17 Nisan 2017 Pazartesi

#HAYIR, Mücadeleye Devam

Bu referandum üzerine birçok analizler yapılabilir ve çok şeyler söylenebilir.
Örneğin referandumda tarafların mücadelesinin eşit koşullarda olmadığından söz edilebilir.
Bu eşitsizliğe rağmen alınan sonucun bir başarı olduğu söylenebilir.
Ülkenin Kürtler, Laik ve Türk Batı, Sünni ve Türk İç Anadolu ve Karadeniz diye üç ülke veya üç ulusa bölündüğünden söz edilebilir.
“Birinci Cumhuriyet”in son bulduğundan söz edilebilir.
Bir tek kişinin keyfi egemenliğinin yasal bir zemin de elde ettiğinden; buna dayanan Erdoğan’ın Türk-İslam faşizmini iyice oturtmak ve tüm muhalefeti sindirmek için derhal saldırıya geçeceğinden söz edilebilir.
Ortadan ikiye bölünmüş bir toplumu yönetmenin zorluğundan söz edilebilir.

Ekonominin, kültürün, entelektüel hayatın, politikanın merkezi olan büyük şehirlerin #HAYIR demesinin Erdoğan’ın projesini zorlaştıracağından söz edilebilir.
Ekonominin kötüye gittiğinden, bir süre sonra geçmişin anılarıyla Erdoğan’ı hala destekleyen alt toplum kesimlerinin hayal kırıklığına uğrayıp Erdoğan’a karşı direnmeye ve ondan desteğini çekmeye başlayacağından söz edilebilir.
Medyaya egemen olmanın bugünkü toplumda kitleleri yönlendirmek için nasıl bir güç sağladığından söz edilebilir.
Gerilim ile safları betonlaştırma taktiğinin kısa vadede nasıl bir başarı getirdiğinden söz edilebilir.
Bu liste uzatılabilir.
Zaten herkes bunları çeşitli medya organlarında okuyacaktır.
Bu nedenle bunlara girmek anlamsız olur.
*
Bizim için bu sonuçlar sadece savaşta bir muharebenin kaybedilmesidir.
Elbet bir yenilgi aldık, ama bir demokrat veya devrimci olarak bu ifade yanlış olur.
Çünkü Türkiye’de demokrasi yok. Demokratlar zaten baştan yenik.
Bunu sınıflar bağlamında da ifade etmek mümkündür. Ezilenlerin ezenlerle mücadelesi hiç kimsenin baştan yenik olarak başlamadığı bir spor müsabakası ya da eşit koşullarda hazırlanmış orduların mücadelesi değildir. Ezilenler baştan yeniktir.
Ayrıca bu referandum mücadelesinde ekstradan daha spesifik bir baştan yeniklik durumu vardı.
Sadece OHAL’de yapılması, bütün medyaya Erdoğan’ın egemen olması; Devletin bütün imkânlarını kullanması; muhalifleri baskı altına almış olması vs. anlamında değil; psikolojik olarak da baştan yeniktik.
.
Olaylar çabuk unutuluyor, hatırlayalım.
Erdoğan tam sıkışmışken, 15 Temmuz’un Erdoğan’ın imdadına nasıl yetiştiğini ve onun (muhtemelen kendisinin de yarattığı) bu fırsatı nasıl kendi diktatörlüğünü kurmak için çok büyük bir kitle desteğini arkasına alarak gerçekleştirmeye başladığını; Parlamenter sistemi savunmak için sokağa çıkanları nasıl kendisinin parlamenter sistemi yıkışının bir aracı haline getirdiğini; Türk-İslamcı çetelerin nasıl örgütlendiğini;  Erdoğan’ın HDP hariç tüm muhalefeti yanına aldığını; nüfus içinde desteğin yüzde yetmişlere çıktığını; daha üç ay önce kendimizi ne kadar çaresiz hissettiğimizi; yılbaşı gecesi IŞİD’in yaptığı katliamın bu umutsuzluğu ve çaresizliği nasıl pekiştirdiğini hatırlayalım.
Ama katliamdan iki hafta sonra, yani Ocağın ortasından itibaren, tam üç ay içinde başa baş bir duruma gelindi. 7 Haziran öncesi gibi bir ortam yaratıldı.
Herkes varını yoğunu ortaya koydu. (Örneğin bu satırların yazarı da bu üç ay boyunca neredeyse her gün bir yazı yazdı.)
