21 Eylül 2015 Pazartesi

Erdoğan Neden Gitmelidir? Nasıl Gider?

Bir süredir, bu günün Türkiye ve Ortadoğu’sunda en acil ve aşılması gereken sorunun Erdoğan’ın bulunduğu mevkii terk etmesi; onun oradan uzaklaştırılması gerektiğine; bunun tüm diğer kör düğüm olmuş sorunların çözümü için yakalanması gereken ana halka olduğuna dair yazılar yazıyor ve buna ilişkin somut öneriler yapıyoruz.
En somut önerimiz de şöyle özetlenebilir:
Tamamen yurttaşların seyahat ve fikrini ifade ve istediği gibi giyinme özgürlüğü bağlamında en temel haklarına dayanarak; hukuken politik olmayan ama sosyolojik olarak politik bir hareket öneriyoruz.
Yapılacak şey basittir diyoruz.
Başka hiç bir pankart, bayrak, şilt, yazılı slogan vs. olmadan; hiçbir slogan atmadan, müzik çalmadan, bağırmadan, sessizce, sadece göğsümüze gerekirse sırtımıza #Erdoğanİstifa yazarak durmak, yürümek, oturmak veya uzanmak.

Bu kişiler tesadüfen aynı yerlerde bulunabilirler. Bunu kimse bilemez ve engelleyemez. Bu toplantı ve gösteriye girmez.
Durduğumuzda durma denirse, orada diyelim ki beş on metre içinde yürürüz bir ileri bir geri veya 8 çizerek veya yuvarlak çizerek. Yürüme derlerse dururuz. Durma derlerse otururuz. Oturma darlarsa yatarız. Yazma derlerse yürürüz. Bütün bunlar yurttaşların hakkıdır.
Ve bu hakların kullanımına her müdahale en temel yurttaşlık haklarının çiğnenmesi anlamına gelir. Suçtur.
Buna rağmen yasak ve müdahale olursu, bunu videoyla, telefonla, tutanakla, avukatlarla tespit ettirip gereken hukuki yollara başvurulur.
Böyle bir davranıştan dolayı kimse tutuklanamaz. Çünkü suç olarak tanımlanmamış bir eylem olmadan suç olmaz. İnsanların fikrini göğsüne yazıp, kimseyi rahatsız etmeden, bağırmadan, çağırmadan, bir yerde durması veya yürümesi suç değildir.
Böyle bir hareket biçimi, milyonlarca insanı birleştirebilir.
Şu an milyonlarca insan Erdoğan’ı temel sorun olarak görmektedir ve bunun için bir şeyler yapmaya hazırdır.
Ancak bunun için küçük de olsa bir maya ve herkesin katılabileceği bir biçim gerekmektedir.
Bugün genellikle küçük sol grupların sloganlarla, pankartlarla direnişleri, polisin ve devletin zaten tanımadığı yurttaşların gösteri ve yürüyüş hakkını çiğneyerek şiddet kullanıp dağıtmasına yol açmakta; bu da geniş kitleleri fikrini ifade edemez; protestosunu dile getiremez durumda bırakmaktadır. Bu da o direniş ve protestoların hareketlerin güçsüz olmasına yol açmaktadır.
Bu fasit daireden çıkışın tek yolu vardır.
Gösteri ve Toplantı yürüyüşü alanına girmeden bütünüyle daha geri ve en sıradan hakların çerçevesinde hareket etmek ve burada kalmasını sağlamak.
Ayrıştırıcı olmayan ve küçük grupların rekabet ve olaya müdahalesini ve damgasını vurmasını engelleyen bir biçim.
Yani İçerik ve biçim birbirini bütünlemelidir. Ve önerilen biçimde bütünlemektedir.
Erdoğan’ın baş sorun olması yetmez.
Bunun geniş kitlelerce görülmesi gerekir. Erken seçim zorlamasından ve çatışmaların başlamasından beri nüfusun büyük çoğunluğu bunu görmüş bulunmaktadır. Bir zamanlar başkanlık seçiminde Erdoğan’a oy verenlerin bile artık önemli bir bölümü onu artık bir sorun olarak görmektedir.
Bunun sonuçları, örneğin bir türlü yükselmeyen AK Parti ve tüm provokasyonlara ve iktidar olanaklarına rağmen düşmeyen muhalefet oylarında; HDP’ye çetelerce saldırılara sonradan normal halkın hemen hemen hiç katılmamasında; genellikle lümpen çeteleriyle sınırlı kalmasında; cenazelerde ölenlerin yakınlarının Erdoğan ve iktidara yönelttikleri eleştirilerde görülmektedir.
Sorun, yurttaşlardaki Erdoğan’ın oradan gitmesi gerektiği düşüncesinin, arzusunun, kendini ifade edeceği bir kanal, bir mecra bulamaması ve bunun ifadesinin nasıl olacağındadır.
Bunun için de tek yol vardır.
Tamamen yasalar çerçevesinde, hiçbir şekilde şiddete başvurmadan; hatta gösteri ve toplantı yürüyüşü hakkı alanına bile girmeden; tamamen seyahat, bir yerde durma, oturma, yürüme, istediğini giyme veya fikrini yazılı olarak ifade etme hakları çerçevesinde kalarak; bu ifade edilirse milyonlarca insan buna katılabilir.
