26 Kasım 2014 Çarşamba

“Çok Kültürlülük” – Neden Yanlıştır ve Niçin Mümkün Değildir? (1)

Günümüzde kimsenin dilinden düşürmediği bir sürü saçma ve yanlış kavram ortalığı doldurmuş bulunuyor. Bu çoğu kez düşünmeden kullanılan kavramlar dünyamızı öyle şekillendiriyor ki devrimci ve eleştirel bir duruş; gerçekten radikal ve demokrat bir politik çizgi olanaksız hale geliyor. Örneğin Gezi Direnişi’nin neredeyse izinin ve tozunun kalmamasında bu gibi kavramların görünmez egemenliğinin ki gerçek tehlikeli ve kendisiyle mücadele edilmesi zor egemenlik görünmez egemenliktir, çok önemli bir yeri vardır. Yeri geldikçe bir seri yazıda bunları ele alalım. “Çok Kültürlülük” bunlardan biri.
Kültür kavramının eğitim ya da sanat gibi kavramlar karşılığı sık sık kullanıldığı olur. Kültürlü insan dediğimizde genellikle iyi bir eğitim almış olmayı kastederiz. Şehrin kültür hayatı dediğimizde, şehirdeki sanat etkinliklerini kastederiz. Bu gibi başka anlamlarda kullanımları konumuz açısından bir kenara bırakıyoruz.

