22 Mart 2015 Pazar

Birleşik Haziran Hareketi ve Newroz

Aşağıda tam 15 yıl önce Türk Sosyalistlerine ve özellikle ÖDP’ye ilişkin yazılmış birkaç yazı yer alıyor. O yazılarda 15 yıl önceki Newroz ve 1 Mayıs vesileleriyle, Türk sosyalistleri ama özellikle de bugün BHH’nın esas gövdesini oluşturanlardan ÖDP ve çizgisi Newroz ve 1 Mayıs bağlamlarında eleştiriliyor.
Birleşik Haziran Hareketi’nin iki ana damarından biri olan ÖDP’nin, bunca yılda en küçük bir ilerleme bile kat etmediği; Kürt özgürlük hareketine karşı en ince yöntemlerle mücadeleye devam ettiği yazılar okununca apaçık görülüyor.
BHH  ve Bileşenlerinin bugün ne yaptığı ve nasıl bir politika izlediğini görmek ve bunu eleştirmek için ayrı bir yazı yazmaya bile gerek yok.
Bu yazıları okuyarak biraz hafıza tazelemekte yarar var.
Bu vesileyle hala BHH saflarında yer alan; diğer yandan da kişi olarak HDP’ye oy vereceğini söyleyenlere bir çift söz.
Bu çizginizi Birleşik Haziran Hareketininin açık ve net bir çağrısına dönüştürmek için bastırınız. O açık bir tavır almadığı takdirde protesto ediniz ve ondan ayrılınız. Aksi takdirde o politikanın gerçek niteliğinin görünmesini engelleyen basit araçlar olmaktan öteye gidemezsiniz.

HDP’ye oy vermeniz kişi olarak sizlerin vicdanınızı belki rahatlatabilir ama bu politik olarak yanlış bir çizginin destekçisi olduğunuz ve onun gerçek yüzünün görülmesini engellemeye hizmet eddiğiniz gerçeğini gizlemez.
Bugün HDK-HDP’nin bileşeni olanlar bu yazılar yazıldığında ÖDP’nin bugünkünden garksız plitikalarıyla kopuşmaya cesaret  edemedikleri için o politikaların gerçek anlamını gizleyen birer araç olmaktan başka bir işlev görmüyorlardı; sonra Kürt Özgünlük hareketinin güçlenmesi ile, adım adım ondan kopuk, bugün HDP içinde veya çevresinde yer almaya başladlar. Ama bunu güç veolayların zorlamasıyla değil; pekala bilimsel ve doğru bir politikayla da yapabilirler ve olayların gelişimi üzerinde çok daha olumlu bir etkide bulunabilirlerdi. Marksizm bunun için vardır, olayların arkasına takılmak ve onlmarın baskısıyla hareket etmek için değil; olayların akışına ezilenden yana bir itki verebilmek için.
Unutmayalım aşağıdaki yazılar bndan 15 yıl önce yazılmıştı. Bugün HDP’ye oy verenler, destekçisi olanlar, 15 yıl önce bugünkü pozizyonlarında olsalar, herşey çok daha başka olabilir; bugün bulunulan yerde yıllar önce olunabilirdi. Aynı durum bugün Haziran Hareketi içinde yer alıp da HDP’ye oy verecekler için de geçerlidir.
Bu yazı BHH içinde yer alıp da HDP’ye oy vereceklere son uyarılardan biridir.
Tekrar hatırlayalım. Aşağıdaki yazılar yazıldığında, yıl 2000’di, Öcalan yakalanmış, mahkemeye çıkmıştı ve herkes Öcalan’ın ve PKK’nın bittiğini böylüyor, bugün HDP’nin yanında ve içinde yer alanlar Kürt Hareketi’nin yanında durmaktansa ÖDP içinde ve yanında yer alıyorlardı tıpkı bugünkü BHH’içinde ve yanında olanlar gibi.

