihsel Maddecilik ise Üretici Güçler kavramını 19. Yüzyılda. Evet, Y. Öner belki doğa bilimlerinde 20. yüzyılın bilgisine dayanıyor ama Topluma gelince, tam da Durkheim'ların, O. Comte'ların metafizik burjuva sosyolojilerinin kavramlarını kullanıyor. Birey, aile, klan, aşiret, ulus, insanlık vs. şemaları metafizik sosyolojilerde bol bol vardır.
Bir çocuğun yapabileceği şu itiraz bile Y. Öner'in Aile'yi toplumun çekirdeği olarak ele alan teorisinin saçmalığını gösterir: Toplum dediğimiz zaman, onun çekirdeği olan bir kavram, tarih boyunca olmuş olacak tüm toplumlarda bulunan bir şeyi ifade etmelidir. Aile ise bir zamanlar toplumun kendisi idi, yarın olmayacak. Yarının ailesiz toplumu, anlaşılan çekirdeksiz bir toplum olacak!
Açıktır ki, Y, Öner'in yaptığı Toplum Bilimini geliştirmek değil, en palavra burjuva sosyolojilerinin, en paçavra görüşlerini doğa bilimlerinden yararlanarak, bilimsel bir ağırbaşlılık görüntüsü altında sunmaktır. Y. Öner'in daha bir çok bu türden benzetmeleri vardır. Elimizde bulunmayan yazılarında, sistem teorisinden ve sibernetikten yararlanarak benzer analojiler yapmaktadır[5].
Toplumu böyle metafizik bir şekilde kavradınız mı, yapılacak iş Tarihsel Maddeciliğin tüm kategori ve kavramlarını allak bullak etmektir. Y. Öner'in yaptığı da budur.
Y. Öner'in Tarihsel Maddeciliğin en temel kavramlarını alt üst etmesine bir örnek olarak "Üretim Tarzı" kavramını ele alalım.
Y. Öner, Üretim Biçimi'ne “Üretim Tarzı” demektedir. Bu bir adlandırma sorunudur ve önemli değildir. Öemli olan Y. Öner'in bu kavrama yüklediği anlamdır. Şöyle yazıyor:
"Burada 'üretim tarzı' kavramının belli bir analizini yapmak gereği var:
1.1) Üretim tarzının konusu: üretilen ve bir topluluğu yeniden üretmeye yarayan toplumsal artıktır.
1.2) Üretim tarzının varlık koşulu. Bu koşul, 'konunun varlığıdır, yani konu ancak yeniden  üretilmekle varolan bir şeydir
2) üretim tarzının varlığı: Bir üretim tarzı, ancak konusunun (toplumsal artığın) düzenli ve sürekli olarak yeniden üretilmesiyle varolabilir, yaşanabilir. . .)" (s. 31 - 32)
Bu satırlardan anlaşılan şudur ki, eğer bir toplumda "toplumsal artık" (bunun da doğrusu: Sosyal ürün Fazlası'dır) yoksa, orada bir "üretim tarzı" yoktur. (Üretim Tarzı yok ise, Toplum nasıl var olabiliyor? Bunun sırrı Y. Öner'de). Bu mantıkla, insanlığın hemen tüm Tarih öncesi sürekli bir kıtlık ve sosyal ürün fazlasının olmayışı ile karakterice olduğundan, hiç bir üretim tarzına sahip olmamak gerekir. Hayır, bu bir yanlış anlama ya da Y. Öner'in söylediklerini kavrayamama değildir. Kitabın bir çok yerinde bizzat kendisi açık açık yazıyor. Sadece bir örnek verelim: "(...) Evet, İsacılık utangaç bir devrimciliktir, İslam ise, hiç bir üretim tarzını temsil etmeyen çöl yağmacılığın aşılması değil, akılcılaştırılıp, dengeleştirilmesi (..)" (s.27, abç.) İslamlığın öncesindeki Arap kabilelerinin yağmacılıkla yaşayıp yaşamadığının tarihsel olgulara uyup uymadığını bir yana bırakalım. Y. Öner'in söyledikleri çok açıktır: "çöl yağmacılığı" (ki bu da yağmacılığı kötüleyen ahlaki bir kavramdır) bir “üretim tarzı” değildir.
