25 Nisan 2017 Salı

Referandum Sonuçları Niçin Başarısızlıktır? (Gerçeğin Özüne İnebilmek İçin Bir Temel Metodoloji Sorunu)

“Kötü bir devrimci, sadece ayakları artık yere basmayan değildir; Sadece, devrimci projenin Gerçekleştirilmesinin toplumsal objektif ve sübjektif ön şartlarıyla olan bağlarını yitiren değildir. Ama kötü bir devrimci, aynı zamanda, var olan gerçekliklere, içinde yaşanılan ana, günlük rutinin ufak tefek şeylerine saplanıp kalan; tarihin beklenmeyen ani ve keskin dönüşlerini önceden kestirebilme duygu ve düşüncesini kaybetmiş olup, geleceğe yönelikliği bir kenara iten ve yanardağ gibi patlayışlar tarafından geçilendir de. Bu anlamda da, geleceğin ufku olmaksızın, gerçekliğin doğru ve tam bir kavranışı olamaz.” (Ernest Mandel, “Tarihsel maddeciliğin Kategorileri Olarak Umut ve Antisipasyon”)
#HAYIR cephesinde, referandum sonuçlarının bir başarı hikâyesi olduğuna dair neredeyse bir görüş birliği bulunuyor. Bu nedenle referandumda ortaya çıkan #HAYIR cephesi veya hareketinin neler yapması, nasıl devam etmesi gerektiği konusuna geçmeden önce, referandum sonuçlarının bir başarı olmadığına ya da neye göre başarı olduğuna ilişkin kendi aykırı değerlendirmemizi ve bu aykırı sonuca yol açan temel bir metodolojik sorunu açıklayalım
Objektivizm ile objektif olmak genellikle çok karıştırılır.

Olguları oldukları gibi ele almak ve sonra da o olguların neden öyle olduğunu açıklamak, bilimsel ve objektif yöntemin temeli değil midir?
Gerçek olan aklidir” o halde bilimsel ve objektif yöntem kendini gerçek olanın akli bir açıklamasını yapmakla sınırlamalıdır.
Ne var ki, burada unutulan çok basit ve temel bir diyalektik ilke vardır.
Bizim gerçekteki olguların nedenlerini açıklamamız, fizik ve biyolojide, yani daha genel olarak doğa bilimlerinde, o olguların varoluşu ve onların gidişi üzerinde bir etkide bulunmaz, dünyanın dönüşünü ve onun nedenlerini açıklamamız dünyanın dönüşünü etkilemez. Ya da bunu şöyle ifade edebiliriz. Fizik ve Biyoloji gibi bilimlerin (Doğa Bilimlerinin) kendisi Fizik ve Biyolojinin (doğa Bilimlerinin) konusu değildir.
Ancak Toplum söz konusu olduğunda, bizlerin bizzat olgular hakkındaki bilgilerimizin kendisi; onları açıklamamızın veya açıklayamamamızın kendisi de aynı zamanda bir toplumsal olgu olduğundan, toplumsal süreç üzerinde şu veya bu ölçüde bir etkide bulunurlar. Ya da şöyle de diyebiliriz, toplumu ele alan bilgi ve bilimin kendisi de kendisinin konusudur, bilginin ulaştığı sonuçlar bizzat bilgi nesnesi üzerinde bir değişikliğe yol açarlar. Bir “belirsizlik ilkesi” söz konusudur, toplumsal olgular ve onlar hakkındaki bilgi söz konusu olduğunda, bir bakıma tıpkı kuantum fiziğinde bir parçacığın konumu ve hızının aynı anda bilinememesi gibi bir durum söz konusudur.
Bu nedenle objektif olmanın doğa bilimleri için geçerli kriterleri toplum bilimi alanına olduğu gibi uygulandığında, objektif olmak kendi zıddına döner ve objektivizme dönüşür.
Objektivizm ise, objektif olma görünümü altında gerçeğin özünün çarpıtılmasıdır. Yani bilim değil bir ideolojidir.
Çünkü sadece “gerçek olan akli” değildir, “akli olan da gerçektir”.
Akli olan”, yani mümkün olan, ama şu an gerçek olarak görülmeyen ve yarın gerçek olabilme potansiyeli taşıyan da gerçeğin bir parçasıdır.
