5 Ağustos 2019 Pazartesi

Ulusların, Avrupa’nın ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Sonuna Doğru


Dünya Ulusları, Avrupa ve Türkiye özünde aynı karakterde krizler içindeler. Kendilerini yok ederek krizden çıkabilirler, ama kendilerini yok etmeyi aşmayı başaramadıkları takdirde bu sefer acılı bir şekilde yine yok olacaklardır.
Kısaca tek tek ele alalım.
Dünya’da toplumun temeli, altyapısı yani ekonomik ilişkiler çoktan ulusal sınırları parçalamış, bir tek dünya ekonomisi yaratmış bulunuyor.
Ama üstyapı, dünya ticaretinin esas olarak üst sınıflar ve lüks mallarla sınırlı olduğu, klasik antik uygarlıklar ve imparatorluklardan bile daha küçük ve sınırlı uluslara ve ulusal devletlere bölünmüş bulunuyor. Bu durum insanlığı boğuyor. İki dünya savaşı tam da bu nedenle çıkmıştı. Ki o zamanlar globalleşmenin çapı henüz bugün vardığı noktadan çok uzaklardaydı.

Ekonomi temelinin bu evrensel niteliği ile uluslar ve ulusal sınırlar arasındaki bu çelişkinin tek bir çözümü var. Ulusların, ulusal devletlerin ve sınırların yok olması.
Bu çözüme giden iki yol bulunuyor.
Brinci yol: ya insanlar uluslara ve ulusal devletlere karşı mücadeleye girecekler, ulusları (ki onlar politik, yani devlete göre tanımlanmış “cemaatler”dir) ve ulusal sınırları yıkacaklar, uluslar ve ulusal devletler yok olacak, onların yerini bir dünya cumhuriyeti alacak.
Ya da ulusların egemen olduğu bir dünyada, ulusal devletler iç pazarlarını korumak için korumacı tedbirlere başvuracaklar, dünya pazarı için üretim olanaksız hale gelip bir daralma olacak ve bu daralmayı aşmak için de tıpkı birinci ve ikincileri gibi, egemen alanı genişletmek için savaşlar başlayacak ve bir dünya savaşı, dolayısıyla ulusların ve ulusal devletlerin yok oluşu insanlığın yok oluşuyla birlikte gerçekleşecek.
Üstüne üstlük bu kriz sadece üretici güçler ve üretim ilişkileri ve onların üstyapısı gibi kavramları ile ele alıp açıklanabilecek türden de değil, aynı zamanda toplum da, varoluşunu sağlayan doğanın sınırlarına dayanmış bulunuyor. 
Ulusların ve ulusal devletlerin egemen olduğu bir dünyada canlı hayatı, en azından “yüksek” canlıların varlığını bile tehdit eden fiziksel sınırlara dayanmışlık sorunu çözülemez.
Elbet ulusların ve ulusal sınırların ortadan kaldırılması otomatik olarak u fiziksel ve biyolojik sınırlara dayanmışlık sorununu çözmez ama en azından bunun çözümümü mümkün kılabilecek bir siyasi üstyapıyı, bir dünya cumhuriyetini, bir umudu ortaya çıkarmış olur.
Bundan ötesi yeryüzündeki insanların kısa vadeli ve bölgesel çıkarlarını genel ve uzun vadeli çıkara, doğanın sınırları içinde kalma, onun dengelerini tehdit etmeme çıkarına tabi kılmasını gerektirir.
Bu da hem bir kara ve meta üretimine dayanmayan planlı ve sadece ihtiyaçlara değil, doğanın dengesini korumaya da yönelik bir planlı ekonomiyi gerektirir.
Ancak bu da yetmez, aptalca kararlar alınırsa, kısa vadeli ve bölgesel çıkarlar öne alınırsa, varoluş koşulları “planlı olarak” da yok edilebilir.
Bunun için de evet-hayır’a değil, çoğunluğu bulmaya değil, en az direnç göreni, yani çözümü bulmaya yönelik bizim “oydaşma” dediğimiz, bir karar alma yöntemi gerekiyor.
