14 Şubat 2018 Çarşamba

Sırrı Süreyya’nın Sözleri Örneğinde Bizim ve HDP’nin Stratejisinin Farkları

Şu habere bakalım:
HDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, "Sayın Cumhurbaşkanına teşekkür etmek istiyorum. Kongremizi bugün grup toplantısında gösterdi. Utanmadan ana akım medya bu görüntüleri verecek. Değerli basın emekçilerini ayırıyorum. Bu ülkenin üçüncü büyük partisinin kongresinde bir tane canlı yayın aracı yoktu. Bu ülkede böyle bir kongre olmamış gibi davrandılar" dedi
Bu “teşekkürde” yanlış olan bir şey yok?  Sırrı Süreyya ironi yapmak için öyle demiştir” denemez.
Devletin başındakine elbette “sayın” diyecektir” denemez.
Bu bizim, yani bir demokratın, bir devrimcinin, politika yapma anlayışımızın tam da 180 derece zıddıdır.
Bir İslamcı-Türkçü faşist diktatöre karşı “ironi” ile mücadele edilemez.
Bir mücadelede politika diplomasiye kurban edilemez.
Diplomasi her zaman politikanın aracı olmalıdır, politika diplomasının değil. Maalesef burada Politika diplomasi diline kurban edilmektedir.

Demokrat ve devrimci bir muhalif Erdoğan’dan her söz edişinde onun “sayın” (değerli) değil, iktidarı gasp etmiş bir darbeci olduğunu ve demokrasi düşmanı bir faşist olduğunu sıfat olarak ifade eder ve etmelidir. Muhalefet ve mücadele böyle olur. Ancak böyle bir duruş, geniş Ayevi ve “laik”, “mütedeyyin” kesimleri kazanıp Erdoğan’ı tecrit edebilir. Ancak böyle bir çizgi CHP’nin altından kaçan kitleyi kaybetmemek için soya doğru kaymasına yol açabilir.
HDP adına konuşan Sırrı Süreyya bunu yapmıyor ve tam tersine Erdoğan’a “sayın” (değerli) diyor.
Eğer bir politik ve askeri mücadele sonunda düşmanınızla bir bir barış anlaşması yapmak için masaya oturmuşsanız, ona resmi olarak belki “sayın” veya daha da mesafeli olarak “ekselansları” falan gibi bir sıfatla hitap edebilirsiniz.
Ama Bugünkü Türkiye’de, Erdoğan’a politik muhalefeti Erdoğan’ın adının önüne “sayın” (değerli) sıfatını koyarak yapmaya kalkmak, bir nezaket sorunu değil, diplomasi politika ilişkisini ters yüz etmekten, politik mücadeleyi diplomatik nezakete kurban etmekten başka bir anlama gelmez.
Bunun ardında da bugünkü Türkiye’deki yakalanması gereken ana halkayı yanlış tanımlama bulunmaktadır.
Bugünün ana halkası, “barış” falan değildir.
Hatta şu an bu iktidardan bir barış teklifi gelirse bile onu kabul etmemek, bunu onlar için son derece ağır demokratikleşme şartına bağlamak gerekir. (Tüm mahkumların serbest bırakılması, tüm ati demokratik yasaların iptali vs. gibi)
Bugünün ana halkası, bütün güçlerin yığılması gereken nokta, Erdoğan’ın, bulunduğu yerden uzaklaştırılmasıdır. Bu Erdoğan-Ergenekon İslamcı-Türkçü Faşist ittifakını parçalamaktır.
Bu ittifakın en zayıf notası Erdoğan’dır.
Ve Erdoğan’a karşı toplumdaki en geniş güçler seferber edilebilir.
*
Bunu ta 2015 haziren seçimleri sonrasından beri yazıyoruz.
Örneğin 18 Ağustos 2015 tarihli “HDP ve CHP’ye Çağrı: Erdoğan Nasıl Durdurulabilir? başlıklı yazımızda şunları diyorduk.
Bugün yakalanacak ana halka barış çağrıları değildir. Kaldı ki barış çağrılarıyla bir şey elde edilemez. Yakalanacak ana halka, bu iktidarı gasp etmiş kişinin oradan uzaklaştırılmasıdır. Bu olduğu an barış da kendiliğinden gelir bunun bir yan ürünü olarak. Ancak böyle bir hedef belirlemesi ve bu hedefe yönelik kararlı bir mücadele en geniş kesimleri birleştirebilir.
Tekrar edelim. Yukarıdaki önermelerden çıkacak bir tek sonuç vardır: HDP’nin derhal, CHP ile birlikte veya CHP gelmiyorsa tek başına Erdoğan’ın diktatörlüğünü gayrı meşru olarak tanımlaması ve halkı bu gayrı meşru ve gaspçı idareye karşı sokaklarda demokratik direniş hakkını kullanmaya çağırması gerekir.
HDP seçim sonuçlarının belli olmasından beri, tıpkı CHP gibi bir bekleme tavrına girmiş bulunmaktadır. Onların bu bekleme tavrı, sarsılmış Erdoğan’ın tekrar toparlanmasına olanak verdi. Artık bu tavra son vermenin zamanı gelmiştir. HDP ve CHP, Diktatöre karşı sivil direniş ve itaatsizliğin başına geçmelidir.
Yoksa adil bir seçim ve/veya Erdoğan’ın darbesine son verilmesi bir hayaldir.
Kararsızlığın nelere yol açacağını görmek mi istiyorsunuz? AK Parti’ye bakın. Hepsi susta durmuş bulunuyor. Bir teki bile ağzını açamıyor.
Erdoğan kararlı saldırılarla, sizleri tereddütte ve beklemede bırakarak adım adım hedefine yaklaşmaktadır.”
Böyle bir strateji izlenseydi, vuruş yönü Erdoğan olarak tespit edilip uzlaşmaz bir politika ile geniş yığınlar sivil direniş yöntemleri uygulamaya çağırılsaydı (ki bu tür eylemleri başlatmaya bir tek HDP ve “bileşen”lerinin bile gücü yeterdi v hala da yeter.) şimdi Erdoğan bu mevzileri kazanmış, Savaşı İdlib’e, Menbiç’e, Kıbrıs’a hatta ta Irak sınırına ve Kandil’e kadar yaymaktan söz eder olamazdı. Çoktan mahkemeye çıkmış veya bir uçağa atlayıp Sudan’da Beşir’e sığınmacı olarak kaçmış olurdu.
Maalesef HDP’li politikacıların yanlışlarının bedelini Afrinliler ödüyor bugün.
Sıradan insanlar ölüyorlar. Sadece askerler de değil.
Bu toplumsal çürüme nedeniyle her yeri betona çeirmek için kesilen ağaçlar, bitkiler, aç bırakılan işkencelere uğratılan hayvanlar, analarıyla birlikte hapishaneye çıkarılar veya ırzına geçilen çocuklar; her gün öldürülen, dayak yiyen kadınlar
Ve HDP’nin bu yanlış stratejisi, Sırrı Süreyya’nın elinde ve dilinde yanlışın şahikalarına varıyor.
Erdoğan’a teşekkür ediyor basın ve medyayı ise eleştiriyor.
Bu ironi ardına gizlenmiş bir hedef şaşırtmadır.
Doğru bir politika basına, medyaya hiç sitem etmez.
Bu sonuçlarla mücadele, ahlakı bir eleştiri olur basına yönelik.
Çünkü basını ve medyayı o hale getiren, bu merkezi ve bürokratik devlet ve ama daha da önemlisi, medyanın ve basın yayının, sermaye ve devletin elinde olması, tüm kitle örgütlerine, nüfusa dağıtılmamış olmasıdır.
HDP’yi bir program olarak önerdiğiniz ve bu büyük politikacılar tarafından görmezden gelinen bu talep sosyalist bir talep de değildir.
Demokrasinin olmazsa olmazı, basının ve medyanın bütünüyle halk örgütlerine ve nüfusun farklı kesimlerine dağıtılması olabilir. Devletin bir tek hakkı ve görevi olur, bu dağıtımın hakkıyla ve eşit olarak yani her örgüte üyesi kadar her kesime nüfus içindeki oranı kadar yapılmasını sağlamak.
Böyle bir yapı olmadığı sürece nasıl bir hakim güvencesi olmayan bir sistemde hakimlerden adil kararlar vermeleri, bilimsel özerkliğin olmadığı bir sistemde bilim insanlarından bilim dışı kaygılarla hareket etmeleri beklenemez ise basından da tarafsız ve doğru bir habercilik beklenemez.
Yani demokratik bir partinin görevi, basına çatmak değildir, bunu kimi gazeteciler yapabilirler ama demokrasi mücadelesi veren bir parti değil.
Demokrasi mücadelesi veren bir parti, basının bu durumundan hareketle, demokratik bir medyanın oluşmasının yapısal koşullarını açıklamak, bunun programatik olarak anlamak, “deliye taşı andırmak”tır, “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek”tir.
Yapılan ise tam tersidir. Erdoğan’a “sayın” denerek güya ironi yaparcasına teşekkür ediliyor; bu yapının kurbanı olan basına ise eleştiri okları yöneltiliyor.
Söylenmesi gereken şudur:
“İslamcı-Türkçü Faşist iktidarı gasp etmiş bir diktatör olarak Erdoğan, zaten devletin ve sermayenin kontrolündeki, ve aslında hiçbir zaman bağımsız olamamış basını, bütünüyle kendi diktatörlüğünün bir aracı haline getirmiştir.
Basının orada bulunmaması da bunun gayet doğal sonucudur. Erdoğan’ın zaten gasp ederek geldiği mevkiden bütün muhaliflere hakaretler yağdırdığı, tüm kurumların zaten sözde bağımsızlıklarını yok ettiği, tüm muhaliflerini hapislere doldurduğu, tam Hitler usulü bir faşist diktatörlük ve savaş politikası için her gün bir darbe yaptığı bir ülkede basına çatmak anlamsızdır.
Halkımızı sosyal medyayı ve İnterneti kullanarak kendi özel medyasını kurmaya çağırıyoruz. Partimiz bunun için her türlü katkıyı yapmaya hazırdır.
Erdoğan tüm yasaları ayaklar altına almakla kalmamış, OHAL ile tamamen hukuk dışı bir sistem kurmuştur.
Bu sisteme ancak geniş kitlelerin direnişi son verebilir. Geniş kitleler ise ancak sivil ve kitlesel bir direniş ile buna son verebilirler.
Bu nedenle tüm halkımızı kendi öz örgütlenmelerini kurmaya çağırıyoruz.
En yaratıcı biçimde sivil direniş biçimleri bulmaya ve bunları kitleselleştirmeye çağırıyoruz. Örneğin hiçbir pankart, bayrak açmadan, her gün belli saatlerde belli yerlerde bulunarak, yani durarak, oturarak, dolaşarak, sohbet ederek ama hep birlikte aynı yerlerde bunları yaparak ve bunu milyonlar olarak yaparak, bu diktatörün bütün silahlarını elinden alıp onu hareket edemez kılabiliriz.
HDP Kongresine biz tüm engellemelere rağmen binlerle gelerek böyle bir kitle direnişinin başlatıcıları olabileceğimizi gösterdik.
Bütün engelleme çabalarına rağmen bizler bunu yapabildik ise, halkımızın diğer kesimleri haydi haydi yapar.
Artık bu diktatörden kurtulmanın zamanı geldi. Meydanlara çıkmadığımız takdirde yeni cenazeler gelecek ve bu diktatör bizlerin kararsızlığından ve yanlışlarından aldığı cesaretle bu ülkeyi harabeye ve mezarlığa çevirecektir.”
İşte Sırrı Süreyya’nın söylemesi gerekenler böyle şeylerdir.
Politika yapmak böyle olur.
Erdoğan’a “sayın” demek değildir, basına sitem etmek değildir, iktidarın ne kadar kötü olduğunun örneklerini vermek değildir politika yapmak..
Erdoğan’ı hedefe koyduğunu ve onun en kararlı düşmanı olduğunu açıkça ifade etmektir.
Basının sadece bir sonuç olduğunu söyleyip, halkı buna çare bulacak kendi medyasını kurmaya ve öz örgütlenme yöntemleri geliştirmeye çağırmaktır.
Halka sivil direniş yöntemleri önermek ve bunların girişimcisi olmaktır.
Bütün bunları hiçbiri yok Sırrı Süreyya’da.
Bütün basın toplantısı, iktidarın ne kadar kötü ve tarafsızlıktan uzak, yassa dışı uygulamalar yaptığına dair şikayetler, kimi çelişkilerini sergilemelerden ibaret.
Bu politika değildir. Hele devrimci ve demokratik politika hiç değildir.
Sanıyor musunuz ki insanlar bütün bunları bilmiyor.
Herkes her şeyi biliyor aslında.
Sizler düşmanı eleştiriyorsunuz. Eleştiri babından sözde “ironi” yapıyorsunuz.
Düşman eleştirilmez. Düşmanla savaşılır.
Bugünün baş düşmanı Erdoğan’dır. Erdoğan’ı eleştirmek, düşmanı yanlış tanımlamaktır.
Dostlar eleştirilir.
Bizim şu satırlarda yaptığımız gibi.
14 Şubat 2018 Çarşamba
Demir Küçükaydın
Bloglar:
Video:
Podcast:
İndirilebilir kitaplar:
Bu yazı ilk olarak şurada yayınlandı:

1 yorum:

Mustafa Covac dedi ki...

Merhaba Demir, bir ek olarak Önemli gördüğüm konu; Demirtaşın Sincan Cezaevinde yargılanmayı kabul etmesi: Mahkemenin hiçbirşekilde otoritesinin olmadığı İçişleri bakanlığına bağlı silahlı silahlı adamların olduğu bir yerleşkede hiçbir mahkeme '' bağımsız'' olamaz.Adliye binalarındaki kolluk kuvvetleri görevleri itibarı ile Başsavcılığa bağlıdır O'dan emir almasına rağmen Demirtaşı yargılayan mahkeme kensine hertürlü müdaheleyi yapabilecek Silahlı güçlere Teslim olmuştur.
Demirtaş HUKUKcu olarak böyle bir uygulamayı kabul etmiş olması en azından yadıgatıcıdır.Konu ayrıca Silivri ve başka yerlerde uygulanmakta ve Konu hukukcularca dert edilmemektir.
Demirtaş'ın konuyu gündeme getirmesi bu konuda önce Pedagojik sonra da Hukuksal bir alan açabilirdi.Maalesef olmadı.
ABDde bir olay vesilesi ile Mahkumun mahkemeye nakli konusu gündeme gelmiş, bu naklin 150.000 dolara maloduğunu(güvenlik sigoryası ek personelin kullanılması trafiğin kontrol altına alıması gibi) şimdi aklıma gelmeyen nedenlerle bütce kısıntıları gerekcelerle duruşmanın cezaevinde yapılmasını öneren eyalet temsilcilerine Mahkeme yukarıda sunduğum gerekcelerle karşı çıkmıştı.Ceza evi ve Adliye kapısı arası 50M(metre) .Mahkeme, ''Bizim kendi sağladığımız güvenliğimiz''''Bağımsız karar almamızın garantisidir'' deyip istediğiğni aldı.