Çünkü sadece olgular ve onların açıklaması değil, bizlerin hayalleri, tasavvurları da toplumsal olarak bir olgudurlar ve bunların varlığı, niçin ve neden ortaya çıktığı, niçin ve neden gerçek olmadığı veya henüz gerçek olmadığı da bir olgu olarak ele alınmayı ve açıklanmayı bekler.
Bu nesne ve özne diyalektiği nedeniyle, yani toplum söz konusu olduğunda, bilginin ya da açıklamanın kendisi de kendisinin konusu olduğundan dolayı, gerçekliğin özü ancak mümkün olanın ışığında, yani hayallerin aynasında anlaşılabilir.
*
Referandum sonuçları da böyle değerlendirilmelidir.
Ama önce objektivizmin nasıl gerçeğe kölece bir boyun eğişe vardığına; sonunda en tehlikeli bir tutuculuğa yal açtığına ilişkin olarak birkaç örnek verelim.
Örneğin, Cumhuriyet kurulduğundan beri yapılan yolları, kişi başına düşün geliri, eğitim seviyesini vs. sıralayıp, bunların her birinin kaç kat arttığına baktığınızda karşınıza bir başarı hikâyesi çıkar. Her biri bir zamanlar tasavvur bile edilemeyecek oranlarda artmıştır.
Ancak, var sayalım ki, Anadolu’nun Hıristiyan halklarının kesilmediği ve sürgün edilmediği bir ülkede veya bu korkunç katliamlar sonucu veri alınsa bile, bir parça demokrasinin olduğu bir ülkede bu artışların neler olabileceğine bakıldığında, yani gerçeğe mümkün olanın, hayallerin ışığında bakıldığında, gerçeğin özü sisler arasından gerçek yüzünü göstermeye başlar. O müthiş başarı gibi görünen sonuçlar aslında bir sefaletin hikâyesi olarak görülür.
Ya da şu AKP ve Erdoğan dönemini ele alalım. AKP ve Erdoğan dönemi için de durum aynıdır. Ekonomi epeyce yüksek bir tempoyla büyümüş, özellikle 2011 öncesi dönemde bu büyümeden alt sınıfların payına düşen kısımda belli bir oransal yükseliş olmuştur. Veya politik düzey ele alındığında, “askeri vesayet rejimi” epey geriletilmiş gibi görünür.
Ancak mümkün olanın açısından, hayallerin aynasında bakıldığında, AKP ve Erdoğan dönemi aslında gerçek bir başarısızlık, ele geçen olağanüstü fırsat ve olanakların bir mirasyedi gibi harcanması; gerek kalkınma gerek demokrasi konusunda, kaybolan yılların geri dönüşsüzce harcanan bir geleceğin hikâyesidir.
*
Bu tür bir metodolojinin öneminin ve doğruluğunun, denemeyle de sonuçları görülmüş ve kanıtlanmış en güzel ve klasik örneklerinden biri, Sovyetler ve Troçki’nin Sovyet bürokrasisine eleştirilerinde görülebilir.
1929 büyük buhranı kapitalist dünyada milyonlarca insanın işsizliğine, büyük acılara, bunun da bir sonucu olarak faşizmin yükselişine yol açarken; Sovyetler Birliği aynı dönemde kolektifleştirmeye ve planlı ekonomiye geçmiş; kömür, çelik, elektrik, eğitim  vs. de göz alıcı başarılar elde edilmeye başlanmıştır.
Bu başarıların parlaklığıyla herkesi kör ettiği zamanlarda, Sovyetler Birliği’nde bürokratik bir karşı devrim olduğunu; bir bürokrasinin egemenliği ele aldığını olgularla göstermek ve bunu kanıtlamak isteyen Troçki, “İhanete Uğrayan Devrim” adlı aynı zamanda çok önemli metodolojik katkılar içeren kitabında, tam da sözünü ettiğimiz yöntemi uygular.
Her bölümün başında başarının rakamlarını sıralar önce. Ama sonra mümkün olana göre, ayrıca Ekim Devrimi’nde elde edilenin tasfiye edilmemesi durumuna göre o başarı gibi görünenin aslında korkunç bir başarısızlık olduğunu da gösterir.
Bu eleştirinin önemi şuradadır. Tarih, Troçki’nin eleştirisinin ve yönteminin ne kadar doğru ve haklı çıktığını pratik olarak göstermiştir ve Sovyetler çökmüş tam da Troçki’nin öngörüsü gerçekleşmiştir.