Bütün bunların hepsi bir arada insanlığın yaşamasını mümkün kılabilir ama burada en önemli, can alıcı, önceliği olan ve yakalanması gereken ana halka, ulusların ve ulusal devletlerin yıkılmasıdır.
Uluslara ve ulusal devletlere karşı bir cihat, bir savaş başlamadan, bu yönde bir bilinç gelişmeden, yaygınlaşmadan ve dünya çapında bir sosyal hareket başlamadan insanlığın yaşaması için hiçbir olanak görülmemektedir.
Böyle bir bilinç ve hareket bir vuruşta, ulusları ve ulusal devletleri yok ederek hem bir dünya savaşı olasılığını ortadan kaldırır hem de doğanın dayattığı sınırlar içinde toplumun var oluşunu sürdürme umudunu ortaya çıkarabilir.
Diğer bir deyişle, Muhammet’in kabileler ve totemler (putlar) çağında tüm putları yıkarak tüm insanları bir tek Allah(ın kulluğunda birleştirerek yaptığı türden, tüm ulusal devletleri (kabileleri) ve ulusal bayrakları (putları) yıkarak tüm insanları bur tek toplulukta birleştirecek bir devrim gerekiyor.
Yani dünya artık uluslar ve ulusal devletler kabuğuna sığmamaktadır, ileri gitmek zorundadır, tanrının lanetine uğramış şehirden kaçan Lut’un karısının taşlaşması gibi, durmak ve geriye bakmak taş olmaktır, ölümdür.
Maalesef ne sorunu böyle koyan var ne böyle bir program için bir teorik temel var, ne bir fikir akımı var, ne bir politik hareket var.
O halde en azından şu verili durumda insanlığın sonunu engelleyecek görünür hiçbir şey yok
Uluslar ve uluslar devletler son bulacak, insanlık onlara önce son verirse kendini kurtarabilir, kendini kurtaramazsa, kendisiyle birlikte onlar da yok olur.
*
Benzeri bir dilemma ile Avrupa Birliği de karşı karşıya bulunuyor.
Ya Avrupa Birliği’ni oluşturan ulusal devletler ulusal egemenliklerinden vaz geçmek ve tıpkı ABD’de olduğu gibi bir Avrupa Ulusu ve Avrupa Birleşik Devletleri içinde, sadece paralarını değil, tüm ekonomi, maliye, hukuk, eğitim sistemlerini birleştirmek zorunda ya da dağılmak zorunda.
Almanya, bunu krizdeki ülkeleri ekonomik ve politik olarak daha fazla kendine bağlayarak, yani Hitler’in Avrupa Kalesi’ni “barışçıl” bir yolla oluşturarak aşmaya çalışıyor. Son krizde Almanya ekonomik gücüyle bir dağılışı engelleyebildi ve ekonomik ve politik etkisini arttırmada epey yol da kat edebildi.
Ama şimdi artan korumacılığın dünya ticaretinde bir daralmaya yol açması kaçınılmazdır. Bu da ekonomisi ihraca dayanan Almanya’yı en sert şekilde etkiler.  Böyle bir daralmanın dünya çapında bir ekonomik kriz ile çakışması durumunda Almanya’nın elindeki rezervler hiç de ekonomisi daha zayıf ve kedisinden daha fazla sarsılacak ülkeleri birlik içinde tutmaya yetmeyebilir. Bu da Avrupa Birliği’nin sonu olur.
Yani Avrupa Birliği de ABD ve Çin karşısında var olabilmek için, ya bir Avrupa Birleşik Devletleri’ne dönüşmek, yani siyasi, askeri, diplomatik bir irade geliştirmek zorunda, ya a dağılması mukadder. Ekonomiler ulusal devletlerde. Para ortak olunca bu birleşmenin değil, diğer ülkeleri güçlü bir ekonomiye tabi kılmanın aracına dönüşmekte bu da merkez kaç eğilimlerini güçlendirmektedir.
Almanya ortak bir iradede birleşmek için kendi iradesinden vaz geçmeye gelemediği takdirde dağılma kaçınılmaz olduğundan bu ortak iradeyi kendi iradesini ekonomi, para, politika ve diplomasiyle diğer Avrupa birliği ülkelerine dayatarak oluşturmaya çalışmaktadır.