Ama eğer bir "üretim tarzı" yoksa, orada bir toplum da yok demek gerekir. Toplum kavramının kendisi bir soyutlamadır, hem de çok yüksek düzeyde bir soyutlama. Eğer bir takım canlılar, istisnai olarak değil ama başat olarak birtakım araçları kullanarak tüketeceği nesneleri elde ediyorsa orada bir toplum var demektir. Üretim var ise, Toplum var demektir. Üretim var ise, Üretici Güçler ve belli Üretim İlişkileri var demektir. üretim Güçleri ve İlişkileri varsa, bunların birliğini ifade eden bir üretim Tarzı var demektir. Sosyal Ürün Fazlası ister olsun, ister olmasın, bunlar Toplum kavramının içeriğinde vardır. Nasıl Atomdan söz ettiğimizde, çekirdek ve elektron sferi bu kavramın içeriğinde varsa.
Y. Öner'in yaptığı tipiktir. Bütün burjuva sosyolojileri ya da Ekonomi teorileri, Kapitalist topluma ya da meta üretimi yapan toplumlara has kategorileri tüm insanlık tarihinin genel katagorileri gibi ele alırlar. Y. Öner de benzer özellikler gösteriyor. Ama bunu yaparken Marksist bir terminoloji kullanıyor ve kavramları allak bullak ediyor. Toplumun çekirdeği Aile yapılıyor, sonra da Üretim Tarzı sadece sosyal ürün fazlası üretebilen toplumlarla sınırlanıyor. Bundan sonraki adım, bu üretim fazlasının bölüşümüdür. Bu bölüşümün "özel ya da kamusal yollarla" denetlendiği yerde "bir üretim sistemi" (s.32) olduğundan söz ediyor. Bunu açıkça yazıyor: "üretim tarzı, kontrol edici müdahale  alternatiflerinin türüyle belirlenir." Yani, kendi içinde de çelişkiye düşerek, üretim tarzı kavramını, üretim alanından değil bölüşüm alanından çıkarıyor Bari "bölüşüm tarzı" gibi bir şey deseydi. Hiç olmazsa birazcık kendi içinde tutarlı olurdu.
Bölüşümü üretimin önüne geçirmek de metafizik burjuva sosyolojilerinin tipik eğilimidir. Burjuva sosyolojisi, örneğin sınıflan bölüşüme göre tanımlar. Böylece Y. Öner'de Devletin de anlamı çarpıtılıyor. Devlet, belli bir tarihsel dönemde, üretim ilişkileri içindeki konumlarına göre oluşan sınıflardan egemen olanın bir baskı aracı olmaktan çıkıyor, ürün fazlasını "kontrol edici müdahale" gibi, ne olduğu belirsiz ve fonksiyonu bölüşüm alanına yönelik bir "şey" oluyor.
Burada ilginç olan bir diğer nokta da "kontrol edici müdahale" gibi kavramların, sibernetikteki kavramlara aşırı benzemesidir. Bu konuda ayrıntılı örnekler veremiyoruz ama, mekanik sibernetik sistemlerin kavramlarının sosyoloji alanına aktarılması karşısındayız.
Evet, Toplum da bir sistemdir ve Tarihsel Maddecilik de Toplumu bir sistem olarak ele alır. Ama toplum evrimleşen dinamik bir sistemdir. Ve bu sistemin iç mekanizmaları, sibernetikten kabaca sosyoloji alanına aktarılan kavramlarla değil, Tarihsel Maddeciliğin kavramlarına dayanılarak incelenilebilir. Bu yapılmadığı an, Sosyal Darvincilik benzeri, "Sosyal  Sibernetikçilik" diyebileceğimiz tipik burjuva toplum teorilerine gidilir.
Sanırız bu kadar yeter, ayrıntılara gerek yok. Merak edip okuyacak sabrı bulanlar kavramları bu alt üst edişin nerelere ulaştığını, örneğin coğrafî şartların İslam ve Hıristiyan dinlerinin ayrılığını açıklamak için nasıl temel neden haline getirildiğini vs. görebilirler. Ya da İran'dan söz ederken, üretim tarzının din tarafından yaratıldığını (s. 38) vs. okuyabilirler. Metodolojik eleştiriyi sanırız burada kesebiliriz.
19.03.1985
Demir Küçükaydın