Aynı durum örneğin ikinci dünya savaşında, Sovyetlerin kazandığı başarı ele alınırken de görülebilir. Evet, sonunda Sovyet ordusu Hitler’i yenmiştir. Ama bu zafer için, 20 milyon Sovyet insanının kaybı başta olmak üzere verilen kayıplara bakıldığında, ortadaki bir zafer hikâyesinden çok, yitirilenlerin, mümkün olana göre kaybedilenlerin hikâyesidir.
*
Ama tam bu noktada aynı zamanda gerçekliğe hayallerin aynasında bakmayanların, gerçekliğe teslim olurken, aynı zamanda kendi yola çıkışlarındaki, sosyalist oluşlarındaki temel kabulleri bir kenara atmak zorunda kaldıklarına da değinilebilir.
Sosyalizm ideali, özünde bir program ve hayal olduğundan, bu gerçekliğe teslim olma, bu hayalin bile terk edilmesi sonucunu doğurur.
Gerçekte var olan sosyalizm” gibi gerçekliği açıklamanın ve meşru göstermenin araçları olan saçma kavramlar üretilir.
Sosyalizm sınıfsız ve devletsiz bir toplum iken, “Gerçekte var olan sosyalizm” bütün bu sınıf ve devlet olgularının varlığını meşru ve rasyonel gösteren bir kavram olarak ortaya çıkarılır. Bir şeyi, onu o yapan özelliklerinin olmaması, ama buna rağmen o olarak tanımlanmasını yoluna yani saçmalığa varılmıştır. Ve tüm dünya bu saçma kavramlar üzerinden tanımlanmıştır.
Bunu şöyle örnekleyebiliriz. Diyelim insan alet yapan, konuşan, ateş yakan hayvandır. Ama bu temel özelliklerin bulunmadığı maymunları “gerçekte var olan insan” diye tanımlamak mümkün olur.
Maymunları “gerçekte var olan” insan diye tanımlamayı mümkün kılan bu “açıklama” veya kavram, objektivizmin, objektif olana kul olmanın o objektif olanı görmezden gelmeme durumunda, temelde var olan kavramların fiili inkârı ve içinin boşaltılmasına varacağının en ilginç örneğidir.
Toparlarsak, referandum sonuçlarını bir başarı hikâyesi olarak değerlendirmek, bir süre sonra tam zıddına dönüp, gerçekliğe teslim olup, yenilgiye yol açan koşulları olumlama, hatta savunma noktasına varma potansiyeli de taşımaktadır.
*
Evet ilk bakışta bir başarı hikâyesidir referandum önce ortaya çıkan #HAYIR Hareketi.
15 Temmuz sonrasının veya yılbaşı gecesi IŞİD’in yaptığı katliamı sonrasının yılgın ve umutsuz ortamına göre, üç ay gibi kısa bir zamanda gerçekten bir #HAYIR hareketi çıkmış ve en azından nüfusun yarısının #HAYIR oyu vermesini sağlamış, Erdoğan’ı hile ile kanunun açık hükümlerini ayaklar altına alarak başkanlığı korumak zorunda bırakmış; o yenilgi ve yılgınlık atmosferi dağılmış, bir mücadele ruhu doğmuştur.
Ancak şimdi bir de, hayallerin aynasında, mümkün olana göre nerede bulunulmaktadır diye bakalım.
Seçimler her zaman gerçekteki güç ilişkilerini yansıtırlar. Seçim kampanyalarının, argümanların, reklamların vs. insanların oylarını etkilediği varsayımının hiçbir karşılığı yoktur. Hele son zamanlarda yayınlanan kimi araştırmaların gösterdiği gibi, insanların birbirinin siyasi eğilimini gözüne bakarak anladığı, toplumun adeta kastla göre bölündüğü; herkesin kendini karşı olduğu üzerinden tanımladığı bugünün Türkiye’sinde.
Unutulan bir şey var, nüfusun alt ve geniş kesimlerinde değişim, esas olarak, eylem ve örgütlenme içinde, aktif mücadele içinde değişebilir.
O halde var olan kampların duvarlarını yıkmanın bir tek yolu vardır: Geniş ve kapsayıcı bir kitle hareketi
Hayır cephesi, nüfusun en geniş kesimlerini somut bir eylem içinde harekete geçirebilir, somut bir kitle hareketi aracılığıyla var olan dengeleri kötünden değiştirebilir ve en azından yüzde altmış gibi bir oranla #HAYIR çıkarabilirdi ve belki o zaman şimdi bu başarı üzerinden, Erdoğan’ı oradan uzaklaştıracak bir hareketi başlatmış olabilirdik.