21 Mart 2015 Cumartesi


Newroz Depremi ve Türk Sosyalistleri

Türkiye'nin batısı jeolojik bir depremle sarsılmıştı bir süre önce. Newroz'da Türkiye'nin doğusunda, Kürdistan'da, toplumsal bir deprem yaşandı.
Newroz'da yaşananların bir deprem olduğunun anlaşılmasını engelleme; bu depremi gözlerden, gönüllerden ve bilinçlerden uzak tutma, bizzat mücadele konusu oluşturuyor; onu önemsiz gösterme, hatta mümkünse hiç söz etmeme: toplumsal depremi lokalize edip şok dalgalarının yayılmasını engellemenin tek yolu olarak görülüyor.
Bu deprem sadece Türk devletini ve onun borazanı basını değil, yeni stratejinin muhaliflerini de derinden rahatsız etti. Hepsi olanın anlam ve önemini çok iyi kavramış bulunuyorlar ve tam da öyle olduğu için, Newroz depremi karşısında, sanki hiç bir şey olmamış gibi, "deliye taşı andırmamak" veya "eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmemek" için, görmem, duymam, konuşmamı oynuyorlar.
Bizzat bu sessizlik, bu geçiştirme çabası ortada ne kadar önemli bir gelişme olduğunun en önemli delili. Önce İmralı'da ortaya atılan, HADEP ve PKK tarafından benimsenen yeni strateji, program ve mücadele biçimlerine, Kürt yığınları ayaklarıyla oy vermekle kalmadı bizzat uygulamaya geçti.
Devletin de, basının da, yeni stratejinin muhaliflerinin de böyle davranmasının anlaşılmayacak bir yanı yok. En önemliyi en önemsiz, en önemsizi en önemli gösterme; yani şu Türkiye'de çok kullanılan deyimle "gündemi belirleme", bizzat bir siyasal mücadele konusu ve aracıdır.
Ama, aslında Türkiye'nin belki de demokratik hedeflerin tek tutarlı savunucusu olan sosyalistlerin de özünde aynı şekilde davrandıkları ve bir intihar politikası güttükleri  görülüyor. Elbette, sosyalistler, programatik olarak, en azından prensip düzeyinde, Kürt ulusunun haklarını kazanmasından; Türkiye'deki baskıcı, militer, bürokratik ve keyfi sistemin kökten değişmesinden yanadırlar. Onların bu inançlarından hiç kimse kuşku duymaz. Ama tam da bu nedenle izledikleri politikaya intihar politikası demek gerekiyor; çünkü izledikleri politika, bu istemlerin karşısındaki güçlerin ekmeğine yağ sürüyor ve onların pozisyonlarını güçlendiriyor.
Onların hepsinin temel yanlışı, "Kürt Sorunu"nu, sorunlardan bir sorun olarak görmelerinde; Kürt Ulusal Hareketi'ni dinamik bir mücadele öznesi olarak görmek istememelerinde; onun varlığından rahatsız olmalarında; onun varlığında kendilerine bir rakip görmelerindedir.
Bu durum onları, Kürt Ulusal Hareketi'nin başarıları karşısında; ya da oradaki önemli dönüşümler karşısında, susmaya, olanları önemsiz göstermeye itmektedir ve bu politikalarıyla, nesnel olarak Genelkurmay ve onun basit bir psikolojik savaş aracı olmuş Türk basınının soldan iş birlikçisi haline gelip intihar etmektedirler. Bu devekuşu politikasının adı da, "sınıfa dayanan"; "sınıf dinamiklerinden hareket eden politikalar" olmaktadır sözüm ona.
*
Türk sosyalistlerinin genellikle pek işçi sınıfıyla başı hoş olmamıştı geçmişinde. Reformistlerinde işçiler demek, aslında sendikacılar ve sendikal hareket demekti; radikallerinde ise işçi sınıfı sadece bir retorik olarak yer alırdı.
Ama son yıllarda, hemen hemen bütün Türk sosyalistlerinin, "işçi sınıfı"cı, "sınıfa dayanan politikalar"cı olduğu görülüyor. Ne oldu da hidayete erdiler?  Bu söylem, gerçek sorunu, yani "Kürt Sorunu"nu gözden kaçırmanın, gizlemenin aracıdır.
Bu günün gerçek sosyalist politikası ancak "Kürtçü" olmakla yapılabilir. Bu gün, her kim sınıftan söz etmektedir; her kim "Kürt Sorunu"nun önemini gözden kaçırmaya, onu sorunlardan bir sorun gibi göstermeye çalışmaktadır, onun sosyalizmle ilgisi yoktur.
Bulundukları ülkenin doğusunda, insanlar son derece açık politik bir programla, kendi ulusal sorunlarını da aşmış olarak neredeyse bir serihildan gerçekleştiriyor. Ve bu Türk sosyalistlerinde  ne bir heyecan, ne bir silkinmeye yol açıyor.
İnsan bekliyor ki, Newroz'da gerek mesajları gerek katılımıyla bir serihildan olan gösteriler karşısında, sosyalist partiler, örneğin bir Özgürlük ve Dayanışma Partisi, aceleyle en yetkili organlarını toplayıp, bu yeni durum karşısında neler yapılacağını görüşsün; Newroz'un önemi ve mesajlarına Türklerin dikkatini çekmek, onun karşısındaki susuş duvarını yıkmak için somut girişimlerin neler olacağına kafa patlatsın.
İnsan bekliyor ki, sosyalist partiler bir araya gelip, Kürt Ulusunun yaptığı teklife, yani Newroz'un Türklerin ve Kürtlerin ortak bayramı olması teklifine, Türk Tarafından olumlu cevap verip, gelecek sene, Türk tarafında da, Newroz'u vesile ederek, anayasal vatandaşlık temelinde, bütün dil ve kültürlerin eşit olduğu bir cumhuriyet ve demokratik dönüşümler için; devletin resmi Newrozuna karşı, Kürtlerin Newrozuna el veren ve böylece fiilen halkların kardeşliğini gerçekleştiren kutlama biçimli gösteriler kararı alsın ve şimdiden bu mesajı versin.
İnsan bekliyor ki, Newroz'un "W" harfine karşı yürütülen yasak ve koğuşturmaları gülünç duruma düşürmek; onlara karşı mücadele etmek için, örneğin klasik parti ve mücadele biçimlerine itibar etmediği vurgusu yapan ÖDP,  örneğin adındaki "ve" bağlacını bundan sonra "we" olarak değiştirme kararı alıyor.
İnsan bekliyor ki,  bütün sol basın bir araya gelip, bundan sonra bütün "ve" bağlaçları yerine "we";  weya bütün "v" harfleri yerine "w" kullanma kararı alıyorlar.
Böyle hassasiyetlerin hiç birinden iz yok. Nedir bu körlük ve Kürt Ulusal Hareketi karşısındaki kompleksler?
