26 Nisan 2017 Çarşamba

“Mühtedi”nin Oğlu Yaşar Kemal’in “İçinden Çıkamadığı İş”

Bugün Gazete Duvar’da Ali Duran Topuz’un “Yaşar Kemal’den bir soykırım kabusu” yazısını okuyunca, 2015 yılında, Yaşar Kemal’in ölümü vesilesiyle yazdığım “Yaşar Kemal İçin – ‘Van Muhaciri’ ‘Mühtedi’nin Oğlu ‘Kemal Sadık” başlıklı yazı geldi aklıma.
O yazıda (Yazı aşağıda yar alıyor) Sarkis Hatspanian’ın bir yazısına dayanarak Yaşar Kemal’in de aslen Ermeni olduğunu yazmıştım.
Ancak o zamanlar Yaşar Kemal’in bunu söylediğine dair bir ifadesine rastlamamıştım. Romanlarında Ermeni kırımını ele alıyor ve doğru biçimde anlatıyordu ama bu konuda kendine ilişkin olarak bir suskunluğu vardı.
Acaba gerçekten mi suskundu yoksa bu kaynak yetersizliğinden dolayı benim yanlış bir izlenimim miydi diye aklımdan geçirmiştim ve konu aklıma geldiğinde bir yenilik varmı diye bakardım.
Bu yazım üzerine bir okuyucum babasının garip mezarının resmini yollamıştı o sıralar.
Üzerinde garip şekiller olan değişik ve garip bir mezardı.

*
Ali Duran Topuz’un yazısında “Yaşar Kemal, “Soykırım olduğuna inansam yazardım” demişti.” sözleri dikkatimi çekti. Link vermişti. Link’e gittim.
Uzun bir söyleşiydi Yaşar Kemal ile yapılmış. Ama bu konu bakımından önemli olan şu satırlar okunuyordu:
Ermeni kırımı?
 “O tüm dünyada tartışmalı. Böyle bir kırımın gerçekten olduğuna inansaydım onu da yazardım. Yazdırmazlardı belki. O zaman da Türkiye’de kalmazdım. Zor benim için Türkiye’den ayrılmak ama onu da yapardım. Ermenilerin öldürüldüğünü biliyorum, bu soykırım mı bilmiyorum. Türkler ve Kürtler de öldürülüyor. Bu bir çeşit savaş oluyor. Hitler’in Yahudileri öldürdüğü gibi elleri bağlı öldürülmediler. Belki de öldürüldüler aslında onu da bilmiyorum. Benim ailemin yaşadığı yerlerin bir tanesi Van tarafı, Ermenilerin çok olduğu yer. Diğeri Çukurova Ermeni Prensliği’nin kurulduğu yer. Ben çıkamadım işin içinden.
Bizim köyümüz Van Gölü kıyısındaydı. Köye Rus orduları geliyor. Köyün beyi babamın amcası oluyor. İstanbul’da okumuş, Paris’e gitmiş, kültürlü bir adam. Rus orduları geliyor, korkunç bir akın var köyün içine. Bizimkiler önce aldırmıyorlar. Ama bütün millet gidiyor batı güneye doğru, Diyarbakır’dan, Urfa’dan, Adana’ya hatta İzmir’e kadar... 1914 - 1915 yılları... Top sesleri geliyor, herkes gidiyor, bizimkiler gene gitmiyor. Sonra köyün içine bir top güllesi düşüyor. Müthiş bir su çıkıyor güllenin düştüğü yerden. 1951’de gazeteci olarak gittim oraya. Kar vardı, eksinin altında 20 derece. O suya elimi soktum, sıcacık, meğer o zaman maden suyu çıkmış, güllenin düştüğü yerden. Neyse... Su da çıkınca bizimkiler gitmeye karar veriyorlar. Amcamın karısı Zübeyde ve akraba bir kadın el ele tutuşmuş yürüyorlar. Köyden çıkarken bir şarapnel parçası ellerine düşüyor, parmaklarını koparıyor. Sonunda Çukurova’ya geliyorlar. Çukurova’da korkunç bir hasretle yaşadık, inanılmaz türküler: Turnalar gidin memlekete bir ağaç dikmiştim, oraya Van Gölü’nün kıyısına, duruyor mu o ağaca bakın...”
Bu satırları okuyunca Yaşar Kemal’in bilinçli veya psikolojik olarak konuyu geçiştirdiği, konuşmak istemediği kanım pekişti.
Bu tam konuşmak istememek de değil, hem geçiştiriyor, hem de gerçeğin bilinmesi için bir takım çelişkili sözler ediyor, bir takım ip uçları gösteriyor denebilir. Neden?
Örneğin şu bilgileri göz önüne getirelim.
Bizim köyümüz Van Gölü kıyısındaydı. Köye Rus orduları geliyor. Köyün beyi babamın amcası oluyor. İstanbul’da okumuş, Paris’e gitmiş, kültürlü bir adam.”
Kürdistan-Ermenistan’ın dağlarında Kürtler, ovalarında ve şehirlerinde Ermeniler vardı. Van’ın neredeyse tamamen Ermeni olduğunu biliyoruz. Hele göl kıyısında bir köy söz konusu ise, bu köyün Ermeni köyü olmaması düşünülemez bile.