Bu provokasyonlara, belli bir partinin veya görüşün kendine mal etme çabalarına karşı da sessiz, slogansız, pankartsız olmalıdır.
Herkesin göğsünde #Erdoğanİstifa yazdığında, kimin hangi partiden veya görüşten olduğunun hiç bir önemi yoktur ve bu fark orada anlaşılmaz. Böylece herkes, tüm farklılıkları içinde aynı ortak noktada birleşmiş olur.
Bu hareket bir de barışı temsil eden, kâğıttan turna kuşları yapabilir. İnsanlar dururken veya önceden kâğıttan yaptıkları turna kuşlarını çocuklara verebilir.
Herkes 100 turna kuşu yapıp dağıttığında, dilek gerçekleşir.
Kısaca ve özetle böyle
*
Böyle bir hareketi, gerekliliğini, nedenlerini vs anlattığımızda genellikle çok büyük bir kabul görüyor, coşkunlukla karşılanıyor. Ama bazılarının da olumlasa bile öneriyi tam anlamadığını gösteren eklemeleri oluyor. Tabii bazen da bazı itirazlar yapılıyor.
Bu nedenle, şimdiye kadar yapılmış ve/veya yapılması muhtemel itirazlara bir toplu cevap verelim ve yanlış anlamaları giderelim. Bir tür “Sık Sorulan Sorular” gibi bir “kullanım talimatı” denemesi aşağıdaki satırlar. İlerde elbet geliştirilebilir. El birliğiyle.
*
Daha önce de “Hükümet İstifa”, “Erdoğan İstifa” gibi sloganlar vardı. Ne oldu? Hiç bir şey olmadı. Bunun onlardan farkı ne? Hiç bir özelliği yok. O zamanlar bu sloganlara karşı çıkanlar şimdi neden böyle diyor?
Evet, özellikle Gezi sürecinde Erdoğan veya AK Parti istifa sloganları atılmıştı.
Ancak o zamanlar bu sloganın ya da hedefin, insanları birleştirici bir işlevi yoktu; aksine hareketi bölücü bir işlevi ve anlamı vardı.
O zamanlar bu slogan, genellikle ulusalcı çevreler tarafından atılıyordu. Bazen da CHP’liler atıyordu. Bu onların kendi politik hedefleri için, Gezi hareketini bu hesapların yörüngesine çekme girişimlerinin bir aracıydı.
Gezi’yi yaratan AK Partiye ya da Erdoğan’a muhalefet değildi. En temel yurttaşlık haklarına bir saldırıydı; polisin keyfiliğine bir tepki ve protestoydu. Daha derine inen bir kitle hareketi vardı. Bu daha derine inen hareketi, bir partiler mücadelesinin aracı yapmaya yarardı o zamanlar bu slogan.
Bu nedenle Gezi tarafından benimsenmedi ve en geniş kesimlerin bile direnciyle karşılaştı.
Öte yandan o zamanlar hem Erdoğan başkan olmuş ve bugünkü gibi bir sivil darbe yapmış değildi; hem hala barış süreci sürüyordu; hatta yeni ilan edilmişti ve Erdoğan o zamanlar bu sürecin başlatıcısı olarak görülüyordu.
Örneğin “barış süreci” denen ateşkesin, aslında Erdoğan’ın kendi amaçları bakımından taktik bir hamle olduğunu sık sık yazılarımızda yazdığımızda, bu yazdıklarımız hiç yankı bulmuyordu.
Bunun yanı sıra, o sırada kitle hareketi zaten vardı. Sorun o hareketin daha geniş ve kapsayıcı olmasıydı. Daha radikal ve demokratik taleplere yönelmesiydi.
Bu o zaman bizim önerdiklerimiz somutunda daha kolay görülebilir.
Biz o zamanlar, yani Gezi sırasında, örneğin, Türk bayrağına ve Kürt bayrağına karşı, beyaz bir bayrak öneriyorduk Gezi hareketine. Türklük veya Kürtlükle tanımlanmayacak; hepsinin eşit olacağı bir demokratik cumhuriyet hedefinin sembolü olarak. Radikal bir programa ulaşamayan Gezi’ye sembollerle bunu somutlanmaya çalışıyorduk.
Aslında tıpkı bugünkü mantıkla davranıyorduk. Yani “dinin, milliyetin senin özel sorunun olsun; bunları kişilerin özel sorunu olarak gören; hiçbir dile, dine, cinse, kültüre, siyasete gönderme yapmayan bir beyaz bayrak Gezi’nin bayrağı olsun” diyorduk.
Yani hareketi hem birleştirecek; hem de ileriye götürecek, daha tutarlı ve radikal bir demokrasiye götürecek bir öneri yapmış oluyorduk.
Sadece bunu da önermiyorduk. Bu program veya hedefin yanı sıra, Gezi’nin aynı zamanda gerçekten demokratik alternatif devletin tohumu olabilmesi için, tüm ülke çapında örgütlenmesinin önemini vurguluyor; bunun oylama ve karar mekanizmalarının kurulması için somut öneriler yapıyorduk (Bilgisayardan yararlanma, herkesin herkese yatay ulaşma olanakları; örgütlenme ve bürokratikleşme korkusuna karşı oydaşma teknikleri vs.)