İçine girilen yeni dönem, bu tür mevzii savaşlarını, siper savaşlarını, bu tür yeni mücadele biçimlerini gerektiriyor. Bunun nasıl uygulanacağını, Kürtler bizzat Newroz gösterileriyle örnekliyorlar. Böyle bir "w" için yapılacak mevzii savaş az mı önemlidir?
Hani genel olarak belirsiz bir tarihte devrim için uğraş değil de, şimdiden küçük de olsa değişiklikler önemliydi?
Hani, artık eski yaratıcılıktan yoksun örgüt ve mücadele biçimleri sürdürülmeyecek, yaratıcı olunacaktı?
Genç kuşaklar, bu beyni kireçleşmiş, Osmanlı yadigarı bürokratik kastın artık komik olmaktan bile çıkmış bunaklığına karşı böyle yaratıcı biçimlerle bir politik mücadeleye çekilemez mi?
Hayır. Baylarımız ciddi politikacılardır. Dünyanın birçok sorunu vardır ve Kürt sorunu da bunlardan sadece biridir. Herkes haddini, hududunu ve yerini bilmelidir.
*
Örneğin ÖDP MYK'sı 25 Mart 2000 tarihinde toplanıyor. Peki Newroz, nasıl bir yer alıyor bu toplantıda?
"Bilgilendirme bölümünde; Genel Başkan’ın faaliyetleri yazılı olarak heyete sunuldu. Yıldırım Kaya’nın Diyarbakır’da katıldığı Newroz kutlamaları bilgisi yazılı sunuldu. Masis Kürkçügil’in Portekiz’de gerçekleştirilen uluslararası toplantı konusunda sözlü bilgi aktarımı gerçekleştirildi."
İşte sloganlarında ifade ettiği programı ve katılımıyla bir tür serihildan olan Newroz'a, Türkiye'nin en büyük ve en popüler sosyalist partisinin verdiği değer bu kadar. O, diplomatik ilişkiler bağlamında, Portekiz'deki uluslar arası toplantıdan daha fazla bir anlama sahip değil. Hatta metinde Newroz'dan da değil, Newroz hakkındaki Yıldırım Kaya'nın raporundan söz ediliyor.
Raporun başka bölümlerine bakıyoruz, acaba başka yerde bir şey var mı diye. Kürt sorununun geçtiği bir yer daha görüyoruz. Aktaralım:
"Son dönemin tartışma konularından Cumhurbaşkanlığı seçimi, 312. Madde etrafında devam eden siyasi yasaklar konusu, silahlanmaya yönelik adımlara karşı tutum, kıyak emeklilik, sendikasızlaştırma ve sigortasız işçi çalıştırma, militarizm, AB ve esnekleşme, tarım alanına ilişkin politikalar, nükleer santraller ve enerji, Kürt sorunu, özelleştirme saldırıları...vb. konulara ilişkin eldeki verilerle parti tutumunun bir kez daha basın açıklaması, basın toplantısı vb. araçlarla kamuoyuna duyurmak üzere, Propagandadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Saruhan Oluç’un görevlendirilmesine,(...)"
İşte, yine aynı sorun. Kürt sorunu sorunlardan bir sorun.
Raporun daha aşağılarına bakıyoruz. 1 Mayıs ile ilgili bir bölüm var. Aktaralım:
"1 Mayıs çalışmaları hakkında yapılan görüşme sonucunda;
1 Mayıs’ın, konfederasyonların ortak katılımı doğrultusundaki çalışmalarının desteklenerek, onların belirleyeceği alanlara örgütlerimizin yönlendirilmesine,
Dışımızdaki “emekten, barıştan, demokrasiden ve özgürlükten” yana olan güçleri de katarak bir çalışmanın yürütülmesine,
Çalışmaların yaygın ve düzenli olması için merkezi komisyon kurulması ve bu komisyona bağlı olarak il ve ilçelerde hemen çalışmaların başlatılmasına,
1 Mayıs’ın ana teması olarak sendikaların benimsediği “Küresel Saldırıya Karşı Küresel Direniş” şiarının desteklenmesi ve alt başlıkların afiş tasarımı ve diğer dokümanlarda zenginleştirilmesine, yazılı çalışmaların MYK’na sunulduktan sonra basılı hale getirmek ve tüm çalışmaları 1 Mayıs kutlamalarına kadar yürütmek üzere MYK’dan (...)’nın görevlendirilmesine"
Yaşanmış ve Kürt Ulusu tarafından toplumsal bir program sunan Newroz'a bir satırı çok gören ÖDP MYK'sı, 1 Mayıs'a beş paragraf ayırıyor! Sosyalistliğe bu yakışır!
Ya içerikçe? Kürt ulusunun Newroz'da yaptığı kitlesel teklife ve şiarlara bir cevap var mı? Bunun öne çıkarılması ve tanıtılması var mı? Yok. Soyut ve canlı politikayla ilgisi olmayan, aslında ilgisi ve gerçek fonksiyonu Kürt sorununu gözden gizlemek olan, "küresel saldırıya karşı küresel direniş" gibi sloganlar önde.
Kürtlerin Newroz'una, onun sloganlarına sahip çıkarak;  yapılacak 1 Mayıs'la karşılık vermek gerekirken, tam da bu gözlerden ve gönüllerden uzaklaştırılıyor.
Bu günün Türkiye'sinde tek doğru 1 Mayıs, Kürtlerin Newroz vesilesiyle yaptığı gösteri ve davete, Türkler açısından 1 Mayıs vesilesiyle benzer gösteriler yaparak icabet etmek olabilir. Yani, Dillerin ve kültürlerin eşitliği özgürlüğü temelinde, hukuki olarak tanımlanmış bir vatandaşlığa dayanan demokratik dönüşümler yapmış bir cumhuriyet. Bunun için de, ilk elde, Genel Af, İdamın kaldırılması ve Kürtçe'nin serbest bırakılması aktüel talepleri.
Türk Sosyalist partilerinin yaptığı ise, bunları arka plana itmek, can alıcı olanı, sorunlardan bir sorun gibi göstermek.
Bu gün kutlanması gereken Bir Mayıs, "işçici" ya da "enternasyonalist" veya "anti globalist" Bir Mayıs değil, "Kürtçü", Kürt ulusunun milli bayramı Newroz'un çağrısını izleyen "Milliyetçi" bir Bir Mayıs olmalıdır. Böyle bir Bir Mayıs, Türkiye'nin egemenlerini rahatsız eder ve gerçek Enternasyonalist görevini yerine getirebilir. Globalizmi veya işçileri veya enternasyonalizmi slogan olarak öne çıkarmak fiiliyatta, Enternasyonlist görevlerden kaçmanın örtüsüdür.
Bu Newroz'un ilk dersi şudur: genel olarak demokrasi mücadelesinin bir gücü olan Türk Solu, fiili politikalarıyla bu mücadeleye ve bu mücadelenin en dinamik gücü Kürt ulusal hareketine karşı çalışmaktadır. Ondan bir şey beklememek gerekiyor. Türkler arasında, Kürt Ulusal hareketinin çağrısına cevap verecek güçler, ancak bunların dışından çıkabilir.
31 Mart 2000 Cuma