Ve başa baş bir sonuç elde edildi.
Şu an egemen olan çaresizlik atmosferi değil; aksine bir mücadele azmi. Sonuçlara itirazlar; aslında kazandık demeler, sonucu olduğundan olumlu göstermeler vs. olgu olarak gerçek olup olmamalarının ötesinde, Erdoğan’ın bu diktatörlüğünün kabul edilmeyeceğinin, ona karşı direnmeye kararlı olunduğunun ifadesidirler.
Ve daha referandum gecesi önümüzde nasıl sert mücadeleler olacağının ilk ipuçlarını gördük.
Erdoğan daha ilk konuşmasında gündeme idamı ve idam için referandumu getiriyordu.
Buna karşılık muhalefet OHAL’de ve tamamen eşitsiz koşullarda yapıldığını ve sonucun şaibeli olduğunu söyleyerek onu meşru kabul etmediğinin, yani mücadeleye devam edeceğinin mesajını veriyor; aynı zamanda Kadıköy’de kimi evlerde tencere tava çalınmaya başlıyordu.
Böyle bir ortam demokratlara her zaman iyi ve geniş bir hareket alanı sağlar. Var olan sistem ve partiler arasında çelişkiler ne kadar güçlü ve sert olursa o kadar iyidir.
Unutmayalım, #HAYIR cephesinin kahir ekseriyeti demokrat değildir.
Ama bu çelişkilerden yararlanılarak onlar demokrasi mücadelesine çekilebilir; dönüştürülebilirler.
*
Erdoğan iyi bir mevzi elde etti, ama şu üç ayda biz de iyi mevziler kazandık.
Elbet şu soru sorulabilir ve sorulmalıdır:
Daha iyi bir sonuç elde edilebilir miydi?
Kanımızca edilebilirdi.
Ama bu biçimde elde edilemezdi.
Hatırlayalım. Bu #HAYIR kampanyası aslında internette ve sosyal medyada başladı. Hem de herkesin beğenmeye ve paylaşımlar yapmaya çekindiği bir ortamda.
O dönemde yazdığımız yazıların, paylaştığımız #HAYIR’lı görsellerin vs. bu ilk hareketin oluşmasında belli bir harekete geçirici işlevi oldu.
O zaman biz somut bir öneri yapıyorduk.
Erdoğan’ın ancak bir kitle hareketi ile yenilebileceğini; geniş kitlelerin ancak bir kitle hareketi içinde hızla değişebileceğini; bunun mümkün olduğunu; yapılması gerekenin sivil ve pasif ama kitlesel bir hareket oluşturmak olduğunu yazıyorduk.
Somut önerimiz, hiçbir şekilde gösteri ve toplantı yürüyüşleri yasası alanına girmeden; temel insan ve yurttaşlık hakları alanında kalarak; yani hiçbir pankart, bayrak, slogan taşımadan sessizce ama bir #HAYIR yazısı (veya başka bir sembolle) ile her gün aynı saatlerde aynı yerlerde bulunmaktı.
Bizzat bu #HAYIR kampanyası bunun hiç de hayal olmadığını gösterdi.
Ne var ki, ne küçük sosyalist örgütler; ne de HDP böyle bir kitle hareketi yaratma sorununa ilgi göstermedi.
Bunun nedeni, kısman Türkiye’deki politik kültürde bu tür mücadele biçimlerinin pek yerinin olmamasıydı; ama aynı zamanda ve daha önemli olarak, böyle bir hareket içinde kendilerini gösteremeyecekleri; kendi kontrolleri dışında bir hareketin gelişiminden korkmalarıydı. Kitlelerin deneyi ve inisiyatifi ile var olan örgütlerin kendilerini koruma çabaları arasındaki çelişkiydi.
Bu öneri çok ciddi ilgi gördü, böyle bir hareketin tamamıyla aşağıdan gelen bir girişimle başlama “tehlikesi” karşısında hemen sokağa çıkıp #HAYIR propagandası yapmaya başladılar ve böyle bir girişimin ve hareketin ortaya çıkmasının önünü kestiler.
HDP biraz akıllıca yaklaşsa, hiç de kendini öne çıkarmadan (ki zaten önerilen biçim buna imkân vermiyordu) örgütünü seferber edebilir, böyle bir hareketi başlatabilmek için ilk vuruşu yapabilir, böylece herkesin kendi #HAYIR’ıyla katılacağı bir kitle hareketinin başlamasına bir katalizatörlük edebilirdi.