Evet bu mümkündü. Bunu engelleyen tamamen sosyalist grupların ve örgütlerin politik kültürleri, bunların kendi varlıklarını koruma ve sürdürmeyi kendi başına bir amaç olarak almalarıydı.
Şimdi bu #HAYIR kampanyasının nasıl başladığına, ilk çıkışına bakalım.
Aslında bu #HAYIR hareketi hemen Ocak başında internette, sosyal medyada başladı ve oradan gerçeğe yayıldı.
Böyle başlayışında şu iki olgu vardı.
1)      Biz somut bir öneriyle geliyorduk. Diyorduk ki, bu OHAL ve yılgınlık koşullarında, ancak temel yurttaşlık hakları alanında kalınarak, hiçbir slogan, pankart, bayrak olmadan, sadece bir tek sözcükten ibaret bir sembolle bir sivil ve kitlesel bir hareket yaratarak bu gidişe dur diyebiliriz. Bunun için bu hareketin kendi organlarını yaratması (Hayır Meclisleri) gerekir diyorduk
2)      Bunun yanı sıra İnternette #HAYIR sözlerini resimlerini paylaşmaya başlamıştık. İnternette de bir hareketlenme başlamıştı
3)      Kadıköy’de Biraradayız Buradayız (Bibu) diye bir girişim kurulmuştu ve bu da Başkanlığın Faturası diye bir fatura hazırlamıştı ve bireylerin katılımıyla #HAYIR meclisleri kurmayı öneriyordu ve buna bağlı olarak Kadıköy’de bir forum-meclis yapmıştı ve buna aniden büyük bir katılım olmuştu.
Tam da bu öneri ve başlangıçlar, sosyalist örgüt ve grupların ve de kendi dışında bir takım hareketlerin başladığını gören CHP’nin derhal sokağa çıkmasına; bir seçim kampanyası biçiminde #HAYIR kampanyası başlatmalarına yol açtı.
HDP de “herkesin hayırı kendine” diyerek, bir kitlesel #HAYIR hareketi yaratmak gibi amacı ve perspektifi olmadığını; olayı bir seçim kampanyası olarak gördüğünü ilan etti.
Böylece #HAYIR hareketi bütün sol örgütler tarafından, bir seçim kampanyası olarak görüldü ve örgütlendi. Bu davranış aynı zamanda bir sivil yurttaş hareketinin, kitlesel katılımla gerçekleşecek önerdiğimiz tarzda bir hareketin ve böyle bir hareketin organı olacak örgütlenmenin ortaya çıkmasının önünü kesti. Var olan enerji ve tepki, bir seçim kampanyası için harcandı.
Yani ortada iki farklı proje ve öneri vardı.
a)      Bizlerin önerdiği, sivil ve kitlesel bir direniş hareketi oluşturarak, hem insanları dönüştürecek ve örgütleyecek, böylece dengeleri de değiştirmeye yönelik; Referandumu ve Hayır’ı bir kitle hareketinin oluşturulması için bir basamak olarak ele alan ve böyle bir hareket aracılığıyla bir yan ürün olarak referandumda başarı hedefleyen strateji
b)      Diğeri, HDP, CHP ve bütün sosyalist grupların da fiilen ayaklarıyla oy verdiği, Referandum ve HAYIR’ı o bir seçim kampanyası ve seçim kampanyası hareketi olarak gören ve aslında birinci önerinin önünü kesmeye yönelik strateji.
Maalesef bu ikinci strateji tüm harekete damgasını vurduğundan, önerilen kitlesel ve sivil hareketi yaratmasının ne kadar mümkün olduğunun kanıtı olan geniş bir kitle hareketlenmeyi bir seçim kampanyası biçiminde harcandı.
Yani aslında hem kitlesel bir hareket ortaya çıkabilirdi hem de bu hareketle birlikte bu hareketin kendi öz örgütlenmeleri ortaya çıkabilirdi.
Bunu engelleyen var olan örgütlerin tutuculukları, perspektifsizlikleri ve böyle bir hareket ve örgütlenmenin kendi kontrollerinden çıkabileceği kaygıları oldu.
Biz de bu öneriyi tam da bu, örgütlerin oluşturduğu engeli aşmanın tek yolu böyle kitlesel bir hareket ve bu hareketin kendi organları olacağı için yapıyorduk.