Babasının amcası, “İstanbul’da okumuş, Paris’e gitmiş, kültürlü bir adam
O dönemde Müslüman ahaliden kim Paris’e gider ki?
Paris’e Müslümanlardan, Padişah’ın yolladığı kapıkullarından başka kim gider ki?
Ermeniler gider.
Bütün bu izleri okuyucunun çıkarsamalarına bırakıyor Yaşar Kemal ve  bunlardan herhangi bir şeyden söz eder gibi ediyor.
Bir yandan turnalardan söz edip sözü çeviriyor, ama diğer yandan da “Benim ailemin yaşadığı yerlerin bir tanesi Van tarafı, Ermenilerin çok olduğu yer. Diğeri Çukurova Ermeni Prensliği’nin kurulduğu yer.” diyerek ipuçları veriyor.
Yazıyı yazdığım sıra bir okurumun yolladığı babasının mezarının resmi geldi aklıma.
Babasının mezarının resmini aradım.
Yeni ve ilginç bilgiler ortaya çıktı. Devlet, ya da “İyi saaatte olsunlar” Yaşar Kemal’e resmen onu Türk yapma operasyonu çekiyor. Bu oparasyonun çekiliyor olması bile yaşar kemal’in aslında bir “mühtedi”nin oğlu olduğunu bu devletin herkesten iyi bildiğini gösterir.
Operasyonu Cezmi Yurtsever diye bir “tarihçi” yürütüyor.
Kadirli ilçesinden. Tarihçi diye tanıtılıyor Vikipedi’de.
Hakkında şu bilgiler okunuyor.
Tarihçi Yurtsever’in tarih araştırmalarına merakı çocukluğunu yaşadığı Kadirli ilçesinde başladı. Kendi ve aile kökenlerini araştırma merakı giderek çevrede yaşayan insanların tarihini araştırma olarak gelişti. Kadirli Tarihi kitabını 1981 yılında yayınladı. Osmanlı Arşivinde buluduğu Çukurova Tarihi ile ilgili belgeleri kaynak olarak kullanarak Ermeni terör hareketlerinin merkezi olan Beyrut Kilikya Kilisesi’nin tarihi geçmişi ile ilgili kitabını yayınladı. Adana Valiliği ile işbirliği yaparak Tarihi belgelendirme çalışmaları kapsamında milli mücadeleye katılmış insanlar ile röportajlar yaptı. Yeşiloba Şehitliği, Haçin-Kalekilise, Zeytunlu’nun 311 mirası kitapları devlet desteği ile yayınlandı.
TRT’nin belgesel filmlerinde tarih danışmanı olarak görev aldı. 2001 yılında Adana Adliyesinde Lübnan uyruklu Ermeni asıllı Kevork Haceryan adındaki şahsın açtığı Tapu tespit davasını çok kısa sürede kazanması olayına itiraz etti. Yargı kararı veren mercileri eleştirdi. Saldırılara uğradı, hakkında davalar açıldı. Ve tazminat cezasına çarptırıldı.Çukurova Tarihi, Türk-Ermeni tarihi ilişkileri , Türkmenler konularını esas alan 50 kitap yayınladı.
Tipik ırkıç Türk tarihi yazmakla görevli “derin devlet” elemanı karşısındayız.
Bu adam sadece Yaşar Kemal’in değil, Hülya Avşar’ın da Türklüğünü falan kanıtlamaya kalkmış. Öreğin Biyografi Net diye bir sayfada şu satırlar okunuyor:
“Hülya Avşar Kürt Değil Türkmen
Cihan Haber Ajansı 28.10.2009
Tarihçi Yurtsever, Hülya Avşar'ın Etnik Kimliğini Sakladığını İleri Sürerek, "Hülya Avşar, Melez Değil; Türkmen." Dedi.
Tarihçi Cezmi Yurtsever, sanatçı Hülya Avşar'ın etnik kimliğini sakladığını ileri sürerek, "Hülya Avşar, melez değil; Türkmendir." dedi.
Osmanlı arşivinden Hülya Avşar'ın mensup olduğu Avşar aşiretinin Çukurova'dan Binboğa Dağları ve Kayseri yöresine olan göç ve iskan olayları ile ilgili araştırma yaptığını anlatan Cezmi Yurtsever, "1500-1900 yılları arasında kayda alınmış yüz binlerce belge üzerinde araştırmalar yaptım. Avşarlar, 1865 yılında Osmanlı yönetimi tarafından Toros Dağları'ndan batıya Kayseri yöresine yerleştirildi. Uzunca süre fakirliğin pençesinde büyük kayıplar verdi. Pınarbaşı Hasköy'e yerleşen Avşarlar'dan bir topluluk 1870'li yılların başlarında Ardahan yakınlarına yerleşti ve Hasköy-Hoçvanik adıyla bir köy kurdu. Köyün kurucuları Hülya Avşar'ın dedeleridir. Hülya Avşar, 'Babam Celal, Kürt asıllıdır' derken tarihin gerçeklerini görmek istemiyor. Elimizdeki belgeler Hülya Avşar'ın Türkmen ve Avşar asıllı olduğunu gösteriyor." diye konuştu.