Böyle bir hareket bir kere ortaya çıkıp tutunca CHP’den MHP’li muhaliflere ve İslamcı muhaliflere kadar çok geniş kitlelerin katılmasının yolu açılırdı. O zaman bunların bu hareketi denetleme çabaları iş görmez, aksine kendi dinamizmiyle gelişen bu hareketin içinde kalarak etkilerini koruma yolana girmek zorunda kalırlardı.
Ama HDP’de böyle bir ufuk ve politika yapma tarzı olmadığından; kendisi bizzat bileşeni olan o küçük sol örgütlerin ufuksuzluğuyla malul olduğundan; genellikle Kürdistanlı olan politikacıların çoğu da burjuva ve milliyetçi bir yaklaşımın ufuksuzluğu içinde bulunduğundan; Türk olanlar da genellikle aslında liberaller olduğundan “Herkesin #HAYIR’ı kendine” diyerek, sorunu, bir kitle hareketinin nasıl yaratılacağı sorunu olarak değil; bir seçim kampanyası olarak ele aldığını itiraf etmiş oldu.
Böylece birden 7 Haziran öncesine benzeyen bir seçim kampanyası atmosferi oluştu. Bu bir başarı gibi göründü. Evet, o yenilgi atmosferine göre bir başarıydı. Ama mümkün olana göre; kitlesel bir sivil direniş hareketine göre bir gerilemeydi.
 “Herkesin #HAYIR’ı kendine” diye yapılan seçim kampanyası yerine, herkesin kendi #HAYIR’ıyla katıldığı kitlesel bir sivil direniş hareketi oluşturulabilirdi. Pankartlarıyla bile o çeşitliliği ve çelişkilerine rağmen “barış içinde bir arada” yapabilenler; Pankartsız ve slogansız aynı #HAYIR’larla çok daha rahatça bunu yapabilirlerdi. Sonraki kampanya böyle bir kitle hareketinin mümkün olduğunun en esaslı kanıtıdır.
O zaman böyle bir hareket bütün dengeleri değiştirir, belki referandumdan bile önce Erdoğan’ın kaçmasına bile yol açılabilirdi ya da o zaman #HAYIR büyük bir farkla kazanabilirdi.
Ve biz şimdi #HAYIR hareketini, bir #İSİFA hareketine dönüştürüyor olabilirdik.
Bütün bunlar olmadı.
Elbet yığınla neden sayılabilir. Ama bizler gerçeğin özüne ancak hayallerin ve mümkün olanın aynasında varabiliriz.
Yani en büyük hata, #HAYIR cephesinin, #HAYIR’ın birleştirici gücünü, bir kitle hareketi yaratmak için değil; bir seçim kampanyası için kullanması olmuştur.
Böyle bir hareketi yaratmak mümkündü.
Bunun da en baştaki sorumluları sosyalist örgütler ve HDP’dir.
Kanımca #HAYIR kampanyasından çıkarılacak ilk ders budur.
*
Bundan sonrasında neler yapılması gerektiğine gelince.
İlk yapılacak iş, bundan sonra nasıl bir program, strateji, örgüt ve mücadele biçimleri izlenmesi gerektiğine dair ortaklaşa bir tartışmayı başlatmaktır.
Böyle bir tartışmaya tüm #HAYIR cephesi çekilebilirse, ilk kez böylece ortak bir gündem oluşturulabilirse, en önemli sorun aşılmış olur.
Erdoğan’ın duvarlarını yıkabilmek için, #HAYIR’cıların geniş cephesinde yer alan bütün kesim ve örgütlerin önce kendi aralarındaki duvarları yıkması, aynı sorunu tartışmaları gerekiyor. Bu ise, bundan sonra ne yapmak gerektiği olabilir.
Bu başarılabilirse, en zıt, bölücü ve uzlaşmaz görüşler bile aynı ortak gündemi tartıştıkları için fiilen birleştirmiş olurlar.
Bu nedenle herkesi, Erdoğan’ın diktatörlüğüne karşı mücadelede nasıl bir program, strateji, örgüt ve mücadele biçimleri izlemek konusunda görüşlerini yazmaya; bunları paylaşmaya; bu konuda dile getirilmiş görüşleri eleştirmeye çağırıyoruz.
Yapılması gereken ilk iş budur.
17 Nisan 2017 Pazartesi

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...