Özetle, gerçeklik somuttur. Bugün örneğin, Gezi’de önerdiklerimizi önermiyoruz. Yanlış değildirler. Hala da geçerlidirler. Ama bugün ortada bir hareket yoktur. Onların bugün pratik ve politik bir anlamı olmaz, aşılması gereken bir sorun karşısında birleştirici olmaz.
Ama Gezi’de Beyaz bayrak nasıl birleştirici idiyse, bugün de #Erdoğanİstifa aynı birleştiriciliğe ve ileriye götürücülüğe sahiptir.
*
Erdoğan’ın İstifası’nı istemek yanlıştır. Erdoğan İstifa etse hiçbir şey değişmez. Esas mesele “(…)”dir. (Bu noktada itiraz edenin siyasi görüşüne veya meşrebine göre “esas mesele” olarak saydığı değişmektedir: “Kürt Sorunu”dur”, “barış”tır; “kapitalizm”dir, “emperyalizm”dir, “AK Parti”dir; “kemalist ideoloji”dir, “İslam”dır vs. vs..)
Bu itirazın temel yanlışı şöyle tanımlanabilir: Sosyolojik olarak temel nedenler ile politik olarak aşılması gereken acil sorunlar veya yakalanması gereken halkalar arasındaki farkı görmemek; politik mücadeleyi sosyolojik kavramlarla veya açıklamalarla yürütmeye çalışmak.
Bu sorun, siyasi mücadele yöntemleri bakımından da şöyle de ifade edilebilir: Propaganda sloganlarıyla (veya bilinçlendirme açıklamalarıyla, İslam’da “Tebliğ”); acil ve birleştirici ve harekete geçirici politik sloganlar arasındaki farkı görmemek.
Daha da acil bir hedef noktasını bir örnek olarak ele alarak bu itiraza bir cevap verelim.
Bu günün Türkiye’sinde en önemli, en can alıcı sorun örneğin barıştır; hatta barış bile değil; ateşkestir; öncelikle ölümlere son vermektir.
Ama “barış” ya da “ateşkes” talebi yükseltilerek bunlara ulaşılamaz. Çünkü Barış’ın ya da “Ateşkes”in önündeki en büyük engel Erdoğan’dır. Ama Erdoğan gittiği an Barış veya Ateşkes kesin gibidir.
Ya da bugünün Ortadoğu’sunda, en önemli sorun, IŞİD’in yok edilmesidir.
Ama onun önündeki en önemli engel, Suruç’tan sonra bile, hala IŞİD’e doğru dürüst savaş açmayan ve Suruç katliamını Kandil’i bombalamak için kullanan Erdoğan’dır. (Kaldı ki,  Suruç’u IŞİD’in yaptığı da şüphelidir. Her şeyi üstlenen IŞİD, bu eylemi üstlenmemiştir ve Erdoğan, bu bombalamayı bahane ederek, IŞİD’i değil de Kandil’i bombalamaya başlayıp, ateşkesi bitirmiştir.)
*
Bir problemler yumağını bir iplik yumağına benzetirsek, yumağı açmak için, sosyolojik analizde en içteki ucu bulmak gerekir ama politik mücadelede, en dıştaki ucu bulmak gerekir. Bir yumak ya da tarihin düğümü, en içteki ucundan değil; o problemler yumağının oluşmasına yol açan temel nedenden değil; en dıştaki ucundan tutup öyle açmaya başlamak gerekir.
(Bu nedenle örneğin Marks ve Engels, kendi öğretilerine “bilim” derken, Politika ve Savaş’a  “sanat” derler. Onun gerektirdiği esnekliğin ve yaratıcılığın önemini vurgulamak için. Marks Engels örneğin, kendi zamanlarında Çarlık Rusya’sını Avrupa gericiliğinin ve karşı devriminin öz gücü olarak gördüklerinden, tüm politikalarını onun yenilmesi veya zayıflatılmasına yöneltiyorlardı. Çarlık Rusya’sına karşı savaşan Osmanlı’ya “Cesur Türkler” bile demekten çekinmiyorlardı. Yoksa Osmanlı’nın nasıl bir şark despotluğu olduğunu herkesten iyi biliyorlardı.)
Sosyolojik düzeyde nedenleri tespit etmek elbette bir program veya stratejiyi belirlerken en önemli noktadır. (Kaldı ki yukarıdaki “sosyolojik” yani “temel neden”  denebilecek nedenleri sıralayanların bu bahiste de yanlışları saymakla bitmez. Ama konuyu dağıtmamak için geçelim.) Ama politik mücadele, burada kalamaz. Bu temel üzerinde yükselen sorunlar zincirinin en acil politik sonuçlarından hareket etmek gerekir.
Şu an Türkiye’deki muhalefetin en büyük yanlışı, en can alıcı noktayı doğru tespit edememesindedir.