Yaşar Kemal de Türk
Çukurova Üniversitesi'nden fahri doktora ünvanı almak için Adana'ya gelen Yazar Yaşar Kemal'in "Hemite köyünde yaşayan tek Kürt ailesi olmamıza rağmen yöredeki Türkmen asıllı köylülerden dostluk gördük." yönünde yaptığı açıklamalarını hatırlatan Yurtsever, "Aynı gün Adana Büyükşehir Belediye Başkanığını da ziyaret eden Yaşar Kemal özel sohbet ortamında 'Ben Kürt asılı değilim. Ailem Van'dan Çukurova'ya gelmiş, ama bizim aşiret Kafkaslar'dan Van yöresine yerleşen Türk asıllıdır. Aşiretimizin Kürtlük'le ilgisi yoktur. Sadece anam Kürt bir ailedendir." açıklamasını yaptı. Yaşar Kemal'in gündem dışı yaptığı bu açıklamalar ailesi ve aşiretinin de etnik gerçeklerini yansıtır." ifadesini kullandı.
Yurtsever, Yaşar Kemal hakkında şu açıklamalarda bulundu: "Rus ve Ermenilerin 1915 yılında Van şehrine gerçekleştirdikleri saldırı esnasında Erciş yöresinde yaşayan Liva (Bayrak) aşireti toplu göç yaparak Çukurova'ya geldi ve Kadirli şehir merkezine yerleşti. Yaşar Kemal'in aşiretine bağlı silahlı direnişçiler Fransız işgali esnasında Haçin(Saimbeyli) savaşlarında Kuva-i Milliye saflarında mücadele ettiler. Ve savaş bitiminde Yaşar Kemal'in babası Hemite köyüne gelerek Ali Saip'in çiftliğinde çalışmaya başladı. 1927 yılında köy camisinde silahlı saldırıya uğrayarak öldürüldü. Babası Sadık Bey'in mezar taşı üzerinde öldürüldüğü caminin sade çizilmiş şekli ve üzerinde Osmanlıca "Van muhaciri" sözleri yazılıdır. Yaşar Kemal'in babasının mezarını inceledikten sonra Osmaniye Tarihi kitabını yazdım. Yaşar Kemal şu anda 86 yaşında ve etnik kimliğini kamuoyundan gizliyor. Köken bilgileri onun Türkmen asıllı olduğunu gösteriyor."”Hülya Avşar
Devletin Irkçı ve Türkçü görevlileri Yaşar Kemal’in Türk olduğunu kanıtlamaya kalkmışsa işin içinde iş var demektir.
Ve bu adam, üşenmeden gidip, Yaşar Kemal’in babasının mezarını da bulmuş.
Ama bunu da sanki tesadüfen yapmış gibi anlatıyor.
Olduğu gibi aktaralım yazdıklarını. Çünkü bu ırkçı faşist devlet Yaşar Kemal’e operasyon çekiyor.
“YAŞAR KEMAL'DEN BİR KUŞ HİKAYESİ
Yaşar Kemal’in babasının Ermeni evine sahip olmamak için Hemite’ye gittiği doğru mu!
         5 Ocak günü neyi anımsatır Çukurova’da… Adana’nın düşman işgalinden kurtuluşu ve kuvayı milliye bayramını… Bayramların da eski özelliği,güzelliği kalmadı. Laf olsun diye bayram törenleri düzenlenmeye başladı son yıllarda. Bilinen kurallar, konuşmalar içinde halka heyecan vermeyen tarihin de gerçeklerini yansıtmayan bir dizi yapmacık çalışmalar sunulur oldu halka… Halk da küsmüş olacak ki bayramlara olan ilgi de azaldı. Bayram düzenleyen yöneticiler de işin kolayını buldu. Davetiyeleri bastırır,bir lüks otelde protokole giren zevatı muhtereme yemek verirsin olur biter! O an geldiğinde lacivert veya siyah takım içinde, veya eşleri ile birlikte gelen yüksek protokole mensup saygıdeğer insanlar, salonda kendileri için hazırlanan çeşitli yemekleri,tatlıları, içecekleri almak için sıraya girer… Tabaklarını doldurur, keyifli bir şekilde tıkınıncaya kadar yer içerler…Tarihi bir günün mana ve önemini böyle algılayan insanlar için tatlı bir fantezidir, kurtuluş günü…
        5 Ocak 2OO4 Salı günü, Çukurova’nın yukarısında bir ucunda bulunan Kadirli kasabasından sabahın erken saatlarında ayrılarak yola düştüm. Toprak burcu burcu kokuyordu bugün. Menekşeler bitmişti murt çalılarının dibinde. Cığcık, Topraktepe, Bozkuyu köylerinden ilerleyerek ilerde bulunan Hemite dağına varacaktım.ağın üzerinde bir kale vardı ve tarihi özelliği olan bir yerdi Hemite…O gün  kışın , soğuk, yağışlı görünümü her yere yansımıştı. Toprak çamur olmuş vıcık vıcık  insanın ayağına dolaşıyor. Hemite’ye doğru yaklaşırken, Ceyhan nehri kıyısındaki okaliptus, söğüt,çam ağaçları ile köyün kıyısını çevrelen büyükçe bir mezar… Köy