7 Kasım 2014 Cuma

Sosyalist ve Demokratların Temel Sorunu

Ciddi devrimciler karşı tarafı suçlamazlar. Kendi hataları üzerine yoğunlaşıp kendi cephelerindeki yanlışlarla mücadeleyi başa koyarlar. Siz hiç Lenin’in, Marks’ın veya başka büyük bir devrimcinin karşı tarafı iknaya yönelik, onları eleştiren veya değiştirmeye çalışan bir yazısını gördünüz mü? Göremezsiniz. Çünkü onlar zaten karşıdadır, ortadaki bir savaştır ve onlar kendi görevlerini; çıkar ve konumlarına uygun olanı yapmaktadırlar. Onlara karşı eleştiri silahı kullanılmaz, onların siyahlarının eleştirisi yapılır. Eleştiri silahı bizim taraftakilere karşı kullanılacak bir silahtır. Güçleri değil; yanlışları, fikirleri ortadan kaldıran bir silahtır eleştiri. Bu nedenle “fıtratı gereği” eleştiri düşmana karşı kullanılamaz.
Bizler, yani sosyalistler, demokratlar görevimizi yapıyor muyuz? Esas soru budur?
Gerçekten doğru bir programı savunuyoruz muyuz? Gerçekten doğru bir stratejimiz var mı? Doğru, taktikler, örgüt ve mücadele biçimlerine sahip miyiz? Parola ve bayraklarımız doğru mudur? Zinciri sürükleyecek doğru bir ana halkayı yakalayabiliyor muyuz?

Bir devrimcinin, bir sosyalistin veya bir demokratın her zaman yoğunlaşması gereken sorular ve sorunlar bunlardır.
Açın bakın büyük devrimcilerin eserlerine hepsi bu sorularla meşguldürler ve bu soruya verdikleri cevaba göre o an bir şey yapıyorlardır.
Bir de açın bakın Türkiye’de (ve dünyada) devrimcilerin, sosyalistlerin, demokratların yazdıklarına. Hiç bu sorunları tartışan var mı?
Önce şunu bilelim ve cesaretle ortaya koyalım: ne dünya çapında re de ülkeler çapında programımız yoktur.
Doğru bir program olmayınca da ne doğru strateji olabilir, ne doğru taktikler, doğru örgüt ve mücadele biçimleri. Ne de problemler zincirini sürükleyecek doğru halkalar yakalanabilir. Program olmadan bunların hiç biri olamayacağından, zincirin yakalanması gereken ana halkası her şeyden önce programdır? Dünya ve ülke düzeylerinde program.
Türkiye’deki sosyalistlerin ve demokratların programı yoktur ama fiilen uyguladıkları programları vardır. Bu anlamda programsızlık mümkün değildir, tıpkı ideolojiler dışı olmanın mümkün olmaması; ideolojiler dışı olmanın daz bir ideoloji olması gibi.
Bir somut örnek üzerinden bunu görelim.
“İş kazaları”. Örneğin son zamanlarda, Ermenek veya Soma’daki kazalarda veya İnşaatlar veya Tersanelerde çok sayıda işçi ölüyor. Sadece şu AKP iktidarı döneminde, 735.000 iş kazasında 10.804 işçi iş kazalarında ölmüş. (Yuvarlak hesap 11 bin, yani yuvarlak hesap yılda (1000) bin kişi. Bu yuvarlak rakamlar muhtemelen gerçek rakamlardan bile azdır. Bir de kayda geçmemiş olanlar vardır çünkü.)
(Şu asker ölümlerinde “milli hisleri” kabaranların nedense bu ölümler karşısında “insani” ya da “sosyal hislerinin” kabarıp şu kapitalistleri linç ettiklerini; dövdüklerini veya MGK’nın bu savaşlardan daha büyük kayıp rakamları karşısında iş emniyetini sağlamak için seferberlik ilan ettiğini; ne gibi “emniyet tedbirleri” alınacağı hakkında bir “tavsiye kararı” aldığını görmüyoruz.)
Şimdi bu sorunda, sorunu Kapitalistler olarak görüp saldırıyı kapitalistlere ve kapitalizme yapabilirsiniz. Kapitalistlerin kar hırsı ve yine kar için her şeyi göze alabilecekleri yönünde, Marks’ı da şahit göstererek hedefinize somut olarak o kapitalistleri veya genel olarak kapitalistleri ve kapitalizmi alabilirsiniz. Ayrıca bu genel olarak yanlış da değildir.
İşte sosyalistlerin önemli bir bölümü, sorunu bu düzeyde ele alıp, bir kapitalizme karşı ajitasyon, propaganda ve eylem yapmaya çalışıyor.
Bu yaklaşım temel yanlışı, propaganda ile somut program ve strateji sorununu (yani politik mücadele sorununu) karıştırmasındadır.
Bir diğer uçta ise, diğer politik çizgi vardır. Yukarıdaki iki olaydan da AKP iktidarını sorumlu tutar. Hedefe hükümeti ve onun politika ve uygulamalarını koyar. Bu da yanlış değildir. Gerçekten de AKP iktidarı dizginlerinden boşanmıştır ve eski bürokratik usulleri ve hukuku bile çiğneyerek yol almaktadır.
Bu eleştiri düzeyi de en ileri gittiği noktada bile, bir “hukuk devleti” mantığı ile eleştiridir. Türkiye’de devlet, normal zamanlarda hiç de demokratik bir devlet değildir ama bir ölçüye kadar “hukuk devleti” olmaya dikkat eder. Çünkü o devlet binlerce yıllık tecrübesiyle bilir ki, aksi takdirde, kendi varlığı tehlike altına girecektir. “Hukuk Devleti” olmak, anti demokratik ve merkezi bir devlet olmakla çelişmediği gibi, tam da onu gerektirir.
Berlin’de (veya Ankara’da) hakimler var” sözü tam da merkezi ve bürokratik devletlerin parolasıdır.
Bu düzeydeki mücadelede ise hedef ya siyasi iktidar, ya da hukuk dışı uygulamalar olmakta ama bizzat devletin merkezi, bürokratik ve anti demokratik yapısı hedef olmaktan çıkmaktadır.
Yani Politik olarak ya Kapitalistleri ya da İktidarı ve uygulamaları hedefe alan iki yaklaşım egemendir demokrat ve sol olarak kendini gören kesime. Ama yaklaşım ve mücadelelerin ikisi de aslında gerçek nedene yönelmemekte; gerçek hedefi gözlerden gizleyerek ve hedef olmaktan çıkararak, niyetleri ne olursa olsun, bu merkezi ve bürokratik devletin egemenliğinin araçlarına dönüşmektedirler.
Bugünkü iş kazalarının ardındaki temel nedeni ortaya koymayarak; mücadelenin sahte ve zahiri hedeflere yönelmesine yol açarak, aslında gerçek suçlu bizleriz, bizler, yani sosyalistler, devrimciler ve demokratlar. Kapitalist de; devlet de; hükümet de görevini yapıyor. Ama biz görevimizi yapmıyoruz.
Bizler gerçekten sosyalist ve demokrat olamadığımız için bu devlet yerinde kalmaya devam etmekte;  her türlü sömürü ve baskı en hayasız biçimde sürmektedir.
Gerçek bir sosyalist ise, Türkiye’de esas sorunun merkezi, güçlü, bürokratik devlet ve bunun Türklükle (ve bir tür Sünni Müslümanlıkla) tanımlanması olduğunu söyleyip, esas mücadeleyi buna karşı yönetir. Gerek kapitalizme karşı uzun vadeli mücadeleyi; gerek hükümete ve onun politikalarına karşı taktik mücadeleyi, bu temel göreve tabi olarak ele alır.
Çünkü bu merkezi ve bürokratik yapı parçalanmadan; tamamen ademi merkeziyetçi; bizzat halkın kendi örgütlülüğünden oluşan bir mekanizma kurulmadan ne iş kazaları önlenebilir ne de keyfilik ve hukuksuzluk ortadan kaldırılabilir.
Kapitalistlere veya iktidara ve onun uygulamalarına yönelik mücadele, sanki böyle demokratik bir mekanizma varmış, o varken bir şeyler değiştirilebilirmiş yanılsaması yaratır.
Yani Türkiye’de esas sorun Demokrasi’dir. Demokrasi ise, merkezi, bürokratik ve Türklükle tanımlanmış devlet mekanizmasının parçalanması olmadan mümkün olmaz
O halde temel vuruş yöne ve program ortadadır:
Birincisi Türklükle veya benzeri bir (dille, dinle, etniyle vs.) ulusun ya da politik olanın belirlenmesini reddetmek.
İkincisi bu merkezi, bürokratik, merkezi cihazı parçalayıp, yerine halkın üzerinde yükselmeyecek ona hizmet edecek merkezi ve bürokratik olmayan; bizzat halkın kendi örgütlülüğünden oluşan bir devlet cihazını kurmak.
Bu kadar basittir. Ama bu basit gibi görünen ifadeyi gerçekleştirmek muazzam bir devrim gerektirir. Ama ondan da zoru bunu kendine devrimci, sosyalist ve demokrat diyenlere anlatabilmektir.
Hedefi ve programı bu olmayan her politik girişim, parti, davranış, miting, örgüt vs. ister istemez bu günkü sistemin yeniden üretilmesinin bir aracına dönüşür, dönmüştür ve dönüşecektir.
Ayrıca hedefi böyle belirlemek sanılanın aksine Marksizm’le de çelişmez: tam uyuşur ve bizzat Marks’ın tanımladığı biçimiyle Marksizm’in özüdür.
Bilinir Marks, kendi öğretisinin özünün sınıf mücadelesi olmadığını; bunu kendisinden önce burjuvazinin keşfettiğini söyler. Benzer şekilde Lenin de Marksizm’i sınıflar ve sınıf mücadelesine indirgemenin onu burjuvazi için kabul edilebilir hale getirmek olduğun söyler.
Peki, nedir Marksizm'in özü? “Proletarya Diktatörlüğü” der Marks.
Peki, nedir Proletarya Diktatörlüğü? Diktatörce bir yönetim mi?
Hayır, aksine tüm fikir ve örgütlenme özgürlüklerinin bulunduğu bir devlet yapısıdır. Onu stalinistler –ve burjuvazi- bir diktatörce, merkezi, bürokratik bir yönetim ve devlet olarak tanımlarlar. Proletarya diktatörlüğü politik değil, sosyolojik bir kavramdır. Devletin yapısıyla ilişkilidir.
“Proletarya diktatörlüğü nedir mi diyorsunuz? Paris Komünü’ne bakı” diyordu Engels.
Paris komünü ise ne Marksistlerin egemenliğindeydi, ne fikir ve örgütlenme özgürlüğünü yasaklamıştı, ne de bürokratik ve merkezi bir devletti. Örgütlenmiş halk ve işçi sınıfından başka bir şey değildi. Devlet olmayan bir devletti.
Diktatörlüğün sosyolojik anlamından söz ettik. Nedir bu? Örneğin bugünkü Türk devleti ulusu Türklükle tanımamıştır. Bu devlet, Türklükle tanımlanmayan ve böyle tanımlanmayı reddeden bir politik yapı karşısında bir diktatörlüktür. Tersinden, Türklükle tanımlamayı reddeden bir devlet de devleti Türklükle tanımlamak isteyenler karşısında bir diktatörlük olur. Aynı zamanda diktatörlük olmayan bir demokrasi mümkün değildir. Bizzat en genel anlamıyla demokrasi fikrinin kendisi, insanların eşitliğini reddedenlerin ve onların kendileri hakkında kararları kendilerinin vermesi gerektiğini reddeden anlayışlar karşısında bir diktatörlüktür.
Proletarya Diktatörlüğü denen şey, aslında Anarşistlerin veya Öcalan’ın “devletsizlik” diye tanımladıkları şeydir.
Zaten Paris Komünü’nü örgütleyen işçilerin çoğu anarşist görüşlere yakınlık duyuyordu ve alınan tedbirlerin hepsi de anarşist ideali gerçekleştirmek içinde bir yanıyla.
Ama onları ideal ve devletsizlik dediklerinin aslında bir devlet olduğunu; yani Proletarya Diktatörlüğü veya Demokratik Cumhuriyet olduğunu söyleriz bir Marksistler.
Anarşistler kral olsa soğanın cücüğünü yiyecek olan çoban gibi, gerçek devletsizliği tahayyül bile edemezler. Onlar merkezi ve bürokratik bir devlet olmamasını devletsizlik sanan ufku dar küçük burjuvalardır.
Bizler ise, bırakalım sınıfları bir yana, zenginliklerin gürül gürül akmadığı; herkese emeği kadar diyen bir düzenin bile devlet olduğunu söyleriz. Devletsizlik veya özgürlükler alemi ise, ancak zorunluluklar aleminin ötesinde; emek kategorisinin kaybolduğu bir dünyada var olabilir deriz.
Demokratik bir cumhuriyet aynı zamanda Proletarya Diktatörlüğü’nün özgül bir biçiminden başka bir şey değildir.
Marksizm'in bilinmeyen ve anlaşılmayan özüdür Proletarya diktatörlüğü=demokratik Cumhuriyet.
Marksizm bilinmediği için, devlet değil ya genel olarak kapitalizm ve kapitalistler ya da hükümetler ve onların politikalarına karşı mücadele ediliyor ve gerçek hedefin gözlerden kaybedilmesine hizmet ediliyor.
O halde, bugünkü sosyalistler, demokratlar, devrimciler; bugünkü program ve politikalarıyla sistemin devamını sağlayan en büyük suçlulardır.
07 Kasım 2014 Cuma
Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:


Hiç yorum yok:

Bir Devrimin Eşiğinde (4) – Robotlar Niçin Artı Değer Üretemez?

Bu yazı serisine gelince gerek sosyalist veya Marksist olduğunu düşünenlerin, gerek böyle bir iddiası bile olmayanların, üretici güçlerde...