Erdoğan’ın oradan uzaklaştırılması, yani istifası (veya başka bir yere kaçması. Çünkü istifasını zorlayacak koşullar olduğu an, muhtemelen mahkemeye çıkmamak için kaçacaktır.) en önemli sorun iken ve derhal zincirin bu halkasını çekmek gerekirken; muhalefet, başka sorunlarla uğraşıyor. Örneğin kimi “Demokratik Özerklik” ilanlarıyla; kimi “Barış” kampanyalarıyla; büyük bir bölümü de seçimlerde alınacak oyla uğraşıyor. Bunlarla elbet uğraşılabilir. Ama bunların hiç birisi, yakalanacak ana halkayı oluşturmaz.
Burada, Erdoğan’ın özgül durumunu ve yaptığının ne olduğunu kavrayamama; kavramış olsa bile mantık sonuçlarına ulaşamama bulunmaktadır.
Erdoğan için başkanlık sistemi veya mahkeme arasında bir üçüncü yol bulunmamaktadır. Fiili başkanlığı terk ettiği an, mahkemeye çıkmayla sonuçlanacak bir sürecin başlaması kaçınılmazdır.
Somutlayalım.
Örneğin Erken Seçim mi bugün can alıcı sorun?
Erken Seçim’den EK Parti çoğunluğu çıkarsa, o zaman varacağınız yer, şimdi bizim önerdiğiniz #Erdoğanİstifa noktasına gelmekten başka bir şey olamaz. Tabii arada nice güçler harcanmış; zamanlar ve mevziler yitirilmiş olarak. Belki o zaman artık böyle bir hareketin koşulları bile olanaksız olacaktır.
Erken Seçim’den diyelim ki, tek başına AK Parti iktidarı çıkmadı.
Sanılıyor mu ki, Erdoğan kuzu kuzu bulunduğu mevzii terk edecektir.
Etmez, etmeyecektir. Geri adım attığı an, gücü azalır. Gücünün azalması, kendisinden uzaklaşmalara ve muhaliflerinin seslerini daha güçlü çıkarmalarına ve daha sert muhalefet yapmalarına yol açar; bu da yeni güç azalmalarını tetikler ve bu süreç sonunda mahkemeye çıkmasına kadar gider. Cumhurbaşkanlığı mahkemeye çıkmamak için, Erdoğan’ın son tutamağıdır. Elinin altında bu devasa aygıt ve bunun sağladığı maddi olanaklar olmadan Erdoğan bir hiçtir.
Varılacak yer yine şimdi bizim önerdiğimizdir: #Erdoğanİstifa
Kaldı ki, Erdoğan orada olduğu sürece adil bir seçim mümkün değildir. Daha dün “yerli milletvekilleri” istedi. Yani açıkça HDP’ye karşı tavır aldığını belirtti. Bu kişinin elindeki olanakları, karşı olduğuna karşı kullanmasını engelleyecek hiçbir mekanizma da bulunmamaktadır. Ve bizzat bu ifadesi, yetkilerini bu partiye (HDP’ye) karşı kullandığının ve fiilen anayasayı çiğnediğinin somut bir örneği ve kanıtıdır. (Çünkü Cumhurbaşkanı, kişisel eğilimi ne olursa olsun, Cumhurbaşkanı olarak, herhangi bir partiye karşı açık tavır alamaz ve bunu belirtemez. En azıdan biçimsel olarak hala yürürlükte olan Anayasa’ya göre böyledir veya böyle olması gerekir.)
O halde, sağlıklı bir erken seçim için veya Seçimlerden çıkacak sonucun fiilen politik dengeleri belirleyebilmesi için bile, Erdoğan’ın oradan uzaklaştırılmasını acilen talep etmek gerekmektedir: #Erdoğanİstifa
Ancak böyle bir talep ve bunun etrafında birleşmiş bir hareket Erdoğan’ın hareket alanını daraltıp; istifasını sağlayacak güce ve yaygınlığa ulaşamasa bile, seçimlerin en azından daha eşitçe bir yarış içinde yapılmasını sağlayabilir.
Yani seçim emniyeti, eşitlik ve açıklık için bile teknik olarak yapılanların (sandık kurulları, gözlemcilik vs.) yanı sıra Erdoğan’ın İstifasına yönelik bir talep ve politik hareket gerekir.
Bütün muhalefet partileri bunu anlayamamaktadırlar. Böylece çok değerli zaman kaybına yol açmakta; sahte hayaller yaymakta ve kendi hareket alanlarını daraltmaktadırlar.
Erdoğan başarırsa bunu kendi yetenekleriyle ve güçlü bir halk desteği olduğu için değil, muhalefetin yeteneksizliğiyle ve desteği boşa harcamasıyla başaracaktır.
*
Erdoğan’ın İstifası doğru ama seçimlere kadar bunu öne sürmenin ve yükseltmenin bir anlamı yok. Kimse ilgi göstermez. Seçimlerden sonra bir daha şimdiye kadar olduğu gibi davranamaz.
Bu itirazın bir kısmına zaten üstte cevap verilmişti. Ama şimdi Seçimlere kadar bir şey olmayacağı, yapılmaması gerektiği; yapılamayacağı gibi noktalara cevap verelim.