Ama Almanya’nın ABD, Rusya ve Çin gibi insan ve coğrafi kaynakları çok geniş ve belli bir “stratejik derinliği” olan ülkelere göre hareket alanı çok sınırlıdır ve esas olarak bu politikayı sürdürebilmesi, dünya ticaretinin büyümesine ve ihracata dayanan Alman ekonomisinin bundaki payını arttırasına ve korumasına bağlıdır.
Ama korumacı politikaların giderek daha egemen olduğu bir dünyada bu politikayı sürdürebilmenin maddi temeli giderek aşınmaktadır.
Önümüzdeki bir ekonomik kriz, Avrupa Birliği’nin sonunu getirebilir. Ya da geriye yıkıntılardan ibaret bir yapı kalabilir.
Yani Avrupa Birliği de son duruşmada şu açmazla karşı karşıyadır ya Avrupa Birleşik Devletleri ya da dağılma. İleri gitmeyen yok olur.
*
Gelelim Türkiye’ye.
Bir aralar Yalçın Küçük Türk Devleti’nin içinde bulunduğu açmazı şöyle bir denklemle ifade etmişti: “Musul’u almazsanız, Diyarbakır’ı kaybedersiniz”.
Bu denklem, bağıntı ya da formül, birçokları tarafından Musul’un askeri olarak işgali, yayılmacılık olarak anlaşıldı.
Ancak kanımca Yalçın Küçük Türk devletinin içinde, Kürtleri ezme değil ama kazanma politikasının bir savunucusu olarak, bununla askeri bir işgalden ziyade, politik bir birleşmeyi, yani Kürtlerin haklarını tanıyarak, onları böylece Türk (veya Türk-Kürt) devletine entegre ederek “Musul’u almayı kast ediyordu.
Ancak Küçük’ün ne kast ettiğinden öte, bu formül veya Diyarbakır Musul sembolleri, genel ve kategorik anlamları göz önüne alındığında tıpkı Dünya’da ve Avrupa’da karşılaşılan türen bir dilemmayı, sosyolojik bir bağıntıyı, cebirsel bir formülü ifade etmektedir. Cebirsel formülün hangi somut rakamlarla, yani hangi politikalarla, (Kürtlerle savaş ve işgal veya Kürtlerin haklarını tanıma ve birleşme) dolacağı ayrı bir sorundur.
Türk devleti bir ara özellikle Rojava’da ve Türkiye’de Kürt hareketinin kazandığı mevziler karşısında geri adım atarak, bu formülü kendi kontrolünde olma koşuluyla nispeten barışçıl bir yolla gerçekleştirmeyi denemişti (“Barış süreci” denen ateşkes dönemi).
Ancak bu yolun Kürt hareketinin gelişmesine ve Türkleri de kazanma eğilimi göstermesine yol açtığını görünce, gelişmeler kontrol edilemez bir noktaya gelmeden sayım suyum yok dedi, birbiri peşi sıra darbelerle  klasik inkar ve savaş politikalarına dönerek bu denklemi şiddet yoluyla uygulamaya geçti.
Bunun için önce cephe gerisini sağlama alması gerekiyordu. Bunun için de Erdoğan’ın popülaritesini ve kitle desteğini yanına alarak harekete geçti. Erdoğan’ın da gerek kişisel (ihaleler, yakınları kayırmalar, havuzlar vs.) gerek politik (Işid ve cihatçılarla iş birliği, onların her türlü desteklenmesi) yaptığı usulsüzlüklerle iktidarı kaybetme gibi bir lüksü bulunmuyordu. Hem de gençliğinden beri dayandığı ideolojiye, Türklük ve İslamlık karışımı emperyal yayılmacılık de uygun düşüyordu.
Cephe gerisi sağlamdı ama önceleri uluslararası durum ve dengeler el vermiyordu. Ama şimdi İstanbul seçimlerinin de gösterdiği gibi, cephe gerisinde çatlak sesler çıkmaya başlayınca ve artık ertelenecek bir yanı kalmayınca, tıpkı bir zamanlar Enver ve Talat’ların yaptığı gibi Rojava ve Güney Kürdistan’ın işgaline yönelik bir savaş politikasında karar verildiği ve kumar oynanacağı görülüyor.