evleri vede ince minaresi ile köyün camisi bir bütün oluşturyor. Hemite kalesi bildiğim kadarıyla Ortaçağ’da belki de haçlı seferleri sırasında ‘Adamadona’ adını tayşıyordu. Sonra ‘Hamuda’ ve ondan da halkın ağzında Hemite kalesi olarak isim almıştı. Ceyhan nehrinin kilidi gibiydi. Hemite köyü ve içinde yaşayan insanların hatıraları … geçmişte yaşananlar bir bütündü. Yağmur hafifce yağarken köyyolunu adımlamaya başladım. Köyün girişinde ırmak kıyısını çevrelen yerde uzayan mezarlık dikkatimi çekti. Çalılar, dikenler arasında bulunan mezarlar bu dünyadan göçen insanların gerideki son mekanı idi. Mezarlar içinde  fes şekilli,üzeri Osmanlıca yazılı olanları vardı ki tarihi bil belge olması dolayısıyla yaklaşmamı ve yazılanları okumamı çözümleme yapmamı gerektiriyordu. Hemen ırmağın yakınında kara çalılar içinde bulunan bir garip mezarın yanına vardım. Baş kısmı fese benzeyen mezar taşının gövde kısmında bulunan yazıları dikkatle okumaya başladım:” Sene 927 Van muhaciri Hacı oğlu Sadık. Ruhuna fatiha”…l927 yılında hayattan göç eden Sadık ismindeki bir kişiye ait idi.’Van muhaciri’ olduğu özellikle yazılmıştı mezar taşına.Aynı mezarın diğer taşının üzerinde de İngiltere bayrağını benzer iç içe girdmiş iki haç şekli etrafı kare çember ve üzerinde de bir kavis bulunuyordu.Bir mezara baktım, bir de çevreye… Yaşlı köy kadınları geldiler yanıma. Onlar da beni merak etmişlerdi. “Ne yapıyorsunuz?” diye sordular. Merak etmişlerdi beni. Yağmur çisil çisil yağar, saçlarımı ıslatırken, ellerim titreyerek köylü kadınlara bakarak “Merak ettim. Bu mezar kime ait, diye!”… İçlerinde yaşlı olanı “Sadık Bey’in mezarıdır. Bilinen bir kişi imiş. Yaşar Kemal’in babasının mezarı diyorlar”.
        Sonra… Köyün içinde dolaşmaya başladım. Caminin yanındaki kahvehaneye girdim. Köylüler,soğuktan korunmak için sığınmışlardı kahveye.Selam kelam faslından sonra Nazım Bozdoğan adındaki (1939 doğumlu) konuşmaya başladım. –Mezarlıkta ismi yazılı olan Sadık  Bey kimdir?
        -“Yaşar Kemal’in babasıdır. İyi bir adamdı.  Köye 3-4 sefer geldi,gitti. Yahu şu babamın mezarıdır. Varıp da bir fatiha okuyayım demedi. Burada hemen kalenin arkasında bir tarafı Ceyhan ırmağına gelen yerde Ermeni Panos’un 7 bin dönümlük çiftliği vardı. Çiftliği, Ermeniler kaçtıktan sonra Ali Sahip almış. Sadık Bey, on adamıyla Ali Sahip’in çiftliğine geldi. Çavuş oldu. Yanında aşiretinden adamları vardı. çiftliği o çalıştırıyordu. İyi bir adamdı”..
       Kahvehanede  aynı konu hakkında bilgiler veren 1941 doğumlu Ali elik’in açıklamalı ise daha ilginçti:”Sadık Ağa, çiftlikte çalışırken yanında tutması Yusuf diye genç birisi vardı.Yusuf, Sadık Ağa’yı camide bulur. Namaz kılarken yanına yaklaşır. Aniden bıçağı çıkararak saplar. Şah damarına isabet etmiş olacak ki Sadık Ağa, yere düşer ve kan kaybından ölür. Yusuf dağa çıktı. Eşkıya olmuş diyorlardı.Deli bir adamdı.48 veya 49’da öldü. Sadık Ağa’nın öldürülme sebebi olarak da Yusuf’un güzel bir karısı varmış. Sadık’ın onda gözü var denilirmiş. Sadık’ın hanımı ile Yusuf’un avradı ağız kavgası yapmışlar. Bunun üzerine Yusuf, Sadık’ı öldürmek için camiye gitmiş ve orada öldürmüş derler.Buraya kadar yapılan açıklamalar  yalan veya ‘essah’ iki kadın kavgasının ve tahriklerin sonucu Sadık’ın öldürülme olayıdır. Bize yansıyan da öyleydi. Bu bilgileri aldıktan sonra Sadık’ın mezar taşındaki şekilleri çözümlemeyi başardım. Mezartaşındaki kare içindeki iç içe girmiş artı (+)şekilleri ve üzerindeki kavis caminin şekli idi. Sadık Bey’in camide öldürüldüğünü işaret ediyordu.  Diğer mezartaşındaki yazılar ise l9l5 yılında Ruslar’ın Van’ı işgali,savaşlar,yaşanan olaylar ve Sadık Bey’in aşireti ile birlikte yaşadığı toprakları terk ederek çukurova’ya, Kadirli’ye ‘muhacir’ olarak gelişlerini anlatıyordu.