Sorunun en can alıcı yanlarından biri, seçime odaklanmanın günün en acil görevini atlama anlamına geldiğini görmemekte yatıyor. Burada da kavramsal olarak, burjuvazinin yaydığı, Politik mücadele ile seçimleri ve parlamentoyu özdeşleştirme var. Politik mücadelenin; demokratik politik mücadelecin alanlarından sadece biridir seçimler ve parlamento.
Öte yandan, Seçim ve Sonuçları ile Erdoğan’ın konumu arasında bir ilişki varmış gibi koyuluyor.
Seçim sonuçları ne olursa olsun, AK Parti ile bir ortak hükümet gerekmektedir. Ya CHP ve AK Parti hükümeti; ya da MHP ve AK Parti hükümeti.
AK parti ise bütünüyle Erdoğan demektir. Tümüyle kendisinin atadığı elemanlardan oluşan bir meclis grubu ve parti mekanizması.
Yani sonuç ne olursa olsun Erdoğan devletin başında olmanın kendisine verdiği güçle, her şeye müdahale edecek demektir. Şimdiye kadar yaşananlar yaşanacakların bir girizgâhıdır sadece.
Erdoğan’ı meclis seçmedi. Onun istifasını da yine meclis dışındaki halkın oyu tayin eder. Bu oyun ille de bir sandıkta oylama biçiminde yansıması gerekmez. Yurttaşlar, seçtiklerinin değişmesi veya kendilerinin fikrinin değişmesi durumunda, aradaki makas dayanılmayacak kadar açıksa, pek ala kendi eğilimlerini ifade etmeli ve yansıtmalıdırlar. Bu hakları vardır ve bu demokrasinin en temel koşuludur. Nüfusun yüzde altmışının göğsüne #Erdoğanİstifa yazarak sessizce ve tamamen yurttaşlık hakları çerçevesinde reyini ifade ettiği bir ülkede Erdoğan’ın bu başkanlık sistemini oturtması ve orada başkan olarak kalması mümkün olamaz.
*
Kaldı ki, Erdoğan’ın “ya herro ya merro”; “ya devlet başa ya kuzgun leşe” konumu iyi kavranırsa, onun, muhalefetin seçime böyle odaklanmasından çıkarlı olduğu görülür.
Çünkü böylece o kaybedilen zamanda, güçlerin örgütleyecek, kendine bağlı lümpen çeteleri pekiştirecektir. Karşı tarafı bölmek için yeni manevralar yapacaktır. Seçimlerin sağlıklı olmasını engelleyecektir.
Bütün bunları engellemek ve zaman kaybetmemek için şimdiden bu hareketin yaratılması gerekmektedir: #Erdoğanİstifa
Böyle bir hareketin şimdiden ortaya çıktığını; hızla büyüdüğünü ve seçimden önce büyüklüğü ile Erdoğan’ın istifasını sağladığını var sayalım.
Bu hem seçimlerin daha eşit ve adil bir ortamda olmasını sağlar; hem de seçimler sonucunda yeni bir Cumhurbaşkanı olanağı yaratır. Ayrıca şimdiden böyle bir hareket, AK Parti içinde bile tam da böyle sonuçlara yol açacağı için fiili bir destek de bulur. AK Parti içinde durumdan rahatsız olanlar, ancak böyle bir hareketin varlığında başlarını kaldırabilirler. Başlarını kaldırabilmek için böyle bir harekete ihtiyaçları olduğundan bir noktadan sonra, hareket belli bir kritik kütleyi aştığında, ona katılabilirler bile.
Özetle, seçimlere yönelerek bu acil politik hedefi ikinci plana atmak, bizzat seçimlerin adilce olmasını tehlikeye atmakla kalmaz; giderek bir AK Parti çoğunluğuna dayanarak başkanlığını sürdürmesine olanak sağlar.
Başkanlık sürdüğünde ise yine tek yol kalır: #Erdoğanİstifa
*
Evet, Erdoğan istifa tamam ama ben kendi gerekçelerimi yazmak yazmak istiyorum. Ben diyelim ki orada, Kürtlerle iyi savaşmıyor diye #Erdoğanİstifa diyenle, bir ulusalcıyla bir arada bulunmak istemiyorum. Ben ideolojik mücadeleyi boşlayamam. Troçki ne demiş? “Ayrı bayraklarla yürü birlikte vur”. Ben bayrağımın bir ulusalcının bayrağına karışmasını istemem.
Bir itiraz ki kendini çürütüyor.
Ve ayrı bayrak ve ideolojik mücadeleyi, mekanik olarak anlayıp, bir eylemin özünü oluşturan biçime karşı kullanmanın örneği.
Evet, ideolojik mücadele. Ama bu eylemin özelliği, yılgın ve hareketsiz, dağınık bir muhalefeti en geniş çerçevede birleştirmek; yani birlikte vur.
Ayrı bayrak veya ideolojik mücadele kısmına gelince, bunu fiziksel olarak, eylem yerine ayrı bayraklarla gelme (yani ayrı gerekçeyi yazma) olarak algılama, bu ilkinin özünü bir biçim sorununa indirgemek olur.
Çünkü burada birlikte vurmayı engelleyen bir biçim olmaktadır, ideolojik mücadeleyi veya ayrı gerekçeyi eylemin kendisine taşımak.