Yazı Hakkında Not: Bu yazı Celal Aydın imzasıyla Avrupa’da yayınlanan Devrimci Marksist Tartışma Defterleri dergisinin 1 Ekim 1985 tarihli birinci sayısında 68 ve 76. sayfalar arasında yayınlandı. Demir Küçükaydın , 01. Eylül.1999 Çarşamba



[1] Yanlış hatırlamıyorsak, Troçki'nin Suda Yayınları arasında yayımlanan "Sosyalizmin Güncel Meseleleri" adlı kitabını da Y. Öner çevirmiştir. Ama çevirdiği kitabı hiç anlamadığı görülüyor. örneğin kitabın özgün adı: "Günlük Hayatın Sorunları"dır, Bu başlık altında derlenen yazılarında Troçki Küfür, Sinema, îçki vs. gibi sorunları ele alır. "Sosyalizmin Güncel Meseleleri" ise sosyalist teori ve pratiğin aktüel sorunları anlamına gelir^'Aktüel Problem" başka bir kavramdır, "Günlük Hayat" başka bir kavramdır. Y. Öner'in kitaba koyduğu başlığın, kitabın içeriği ile doğrudan ilişkisi yoktur. Diğer bir hususta şudur: Troçki, yine bu derlemede yer alan bazı makalelerinde Doğa Bilimleri alanında çalışan bilim adamlarının Toplum alanına gelince yaptıkları tipik metodolojik yanlışlardan söz eder, ki aynı yanlışları bizzat Y. öner yapmaktadır.
[2] "Klasik dönemin mirasında eksikten çok yanlış öğeler bulunabileceği görüşüne gereken ciddiyetle eğilinmemiştir. Bugün ilk Marksist kuşakların eserleri üzerinde yeni bilimsel araştırmalar yapabilmemize imkan veren ve bizi buna zorlayan şey, bir bakıma, o kuşakların içinde yaşadıkları için göremedikleri çağın tarihi bilgi birikimi idi.
"Bir başka deyişle, klasik Marksizm üzerinde, tıpkı onun doğurduğu klasik dönem sonrası gelenek için yapıldığı gibi, titiz bir inceleme ve değerlendirme yapılmalıdır. Böyle bir çalışma için gösterilmesi gereken gözü peklik ve serin kanlılık, hemen bütün ciddi sosyalistlerin tarihi maddeciliğin klasik ustalarına derin bir saygı duydukları ve bugüne kadar politik tavırlarında devrimcilikten ayrılmaksızın onlar hakkında entelektüel bir eleştiri yapmış bir kimsenin bulunmadığı düşünülürse, Batı Marksizm’i için gösterilen gözü peklik ve serinkanlılığın çok daha fazlası olacak demektir. Oysa en derin saygı, en aydınlık bakışla birlikte var olabilir. Klasik Marksizm’in incelenmesi için, bilimsel bilgi ile şüpheci dürüstlüğün henüz göremediğimiz birleşmesine gereklilik vardır bugün. Savaş sonrası dönemde bu alanda verilen en iyi ve en özgün eserlerin genel niteliği, çok kere Marksizm’in burjuva eleştirilerini ya da burjuva yanlış yorumlarını karşılamak ve bir yazarın alışılmış fikirlerini çürütmek için, dokunulmazlık kazanmış bir metni ya da yazan (Marks'ı ya da Engels'i ya da Lenin'i) usta bir şekilde yeniden yorumlamaktı. Bugün bu uygulamayı bırakmak ve klasik Marksist metinlerin doğruluğu ya da tutarlılığı yolundaki bütün eski varsayımları bir kenara iterek bu metinlerin gerçek kimliğini araştırmaya geçmek gerekir. Aslında, çağımız sosyalistlerinin başta gelen sorumluluğu klasik Marksizm’in başlıca teorik zayıflıklarını göz önüne serip bu zayıflıkların tarihi nedenlerini ve nasıl giderileceğini açıklamak olabilir. Yanılgıya düşmek bütün bilimlerin bir özelliğidir. Oysa yanılgıların görmezlikten   gelinmesi, tarihi maddeciliğin bir bilim olma tezine gölge düşürmekten başka bir şeye yaramamıştır." (Perrry Anderson. Batı'da Sol Düşünce, çev. Bülent Aksoy, Birikim Yay., s.169-170)
[3] Örneğin H. Kıvılcımlı'nın „İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere" adlı eseri eşitsiz gelişim yasasının bir ifadesi olduğu gibi, onunla anlam kazanır ve anlaşılabilir.
[4] "Marks'ın çok kere Kopernik ya da Galileo'yla karşılaştırılması, böyle bir karşılaştırma yapmak gerekirse, ciddiye alınmalıdır. Bugün hiç kimse Kopernik'in ya da Galileo'nun yazılarında önemli yanlışlar ve çelişkiler bulunmadığını düşünemez. tersine, onların modern astronominin ya da fiziğin öncüleri olmaları, yeni bir bilimin doğuş anında kaçınılmaz yanılgılara düşeceklerinin garantisidir. Aynı şey Marksizm için de önsel olarak (apriori) geçerli sayılmalıdır." ( P. Anderson, age., 8.170)

