23 Şubat 2017 Perşembe

#HAYIR ve Azınlığın Üç Türü

Dün Demokrasi’nin hukukun geçerli olup olmaması (çünkü pek ala bir diktatörlük de hukuka dayanabilir) ve azınlık-çoğunluk ilişkisi olarak tanımlanmasının yanlışlığına değinmiştik.
Elbet, bir teknik olarak veya hukuki olarak demokrasinin “azınlığın çoğunluğa uyması ilkesine dayanan rejim” olarak tanımlanabileceği; ama bu genel biçimiyle demokrasinin her türlü ırkçı ve faşist görülerle de uyuşabileceği; bu anlamda demokratların özel bir demokrasiden yana; haklar konusunda çoğunluğun karar alma hakkının olmadığı bir demokrasiden yana olmaları gerektiği ve böyle bir demokrasi tanımına dayanmaları gerektiğini kısaca ele almıştık.
Soruna böyle yaklaşmamanın, mantık sonuçlarına gittiğinde demokrasinin reddine varacağı yani kendi bindiği dalı kesme sonucuna varacağını göstermeye çalışmıştık.
Şimdi şu soruya gelelim. Teknik olarak, genel olarak ya da hukuki olarak demokrasi, “azınlığın çoğunluğa uyması ilkesini kabul” olarak da tanımlanabileceğinden; bu çoğunluk-azınlık ilişkisinde “çoğunluğun diktatörlüğü” nasıl engellenebilir?

Bu soruya cevap arayacağız.
Ama bunun için de önce yine bir kavramsal netlik ve temizlik gerekiyor. Çünkü aynı kavramla karşılanmalarına rağmen çok farklı azınlıklar, dolayısıyla da çoğunluklar var. Bunları ayırmadan konuyu doğru dürüst ele almak mümkün olmaz.
*
Bizler azınlıktan söz ederken aslında üç farklı azınlık, dolayısıyla da üç farklı çoğunluk olduğunu gözden kaçırırız ve bunları birbirine karıştırırız.
“Azınlık” kavramının birinci anlamı, genellikle bir dile, dine, soya, tarihe göre tanımlanmış, karşı devrimci ve gerici ulusçulukta ve uluslardaki azınlıklardır.
Bir ulus, dil, din, soy, ırk, kültür, tarih körü olduğunda, yani ulus ve devlet bunlarla tanımlanmadığında, orada bu anlamda çoğunluk ve azınlık olmaz.
Örneğin herkesin ana dilinde eğitim hakkının olduğu; resmi dili olmayan, okullarında tüm dillerden, dinlerden, “ırklardan” kültürlerden, tarihçilerin, edebiyatçıların eşit katılımla ortaklaşa yazdığı aynı Tarih ve Edebiyat kitaplarını herkesin ana dilinde okuyup öğrendiği bir ulusta ve devlette, bu anlamda çoğunluk bir ulus olamayacağından azınlık da olmaz.
O halde bu birinci anlamdaki azınlıkları ve çoğunlukları yok etmenin, dolayısıyla bir “çoğunluk Diktatörlüğü”nden kurtulmanın bir tek yolu vardır: çoğunluğu ortadan kaldırmak. Yani ulusun (dolayısıyla politik olanın, yani devletin) bir dille, dinle, kültürle vs. tanımlanmasına son vermek. Yani, gerçek anlamda yurttaşların biçimsel eşitliği.
Gerçek anlamda yurttaşların biçimsel eşitliği olduğunda, birinci anlamda azınlık olmaz, dolayısıyla çoğunluk da olmaz.
Birinci anlamıyla azınlıklar sorununun halli özünde, gerçek anlamda demokrasi sorunudur.
*
Bu vesileyle, en ileri batı demokrasilerinin bile gerçek anlamda demokrasiden ne kadar uzak olduğu daha iyi ortaya çıkar. Çünkü neredeyse en demokratik bilenen kuzey Avrupa ve Anglo-Sakson ülkeleri bile ulusu, bir dille, bir tarihle, bir kültürle vs. tanımlar. Dolayısıyla bu dilden vs. olmayan; dünden kalma veya bugünkü göçmen “azınlık”lar olur otomatikman.
Bu azınlıkları, bu devletler “tanınırlar” ve onlara birtakım “haklar” verirler. Örneğin ana dilini öğrenme hakkı (dikkat edin ana dilinde eğitim hakkı değil); devlet dairelerinde ana dilinde konuşma hakkı (yani dil bilmeyenlere masrafı vergilerle karşılanan tercüman); dilini geliştirme hakkı. (Bazı radyo, TV kanalları bu dile ayrılır ve sübvanse edilir).