Elbet her insanın ya da yurttaşın kendi gerekçelerini açıklama hakkı vardır ve veridir.
Ama bunu mekanik olarak algılayıp veya yorumlayıp da, eylemin özünü yok etmenin aracı olarak kullanmak yanlıştır.
Bu ideolojik mücadele kısmını elbet herkes, kahvede, yolda, internette, sosyal medyada yapabilir. Bunlara öncelik veren, eyleme gelmez. Çünkü eylemin kendisi gerekçeler ve bayrakların eylem esnasında bir kenara bırakılmasına dayanmaktadır.
Yolda yürürken sürekli ideolojik mücadele mi yapılıyor? Otururken sürekli ayrı bayraklar mı taşınıyor? Bu eylemin özü, tamamen bu düzeyi tutturmak, korumak ve sürdürmektir.
Eyleme gelene şunu demiş olmaktadır biçimiyle: Elbette herkesin gerekçesi farklı olabilir ama bizler bu ortak hedefi ifade etmek için buradayız.
Yani gerekçelerin eylem esnasında ifadesi, bizzat eylemin özünü ve biçimini reddetmenin, onu engellemenin bir aracıdır bu itirazda.
*
Evet, öneri doğru ama Erdoğan bu harekete müsaade etmez. Polise emir vermiş, Erdoğan’ı hedef alan hiçbir eyleme zerrece müsaade edilmeyecekmiş. Yapılacak iş Oya Baydar’lar gibi oralara aydınların gitmesi, bunun Avrupa’da duyurulması ve oradan baskıdır. (Bu aşağı yukarı bir HDP vekilinin de önerimize itirazıdır.)
Anlaşılmayan ve ayrımı yapılamayan bir temel konu şudur.
Biz elbet bir politik hareket ve eylem öneriyoruz. Ancak bu öneri hukuki veya kanuni olarak, politik değildir. Yani toplantı ve gösteri yürüyüşleri alanına; dolayısıyla vali ve polisin alanına girmez. Eylemin bütün özelliği budur.
Türkiye’de toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, iktidarların ve idari amirlerin keyfine kaldığından fiilen yoktur. Polisin görevi yurttaşların bu haklarını savunmak değil; devleti ve iktidarı savunmak olduğundan bu hakkın kullanımı fiilen çok sınırlı olarak mevcuttu.
Ancak Erdoğan’ın başbakanlığında ve şimdi de devlet başkanlığında bu sınırlı alan bile yok edilmiştir. En sıradan bir hak olan basın toplantılarına bile gazla derhal, haber bile vermeden müdahale edilmekte ve herkes dağıtılmaktadır. Bu dağıtmaların bir nedeni de milleti korkutarak fikrini ifade edemez durumda bırakmaktır.
Ancak, günün herhangi bir saatinde İstiklal Caddesi’ndeki kalabalık ve insan yoğunluğu;  Kadıköy’deki kalabalık veya insan yoğunluğu, büyük bir mitingdekinden daha fazla olmasına rağmen hukuken politik değildir ve toplantı ve gösteri yürüyüşü alanına girmez.
Bir an için İstiklal Caddesi veya Kadıköy’de gezen, yürüyen insanların, bunu göğüslerine iliştirilmiş #Erdoğanİstifa yazılarıyla ve hiçbir slogan atmadan, bayrak taşımadan yaptıklarını var sayalım. Bu toplantı ve gösteri yürüyüşüne giremez. Bunu engellemenin bir tek yolu vardır. Yurttaşların seyahat, herhangi bir yerde durma, bulunma, oturma, yürüme hakkını ve fikrini ifade etme hakkını tanımamak ve kaldırmak.
Bu ise, baskıda başka bir düzeye sıçramak anlamını kazanır. Burada yüzde yüz haksızdır ve artık kaçacak yeri yoktur. Elbet polisin birilerini alıp götürmesi mümkün olabilir. Ama bu hiç bir kanun maddesinin alanına girmez. Bir suç oluşturmaz. Serbest bırakmak zorundadırlar. Ertesi gün, buna dayanarak yine aynı şeyi yapabilirsiniz.
Yani biz klasik, alışılmış bir gösteri veya yürüyüş yapmıyoruz. Evet, politik olarak bir gösteri, bir hareket karşısındayızdır; ama hukuki olarak orada bir gösteri ve hareket yoktur.
Bunun en ilginç bir örneği, Gezi’deki Duran Adam’dır. Orada en sıradan, herhangi bir yerde durma hakkı bir politik eyleme dönüştürülmüştür. O da sosyolojik olarak politik bir hareketti ama hukuki olarak gösteri ve toplantı kapsamına girmiyordu. Hukuk demek biçim demektir. Bir insanın bir yerde durma hakkı varsa, onu ne için yaptığı, başkasına zarar verme söz konusu olmadığı sürece,  yasanın konusuna girmez.
Önerilen hareketin slogansız ve bayraksız olmasının, sessiz olmasının bir nedeni politik olarak en geniş güçleri bir araya getirmekse, diğer nedeni de hukuki olarak gösteri ve toplantı sınırlarının içine girmeyen bir hareket olmasıdır. Bu iki koşulun bir araya gelmesiyle milyonların katılımı sağlanabilir.