Aslında bu politika uluslararası güçlerce engellenebilir. ABD ve Rusya, Türkiye’ye kesin bir dille böyle bir operasyon karşısında sessiz kalmayacaklarını ve buna müsaade etmeyeceklerini söyleseler, Erdoğan Ergenekon kliğinin politikası iflas eder, güç kaybetmeye başlarlar ve dengeler değişir. Oradan belki bir ateşkes ve giderek daha barışçıl bir ortama geçiş olabilir.
Ancak her ikisi de hem konjonktürel olarak kesin bir tavır almaktan ana değiller, hem da daha uzun vadeli ve stratejik olarak. Hatta Erdoğan-Ergenekon ittifakını bu yönde cesaretlendirişi bir tavır sergiliyorlar.
Çünkü her ikisi de aslında uzun vadeli ve stratejik düşünerek, Türkiye’nin boğazına kadar Kürtlerle bir savaşa girmesi ve Irak ve Suriye’de bir işgalci olmasının, onun hareket alanını daraltacağını, onu kendilerine giderek daha fazla bağımlı kılacağını ve sonunda parçalanarak ellerinin epey rahatlayacağını düşünüyorlar.
Ve hiç de yanlış düşünmüyorlar kendi çıkarları açısından.
Uluslararası güçler bir yana, bu politika Barzani tarafından bile engellenebilir. Güney’deki operasyonlara destek vermese, Rojava’nın soluk yollarını açık bıraksa bile yeter.
Ama çürümüşlük içindeki Barzani ve Talabani rejimleri zaten Güney Kürdistan’ı hem Türkiye’nin bir açık pazarı ve fiili sömürgesi, hem de Türk istihbaratının rahatça at koşturduğu bir alan yapmış bulunuyorlar.
Ezilen kitlelere dayanmadıkları için, devletler arası dengelerle ayakta durmaya çalışıyorlar ve bu da aslında bir intihar politikasına yol açıyor.
Kendi varlıklarını bile PKK’nın yarattığı dengelere borçlu olduklarını anlamıyorlar.
ABD’nin yıllarca PKK’ya karşı savaşında Türkiye’ye olanaklar sağlayarak, örneğin Apo’yu Türkiye’ye teslim ederek, bunun karşılığında Güney Kürdistan için tavizler kopararak fiilen Kürt devletinin oluşumuna olanak sağladı. PKK olmasaydı, Türkiye’ye verilecek Apo olmasaydı, Barzani ve Talabani’ler daha yıllarca aşiret şefi muamelesi görürler ve gizlice gelip MİT misafirhanelerinde kalmaya devam ederlerdi.
Bu politika bir de Kürt Özgürlük Hareketinin direnişi ve bir zaferiyle iflas edebilir.
Türkiye’ye demokrasiyi ancak Türk ordusunun Rojava ve Güney’de alacağı bir yenilgi veya ciddi bir hezimet getirebilir. O zaman Türk devleti içindeki dengeler değişebilir.
Ancak bu kısa vadede pek mümkün görünmüyor. Bu sadece PKK’nın bir türlü üzerindeki tecridi kıramamasıyla ilgili değil. Aynı zamanda savaş tekniğindeki ilerlemeler de Türk ordusunun lehine çalıştı. Drone’ler, hassas gözleme araçları vs. Gerilla savaşının yeni biçimlerini gerektiriyor. Elbet bunların da paratı bulunacaktır ama bu zaman alır. Türk devleti şimdi bu ara geçiş dönemindeki askeri üstünlüğünü de değerlendirmek istiyor.
Türkiye bir harekata başladığı ve ABD ve Rusya buna karşı çıkmadığı takdirde, muhtemelen Türkiye, Afrin’den ta Musul’lara kadar bir alanı işgal edebilir. Oraya Suriyelileri yerleştirebilir. Hem oralara yıllarca temizlenemeyecek zehirini akıtabilir, hem de içerdeki Suriyeli düşmanlığını kendi değirmenini döndürecek su yapabilir.