        Yaşar Kemal şaşırtırken…
         Bu bilgilerin ışığında Yaşar Kemal’ın anılarını yazdığı kitaba ulaştım.Oaylar ile ilgili bilgiler aldım. (Bak. Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor. Alain Bosquet’in Yaşar Kemal ili Konuşmaları).” Ben dört buçuk yaşındayken, babam camide namaz kılarken onu, Van’dan gelirken ölümden kurtarıp besleyip büyüttüğü Yusuf adındaki oğulluğu yüreğinden bıçakladı. Ben babamın camide namaz kılarken yanındaydım. Hançerlendiği akşamdan sonra, sabaha kadar yüreğim yanıyor diye ağladım. Ardında kekeme oldum.Babamın ölümü de beni çük üzdü. Babamın ölümüne uzun yıllar inanamadım ve onun mezarına hiç gitmedim. Uzun yıllar mezarın yanından bile geçmedim.Öldüğünden dolayı da ona derinden kırıldım, küstüm.”…
       Yaşar Kemal’in asıl şaşırtıcı olan açıklamaları ise Van’dan muhacir olarak Kadirli’ye gelişlerinde yörenin tanınmış ağalarından Karamüftü Arif Ağa’nın yanına sığınmaları ve babasının daha sonra kasabayı terk ederek Hemite kalesinin eteğindeki köye yerleşme hikayesidir. Kadirli’deKaramüftüoğlu Arif Bey, iskan komisyonu başkanı. Babam (Vanlı) Hurşit Beyin mektubunu ona veriyor.Arif Bey, mektubu okuyunca babamı çok iyi karşılıyor.Yanına bile oturtuyor. Bir de kahve ısmarlıyor.Ona bu kürdü kim göndermiş ki, gök gibi gürleyen Hurşit Bey göndermiş.’Bak Kürdoğlu, sana bir konak veriyorum ki kasabanın en güzel konağı.Sana tarla veriyorum ki, ovanın en bereketli toprakları . Sen kardeşimiz, büyük hürmet ettiğimiz Hurşit Bey’den geldin çünkü.Ben ona senin gibi bir adam göndersem, o da benim gönderdiğim adamımı baş tacı eder. Ben de sana Semail’in konağını, tarlalarını veriyorum”.
         “İstemem”. Arif Bey, bir deri bir kemik bir adam. Sinirli mi sinirli. “Öyleyse niçin geldin buraya?Bu mektubu bana niçin getirdin?
         “Beni bir eve yerleştir diye.”
         “Yerleştiriyorum ya işte. Hem de en iyi eve.”
         “Ben ev istemem”.
         “Niçin?”.
          “Anam dedi ki?”… Arif Bey küplere biniyor. “Anan sana ne dedi?”. “-Anam dedi ki, yuvasından atılmış kuşun yuvası başka kuşa hayretmez”.
          “Onlar kuş değil., Ermeni.”
          Babam:” Kuş”. Arif Bey:”Ermeni”. Kuş ,Ermeni, Ermeni, kuş, bu tartışma bir süre sürmüş gitmiş.
          Arif Bey,( kızarak) iki cenderme çağırmış. Babamı göstermiş:”Bunları alın, doğru kayalık Hemite köyüne götürün”. Candarmalar bizimkileri  kayalık Hemite köyüne götürmüşler. Allah, anamdan, Ermeniden, kuştan razı olsun. Beni bol kayalıklı  Hemite köyüne gönderdiler”…
        Yaşar Kemal,kendi hayatını açıkladığı anılarında bunları söylemiş olsa da tarihin gerçekleri farklıydı.
  Milli Mücadele’den sonra Kozan Millitvekilliği (l923-26) yapmış Ali Saip’in, Ermeni mallarını yağmalama harekatıyla ele geçirdiği Hemite kalesinin yanındaki çiftliğe ‘kahya’ olarak gelmişti, Sadık Bey. Tarlaların sürülüp ekilmesi, sonra hasadın derlenmesi, kazancın da Ali Saip’e gitmesi için çabalıyordu. Çünkü kazancı veya işi Ali Saip’in eline geçen arazileri çekip çevirmekti. Karamüftü Arif Bey, ile Sadık arasında Ermenilerin kasabada (Kadirli’de) bıraktıkları konağa yerleşip sahip olma sorunundan dolayı bir tartışma yoktu. Yaşar Kemal,kendi hayalinden geçenleri “uydurduklarını” açıklıyordu.
        Bir başka açıdan da olaya bakıldığında Sadık Bey, l9l5 Van savaşlarını yaşamış, Erciş yöresinin tanınmış  LİVA aşiretine mensuptu. Aşiretin beylerine “Gülhanbeyler”  deniliyordu. Savaş esnasında Sadık Bey’in de içinde bulunduğu aşiret mensupları Ermeni ve Ruslar’ın saldırılarına karşı topraklarını savunmuşlardı. Ancak Osmanlı ordusunun çekilmesi üzerine aşiret çok sayıda insanını şehit vererek Bitlis’e doğru hareket etmiş, Deliktaş’tan geçerek çukurova’ya muhacir olarak göç etmişlerdi.