[5] Bu türden aynı metodolojik hatayı, sistem ve sibernetik teorilerinden hareketle yapan benzer bir görüş de M. R. Aktolga'nın "Bir Adım İleri"  kitabında bulunabilir. Ama elimizde bu yazı ve kitaplar olmadığından, başka örnek veremiyoruz

1 yorum:

Çağlar Karaca dedi ki...

Doğru, Yılmaz Öner'in fikirleri Türkiye'de ne yazık ki çok az tartışılıyor, eleştiriliyor, ama eleştirinin de tutarlılığı ve netliği olmalı. Yılmaz Öner'in temel meselesi determinizm. Marksizm tartışmalarına getirdiği yaklaşım ise 19. yüzyılda klasik determinist görüşü aşabilecek bir bilimsel birikimin henüz gerçekleşmemiş olduğu tespitinden hareket ediyor. Demir Küçükaydın bu kısmını yazmış ama konuyu, determinizmle ilgili temeldeki felsefi problemi hiç tartışmadan ele almış, bu yüzden yazısı ne yazık ki bağlam dışı.
Marx'ın dönemine dair en büyük yetersizlik, olasılık kuramının henüz yeterince gelişmemiş olmasıydı. Bazı ortodoks yorumcular olasılığın diyalektik felsefenin gelişimi için taşıdığı önemi göremediler. Örneğin Plehanov'un determinizmi ele alışının mekanik materyalizme son derece yaklaştığını görürüz, çünkü Plehanov zorunluluğun olasılıksal yorumuna ihtimal dahi vermez ve zorunluluğun kavramsal çelişkilerini aslında felsefi olarak tartışmaz. Öte yandan Yılmaz Öner Kolmogorov gibi Sovyet matematikçilerinin geliştirdiği olasılıkçı ve nonlineer yöntemleri çok geniş bir entelektüel alanda uygulamaya çalışmıştır. Vardığı sonuçlar ve temel eleştirileri doğrudur veya yanlıştır, bu tartışılır. Ama öncelikle bilim tarihindeki gelişimin seyrini iyi anlamak zorundayız.
Demir Küçükaydın ise yöntem ve doğa bilimlerine dair bu problemleri es geçerek, son derece çapraşık bir biçimde kapitalizmin eşitsiz gelişim yasasına konuyu bağlıyor. Ne ilginçtir ki eşitsiz gelişim yasası tarihte nedenselliğin indirgemeci, düzçizgisel yorumuna bir alternatif sunar, bu anlamda Yılmaz Öner'in görüşleriyle koşut bir olguyu ortaya koyar. Dolayısıyla eşitsiz gelişimin Yılmaz Öner'i ne açılardan yanlışladığı bir soru işareti olarak kalıyor. Yılmaz Öner'i kimin hangi amaçla 'gündeme getirdiğinden' yola çıkarak bir tartışma başlatmak ise, ad hominem bir argüman sunar.

Bir Devrimin Eşiğinde (4) – Robotlar Niçin Artı Değer Üretemez?

Bu yazı serisine gelince gerek sosyalist veya Marksist olduğunu düşünenlerin, gerek böyle bir iddiası bile olmayanların, üretici güçlerde...