Bütün b.u haklar, o ulusun gerçek b.ir biçimsel eşitliğe dayanan demokratik bir ulus olmamasıyla ilgilidir. Eşit olunmadığı için bu “haklar” verilmektedir. Bu "haklar" eşitsizliği sürdürmenin ve korumanın aracıdırlar son duruşmada.
Bu Avrupa ülkelerinin veya “Batı Demokrasisi”nin standart uygulamasıdır. Dille, kültürle, dinle vs. tanımlanmış bir ulusu, koruyarak onu bugünün olanak ve ihtiyaçlarına uygun olarak biraz rötuşlama, reforme etme, esnetmeden başka bir şey değildir.
Türkiye’nin liberallerinin ideali de tamı tamına budur. Yani Türkiye’nin liberalleri tutarlı bir demokrasi programını savunmazlar ve dolayısıyla demokrat değildirler.
Postmodernizm denen, her şeyi rölative etme, “çok renklilik”, “renkleri zenginlik olarak görme”, “ötekileştirmeme”, “empati” gibi kavramlar aslında tamı tamına bu karşı devrimci ulusçuluğu esnetmenin ideolojisinin kavramlarından başka bir şey değildirler. (Bu konuda başka yazılarımızda, örneğin çok kültürlülüğün aslında nasıl tek ir kültür kavramının egemenliği olduğunu vs. göstererek epey eleştiri yapmıştık.)
*
Türk devleti, ilerde “Kürt sorunu” karşısında çaresiz kalırsa, Kürt sorununu böyle bir “çözümle”, yani Kürtlüğü fikir özgürlüğü bağlamında; Kürt dilini de İngilizce gibi istenen dili öğrenmek ve konuşmak anlamında ele alarak çözeceğini planlamaktadır. Yani Türklüğü ve Türk ulusunu korumak için, Avrupa çözümüne yatmak. CHP’nin Kürt sorunu çözümü özünde budur.
Liberaller de bunlar sağlanırsa, biraz da mahalli idarelere özerklik verilirse bu iş hallolur diye bakmaktadırlar.
Yani ulusun ve devletin Türklükle tanımlanmasına, resmi dilin Türkçe olmasına, okullarda Türk Edebiyatı ve Tarihi okutulmasına temelde bir itiraz yoktur. Bu tarih ve edebiyatlara belki bir Mem-u Zin de katılıp, ırkçı şoven dil azaltılırsa bu iş hallolur diye bakmaktadırlar.
İlk bakışta Kürtler de bunu kabul etmiş gibi görünmektedirler. Türkleri ürkütmemek için de öyleymiş gibi görünmeyi kendileri de uygun görmektedirler.
Ama Kürtler buna ek olarak, kolektif bir kimlik olarak Kürtlüğün tanınmasını da istemektedirler.
Yani iki taraf da demokratik bir programdan yana değildir. Türkler bireysel haklar bağlamında haklara razı olmayı, Türklüğü tutmayı; Kürtler de o bireysel haklar bağlamındaki teklifi kabul edip, üstüne kolektif bir kimlik olarak tanınmayı, yani aynı bir ulus olarak tanımlanmayı istemektedirler.
Liberaller de iki tarafın da birer geri adım atarak, Avrupa gibi, bireysel olarak haklar ama aynı zamanda Avrupa’daki “azınlık” olarak tanımlananlar ve idari bölünmelerde olduğu gibi mahalli yöneticilerin seçilmesi ile bu barışın olacağını sanmaktadırlar.
Aslında tarafların hiç birisi açık ve dürüst davranmıyor.
Türk devleti, kolektif kimlik olarak tanımlanma bölünmeyi getirir derken haklıdır.
Kürtler ise, sanki bu “tehlike” yokmuş gibi, böyle bir sorun yokmuş gibi davranıp, “Korkmayın biz zaten ayrılmayacağız, işte “ortak vatan” diyoruz diyorlar. Türk devleti ve Türkler de “pışt ben o kadar enayi değilim” diyor tabii. Otaklığa sen karar verdiğinde her zaman bu ortaklığı ve ayrılma hakkını kendinde bulundurmuş olursun, bunu kabul edemem diyorlar. Dedikleri doğrudur.
Kürtler ise, işin bu yanını hiç anmadan, suskunlukla geçiştirerek, Türklerin korkularını gidermeye çalışıyorlar. Aslında Kürtlerin büyük çoğunluğu da bunu zaten ayrılmak için Türklerin direncini minimuma indirmek için ara bir aşama olarak görüyorlar. Türkler de bunun böyle olduğunu gördüklerinden “yemeyiz” diyorlar.
Böylesine açıklıktan yoksun ve gerçek ve somut “tehlikeleri” yokmuş gibi ele alan bir tartışmada tarafların birbirine güvenmeleri mümkün değildir.
Bu nedenle Kürt Sorunu’nun barışçı bir çözümü, bu programlarla mümkün değildir. Devletin ve CHP’nin, sorunu kişisel özgürlükler veya Avrupa’daki azınlıklar bağlamında çözme programı Kürtleri, Kürtlerin Kolektif kimlik olarak tanınma programı Türkleri ikna etmez. Ve bu savaş, zaman zaman konjonktüre ve güçlerin durumuna göre ateşkeslerle kesilse bile sürer gider.
*
Peki, buradan çıkış yok mu?
Var.
Bizim dediğimiz, ulusun ve devletin Türklük veya Kürtlükle veya İslamla vs. tanımlanmasına son verme, çoğunluğu yok etme, dolayısıyla azınlığı da yok etme.
Bu program ise Türklerin ve Kürtlerin, Türk ve Kürt olmaktan çıkıp birer demokrat olmalarıyla; yani ulusu ve devleti bir dille, dinle vs. tanımlamayı reddetmeleriyle; böyle tanımlamalara karşı tanımlamalarıyla; böyle tanımlayanlara karşı mücadeleleriyle mümkündür.
Bu sanıldığından çok daha kolay olabilir ve Kürtler de Türkler de demokrat olmaya sanıldığından çok daha yatkındırlar.
Ama bunu savunacak ne bir parti, ne bir entelektüel akım, ne bir yayın yok. Bunu savunan tek kişi bu satırların yazarıdır ve kimi okurlarıdır.
Sonunda herkes bu programın tek çıkış yolu olduğuna gelecektir ama çok acılar sonunda.
İşte sosyalist örgütler ortaya attığımız bu program ve ardındaki teorik temel karşısında susarak, yokmuş gibi davranarak aslında bu biricik çözümü gözden kaçırıyorlar, dolayısıyla acıların uzamasına yol açıyorlar. Bu nedenle en büyük günah sosyalist örgütlerdedir; kendine demokrat diyenlerdedir.
Bizim programımız, azınlığın “haklarını tanımaya” değil, çoğunluğu ortadan kaldırmaya, dolayısıyla da azınlığı da ortadan kaldırmaya dayanıyor.
Yani bizim için sorun “Kürt Sorunu” değil, Türk Sorunu’dur. Türk sorunu hallolduğunda “Kürt Sorunu” da otomatikman çözülmüş olur.
*
Bu vesileyle, bu birinci anlamda, yani ulusun nasıl tanımlandığına bağlı olarak ortaya çıkan azınlığın Türk devletindeki hukuki karşılığına bir iki sözle değinilebilir.
Türk devleti Azınlık sözcüğünü Avrupa’daki uygulama anlamında kullanmıyor.
Lozan anlaşmasıyla ben Rum ve Ermenileri azınlık olarak tanımışım; başka azınlık tanımam diyor.
Ayrıca bu azınlıklar dinel olarak tanımlanmış olduğundan Türk devletinin laiklik iddialarının da ne kadar saçma olduğunun en somut kanıtıdırlar.
Bizim programımız bu konuyu da otomatik olarak çözer.
Bizim programımızda Rumların ve Ermenilerin cemaate bağlı okulları olmaz. Herkes ana dilinde eğitim hakkı olduğundan, bir tek Ermeni veya Rum; (ayrıca tanınmamış “azınlıklar” örneğin Çerkezler vs. için de geçerli olur bu) çocuk için bile devlet öğretmen bulup, ona yurttaşlardan aldığı vergilerle maaşını ödeyerek, ana dilinde eğitim hakkı sağlamakla görevli olur. Çünkü bu temel yurttaşlık hakkıdır.
Bu çocuklar şimdi olduğu gibi, Türk tarihi okumazlar. Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların, Çerkezlerin hatta dünyadaki birçok “büyük” dil ve dinden tarihçilerin, edebiyatçıların, eşit katılımla yazdığı, aynı tarih ve edebiyat kitaplarını, kendi ana dillerinde okurlar.
Devlet kimin “ekümenik” olup olmadığına; din adamları okulu açılıp açılamayacağına karar veremez. Çünkü devlet “din işlerine” karışamaz. O dinden olan cemaat kendisi bunları yapıp yapmamaya kendisi karar verir.
Yani bizim savunduğumuz program devletin resmi “azınlık” tanımını da ortadan kaldırır. Fiilen birinci anlamıyla azınlık diye bir şey olmaz, çünkü artık çoğunluk yoktur.
Şunu da ekleyelim: bir tek “azınlık” olabilir böyle bir demokratik ulusta: Ulusun böyle bir dile, dine göre tanımlanmasını reddetmeyi kabul etmeyenler, ulusu dille dinle tanımlamak isteyenler böyle bir ulusta ve devlette olabilirler elbette.
Onları öldürecek veya hapse tıkacak değildir. Elbet bunlar fikirlerini de yayabilirler. Ama bu demokratik ulus, ulusu dille, dinle tanımlamak isteyenler üzerinde fiili bir diktatörlük olacaktır. Çünkü geçerli hukuk bunların anlayışını dışlayacaktır. Bu iki ulus anlayışı bir arada olamaz. Tıpkı bugünkü geçerli hukukun bizim anlayışımızı dışlaması ve bizim üzerimizde bir diktatörlük olması gibi. Tıpkı Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmekle, putları kabul etmenin bir arada olamaması gibi.
O halde toparlarsak, “Azınlık” kavramının birinci anlamı, özünde ancak gerici bir ulusçuluğun olduğu yerlerde var olabilir. O çoğunlukla aynı dilden, dinden olmayanlara ve baskı altındakilere ilişkin bir kavramdır ve bunlara belli haklar tanıma veya tanımama anlamında kullanılmaktadır.
Biz bu azınlıkları tanıyan değil, onları çoğunluğu yok ederek yok eden bir programı savunuyoruz.
*
Azınlığın ikinci anlamına gelince.
Bir de tümüyle eşit hakların bulunmasına rağmen, nicel olarak azınlıkta bulunmaktan, dolayısıyla fiilen ortaya çıkan, hukuki olmayan azınlıklar vardır. Esas anlamıyla demokratik bir ülkede bu anlamda azınlıklardan söz edilebilir.
Gerçekten demokratik bir ulus düşünelim. Hiç kimse, dilinden, dininden, inancından, siyasi fikrinden vs. dolayı hiçbir baskıya uğramıyor. Ama tüm bu eşit biçimsel haklara rağmen, gerçek hayatta dezavantajlı durumda kalan yurttaşlar olur. Çünkü evlerin zilleri veya pisuarlar çocukların veya cücelerin ulaşamayacağı yükseklikte yapılır genellikle. Yollar, ayakları sağlamlara göre yapılmıştır, trafik ışıkları görebilenlerce görülebilir, Otobüsler ve trenler yapılırken çocuklu ve çocuk arabalı kadınlar, yaşlılar, özürlüler hesaplanmaz vs. vs.
Gerçek bir demokraside azınlıklar sorunu budur.
Yurttaşların bir kısmının bu fiili eşitsizliğini gidermek için ulusal hâsıladan bir kısmı ayırmak; onlara kotalar tanımak, öncelikler vermek, pozitif ayrımcılık ile bu azınlıklar büyük ölçüde dezavantajlı olmaktan çıkarılabilirler.
Bu anlamıyla azınlık sorununun hallolması veya en azından daha az sancılı çözülebilmesi için de tam bir demokrasi ve merkezi bürokratik idarenin parçalanması şarttır. Çünkü ancak bu koşulda bu fiili azınlıklar örgütlenip, baskı yaparak, kendilerini gözeten yollar, pisuarlar, otobüsler, vs. yapılmasına daha büyük kaynaklar ayrılmasını, kotalar, öncelikler tanınmasını, sağlayabilirler.
Birinci anlamıyla “azınlık” sorunu tam bir eşitlik ile çözülebilirken, bu ikinci anlamıyla azınlık sorunu ancak eşitsizlikle çözülebilir. Birinci eşitlik olmadan ikinci eşitsizlik de mümkün olmaz.
Dikkat edilirse bu iki azınlıklar sorunu da aslında birer program ve gerçek anlamıyla demokrasi sorunudur.
Şimdi gerçekten bir Tüzük sorunu, bir işleyiş sorunu olarak ele alınabilecek üçüncü azınlık kavramına gelelim.
*
Demokrasi aynı zamanda bir yönetimdir. Yani bir takım kararlar alınmasını, uygulamayı, yaptırımı gerektirir.
Demokrasi kararın doğru bir karar olmasını, yani içeriğini belirlemez. Demokrasi sadece usulünü belirleyebilir.