       Aşiretin ismi olan ‘Liva’nın anlamı ise Osmanlı yönetiminin “Liva” yani Sancak/bayrak verdiği bir aşiretti. Barış zamanında bölgede güvenliğin sağlanması,savaş olduğunda da çok sayıda silahlı askerleri ile devletin yardımına koşuyordu aşiret.Aşiretin beyleri ne Gülhanbeyler deniliyordu. Aşiretin Kadirli’de görüştüğümüz mensuplarından Hasan Yücel bey “Bizim aşiret Türk asıllıdır” diye bilgiler verdi.
        Bu bilgilerin ışığında Yaşar Kemal,babasının Türk asıllı olduğu görüşlerini kamuoyundan gizliyor muydu! Aşiretin ismi olan “Liva” onun kaleminden değişikliğe uğrayarak “Luvan” diye yazılıyordu. Bunu da anlamak mümkün değildi.
         Doğduğunda babası ona ‘Sadık’ ismini vermişti. Yani kendi ismi. İlaveten Kemal’i de vardı. Soy ismi kanunuyla birlikte ailesi ‘Gökçeli’ soyadını benimsemişti. Sadık Kemal Gökçeli, babasının, köyünün isimlerini bir hatıra olarak taşıyordu nüfus kimliğinde. Ancak İnce Memed romanını yazıp ta ünlü bir romancı olunca ismini ‘Yaşar Kemal’ olarak değiştirdi. Yeni kimliği ile tanınıyordu dünyada. Babasının, köyünün, soyunun hatıralarını değiştirerek”
Yani “ya Türk olursun ya da Türklüğün inkar edersen güvenilmez ve yalancı olarak itibarsızlaştırılırsın”.
Yaşar Kemal bu devleti tanıyor. Bu devleti bildiği için de büyük olasılıkla bir Ermeni olduğunu bilmesine rağmen açıktan inkar da etmemek için en kritik noktalarda lafı çeviriyor, turnalardan falan söz ediyor, gizliyor ama aynı zamanda gerçeğin başka olduğuna, açıktan konuşamadığına dair ipuçları da veriyor.
Ama bunu en iyi bilen devlet, onun bu gizleyişini, lafı çevirmesini onun Türklüğün inkar etmesi gibi tanımlayıp, Türk yapıyor.
Bu devlet Yaşar Kemal’i Türk yapmak için bu kadar çaba gösteriyorsa, muhakkak Yaşar Kemal’in Türk olmadığını biliyordur.
Özetle aşağıdaki yazıda ifade edilenvarsayımların doğru olduğuna ilişkin kanım daha da güçlendi.
Aşağıda o yazı.
26 Nisan 2017 Çarşamba

Yaşar Kemal İçin – “Van Muhaciri” “Mühtedi”nin Oğlu “Kemal Sadık”

Rus’u biraz kazıyınca altından bir Tatar çıkar” diye diye bir söz varmış Rusya’da.
Türk’ü de biraz kazıyınca altından bir Rum, Ermeni, Süryani, Slav, Yahudi vs. çıkar.
Hele “Türk” denilen kişi biraz sıra dışıysa, bir sanatçıysa, bir demokratsa vs. hiç şaşmaz.
Bunda da şaşılacak bir şey de yoktur aslında.
Türklerin Orta Asya’dan geldiği yalanı Irkçı Türk tarihçiliğinin bir uydurmasıdır.
Bugün Türk denenler, son bin yılda önce Müslümanlaşmış sonra da Müslümanlardan Türkler yaratılırken Türkleşmiş Anadolu’nun otantik insanlarıdırlar. Hem genetik hem de kültürel olarak böyledir bu.
Orta Asya’dan Pers uygarlığının Roma Bizans ile rekabetinde koçbaşı olarak getirdiği “fatihler” ve onların ahvadı ise nüfusun yüzde beşini aşmaz. Genetik araştırmalar da bunu doğrular.
Yani eğer Türklerin “soydaş”larından söz etmek gerekirse, Türklerin soydaşları en başta vae en yüksek oranda Ermeniler, Rumlar, (İyonya’lı Yunanlılar ve Pontuslu Rumlar); 93 ve Balkan harplerinden sonra gelmiş Müslüman (Balkanlılar) Slavlar, (Kafkaslılar) Çerkezler, vs.dir.
Ancak eski kuşak müslümanlaşmışlar, birkaç kuşak sonra kökenleri unutulduğu için, egemen dinden olduklarından, ezilen olmanın duyarlılıklarını kaybetmişlerdir.
Bu duyarlıkları taşıyanlar, özellikle son yüz yıldaki Türklüğün yaratılması sürecinde katledilenlerin kılıç artıkları, oğulları, kızları, torunları, bugünkü “Türk Kültürü” denen şeyin gerçek yaratıcılarıdırlar.
Modern Batı uygarlığının kültür, sanat, bilim ürülerinin neredeyse tamamını yaratan nasıl Yahudilerse; eğer bir “Türk kültürü” diye bir şey varsa onu yaratan da en başta Ermeni, Rum ve Yahudiler ve onların kılıç artıklarından başka kimse değildir ve olamaz.
Yaşar Kemal de bir istisna oluşturmuyormuş.
Yaşar Kemal’i Kürt diye biliyordum ve yukarıdaki kuralın bir istisnası sanıyordum.
Meğer o da bu koralı doğrularmış, Bunu Facebook’taki bir paylaşımdan öğrendim.
Yaşar Kemal için bir zamanlar Süleyman Demirel, De Gaulle’ün “Sartre Fransa’dır” demesini taklit ederek, “Yaşar Kemal Türkiye’dir” demişti.
Onun dediği anlamda değil ama, hiç kast etmediği, yukarıda dediğimiz anlamda, aslında gerçekten “Yaşar Kemal Türkiye’dir”.
Bu yıl Ermeni katliamının yüzüncü yılı da olduğuna göre onu bu “Gerçek Türkiye” yanıyla analım.
(Aşagıdaki bilgilerden dolayı Hatspanian’a teşekkürler.)
*
Sarkis Hatspanian yazıyor Facebook’taki paylaşımında:
"Yaşar Kemal'in babası 1894-1896 Hamidiye katliamları sırasında zorunlu olarak islamlaştırılan, yani AVDETİ veya MÜHTEDİ diye tanımlanan DÖNME (Bavfılla) Ermenilerdendir ve taşıdığı kimlik kağıdında da DİNİ ibaresinin karşılığında: MÜHTEDİ yazılmıştır. Sadık adını taşıyan bu insan, 1929 yılında camide 5 yaşındaki oğlu Kemal Sadık (yani Yaşar Kemal yazın adıyla bilinen) oğlunun gözleri önünde "Geber Gâvuroğlu gâvur" denilerek vücudu bıçakla delik-deşik edilerek katledildikten sonra mezarlıktaki yeri bile müslümanlarla karışmasın diye onlardan çok uzağa gömülür ve mezar taşına da VAN MUHACİRİ diye işlenir."
Yine Hatspanian’ın aktardığı, Yaşar Kemal’in kitaplarında bizzat anlattıkları bu trajedinin yazılı şahitleridir:
“Şimdi işimize gelelim, demek Van’dan geliyorsunuz, evet yurdunuzu yitirdiniz, çiftlikleriniz, köşkleriniz, orada kaldı. Devleti Alimiz size her türlü kolaylığı gösterecektir, soylu kişiliğinizi de nazarı itibara alarak şimdi size Ermeni zengini Kendirliyan’ın on iki odalı konağını yazıyorum. Münasip mi Beyler?”
“Semail’in çiftliğini de senin üstüne yazacağım” dedi Arif Bey.
-“Sağ ol ama Bey. Ben Ermeni konağı, çiftliği, tarlası istemem”
“-Ne varmış, Ermeni konağı ve çiftliğinde de”...
-Yuvası bozulan kuşun yuvasında öteki kuş da barınamaz”
“-Kuş değil, Ermeni, Ermeni be ahmak Kürt, Ermeni… Ermeni”
“Yağmurcuk Kuşu”
(Kimsecik 1, Sayfa 103)
 (Yaşar Kemal’in yarı öz yaşam öyküsü niteliğinde olan bu kitap, Van’dan Çukurova’ya göçüşün öyküsünü anlattığı kitabıdır.)
“İsmail Ağa için, Kırım Günleri, ömrünün en acı günleridir.
Cennete gitmek için, yeterli sayıda Ermeni öldürmek için, Ermenilerin peşine düşen insanların varlığını da bu kitaptan öğreniyoruz.
“Ver Ermeni’yi bana, onu öldürmeliyim ben. Cennete gideceğim. Bu Ermeni’yi de öldürürsem benim sayım tamam olacak. Cennete gideceğim ver onu bana da sevabıma gir. Ben onu Rıza’dan satın aldım.(sayıyı tamamlamak için)
Aynı kitapta Yezidi kıyımından da bahsediyor.
“Hiçbir Yezidi bırakmadık, çoluk, çocuk hepsini kılıçtan geçirdik”. Bundan sonra senin de benim de yerim cennetlik.
Bu kadar çok Yezidi öldüren bir Müslüman’ın yeri, Allah indinde cennet olmaz da ne olur. Çok da altınları gümüşleri çıktı. Ağzına kadar iki heybe doldurduk”.
Üç kitapta tamamlanan bu seride bu ve buna benzer durumları çoktur. Romanın kahramanı, kıyıma uğrayan bir “Yezidi’nin Çocuğudur”. Bu kıyımı yapanlar da, Yezidi ve Ermenileri öldürdüklerinde cennete gideceklerine inanan Kürtler’dir.
*

YAŞAR KEMAL'İN KALEMİNDEN AĞTAMAR ÖYKÜSÜ

Yaşar Kemal kendini anlatıyor,
“Diyarbakır ovasında topraksız kalmış, göçebe olmuş aileler ovayı doldurmuşlar, nerelere gideceklerini bilemiyorlardı. Onları da yazdım. Yayan yapıldak birçok köy dolaştıktan sonra Diyarbakır'da işim bitti, oradan Van’a geçtim. Tuğ'dan vapura bindim Vana gidiyordum. Gönderdiğim röportajlar gazetede yayımlandı mı, ya da yayımlanmadı mı bilemiyordum. Geminin güvertesinde bir subay oturuyordu, yakasında da yılan vardı. Anladım ki doktor. Doktorun yanında da bir tomar Cumhuriyet, belki yirmi tane. Gazeteyi açmış okuyordu ki, adımı gördüm. Bendeki sevinci tahmin edin bakalım. Hemen doktorun yanına koştum, heyecanla, “Gazetenize bakabilir miyim yüzbaşım?” diye sordum. Yüzbaşı heyecanıma şaşırdı. İşi anlattım. “Siz Yaşar Kemal'siniz değil mi” dedi. “Evet,” dedim, gazetelere saldırdım. Gönderdiğim tüm röportajlar “Anadolu Notları” başlığı altında çıkmıştı. Hepsini okudum.
Yüzbaşı okumuş, kültürlü bir insandı. Benim heyecanıma şaşkınlıkla bakıyordu. Yüzbaşıya heyecanımın sebebini anlatmak zorunda kaldım. Eğer röportajlarım yayınlanmasaydı, Erciş'teki akrabalarımın yanına gidecek, orada arzuhalcilik yapacak, Cumhuriyet'e borcumu ödeyecektim. Bir de gazeteciliğe ilk adımımı atmıştım. Sanırım bu işi artık tutturacaktım.
Yüzbaşı, “şu talihe bakın” dedi, “iyi ki sizinle karşılaştık. Burada Ağtamar adasında Ermenilerden kalma bir kilise var. Bir yapı başeseri. Bugünlerde bunu yıkıyorlar. Yarın sizi oraya götüreceğim. Bu kilise bu toprakların eseri, isterse Ermeniler yapmış olsun. İnsanlığın malı, kim yaparsa yapsın. Bana ve ülkemize yardım edebilir misiniz?”
“Çok yeni bir gazeteciyim, elimden ne gelir ki...”
Bir de çekiniyorum. Böyle işlere karışırsam geçmişim ortaya çıkar, başladığım işten, daha başlamadan olurum, diye.
Bir ikindi üstü Van iskelesinde gemiden indik, yüzbaşı Dr. Operatör Cavit Bey beni Van'ın tek oteline götürdü. Yarın buluşmak üzere ayrıldık. Yüzbaşı sabahleyin erkenden geldi beni almağa. Ağtamar adasına gidecektik. Bizim o zamanki Van muhabirimiz İlyas Kitapçı'ydı. Altmış yaşlarında olgun, güzel düşünceli bir kişiydi. Yüzbaşıyla önce onu görmeye gittik, o, kilise üstüne daha kötü şeyler anlattı, elinden geleni de gelmeyeni de yapmış, bir türlü yıkımın önüne geçemiyormuş. Vali de çok iyi, şair bir kişiymiş ya emir almış, hiçbir şey yapamıyormuş.
İlyas Bey, bana, “Nadir Nadi'ye telefon edelim, bizi anlar, durdursa durdursa bunu Nadir Bey durdurabilir” diye bir düşünce attı ortaya. “Nadir Bey'e telefon edip, sorunu ona anlatalım.”
“Olur” dedim ben.
Doktorla Ağtamar adasına doğru yola çıktık. Van gölü de büyülü bir suydu. Andan ana rengi değişiyordu. Küçük bir kayıkla adaya çıktık. Kiliseye daha sıra gelmemişti ya, kilisenin yakınındaki küçücük şapeli hemen hemen yıkmışlardı.
Yüzbaşı:
“Ben gelinceye kadar, bu kiliseye bir kazma bile vurmayacaksınız. Ben Vali'ye gidiyorum” diye buyurdu.
İşçiler hazırola durdular. İşçilerin başı, “baş üstüne komutanım” dedi. Van'a geldik. Cumhuriyet'e telefonu açtık. O gün akşama kadar bekledik, telefon açılmadı. Ertesi gün gene erkenden gazeteye telefon açtık. Birkaç saat sonra Nadir Bey karşımdaydı. Olayı yüzbaşıdan öğrendiğim kadarıyla anlattım.
Nadir Bey:
“Üzülmeyin” dedi. “Avni Bey bu işi halleder. Onu iyi tanıyorum, uygar bir kişidir.” Avni Başman o yıl Milli Eğitim Bakanı'ydı.
İki gün sonra İlyas Kitapçı, yüzbaşı Dr. Operatör Cavit Bey’le otelime geldiler. Sevinç içindeydiler. Avni Başman Valiye yıkımı durdurmaları için telgraf çekmiş. Ağtamar kilisesinin kurtuluş günü 25 Haziran 1951 günüdür.”
Demir Küçükaydın
Twitter: @demiraltona
Demirden Kapılar Okurları Grubu: https://www.facebook.com/groups/demirdenkapilar/

Hiç yorum yok:

Bir Devrimin Eşiğinde (4) – Robotlar Niçin Artı Değer Üretemez?

Bu yazı serisine gelince gerek sosyalist veya Marksist olduğunu düşünenlerin, gerek böyle bir iddiası bile olmayanların, üretici güçlerde...