Newroz'da ve 1 Mayıs'ta Politika

Savaşı ve Politikayı büyük düşünürler, bir bilimden öte bir sanat olarak tanımlamışlardır. Böyle tanımlayarak onun sezgiye dayanan, yaratıcı bir yanı olduğuna vurgu yapmış olurlar.
Politika ise her şeyden önce, can alıcı görevi doğru kavramak; bütün güçleri oraya yığmak ve o görev için kendi cephesinde en geniş güçleri oluştururken, karşı tarafı tecrit etmektir.
Savaş sanatında bu verili fizik güçlerle yapılır. Elinizin altında ve karşı tarafta ne kadar silah ve insan olduğu hakkında bir bilginiz vardır.
Politika'da ise potansiyel güçler vardır, sorun bunları öncelikle gerçek bir güç haline dönüştürmektir. Bu nedenledir ki politika sanatı, savaş sanatından kat be kat zordur ve politika savaş sanatının ustalarına bile bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir.
Politika sanatının ne olduğunu ve nasıl yapılacağını Kürt Ulusal hareketi gösteriyor. Politikanın nasıl yapılmayacağını da Türk sosyalistleri.
Politikanın nasıl yapılması ve yapılmaması gerektiği konusunda yaşanmış Newroz ve biz bu satırları yazarken planlanmış 1 Mayıs, bu zıtlığı sergileyen ilginç birer örnek oluşturuyor.
Newroz Kürt Ulusal Hareketinin bayramıydı. Ulusal Hareket bu bayramı, Türk toplumuna yönelik bir mesaja çevirdi. Türkiye'nin demokratikleşmesine ilişkin projesini koymakla kalmadı, bu konudaki kararlılığını ve gücünü de gösterdi. Bu gün cumhurbaşkanlığına demokratik özgürlükler konusunda Türkiye'de pek rastlanmayan türden görüşleri açıkça savunan Anayasa Mahkemesi başkanı aday olarak gösterilebiliyorsa, Kürt ulusunun mesajı ve kararlılığının etkisi bunda belirleyicidir.
Kürt Ulusal Hareketinin bu yeni stratejisinin etkileri, özellikle bizzat yeni stratejinin de genişleteceği çatlaklar büyüdükçe ve başta Türk ezilenleri olmak üzere Türklerin büyük bölümü, Kürt Ulusal Hareketinin programından başka çıkış yolu olmadığını gördükçe, ilerde çok daha açık olarak ortaya çıkacaktır. Aslında Kürt Ulusal Hareketi, Türk demokrat ve sosyalistlerinin önüne, tarihleri boyunca karşılaşamayacakları bir fırsatı, altın bir tepsi içinde sunmuş bulunuyor. Yapmaları gereken sadece, bu programa Türk tarafından sahip çıkmak ve Kürtlerin uzattığı ele Türk tarafından el uzatmaktır.
Bu gün Türklerin hala ezici çoğunluğunu etkisi altında tutan inkarcı ve baskıcı politikaya karşı, sabırla ve bıkmadan karşı çıkarak, Türkiye'de Kürt sorunu çözülmeden hiç bir sorunun çözülemeyeceğini, yakalanması gereken ana halkanın bu olduğunu bıkmadan tekrarlamak ve Kürt ulusal hareketinin sunduğu çözüme, yani demokratik dönüşümler, dillerin ve kültürlerin eşitliği temelinde anayasal vatandaşlık olarak özetlenecek programa, sahip çıkmak olabilir.
Ancak böyle bir tavır, Kürt Hareketinin sunduğu olanakları değerlendirip, oluşabilecek bir demokratik muhalefete maya rolü görebilir.
İşte 1 Mayıs bu anlamda, Newroz'da Kürt Ulusal Hareketi'nin verdiği mesaja, programa ezen ulustan bir sahiplenme ve cevap olabilirdi ve olmalıdır.
Peki, ne yapıyor Türk sosyalistleri? Bakalım.
*
Duyduğumuza göre, 1 Mayıs için belirlenen tema "küresel saldırıya karşı küresel direniş" imiş. DİSK ve KESK bunu kararlaştırmış. ÖDP de bu karar uyacağını belirlemiş.
Şöyle düşünülebilir. Bu bir işçi bayramıdır, ÖDP de işçi sendikalarının kararına uymaktadır ve bu seçilen tema nedeniyle ÖDP eleştirilemez. Ne var ki, kazın ayağı öyle değil. Bu kararı alan konfederasyonlarda kararı alanlar arasında ÖDP'lilerin etkisi oldukça çok. Yani aslında, bu karar ÖDP'nin politikasını dile getiriyor. Ama ÖDP bunu, sanki kitle örgütlerinin politikasıymış da ona uyuyormuş gibi yapıyor. Bir zamanlar TİP DİSK'i kurmadan önce DİSK TİP' kurmuştu. Şimdi de ÖDP kitle örgütlerinin eğilimlerine uymadan önce, kitle örgütleri ÖDP'nin eğilimlerine uyuyor.
Neyse. Her ne olursa olsun burada önemli olan "küresel saldırıya karşı küresel direniş" temasına ÖDP'den bir itiraz gelmemesi ve bunun memnuniyetle karşılanması. Dolayısıyla eleştiri ÖDP'ye yapılabilir. (Ve diğer sosyalist partilere de. Onların da bu bakımdan ÖDP'den farkı yok. ÖDP'nin politikasına eleştiri yöneltmemizin nedeni, onun Türk sosyalist hareketinin oldukça büyük bir birikimini toplamış olmasıdır.)
İlk bakışta çok sosyalist ve devrimci bir tema, enternasyonalizme uygun, kapitalizme karşı, işçilerden yana. Tam işçi bayramına yakışır bir tema. Ne var ki, gerçek somut ilişkiler açısından baktığımızda, bırakalım enternasyonalizmi bir yana tam anlamıyla enternasyonalist görevden kaçmanın politikasıdır bu. Ezen ulus sosyalistlerinin ezilen ulusun mücadelesine karşı körlüklerinin politikasıdır. Niye böyledir?
Öncelikle, "Küresel saldırıya karşı küresel direniş" hiç bir somut örgütsel ve programatik bir içeriğe sahip değildir. Kupkuru, anlamsız, belki güzel bir söz olma ötesinde değeri olmayan bir paroladır bu.
Türkiye'de Kürtlerin yaşadığı bölgede, daha bir ay önce, yüz binlerce insan bütün zorluklara rağmen mobilize olmuş, Türk ulusuna hitap eden somut bir program sunmuş, Kürdistan adeta bir devrimci ruh hali yaşıyor; Diyarbakır sanki bir devrim dinamosu gibi bir atmosfer içinde; Bir romancının kitap okumasına binlerce insan geliyor. Bu gün Türkiye'nin veya dünyanın hangi ülkesinde bir yazarın roman okumasına binlerce, hem de entellektüeller değil, sıradan insanlar gider?
Diyarbakır'a giden herkes, insanların siyasi olgunlaşmışlığından, insanların her fikri tartıştığından, yüzlerce kişinin kültür evlerinde kitap okumalarından söz ediyor. Bunlar sembolik ama çok derin anlamlı olaylardır. Böylesine müthiş olaylar oluyor bu ülkenin bir tarafında. Kitlesel bir politik aktivite yaşanıyor. Dünyanın en büyük ve etkili gerilla örgütlerinden biri, barış stratejisine geçiyor. Bu Kürt yığınlarından destek bulup onların önünü açıyor. Ve Türkiye'nin batısındaki sosyalistler, bütün bunlara gözlerini kapayıp, Kürdistan'ın Newroz'unun çağrısına Batı'nın 1 Mayısıyla cevap verecek yerde, sanki bütün bu gelişmeler, Merih'te ya da dünyanın öbür ucunda oluyormuş gibi, küresel saldırı ve savunma gibi temalarla küresel önemde bir körlük ve kaçış sergiliyor.
Ama bu sadece körlük ve kaçış değil, fiili sonuçlarıyla, Kürt Ulusal hareketine karşı bir konumdur ve karşı güçleri güçlendirmektedir. Nasıl mı? Genelkurmayın, yaptığını, Medya'nın yaptığını soldan yaparak. Kürt Ulusal hareketini ve onun projesini gözlerden ve gündemden uzak tutmaktadırlar küresellik diye bir sorunu öne çıkararak. Bu en can alıcı, en önemli sorunu, sosyalistlerin ve işçilerin en önemli gününün konusu yapmadığı için en büyük yanlışı yapmaktadırlar. Ama bunu, soldan, keskin görünerek, enternasyonalist görünerek yapmaktadırlar. Savaş özünde bir gündem savaşıdır ve Türk sosyalistleri en önemli sorunu gündemden uzaklaştırarak karşı tarafa hizmet etmektedirler.
Bir ülkede ezilen bir ulus ayaklanmış ise, ezen ulus sosyalistinin görevi her şeyden önce ezilen ulusun mücadelesine destek vermektir. Enternasyonalizm böyle olur yoksa bu görevden kaçmayı sağlayan küreselleşmeye karşı sakızlarını çiğnemekle değil.
Bugün Türkiye, tarihinin hiç bir döneminde olmadığı türden bir demokratikleşme olanağı yakalamış bulunuyor. Türkiye'de uzun yıllar en gerici partilerin oy deposu olmuş bölgeler bir politik uyanış ve devrimci kabarış içinde bulunuyor. Bu hareket, kendi sorunlarına kapanmayı da aşarak tüm Türklerin önüne de bir demokratikleşme projesi koyuyor. Batının şehirlerinin emekçileri ile birleştiği an bu güç ve proje, Türkiye'nin bütün keyfilik ve Asyalılıktan kurtuluşunun yolu açılabilecekken. Bunu yapmakla görevli olması gereken sosyalistler, somut politikaya gözlerini kapayıp, küreselleşme gevişi getiriyorlar. Bu bir intihar politikasıdır.
Bu "küresel saldırıya karşı küresel direniş" teması, sadece gerçek canlı harekete gözlerini kapadığı için değil; sadece Türkiye'nin en önemli sorununu gündemden ve gözlerden uzak tuttuğu için değil; sadece Newroz'un çağrısına cevap vermediği için değil; sadece, ezen ulusun sosyalistlerinin ezilen ulusun çağrısı ve feryatları karşısındaki kahredici sağırlığının ifadesi olduğu için değil, bizzat sosyalizmin kendi mantığı içinde de yanlıştır.
Her şeyden önce, işçiler işçilerin sorunlarına yönelirlerse bunun kendisi ve varacağı yer reformizm ve sendikalizmden başka bir şey olmayacağı  için yanlıştır.
Bu tema, esas olarak işçilere yönelik düşünülmüş bulunuyor. Sosyalistlerin görevi, işçilerin dikkatini diğer toplumsal güçlere ve tüm toplumu değiştirecek hedeflere çekmek olmalıdır. Bu ise, bu günün Türkiye'sinde Kürt sorununu gündemin başı yapmakla olur. Sosyalist partilerin hep “işçilerin sorunları”nı ortaya sunduklarını görüyoruz. Bu sosyalizmin kendi açısından, sosyalist değil, sendikalist bir politikadır. Türk sosyalistlerinin son yıllarda çok sosyalist ve işçici kesilmesi, gerçek sorundan kaçışın örtüsü, egemen ulus körlüğü olduğu kadar eski radikal pozisyonlardan sendikalist bir pozisyona doğru bir kayışın da ifadesidir.
"Küresel saldırıya karşı küresel direniş" somut bir hedeften ziyade bir temadır (konudur). Toplantıların, festivallerin bir teması olabilir. Bu anlaşılabilir. Ama 1 Mayıs, gerçekte bir bayram değil, Newroz gibi temel siyasi slogan ve hedeflerin duyurulması gereken politik bir eylemdir ve öyle olmalıdır. Ama öyle bir gösterinin de teması değil, somut hedefi olması gerekir. Küreselleşme sorunu çerçevesinde kalsak ne olabilir böyle bir somut hedef?
Bu hedef, küreselleşme karşısında ancak, ulusun kişinin bir inanç ve vicdan sorunu olması olabilir. Yani ulusal sınır ve devletlerin ilgası. Eğer dünya çapındaki sorunlar için politika yapılacaksa, böyle somut bir program olmalıdır. Böyle bir program, küreselleşmeye karşı en doğru küresel cevap olur. İnsanlığın önüne yepyeni bir ufuk açar. Bu günkü apartheit sisteminin temellerini sorgular.
Ama sadece bununla da kalmaz, Türkiye'nin somut politikası açısından, Kürt Ulusal Hareketine, hem destek vermiş hem de bağımsızlığın korumuş olur. Destek verir, çünkü, Kürt ulusal hareketi, ulusal devletin verili biçimine karşı, Türklerin ve bölgedeki diğer ulusların hepsini kapsayacak yeni bir ulus tanımı ve biçim öneriyor; yani kültürü ve dili, ulusun tanımında politik alanın dışına atalım diyor. Buna karşılık sosyalistler, gelin nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ulusun kendisini politik olanın dışına atalım diyebilirler. Bu hem en önemli sorunu, ulusal sorunu gündemin başına aldığı için; hem de daha kökten ve kapsamlı bir çözüm önerdiği için hem Kürtlerin mücadelesini destekler hem de kendi programını ve bağımsızlığını korumayı da sağlar. Tıpkı, reformların devrimci mücadelenin yan ürünü olması gibi. Böyle bir koyuş, Kürt sorununu ve programını gündemden uzaklaştırmaz, aksine gündeme de koymuş olur ve onun projesinin gerçekleşme olasılığını da yükseltir.
Türk sosyalistleri, ulusal sorun konusunda ne ezilen ulusun projesini ve mücadelesini destekliyorlar, ne de kendilerinin ayrı bir sosyalist projeleri var. Bir tek projeleri var: Kürt sorununu, ulusal sorunu gündemin baş sorunu olmaktan çıkarmak. Böylece Tarihin kendilerine sunduğu fırsatları ellerinin tersiyle itiyor ve intihar ediyorlar. Sadece kendilerini yok etseler mesele değil, ama başta Kürtler ve emekçiler olmak üzere, ezilen insanlara kötülük ediyorlar.
Türk egemenleri, ezilenlerden gelen her girişimi ezme refleksiyle hareket ettiklerinden, bu 1 Mayısa da bir çok yerde saldırılar düzenleyebilirler. Bu saldırılar karşısındaki haklılık, sosyalistlerin Kürt hareketi karşısındaki haksızlığı gerçeğini örtmemelidir. 1 Mayıs Newroz'un çağrısına kulaklarını tıkıyor.
27 Nisan 2000 Perşembe
(Aşağıdaki yazı da 2006’dan, aynı körlük bugün Haziran Hareketi’nde devam eden körlük o zaman BİANET’in politikalarında da yansıyordu. Somut bir örnek olarak hatırlanması yararlıdır.)

Newroz - Nevruz ve BİANET

Newroz ve Nevruz’un kutlandığından söz ediyordu BİANET’in yazarı. Aklınca tarafsız görünmeye çalışarak.
Newroz bir bayram değil, ezilen bir halkın demokratik özlemlerini haykırdığı politik bir gösteridir, bir tür silahsız isyandır yıllardır.
Nevruz ise, en iyi niyetli biçimiyle bile şeker bayramı gibi folklorik bir gelenek olarak görülebilir. Kaldı ki bu folklorik gelenek bile, Kürtleri inkar ve baskı politikasının bir aracı olarak kullanılmaktadır yıllardır.
Yani biri demokratik ve devrimci, diğeri, ırkçı ve gerici bir politikanın ve taleplerin ifadesinin aracıdır bu iki “bayram”.
Bu iki birbirine zıt Newroz’u sanki aynı bayram ve geleneğin iki farklı kutlanması gibi sunmak, en azından utanmazlıktır.
Ama bu bizi şaşırtmaz.
PKK ile Genel Kurmayı aynı kaba koyup onlar karşısında tarafsız demokrat pozlarına bayılan Türk şehirli küçük burjuvalarının ÖDP ve Dev-Yol geleneğinin daha incelmiş, şimdi de Newroz-Nevruz tahterevallilerinde demokratlık oynayan bir devamıdır BİANET..
O BİANET değil midir, Kürt özgürlük hareketinin ve onun önderi Öcalan’ın bir numaralı düşmanı “ilkel milliyetçi” Ümit Fırat’ı Kürt aydını ve Kürt sorunu uzmanı olarak durmaksızın piyasaya süren.
*
Türkiye’de Genelkurmay ve Avrupa Birliği’nin çıkarları ortaktır. Aralarındaki Çelişki, birbirinin varlığını meşrulaştırmaya yönelik bir kayıkçı dövüşüdür.
Genel Kurmay da Avrupa Birliği de (ABD de) Türkiye’de bir demokratik devrimden çıkarlı değildirler. Türkiye’de bir rdemokratik devrim demek her şeyden önce ulusun Türklük veya Başka bir etni, dil, din, soy, tarih ile tanımlanmasını reddetmek buna dayanan bu devleti parçalamak demektir. Bu aynı zamanda bu günkü bu baskıcı, bürokratik, militer cihazın parçalanmasından ayrı düşünülemez.
Avrupa da ABD de Türkiye’ye egemen bürokratik Oligarşi de bu olasılıktan korkmakta ve bunu engellemek için her türlü çareye baş vurmaktadırlar. Ve bunlar ihtiyaçları olan güçleri bizzat solcuların içinden bulmaktadırlar.
Avrupa Birliği bu kayıkçı dövüşünde demokratı oynadığından, Ezilen ulusu nesne olarak gören Dev Yol geleneğinde ve liberal aydınlarda istediği işbirlikçisini rahatlıkla ve kolayca bulabilmektedir.
Genelkurmayın payına ise, milliciler düşmektedir.
En büyük demokrasi gücü olan Kürt Özgürlük hareketine düşman olan sözde demokrat Türk solcuları AB’nin politikalarıyla uyum içindedir. Buna karşılık, Anti emperyalizm, Anti-Kapitalizm diyen Türk Solcuları da Genel Kurmay politikalarıyla. Bu ikisi tencere ve kapağı gibi birbirini tamamlamaktadır.
*
Şu sözde demokrat ve liberaller, hep bir ağızdan ala ile, vala ile “Türkiye’nin Kürt Sorunu” diye toplantılar yapmakta ve gerici milliyetçi kimi Kürt aydınlarını demokrasi adına, devrimci ve demokratik Kürt özgürlük hareketine karşı piyasaya sürmeye güçlendirmeye çalışmaktadırlar.
“Türkiye’nin Kürt Sorunu” daha başından ırkçı, Kürtleri nesne olarak ele alan bir başlıktır. O piyasaya sürülen “Kürt aydınları” bu ırkçılığı bile sorgulama gereğini duymamaktadırlar, nesne olmaya bir itirazları yoktur.
Böyle bir başlık, Kürtleri bir nesne, bir “Sorun” olarak görür. Bir parça kişiliği olan, bir qarça bilinci olan buna itiraz ederdi.
Türkiye’nin “Kürt Sorunu” yoktur.
Türkiye’nin bir Ordu, bürokrasi sorunu vardır. Türkiye’nin bir Türk sorunu vardır.
Türkiye Türklükten kurtulmak zorundadır.
Sorun Türk sorunun halletmektir. Türkiye’yi Türklükten kurtarmak için ne yapmak gerektiğidir.
Kürt özgürlük hareketi, yıllardır bu Türk sorununu çözmek, Türkiye’yi Türk Sorunundan kurtarmak için tüm orta doğuyu da kapsayan programını zaten sunmuş bulunuyor.
Ama Türkiye’nin sözde demokratları, Kürt özgürlük hareketiyle birlikte, güçleri birleştirmenin, ortak bir strateji oluşturmanın sorunlarını tartışacak yerde, Kürt özgürlük hareketini, Kürtlere ayrı devlet hedefinden vaz geçip Türk Sorununu çözmeye kalktığı için eleştiren ve karşı çıkan gerici Kürt milliyetçisi aydınlarla toplantı tertipliyorlar.
Türkiye’nin Liberal ve sözde demokrat burjuva ve küçük burjuvalarının Kürtleri sorun ve nesne olarak gören politikası ile, Devrimci demokratik bir programı bulunmayan, ulusu dille, dine tanımlama konusunda gerici Türk devletiyle aynı anlayışı savunan Ümit Fırat gibi gerici Kürt milliyetçilerinin anlayışı birbirini tamamlıyor.
Elbette, Türkiye’de demokratik devrim diye bir sorunu olmayanların, Kürtlerin bir nesne olarak görülmesine bir itirazları olmayacaktır. Böylece en ince ırkçılığın iş birlikçisi olarak ortaya çıkarlar.
O toplantıda Beşikçi’nin alkışlanmasını hiç yanlış yorumlamak gerekir, alkışlar onun mücadelesine değil, bu gün bulunduğu yeredir ve bu yer hiç de hayırlı bir yer değildir. Eğer Beşikçi Kürt özgürlük hareketinin taleplerini destekliyor olsaydı, uğrayacağı muamele, Demokratik Toplum Partisi’nin uğradığından farklı olmazdı. Oraya davet edilmez ve alkışlanmazdı.
Beşikçi, Türk devletinin dayandığı milliyetçiliğe dayandığı için, ve bu milliyetçilik onu Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun demokrasi sorununu gündemine koyan özgürlük hareketine karşı bir pozisyona getirdiği için, artık alkışlarla onurlandırılmaktadır.
*
Sorun “Türkiye’nin Kürt Sorunu” değil, Demokratikleşme, yani Türklükten ve bu baskıcı bürokratik cihazdan nasıl kurtulacağı sorunudur.
Sorunu böyle koyan, Kürt özgürlük hareketinin en büyük güç olduğunu görür bu güçle birlikte mücadelenin sorunlarını tartışır. Karşı güçlerin nasıl ekarte edileceği gündeme gelir.
Ve bu sorunun çözümünde, PKK veya Kürt Özgürlük hareketini engel ve sorun olarak görenler, yani “Türkiye’nin Türk Sorunu” toplantılarını tertipleyenler, on katılanlar ve onu alkışlayanların en büyük sorun olduğu ortaya çıkar.
22 Mart 2006 Çarşamba
*

(Aşağıdaki yazı ise, 2000’deki Newroz’dan hemen sonra yazılmıştı. Burada sonda yayınlıyoruz, ama başta yazılmıştı. Kürt haretetinin çağrısı da bu yazıda yer alıyordu. Ama yazı daha genel olarak Newroz ve Bayramları ele aldığından, başa değil, sona aldık.)

Newroz'un Dönüşümü

İnsanlık, tarihindeki büyük devrimleri bayramlaştırmıştır.
İnsan, yuvarlak hesap iki milyon yıllık insanlaşma sürecinde ve 200.000 yıllık Homo Sapiens (Akıl İnsanı) tarihinin hemen tamamında, doğanın bir uzantısı olarak, tıpkı diğer canlılar gibi bir kıtlık ekonomisi içinde ve açlık tehdidi altında yaşamıştır.
Ancak son on bin yılda, önce “Verimli Hilal”de hayvan ve bitkilerin ehlileştirilmesi ve köylerin ortaya çıkmasıyla, yani “neolitik devrim” ile açlık tehdidinden kurtulabilmiş; sonra da beş bin yıl önce subtropikal ırmak boylarında düzenli ekinciliğin keşfiyle (Dicle, Fırat, Nil, İndus, Sarı Nehir boylarında sırasıyla Mezopotamya, Mısır, Hint ve Çin Uygarlıkları) düzenli bir artı  ürün elde edebilmiş ve kentler ortaya çıkmış; uygarlığa geçilmiştir..
Düzenli bir artı ürünün olmadığı bir toplumda, örneğin avcılık ve toplayıcılıkla yaşayan bir toplumda, düzenli olarak tekrarlanan bir bayram olanaksızdır. Orada, rastlantısal olarak elde edilen bol ürünün tüketilmesi söz konusu olabilir ki, bu bayramdan ziyade şölendir. Muhtemelen şölenin kökleri insanlığın bu kıtlık ekonomisindedir.
Bayram, her şeyden önce, yaşamın çalışmadan sürdürülebileceği hatta biraz bol keseden tüketim yapılabileceği bir gün ya da günler dizisidir. Ekincilik ve hayvancılığın keşfi düzenli tekrarlanan bir kutlamayı mümkün kılmakla kalmamış, insanlar bizzat bu bayramları mümkün kılan keşifleri, yani insanlık tarihinin bu en büyük devrimlerini bayramlaştırmıştır. Yani bayramı mümkün kılan gelişmelerin kendisi bizzat bayram olmuştur.
Kurban Bayramı, insanlığın avcılığın ve toplayıcılığın kıtlık ekonomisinden, hayvancılığın bolluk ekonomisine geçişin bayramıdır örneğin. Hatta bayramın ardındaki efsane, bu devrimi, insanlığın tarihsel çocukluğunun bakış açısından, son derece dürüst ve gerçekçi olarak anlatır. Kıtlık içinde yaşayan toplumlarda, yaşlıların ve çocukların kurban edilmesi vardır. Kurban bayramı efsanesinde de, İbrahim'in çocuğunu kurban etmesi, kıtlık ekonomisini; meleğin getirdiği koyun ise göçebeliğin bolluk ekonomisini sembolize eder.
(Zaten, efsaneler, mitler ve efsanelere dayanan din kitapları sanıldığından çok daha dürüst ve gerçekçidirler. Onlar insanlığın henüz sınıfsız yaşadığı, yalan dolanı pek bilmediği bir dönemin kalıntısıdırlar. Onlardaki, ideoloji ve yalandan ziyade, doğanın ve toplumun çocuksu bir kavranışıdır. Bu dilin kotları anlaşıldığı an onların son derece dürüst ve açık oldukları görülür. Bu günün en önemliyi en önemsiz, en önemsizi en önemli gösteren medya çağına veya dünün tarihi ve takvimi kendiyle başlatan klasik uygarlıklarına göre karşılaşıtırılamaz ölçüde doğrucudurlar.)
Aynı şekilde, en azından ılıman iklim kuşağında, tarım ekonomisine geçmiş bütün toplumlarda, bahar aylarında doğanın canlanmasından kaynaklanan bayramlar vardır. Tiyatronun doğuşuna kaynaklık eden eski Yunanlılardaki eylenceler; Avrupa'da kökleri Hıristiyanlık öncesine dayanan Paskalya Yortuları ve İrani kavimlerde yaygın olan Newroz da tarıma dayalı ekonominin ortaya çıkardığı bayramlar olarak görülebilir.
Bütün büyük dinlerin kökeni tarım ve ticarete dayanan toplumlarda olduğu için, dinsel bayramların kökeninde genellikle tek tanrılı dinler öncesinin bayramları ve onların anlam değiştirmeleri vardır.
İslamlık, nasıl İslamlık öncesi Sami kavimlerin geleneği Kurban bayramını kendisine mal ettiyse; İran gibi güçlü bir uygarlık beşiği, Müslümanlaşırken Newroz gibi İslamiyet öncesi bayramlarına dinsel bir anlam da vermiş ve onları sürdürmüştür.
Böylece, dinlerin yayılması aracılığıyla, bu bayramlar ilk doğuşundan çok başka koşullarda ve başka anlamlar içinde yaşamaya devam etmişlerdir. İnsanların hafızasından silinmiş de olsa, bu bayramlar büyük devrimlerin izi olarak, bambaşka koşullarda, yepyeni fonksiyonlar kazanarak devam etmişlerdir.
Müslümanlık göçebelikten uygarlığa kentten geçişin dini idiyse, Hıristiyanlık kölelerin dinidir ve Hıristiyanlık: "Allah altı günde tüm alemi yarattı yedinci gün dinlendi" diyerekten, kölelere haftada bir gün dinlenme sağladı. Bu tatil de bir bayram gibi görülebilir. Bu öyle büyük bir kazanımdır ki, modern işçi hareketinin mücadeleleri ile kazanılmış sekiz saatlik iş günü, yıllık ve hastalık izni gibi gelişmeler bile, yılda elli iki günlük bir tatil kazanımının yanında küçük kalır. Bu bakımdan Pazar günleri de, çalışanlar açısından büyük bir devrimin sonucudur ve bizzat kendisi bunun bir kutsanmasıdır da bir bakıma.
Ulusal bayramların temelinde ise, burjuva devrimleri veya bunları sembolize eden olaylar bulunmaktadır, bağımsız bir devletin kurulması gibi. Amerikanın bağımsızlık günü ulusal bayramıdır. Fransız Devrimi Fransız Ulusal bayramıdır.
Türklere gelince, her halde dünyada en çok ulusal bayramı olan uluslardan biridirler. Çoğu ulusta topu topu, en büyük olaylara denk gelen bir veya iki önemli ulusal bayram vardır. Ama Türk devletinde, 29 Ekim, 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos ve bir çok şehirlerin de "düşman işgalinden kurtuluşunun" bayramları sayılırsa beş kadar ulusal bayram vardır.
Ortada refah getiren bir devrim olmayınca, Türkiye'nin egemenleri, refah yerine, bayramlarla tatil günü rüşvetleri vererek iktidarlarını korumayı denemektedirler. Ulusal bayramlar burjuva devrimlerinin bayramları olduğuna göre, bu beş bayram, Türkiye'de doğru dürüst burjuva devrimi yapılmadığının itirafından başka bir şey değildir. Bütün dünyada, adam gibi devrim yapmış burjuvazi, bağımsızlık ya da devrim günün bayramlaştırarak bir günle yetinmiştir.
Çalışılmayan bir gün, burjuvazi açısından artı değer üretilememiş dolayısıyla kayıp bir gün demektir. Bu nedenle, normal olarak burjuvazinin öyle bayramlarla arası hoş değildir, eski egemen sınıflardan farklı olarak. Türkiye'de de son yıllarda burjuvazi palazlandıkça, bunca bayrama ne gerek var diyerekten çok bayram ve kaybedilen iş günleri için memnuniyetsizliğini dile getirmektedir ama, bir refah sağlamaktan öyle uzaktır ki, ancak 27 Mayıs'ı bir tatil günü olmaktan çıkarabilmiştir.
Türk devletinin kuruluşu, Burjuvaziye karşı yani Anadoludaki Rum ve Ermeni burjuvazisine karşı ve onların fiziki tasfiyesine dayandığından, bir bakıma burjvaziye karşı, ama burjuvazisiz, Osmanlı "devlet sınıfları"nın eseridir.
Bunlar için ise, bir kapitalistin artı değer hesabından ziyade, egemenliği sürdürmenin aracı rüşvet ve tehdit önem taşır. Bunun için Türkiye'deki ulusal bayramların hepsi, bir tatil günü olarak çalışanlara rüşvet olduğu kadar; polislerin, askerlerin gösterileriyle bir tehdit anlamını da taşırlar.
Bütün dünyada burjuva bayramlarını, diğer kökleri insanlığın büyük devrimlerine dayanan dinsel bayramlardan ayıran, bir temel fark, bunların politik olmaları, ulusal devlet tarafından kutlanmalarıdır. Ama belli bir refah düzeyi olan ülkelerde ki bu çoğu kez iyi bir burjuva devrimi demektir, devlet ve militarizm pek önde değildir. Ama Türkiye gibi ülkelerde, bayramlar ordunun ve devletin bir kutsanma ayinine dönüştürülür.
Bütün bayramlar gerçekleşmiş olaylara, dönüşümlere dayanırlar. Bir Mayıs ise, henüz gerçekleşmemiş ve belki hiç gerçekleşmeyecek bir dönüşümün bayramıdır. O sanki gelecekten alınmış bir avanstır. Bu nedenle bir bayram bile değil, bir birlik ve mücadele günüdür. Bir projenin, bir idealin, bir çağrının bayramıdır. Tarihte, henüz gerçekleşmemiş bir projeye dayanan ve bizzat o projeyi gerçekleştirmenin de aracı olan ilk bayramdır. Politik bir mücadele aracıdır. Ama dünya  tarihindeki değişimler onu, bir zamanların işçi hareketinin folklorik bir kalıntısına dönüştürmüş gibidir.
Bütün bayramlar, kutlayıcılarını ulus ya da dinlerle sınırlarlar. Bir Mayıs insanlık tarihinde, bütün dinlerden ya da uluslardan insanların ortaklaşa kutladığı ilk ve tek bayramdır. Bu özelliği de onun projesinin özünü yansıtır.
Ama uzun yıllardır bir Mayıslar, geçen yüzyıldaki ideallerine uygun bir biçimde kutlanmaktan uzakdırlar. Uzun yıllar, bürokratik diktatörlüklerde, ulusal bayramların yerine geçirilmiş resmi ve militarizm gösterisine dönüşmüşlerdir. Kimi Türkiye gibi ülkelerde, kendi gerçek projesinden çok farklı, özünde demokratik karakterdeki hareketlerin sembolü olarak bir anlam kazanmıştır. Zengin ülkelerde ise, görevli sendika bürokratlarının, küçük aşırı sol grupların ve diaspora milliyetçiliğinin bir gösterisi olarak kutlanır. Bu anlamda, 1 Mayıs, kendi özgün anlamıyla artık dünyanın hiç bir yerinde kutlanılmamaktadır. Somut, mümkün ve gerekli bir proje olarak eşitlikçi bir toplum ideali tekrar ortaya çıkmadıkça da, 1 mayış, başka politik program ve güçlerin bir aracı olarak kalmaya devam edecektir.
*
Dinsel ve geleneksel bayramlar, politik bir anlama sahip olmadıkları sürece burjuva devletleri için bir problem oluşturmazlar. Ancak, bunlar, örneğin Kürt Ulusal hareketinde olduğu gibi, politik bir anlam kazandığı durumlarda şiddetin hedefi haline gelirler. Newroz, politika dışı klasik anlamı ve biçimiyle kutlandığı sürece hiç bir sorun olmamış bir folklorik adet olarak muamele görmüştür. Ama ne zaman ki, ulusal baskıya karşı Kürt direnişinin sembolü olmuş, bütün şiddeti üzerine çekmiştir.
Gelenek, sanılanın aksine, geleneksel değildir, modern toplumda gelenekler inşa edilir. Kürt modernleşmesi de, uluslaşma ve modernleşmeyle birlikte bir Newroz geleneği inşa etmektedir, binlerce yıl gerilere giden.
Nasıl büyük dinler önceki bayramların anlam ve fonksiyonlarını değiştirerek onları kendilerine mal ettilerse, Kürt Ulusal hareketi de, Newroz'u bir ulusal bayram olarak kendine mal ediyor. Böylece Newroz, muhtemelen doğuşundan sonra birincisi Zerdüştlük, ikincisi İslam olan üçüncü önemli dönüşümünü yaşıyor. Bir büyük devrimin, tarım ekonomisinin ve doğanın canlanışının bayramı bir ulusun canlanışının bayramına dönüşüyor. Ve henüz bir bayram bile değil, bir mücadele günü. Bu gün Kürtler ilerde ulusal baskıdan kurtulmuşluklarının sembolü olarak Newroz'u kutlayabilmek için, şimdi onu kutlarmış gibi yapıyorlar. Bu günkü Newrozlar, Newrozları kutlayabilme Newrozlarıdır, birer politik mesaj, birer politik manevra, birer kararlılık ve güç gösterisidirler. Doğrusu da böyledir.
Newroz'un, bu yanıyla bir Mayıs'a benzeyen,  henüz bir bayram bile olmayan, bir proje ve politik program olan niteliği de, Kürt Ulusal Hareketinin geçirdiği muazzam değişimle birlikte değişme işaretleri veriyor. Newroz, Kürtlerin ulusal baskıdan kurtuluş özlemlerinin ifadesiyken, şimdi giderek, kültür, etni ve dilin politik anlamını yitirdiği; hukuki bir tanıma dayanan yeni bir anlayış temelinde uluslaşmanın; bu temeldeki bir demokratik cumhuriyet projesinin sembolü olma ve yeni bir dönüşüm geçirme potansiyeli taşıyor.
22 Mart 2000 tarihli Özgür Politika'daki şu haber böyle bir gelişimin müjdecisi olabilir:
"Kürdistan İşçi Kadınlar Partisi (PJKK), Newroz'un Kürt ve Türk halklarının ortak bayramı olmasını diledi. PJKK, Newroz'un 21. yüzyılda barış ve demokrasi temelinde halkların kardeşlik ve birlikteliği hedefi ile yaşamsallaştığını hatırlattı."
Bir ulusal hareketten sosyal harekete, ulusun dile ve etniye ve kültüre dayanan tanımından, hukuki tanımına geçiş, ifadesini bu "ortak bayram" ve "kardeşlik" projesinde buluyor.
Türklerin içinden de bu ulusun yeni tanımı projesine sahip çıkanlar, seneye bu Kürt Tarafının yaptığını Türk tarafından yaparak, Newroz'a PJKK'nın yüklediği anlamı vererek Newroz kutlamaya kalkarsa; yani kültür ve dili politik anlamından boşlayan bir yeni ulus ve Demokratik Cumhuriyet projesine sahip çıkarsa, Newroz Orta Doğudaki halkların birliğinin bayramı olabilir.

22 Mart 2000 Çarşamba

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...