Erdoğan en küçük bir araya gelişi ve muhalefeti bastırmak için fiilen her basın toplantısına bile gazla saldırarak milleti politik toplantı ve gösteri yapamaz mı kıldı.
O halde ceza da suçun cinsinden olacaktır: madem öyle işte böyle. Erdoğan’a karşı muhalefet de gösteri ve toplantı yürüyüşü alanına girmeden kendini ifade edecektir ve tam da bu sayede en büyük bir araya gelişi sağlayacaktır.
Aslında bize ne yapmamız gerektiğini gösteren bizzat Erdoğan’dır. Politik olarak gösteri yapmayın, slogan atmayın, basın toplantısı yapmayın diyor fiilen.
Tamam, biz de öyle yapıyoruz.
*
Erdoğan’ın polisleri bir şey demeyebilir ama bu sefer Osmanlı Ocakları gibi çetelerini üzerlerine salar.
Evet, teorik olarak bunu yapabilir. Ama bunun politik sonuçlarını da göz önüne almak zorundadır.
Kürtlere karşı Özel Savaş Dairesi’nin işsiz güçsüzlerden derlenmiş çetelerini örgütleyip salmak kolaydır.
Ama şehirli ve modern kesimlere karşı bu tür davranışlar, bir takım sınırları aşmak anlamına gelir.
Birincisi, hukuki olarak, bu vatandaşların en temel haklarına bir saldırıdır. Polisin görevi bu hakları olsun savunmaktır. Eğer bunu yapmıyorsa, o da suçlu olur.
Dolayısıyla böyle girişimleri göze almak gerekir. Çünkü bunu yapanlar ne olursa olsun hukuken suçlu duruma düşerler. Kaldı ki böyle bir saldırı birden Erdoğan’ı tecrit de eder.
Sınıfsal ve politik olarak, hiç ses çıkarmadan bağırmadan, bayrak veya pankart açmadan #Erdoğanİstifa yazısını göğsüne asmış insanlara saldırmak; açıkça bir iç savaşı davet anlamına gelir.
En devletçi ve demokrasiye uzak, ama hukuk guguk devleti diyen kesimler bile bunun kendi varlıklarına da bir tehdit anlamına geldiğin görürler ve seslerini çıkarmak zorunda kalırlar.
*
Bunu bizzat son yakıp yıkmalardan sonra gördük.
Dikkat edilirse son Ankara ve İstanbul bayrak mitinglerinde, saldırgan çeteler arka plana çekildi. Bu belli çevrelerden, yani Devlet Partisinden, yani Askeri Bürokratik Oligarşinin bir Erdoğan’a bir mesafe koymasıdır da aynı zamanda.
Devletin Suflörlerinden Serpil Çevikcan’ın “Hakem düdük çaldı...” yazısı bunun bir ifadesidir.
“Ankara dün olağanüstü günlerinden birini yaşadı.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) başta olmak üzere 14 sivil toplum kuruluşunun öncülük ettiği, kısa bir sürede 200’ü aşan örgütün katıldığı toplumsal bir çıkışa tanık olduk.
Açılan derin bir yaraya tepki gösterirken başka yaralar açmamak esas olmalı. (…)
Yürüyüşü görünmeyen bir elin organize ettiği ve “Kardeşliğe evet” sloganı konusunda HDP cenahından gösterilen tepki not edilmekle birlikte dünkü buluşmayı gölgelemediğini gördük.
Başkentteki yürüyüşün önemli özelliği, teröre karşı ilk kez bu ölçekte sivil bir ortak tepki gösterilmesiydi.
Organizasyonu gerçekleştiren 14 büyük demokratik kitle örgütünün yürüyüşte Türk bayrağı dışında başkaca sembol taşınmaması ve belirlenen az sayıdaki slogan dışında slogan atılmaması kararı amaca uygundu. (Dikkat edilsin, aslında o “görünmeyen el” bile ancak farklı sloganları engelleyerek geniş bir katılım sağlayacağını biliyor.)
Bu özen sayesindedir ki bir ucu Sıhhiye’de bir ucu eski Meclis’te olan dev kortejde taşkınlık ve istismar girişimi olmadı.  Sivil toplum kuruluşlarından olması ve siyasetten arındırılmış bir katılımın gerçekleşmesi yürüyüşün demokratik olgunluk içinde geçmesini sağlayan temel faktördü.”
“(…) Terörün bir siyaset aracı olarak kullanılmasına gösterilen bu ortak tepki, silah yerine demokratik araçların kullanılmasına destek (ABÇ) mesajı da taşıyordu.”
Yani “devlet partisi” veya “devlet aklı” veya “görünmeyen bir el” Erdoğan’ın yöntemleriyle arasına mesafe koymak gerektiğini görmüştür.
*
Evet, ama bu sol örgütler slogan atmadan duramazlar. Eylem biraz başarı gösterse bütün Sol örgütler hemen sloganları, flamalarıyla gelirler. Gezi’de de öyle olmadı mı?
Evet, bunu yapabilirler. Ama eyleme karşı bir provokasyon yapmış olurlar.
Bizlerin onlara diyeceği şudur. Eğer sesinizi çıkarmadan, bayraklarınız, flamalarınızı kapatarak, herkes gibi burada durursanız durun, yoksa buradan gidin. Bizler gösteri yapmıyoruz. Kanunlara saygılı yurttaşlarız. Bizim sessizce oturma, durma hakkımıza tecavüz etmeyiniz.
Gitmedikleri takdirde bir daha hiçbir yere gidemeyeceklerini anlarlar.
Onlar gitmezse biz gideriz. Nasıl olsa yürüyebiliriz, oturabiliriz. Tesadüfen bir aradayız. Ertesi gün yine oradayız.
Eğer ertesi gün de gelirlerse, başkasının kanını emen bir parazit olmaktan başka bir anlamları kalmaz.
*
Evet, kısaca bunları öneriyoruz. Bu eylem, bütün eylemlerden farklı olarak, kendini gizlice hazırlayarak, aniden ortaya çıkmayacak ve çıkamaz.
Kendisinin sınırlarını, biçimini, amaçlarını, nasıl örgütleneceğini açık açık tüm kamuoyuyla paylaşacaktır ve paylaşmalıdır; herkes bu tartışmaya katılmalıdır.
Bu eylemin olduğunda, kendisi gibi hazırlığının da bir tek gücü vardır: Açıklık.
Her şeyin açıkça ortaya koyulması. Tüm sorunların, korkuların, tereddütlerin, açıkça ortaya koyulup tartışılması.
Çünkü her şeyden önce insanların kendi iradeleriyle, kabulleri üzerinden gerçekleşebilir.
Çünkü amacın doğru tanımı ve doğru kavranması binlerce haberleşme mekanizmasından daha mükemmel bir organizasyon, uyum ve koordinasyon sağlar.
Çünkü amacın iyi kavranması, hem insanlara hiç karşılaşılması öngörülmemiş durumlarda amacı yaralamayan ona hizmet eden yaratıcılık ve inisiyatif kullanma olanağı sağlar.
Çünkü amacın iyi kavranması, disiplin ve ortaklık sağlar.
Bunlar ise başarının olmazsa olmazlarıdır.
Tekrar edelim:
Bu eylemin gerçekleşmesi ve başarısı, yurttaşların modern ve demokratik özlemleri olan insanlar olarak, sorumluluk duyarak, en temel haklarını savunma ve korumayı göze almasına dayanmaktadır.
Bu olmadan hiçbir şey olmaz.
Eğer bu en temel haklarını savunmayı göze bile alamıyorsa insanlar; hiçbir yasa maddesini çiğnemeden fikrini açıklamayı göze alamıyorsalar, o zaman söylenecek bir tek söz vardır: “Her halk kimin tarafından yönetiliyorsa onun tarafından yönetilmeye layıktır.”
*
Bu yöndeki çalışmalarımızı sürdürülüyor.
Çalışmalar esas olarak, bir e-mail grubu aracılıyla yürütülüyor.
Burada açıklanan fikirler, bir bakıma şimdiye kadarki çalışma ve tartışmaların özüdür.
Bu fikirlere katılanları ve çalışmalarda yer almak isteyenleri e-mail grubumuza üye olmaya çağırıyoruz.
E-mail grubunun tanıtımında şunlar söylenmektedir:
Erdoğan İstifa e-Mail Grubu, Erdoğan'ın istifasını talep eden yurttaş girişiminin haberleşmesi ve çalışmalarını organizasyonu için kurulmuştur.
Grubun Tüm çalışmaları açıktır. Grubun üyeleri tartışmalara ve karar oylamalarına katılabilir. Kararlar en az reddedileni bulmaya yarayan oydaşma yöntemiyle alınır.
Grupta sadece sabotajlara karşı teknik moderasyon uygulanabilir. Hiç bir fikir engellenemez.
Eğer bunlara katılıyor ve çalışmalara katılmak istiyorsanız:
Gruptaki tartışma ve kararlar hakkında bilgi edinmek, dışarıdan izlemek veya gruba üye olmak isterseniz de
https://groups.google.com/d/forum/erdogan-istifa Adresini ziyaret edebilirsiniz
Eğer yine de gruba üye olmayı başaramazsanız
erdogan.istifa.etmeli@gmail.com adresine bir mail yazarak e-mail grubuna katılmak istediğinizi bildiriniz.
*
Şimdiye kadar ve bundan sonraki çalışmalar hakkında #Erdoğanİstifa isimli blogtan bilgi edinebilirsiniz. Adresi şöyledir:
*
Eğer Facebook üyesi iseniz, grubu ve sayfayı ziyaret ederek, hem paylaşımları izleyebilir hem de paylaşımlar yapabilir yorumlarınızla katılabilirsiniz.
Adresindedir. Gruba üye olup paylaşımlar yapıp tartışabilir ve paylaşımlardan haberdar olabilirsiniz.
Facebook sayfası:
https://www.facebook.com/Erdoğan-İstifa-834753616639513 adresindedir. Ziyaret edip beğenirseniz. Paylaşımlardan otomatik olarak haberdar olursunuz.
*
Twitter’de iseniz, şu adresteki hesabı izleyebilirsiniz.

Demir Küçükaydın

21 Eylül 2015 Pazartesi

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...