Karar almak için eninde sonunda bir şekilde bir oylamaya başvurmak gerekir.
Çünkü eşitlik temel varsayımdır. Herkes eşit olduğuna göre, bir karara varmanın tek yolu nicel bir ölçüdür. Bunun da tek yolu oylamadır.
Oylama ise, farklı öneri, program ve görüşler arasında olabilir.
Tabii yine bu eşitlik ilkesine bağlı olarak, tüm farklı görüşlerin, örgütlenme, kendini yayma, çoğunluğu kazanma konularında eşit koşullarda mücadelesi gerekir.
Tabii bütün bunların olabilmesi için de, her yurttaşın tüm yurttaşlara; her örgüt üyesinin tüm örgüt üyelerine, doğrudan, bir üst organın izni ya da yönlendirmesi veya teknik yardımına ihtiyacı olmadan fiilen ulaşabilir olması gerekir.
Yani doğrudan yatay ilişki; fiilen var olmadan tüm demokrasi ve eşitlik iddiaları havada kalır.
Bu, farklı ve sistematik görüşlerin ortaya çıkmasının temelidir.
Farklı ve sistematik görüşler ortaya çıkıp birbiriyle mücadele etmeden de bir oylama ve karar alma mümkün olmaz.
Beş yüz çeşit görüşün ortaya çıkıp kendini ifade etmesi demokrasi değildir. Sadece bir manüplasyona hizmet eder. Gerçek ve can alıcı sorunları gündemden uzaklaştırmanın ve bir karar alınmasını, engellemenin bir aracı olur.
İşte bütün bunlar aşıldıktan sonra, tüm farklı görüşler için fiili bir eşitlik sağlandıktan sonra, er veya geç bu görüşlerin bir şekilde oylanması ve bir karar alınması gerekir.
Ama oylama demek, aynı zamanda azınlık ve çoğunluğu ortaya çıkarmak demektir.
Yani demokrasi birinci anlamıyla azınlıkları eşitlikle yok eder; ikinci anlamıyla azınlıkları eşitsizlikle yok eder, üçüncü anlamıyla ise çoğunlukları var etmeye, dolayısıyla azınlıkları da var etmeye denir denebilir.
Yani eninde sonunda bir görüş oyların çoğunu alacak ve kabul edilecektir.
İşte “çoğunluğun diktatörlüğü”nden söz edenler bu anlamda çoğunluktan söz ediyorlar. Ama bunun çözümünü, güçler ayrılığında, hukukta, çoğunluğun karar hakkını almada vs. görüyorlar ve buradan kendi ayaklarına kurşun sıkıyorlar.
Bu sorunun çözümü başka yerdedir.
Tekrar edelim, kararların alınması sürecinde, daha az oy alındığı için, azınlıkta kalan görüşler, eğilimler vardır ve eşyanın tabiatı gereği olacaklardır.
Burada şöyle bir soru ortaya çıkıyor. Bu bizzat şu Başkanlık referandumunda da açıkça ortaya çıkıyor. Diyelim ki yüzde 51 ile bile değil, #HAYIR’dan bir fazla evet oyu çıktı. Bütün #HAYIR oyları bu durumda sıfıra icra olmaktadır. Bunların sonuç üzerinde hiçbir ağırlığı olmamaktadır. Yani örneğin nüfusun yarısı zerrece kaale alınmamış olacaktır bu kararda.
İşte bu anlamda azınlık sorununu çözmek için, azınlığın da karar üzerinde bir etkisini ağırlığını sağlamak için bir yol var mıdır?
Varsa nasıl bir yoldur?
Sorunumuz budur.
Evet vardır.
Biz buna oylamadan farklı olarak “oydaşma” yöntemi diyoruz.
Nedir, nasıl uygulanır?
Çünkü bu konu ve bu bağlamda bizim önerimiz, gerek örgütsel çalışmalar için; gerek bir ulusun içindeki tartışmalarda en az sancılı biçimlerde çözümleri bulmak için harika bir olanak olarak ortaya çıkmaktadır.
Ayrıca bu referandumun akıl dışılığı da bu oydaşma yöntemi örneği ile daha iyi görülebilir.
Bunlar da önümüzdeki yazının konusu olsun.
23 Şubat 2017 Perşembe
Demir Küçükaydın
@demiraltona
Yazılarımız şu adresteki blogta bulunuyor:
Videolarımız şu adreste:
Yazılarımızı ayrıca ses dosyası olarak şurada paylaşıyoruz. Direk podcasttan veya indirerek dinlemek mümkün.
Kitaplarımız buradan indirilebilir.


Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...