Elbet Kürt hareketinin direnişi sürer, eninde sonunda Türk devleti yenilir veya parçalanır ama bu arada yıllar geçer yeni ve daha büyük acılar birikir.
En iyisi ve en az acılısı Türk ordusunun harekatının tam bir fiyaskoyla sonuçlanmasıdır.
Ama Türkler açısından düşünürsek, “Diyarbakır’ı kaybetmemenin” tek yolu savaş ve işgal değildir. Pek ala Öcalan’ın programı kabul edilerek de, sadece kuzey Suriye değil, sadece Musul değil bütün Kerkük ve hatta Suriye, hatta Lübnan bile “alınabilirdi”.
Yapılacak tek bir şey vardı. Bu merkezi, bürokratik devletin tasfiyesi, tamamen Kuzey Avrupa ve ABD örneğindeki gibi nispeten demokratik bir cumhuriyet. Türkiye’nin büyüklüğü ve ekonomik seviyesi zaten bu ülkelerden çok ilerdeydi, ekstra bir Refah bu demokrasinin ayak izleri üzerinde zaten gelirdi. Refah ve Demokrasi olunca da, tıpkı duvarın yıkılışından sonra Doğu Avrupa ülkelerinin ülkeler olarak batıya iltica etmeleri gibi, Suriye, Irak, Lübnan halkı ülke olarak o zamanlar örneğin Ortadoğu Demokratik Cumhuriyeti adını almış olabilecek bu Cumhuriyet’e ülke olarak iltica ederler, o Cumhuriyetin bir parçası olurlardı.
Bunu engelleyen tek güç Türkiye’ye egemen askeri bürokratik oligarşidir. O kendi çıkarını, varlığını, bekasını, ulusun, devletin çıkarı, varlığı ve bekası gibi görmekte ve gösterebilmektedir. Böylece en azından Türkler ve Müslümanlar arasında hatırı sayılır bir çoğunluğun desteğini veya en azından hayırhah bir tarafsızlığını sağlayabilmektedir.
Maalesef Türkiye’deki demokrasi özlemlerinin tutarlı ve demokratik bir programı olmadığı, demokratik özlemler, Politik İslam’ın, Liberallerin ya da kültürel bir tepki biçiminde Kemalizmin ve CHP’nin değirmenine su taşıdığı için Demokratik bir hareket yoktur.
Bu olmayınca da tek yol, Türkler için Diyarbakır’ı vermemek için Musul’u almak tek geçerli politika olarak görünüyor ve böylece Devletin hınk deyicisi oluyorlar. Yani sonuç olarak savaş ve macera.
Erdoğan-Ergenekon rejimi birbiri peşi sıra darbelerle yerleşti tıpkı 31 Mart, Babıali Baskını gibi darbelerle yerleşmiş Talat Enver rejimi gibi.
Talat Enver rejimi Osmanlı’nın sonunu getirmişti, Erdoğan Ergenekon rejimi de TC’nin sonunu getirecek.
Aslında bu merkezi, bürokratik, ırkçı, rejimin ve Türklük ve Müslümanlıkla tanımlanmış ulusun ve devletin son bulması iyi olur.
Ama bu yolla çok acılı olur. Çok insan ölür, çok acılar çekilir, sonrasına çok düşmanlıklar kalır.
*
Peki hiçbir yol yok mu bu denklemi nispeten barışçı bir şekilde çözmek için?
Var, ama bu yol benzeri bir dilemmayı PKK ve Kürt Özgürlük Hareketi için de dayatıyor.
Kürt hareketi açısından baktığımızda, formülü şöyle ifade edebiliriz:
İstanbul’u almayan, Diyarbakır’ı kaybeder.
Kürt hareketi İstanbul’u alamazsa, sadece Diyarbakır’ı değil, Musul’u da, Rojava’yı da kaybeder.
Bunu da sonraki yazıda ele alalım.
5 Ağustos 2019 Pazartesi
Demir Küçükaydın

Hiç yorum yok: