29 Haziran 2017 Perşembe

Sosyalistler ve Sol Neden “Ofsayt”ta?

Bu gün dünyadaki her hangi bir soruna, insanlığın kurtuluşu, hatta varoluşunu sürdürmek için önündeki en büyük engelin uluslar olduğunu görmeyen ve ulusların varlığının fiili bir ırkçılık anlamına geldiğini kavramayan her politik parti veya hareket, birden bire kendini en kötü gericiliğin destekçisi olarak bulur.
Dünyaya böyle yaklaşmadığınız sürece, dünyayı ve ondaki politik gelişmeleri anlama ve onlara karşı bir politik tavır ve program geliştirme şansınız olmaz.
Soruna böyle yaklaşmadığınız sürece, bu gün dünyaya egemen olan ulus devletlerin ırkçı bir sistemin araçları olduğunu göremezsiniz. Yani ırkçılığı bir tehlike olarak görürsünüz, yeryüzü ölçüsünde var olan bir sistem, gerçek olarak değil.
Böyle yaklaşmadığınız sürece siz bir ulusçulusunuzdur; insanların değil ulusların eşit olduğu insanların ancak uluslar aracılığıyla eşit olabileceği gibi bir yaklaşıma sahipsiniz demektir.

Sosyalistler insanların her hangi bir ulus dolayımıyla değil, doğrudan eşit hakları olduğu bir dünya düzeni için mücadele etmeyi bayraklarının en başına yazmak zorundadırlar. Yani, Türkleri, Almanları, Amerikalıları, Türk, Alman, Amerikan uluslarına karşı savaşmaya; Türk, Alman, Amerikan olmaktan çıkıp İnsan olmaya çağırmalıdırlar.
Biyolojik olarak elbette herkes insandır. Bu anlamıyla insan küçük yazılır. Ama bir de büyük harfle yazılan İnsan vardır. Bu anlamıyla İnsan, politik olanın ulusal olanla çakışması ilkesini reddeden; ulusların ve onların devletlerini yıkmak için mücadele eden demektir. Ulusların değil insanların eşit olduğu bir dünya için savaşandır.
İnsanlar (Küçük harfler insanlar) ancak, politik olanı ulusal olanla tanımlamayı reddetmiş bir dünya cumhuriyetinde İnsan (Büyük harflerle İnsan) olabilirler. Hem büyük harfle İnsan, ham de Türk, Alman, Amerikan vs. olunamaz. Ama Türk, Alman veya Amerikalılar küçük harfle elbette insandırlar. Yani insan denen canlı türüne dâhildirler. Bu anlamıyla insan biyolojik bir kavramdır, büyük harfle yazılan İnsan ise sosyolojik bir kavramdır.
Bu günkü sistem Türklerin, Almanların, Amerikalıların, İnsanlar üzerindeki diktatörlüğüdür. Sosyalistlerin görevi, İnsanların Türkler, Almanlar, Amerikalılar üzerindeki diktatörlüğünü kurmaktır.
Sorun şudur: politik olan neye göre tanımlanacaktır? Şu veya bu biçimde tanımlanmış bir ulusa göre mi, İnsan’a göre mi? Biri ulusal devletler, dünyanın sınırlar ve devletlerle bölünmesidir; diğeri dünya cumhuriyetidir; sınırların ilgasıdır.
Demokratik bir Cumhuriyet ancak, İnsanların, Türkler, Almanlar, Amerikalılar üzerindeki bir diktatörlüğü olarak var olabilir.
Ki bu aynı zamanda “Proletarya Dikatörlüğü”nün ta kendisidir.
“Proletarya diktatörlüğü” ancak İnsanların uluslar üzerindeki bir diktatörlüğü olarak var olabilir. Ulusal bir devlet formu içinde var olamaz bir “proletarya diktatörlüğü”.
O halde, Sosyalist bir devrim, her şeyden önce İnsanların uluslara karşı bir savaşı olmak zorundadır.
Dünyanın sorunlarına böyle bakmadıkça, dünyadaki hiçbir soruna karşı bir politika ve program geliştirilemez. Ve bir anda politik olarak “ofsayt”a düşülür.
*
Örneğin, Avrupa Birliği, ulusçu bir bakış açısından, gerici ulusçuluktan kurtulma, onu aşma gibi görülebilir. Türkiye’de bol bol görülebilecek, “Avrupa Birliği, ulus devleti aşıyor” övgüleri hatırlanabilir.
Ama Ulusun ne olduğunu kavramış ve ulusların, NASIL TANIMLANIRSA TANIMLANSIN (yani demokratik veya gerici ulusçuluğa göre tanımlanmış olsunlar fark etmez), insanlığın kurtuluşunun önündeki en büyük engel, bütün sorunların başı olduğunu düşünen biri açısından, yani bir Devrimci Marksist açısından, yani İnsan açısından, Avrupa Birliği, en gelişmiş biçimiyle bile (Yani Amerika Birleşik Devletleri gibi bir Avrupa Birleşik Devletleri olması durumunda ve Avrupalılığı sırf teritoryal (mekânsal) olarak tanımlaması hiçbir kültürel ve tarihsel gönderme yapmaması durumunda bile), ulus devletin aşılması değil; kendini Avrupa denen toprak parçasıyla sınırlamış; ulusu yere göre tanımlayan ve bu topraklar dışında kalan insanları her türlü haktan yoksun kılan, yeni bir ulus devletin kurulmasıdır. Yani ilerici değil, gericidir. Çünkü insanlığın büyük bölümünü dışlamakta; ömrünü doldurmuş ulusları ve ulusal sınırları yaşatmaya çalışmaktadır.
O halde sosyalistler ya da İnsanlar için sorun: tıpkı Türklüğü yok etmek olduğu gibi, Avrupalılığı da yok etmektir.
Yani Avrupa’ya girip girmemenin doğru veya yanlış olduğunu Türkler veya Avrupalılar tartışır veya tartışabilir.
Ama sosyalistler ya da İnsanlar için tartışma Türklüğün ve Avrupalılığın nasıl yok edileceği noktasındadır ve öyle olmak zorundadır.
Sosyalistlik ya da İnsanlık, Türklük ve Avrupalılık ile bir arada bulunamaz ve uzlaşmaz. Birinin olduğu yerde diğeri var olamaz. İnsanlar Türk veya Avrupalı olamaz, Avrupalı veya Türkler de İnsan olamaz. Tıpkı hem Allah’a hem de Putlara inanılamayacağı gibi. Birinin olduğu yerde diğeri olamaz.
Aynı şekilde bir Sosyalist de ancak İnsan olabildiğinde Sosyalist olabileceğinden, bir sosyalist bir Türk, bir Alman veya Avrupalı olamaz. Tersinden bir Türk, bir Alman veya bir Avrupalı da bir Sosyalist (veya İnsan) olamaz.
Ancak uluslara karşı mücadeleyi gündeminin başına koymuş, tüm insanları ulusları, ulusal devletleri ve ulusal sınırları yıkmaya çağıran bir hareket, bu gericiliği görebilir, teşhir edebilir ve ona karşı mücadele edebilir.
Avrupa Birliği karşısında, solun temel açmazı tam da budur. Bütün dünyada, ulus perspektifinin ötesine gidememiş sol, örneğin Avrupa Birliği sorununa hiçbir çözüm önerememektedir.
Ama eğer bu günkü en demokratik biçimiyle bile ulusal devletin artık yeryüzü çapında ırkçılığın bir aracı olduğu gerçeğinden yola çıkıyor ve insanlara uluslara ve ulusal devletlere karşı bir savaş çağrısı yapıyorsanız; Türkleri, Almanları, Fransızları, Rusları, Amerikalıları ya da Avrupalıları, Türklüğe, Fransızlığa, Amerikalılığa, Rusluğa, Amerikalılığa, Avrupalılığa karşı savaşa, Türklüğü, Almanlığı, Avrupalılığı, Amerikalılığı bırakıp İnsan olmaya çağırıyorsanız, hiç de yukarıdaki gibi açmazlar içinde kalmazsınız.
Aksi takdirde bu ırkçı sistemi yaşatma ve pekiştirme yönündeki yaklaşımları bir ilerleme ve demokratikleşme olarak görürsünüz.
*
Uluslar ve ulusçuluk artık ırkçılığın bir aracıdır. Bu özellikle zengin ülkelerde açıkça görülebilir.
Örneğin onlar kendi hudutları dışındaki yoksul ülkelerin insanlarının kendi sınırlarından “içeri” girmemesi için duvarlar örüyorlar; her türlü engeli koyuyorlar. Ama yoksulların bu “akınını” durduramıyorlar.
Ama bu “içeri” ve “Akın” kavramını ancak bir ulusçu, dolayısıyla bir ırkçı kullanabilir.
İçeri” denilen yer, “Üçüncü dünya” denilen hapishanenin dışıdır. “Akın”, yani saldırı, hücum anlamında kullanılan muazzam göç hareketi; bu hapishaneden bir kaçış, bir firardır.
Yani içeri ve akın kavramlarında gizlidir ırkçılık. Ama bu ırkçılığı, bir Alman, bir Türk, bir Avrupalının görmesi mümkün olmadığı gibi, bizzat onlar bunu yaratırlar ve savunurlar.
Bir Alman; bir Türk, Bir Avrupalı, bir “Yeni uluslar göçü”nden, yoksulların bir “akın”ından söz edebilir ve edecektir.
Ama tüm insanların eşitliğini, bırakalım gerçek ekonomik eşitliğini, yani kapitalizmin ilgasını bir yana, formel, hukuki eşitliğini, savunan bir İnsan için, bu ulusların “akın”ı, yoksulların kapatıldıkları bantustandan, hapishaneden firarı; o hapishanenin ve duvarların dışına kaçma, o duvarları bilinçsiz bir yıkma; İnsan olabilmek için ayaklarıyla oy verme çabası olarak görülür.
Ulusçuya, yani bir Türk, Alman veya bir Avrupalıya, bir saldırı, bir “akın” olarak görülen, İnsan’a bir öz savunma olarak görülür.
Ulusçu bu akını durdurmaya çalışır. Yumuşak ya da “liberal” ulusçular, üçüncü dünyaya daha fazla yatırım yaparak ve yardım ederek bu akını azaltalım der; sert ulusçular, yeni ve daha sağlam engeller çıkaralım duvarlar örelim der. Farklı yöntemlere rağmen ikisinin de muradı aynıdır: “Akın”ı durdurmak!
İnsan’ın sorunu, bunu engellemek değil, bunun bütün duvarları yıkan bir sele dönüşmesini sağlamaktır. İnsanlar veya sosyalistler, hapishanenin veya duvarın dışına bireysel ya da toplu kapağı atma girişimlerini, duvara ya da hapishaneye karşı, onları yıkmak için bir sosyal harekete çevirmeye çalışır ve bu hareketlerde böyle bir sosyal devrimci hareketin tohumunu görür.
İşte soruna böyle bakmayan; İnsan değil; Türk, Alman, Fransız, Avrupalı veya Amerikan olan sol, kendini “ofsayt”ta bulmaktadır.
Irkçılığın bir tehlike değil gerçek olduğunu görmeden bu günkü dünyada bir politika üretmenin olanağı yoktur.
Ama ırkçılığın bir tehlike değil de bir gerçek olduğunu ise ancak İnsanlar görebilir; Türkler, Avrupalılar, Almanlar veya Amerikalılar değil.
Bu günkü dünyada, artık klasik ırkçılık bir tehlike değildir. Elbet bu ırkçılık vardır. Hele savaş sonrasını ve 68’i yaşamamış doğu Avrupa ülkelerinde bu ırkçılık oldukça da güçlüdür, ama artık dünyadaki gelişmelere damgasını vuran bu değildir. Bu ırkçılığa karşı mücadele içinde hiçbir program ve perspektif geliştirilemez. Bu günün ırkçılığı, çok kültürlü biçimiyle bile ulusal devletleri ve sınırları savunmanın ta kendisidir.
Globalleşme, tüm malların ve paranın serbest dolaşımına dayanmaktadır. Bu günün dünyasında, bir tek mal vardır bu serbest dolaşımdan yararlanamayan: İşgücü.
İşgücünün serbest dolaşımı, gittiği yerde eşti haklara sahip olması demek, ulusların, ulusal sınırların ve devletlerin ortadan kalkması demektir.
Kar oranlarını yüksek tutmak ve işçi sınıfını uluslara göre bölebilmek ve her ülkede burjuvaziyle ittifaka çekebilmek ancak ulusal sınırlar ve devletler sayesinde mümkün olmaktadır.
Globalleşmenin böylesine geliştiği bir çağda, klasik ırkçılık, ne burjuvazinin yayılma hayalleri ne de kapitalizm için hiçbir avantaj sağlamamakta, aksine bir yük oluşturmaktadır. Bu nedenle, ulusal devletleri savunma, bir bakıma, burjuvaziyi klasik ırkçılığa karşı duruşa ve çok kültürlülüğe dayanan bir milliyetçiliği teşvik etmeye zorlamaktadır.
Burjuvazinin böyle bir sisteme doğru geçişi hem ülke içinde, hem dünyada ona daha geniş bir temel ve daha geniş bir hareket alanı sağlamaktadır.
Elbette burjuvazinin bir milliyetçilikten diğer milliyetçiliğe geçişi; kaz adımlı Hitler selamlı milliyetçilikten; renkli ve karnaval havalı milliyetçiliğe geçişi, düz bir yol izlememektedir ve bizzat burjuvazinin içinde aynı zamanda bu iki milliyetçilik arasında bir çatışma da gerçekleşmektedir. Bu düz bir süreç değil, çatışmalı, gel gitleri olan bir süreçtir.
Türkiye’deki dönüşüm çabaları da, en radikal biçimleriyle bile, klasik ırkçı milliyetçiliğin, “çok kültürlü” milliyetçilik karşısında ciddi biçimde geri adım atmak zorunda kaldığı bir çatışmadır
Spor karşılaşmalarında görülen, “karnaval milliyetçiliği” denen, “ulusal” renklerle yüzünü boyamalar veya onları her türlü politik ve ciddi biçimin dışında kullanmalar, sadece klasik ırkçılıktan çok kültürlü ve renkli bir ulusçuluğa geçiş anlamına gelmez. O aynı zamanda insanların herhangi bir “ulustan” olmanın hiçbir politik anlamının olmadığı bir dünya cumhuriyeti özlemlerinin bilinçsiz bir ifadesi olarak da görülebilir. Çünkü onların hepsi tüm yeryüzünde aynı oyunları seyretmektedirler; renklere politik bir anlam vermemektedirler.
Ulusların ve ulusçuluğun kendisini yeniden üretişinin içinde, yani ancak ulusal takımlar olarak katılabilinen bir şampiyona içinde; “ulusal” renklerin apolitikleştirilmesi, onu yok edecek tohumların yeşermesidir. Türklerin, Brezilyalıların, Almanların, Türk, Brezilyalı, Alman olmaktan çıkıp İnsan olma özlemlerini bilinçsizce ve imgelerle dile getirişidir.
Ama nasıl yeni dinler, başlangıçta eski dinlerin içinde bir tarikat, bir parti olarak ortaya çıkarlarsa; İnsanlar da ulus Dini içinde ulusal bayrakları apolitikleştirerek ortaya çıkmaktadırlar.
Ama partiler ve tarikatlar nasıl ancak eski dinin içinde bir bölünme olmaktan çıkıp o dinle bir bölünmeye dönüştüklerinde yeni bir din olabilirlerse, bu bilinçsiz hareket de “ulusal” renkleri apolitikleştirmeyi bırakıp, tüm insanları aynı renkte, hiçbir ulusa, dile, dine, kültüre vs. bir gönderme içermeyen bir bayrak altında birleştirebildiğinde, İnsan olmayı politikleştirdiğinde yeni bir dine dönüşebilir.
29 Haziran 2014 Pazar
Demir Küçükaydın


Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...