Onlar bu “tehlikeyi” gördüler ve önünü kestiler.
*
Şimdi bir an için, örneğin HDP’nin “herkesin hayırı kendine” demeyip, bizim önerimizi benimsediğini veya kendiliğinden aynı yere varıp öyle bir anlayışla yola çıktığını var sayalım. Örneğin HDP’nin kendi bayrağıyla değil, ve kendi önerisi gibi de değil, kendiliğinden bir hareket ortaya çıkıyormuş biçiminde, sadece bir #HAYIR ile bütün büyük şehirlerde her gün akşam aynı saatlerde dediğimiz biçimde alanlara çıktığını var sayalım.
O zaman buna zaten her biri güçsüz örgütler de katılırdı. Katılmayanlar, işi bir seçim kampanyası olarak kendi bayraklarıyla götürenler, bir süre sonra buraya yüksek katılımı gördüklerinde tıpış tıpış gelirlerdi.
O zaman böyle bir hareketin kitleselleştiğini gören ve tabanının buna ayaklarıyla oy verdiğini gören CHP de ister istemez bu hareketin kuyruğuna takılırdı.
Bu hareket bir süre sonra MHP’lileri, Müslümanları vs. de içine alır ve canlı bir hareket olduğundan bütün dengeleri değiştirmeye başlardı.
Keza yine varsayalım ki, örgütlerin temsilcilerinin değil, bu harekete katılan bireylerin yapısının temelini oluşturduğu meclisler ortaya çıkardı. Örgütler bu meclislerde taraftarı olan bireylerin başarıları ölçüsünde görüşlerini etkili kılabilirlerdi. Bu meclisler Türkiye çapında bir sözcü ve koordinasyon organı ortaya çıkarmak, ilişkileri bir tüzüğe kavuşturmak, kararları nasıl vereceğini belirlemek sorunlarla karşılaşırlar ve bunları tüm ülke çapındaki meclislerde tartışırlardı. Bundan daha güzel demokrasi eğitimi mi olurdu? O zaman bu hareket kendi içinden yepyeni liderlerini de çıkarırdı. Böylece Türkiye’nin politik arenasında kendi demokratik işleyişiyle, kendi hedefleriyle, kendi liderleriyle yepyeni bir politik özne ortaya çıkmış olurdu.
Bu elbette, bütün dengeleri alt üst ederdi. Böyle bir hareketin varlığında Erdoğan’ın etkisi büyük ölçüde sınırlanırdı. Böyle devasa ve kitlesel hareket Türkiye’deki bütün dengeleri değiştirirdi. Yüzde altmış ve yetmişlerle bir#HAYIR hiç de hayal olmazdı. Bütün politik tayf b.ir “kızıla kayma” yaşardı.
Şimdi böyle bir olanağa ve olasılığa göre baktığımızda, referandum sonucu aslında bir başarısızlık hikâyesidir.
Muazzam bir enerjinin ve tarihsel fırsatın, muazzam bir mobilizasyonun bir seçim kampanyasında harcanmasının hikâyesidir.
*
Gerçek devrimciler, gerçek demokratlar, kendinden memnun budalalar durumuna düşmekten kaçınırlar.
Her şeye rağmen en demokratik özlemleri ve eğilimleri diye getiren #HAYIR Hareketi ve cephesi maalesef kendinden memnun budalalığa soyunmuş bulunuyor. Kaçırılan devrimci fırsatları genellikle geniş bir güç kaybı ve ilgisizlik, yenilgi psikolojisi izler.
Şimdi öyle görünüyor ki, #HAYIR hareketi, yara henüz soğumadığı yaralandığını anlamadı. Ya da Afrikalıların vurulan hayvanın bir süre daha gitmesine bakarak söylediği gibi “daha öldüğünü anlamadı”. Önümüzdeki günlerde bu yaranın nasıl öldürücü bir yara olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Erdoğan’ın önünü, tarihin önüne çıkardığı fırsatları bir mirasyedi gibi harcayan bu muhalefet açıyor.
*
Gerçek devrimci kendine karşı acımasız olan ve hiçbir zaman kendinden memnun olmayandır.
Hayallerin ufku olmaksızın gerçekliğin tam ve doğru bir kavranışı mümkün değildir.
25 Nisan 2017 Salı
Demir Küçükaydın
Twitter: @demiraltona
Demirden Kapılar Okurları Grubu: https://www.facebook.com/groups/demirdenkapilar/

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...