*
Kültür sosyolojik olarak genellikle “İnsanın doğaya kattığı her şey” diye tanımlanır. Ama böyle bir tanım oldukça “İnsan merkezli” olup, Kültür’ün sosyolojik karşılığı olarak yeterince dakik değildir ve yanıltıcıdır.
Çünkü Kültür, Toplum’dan önce vardır. Toplum’un ön koşuludur.
Kültür sosyolojik olarak, genlerle aktarılmayan, öğrenilebilen bilgiler ya da özellikler demektir. Kültürün en ayırıcı özelliği; genlerle aktarılmaması; öğrenilebilir ve öğretilebilir olmasıdır.
Kültür’ün biyolojik temelinde hücrelerinin bağlantı noktalarında oluşan geçici bağlantıların, belli eylem ya da etkilerin sürekli tekrar durumlarında geçici olmaktan çıkıp sürekli hale gelmesi vardır. Yani sürekli bir bağlantı oluştuğunda o şey (etki ya da davranış) öğrenilmiş olur.
Bu nedenle bisiklet kullanmayı unutmayız. Konuşurken aklımızı yormayız. Bir böceğin öğrenmesi yoktur. Doğduğunda gerekli olanları zaten bilmektedir. Bu “bilgi” ona protein sentezleri aracılığıyla aktarılmıştır. Tıpkı yutkunmamız gibidir. Yutkunmayı öğrenmeyiz. Ama konuşmayı, bisiklete binmeyi öğreniriz ama bunları neredeyse yutkunurcasına kendiliğinden ve aklımızı yormadan yapabilir hale geliriz.
Bu muhakkak ki, sunduğu esneklikle yaşam savaşında büyük bir avantaj sağlar. Belli bir nişe hapsolmaktan kurtarır. Anatomik değişikliklere gerek duymadan, davranışları değiştirerek varlığı sürdürmeyi mümkün kılar.
Ancak öğrenmenin kendisi bir kültürün ortaya çıkması için yetmez, kuşaktan kuşağa ve yatay olarak aktarılabilir olması gerekir.
Bilindiği gibi Ahtapotlar çok gelişkin bir zekâya, yani öğrenme ve akıl yürütme potansiyeline sahiptirler. Ancak bir kültürleri yoktur. Çünkü her yeni doğan ahtapot kuşağı kendisi öğrenecektir öğreneceğini, kuşaklar arası bir öğrenilmişin aktarılması yoktur. Sürü halinde de yaşamadıklarından, bilgilerini birbirlerine aktaramazlar; aktaracak araçları geliştirmemişlerdir.
Bu nedenle, en azından çocukların bakımı ve toplu bir yaşam, bir kültürün ortaya çıkabilmesinin ön koşuludur. Bazı kuşlarda da bir kültürün tohumu, genç kuşlara uçmanın öğretilmesi gibi, görülür. Son araştırmalar, Kargalar gibi topluluk halinde yaşayan ve yavrularına belli bir ölçüde bakan kuşlarda, bir kültürün var olduğuna dair veriler sunuyor.
Ancak Kültür’ün gelişmesinin esas koşulunu Memeli oluş, yani yavruya uzunca bir süre annenin bakım ve koruması oluşturur.
Neredeyse bütün memeli yavruları oyun da oynar. Oyun oynamak, aslında genlerle aktarılmış olmayan, ama yaşam savaşında ona yardımcı olacak olan sinir bağlantılarının oluşturulması demektir. Elbette bu özellik aynı zamanda kuşaklar arasında bir bilgi ve tecrübe aktarımını da mümkün kılar. Bu nedenle neredeyse bütün memeli hayvanlarda belli bir kültürün varlığı gözlemlenmektedir.
Örneğin Afrika’daki bir rezervatta, filler tükenmiştir oraya başka bir rezervattan genç filler getiriliyor. Ancak gelen genç fillerin geldiği yerde gergedan yoktur. Bu nedenle yeni gelen genç filler gergedanlarla karşılaşınca onlara saldırmaktadırlar. Ancak başka rezervatlarda binlerce yıldan beri Gergedanlarla “barış içinde bir arada” yaşayan ve Gergedanlara saldırılmayacağını bilen filler de vardır. Bu bilgiye sahip yaşlı bir fil, genç fillerin olduğu rezervata getirildikten sonra genç filler de gergedanlara saldırmayı bırakırlar. Çünkü yaşlı ve bu bilgiye sahip fil bu bilgiyi onlara aktarmıştır. Yani ortada öğrenilmiş bir bilginin aktarılması vardır ve ondan sonra doğacak kuşaklar için bu bilgi, sonra içine doğulan bir doğa gibi olacaktır. Yeni kuşaklar bunu kendiliğinden öğrenecektir.
Primatlarda bir kültürün varlığı ve hatta sürüler arasındaki kültür farklılıkları artık apaçık bir hal almaktadır.
Bu konuda çıkarsama yapılabilecek en iyi örneği, “kurt çocuklar” sunar. Çok istisnai de olsa, zaman zaman, hayvanlar tarafından evlat edinilip bakılmış insan yavruları bulunmuştur. Bu çocuklar, biyolojik ve fiziksel olarak bütün diğer insanlarla aynı özelliklere sahip olmalarına rağmen, Kurt ya da Ayı kültürü ile büyüdüklerinden, tıpkı onlar gibi yaşıyorlardı ve belli bir yaştan (galiba 12) daha büyük olanlarının toplumsal hayatı öğrenmeleri mümkün olmuyordu.
Yani toplum, insan türünün bir özelliği değildir. Onunu keşfedilmesi gerekmiştir. İnsanın tarihinde çok uzun bir süre kültürlü ama henüz toplumun bulunmadığı, bir aşama olmuş olmalıdır. Kültür Toplumdan önce gelir.

Dolayısıyla Homo Sapiens’in 70.000 yıl önce Toplum’u (belli kurallar ve yaptırımları olan, parçanın bütüne tabi olduğu cebirsel bir birliktir Toplum) keşfetmeden önce, en az 100.000 yıl kültürlü ama toplumsuz olduğunu varsayabiliriz.
Kültür toplumsal bir özellik değil, biyolojik bir özelliktir. Öğrenme ve edinilen bilgilerin diğer canlılara ve kuşaktan kuşağa aktarılması özelliğinin sonucu olan şey, yani kültür, tıpkı bir genetik özellik gibi işlev görür. Çünkü şu veya bu şeyin öğrenilmesi ve aktarılması o canlıya ya da sürüye belli bir üstünlük sağlayabilir. İnsan olma sürecinde, bu türden kültüre dayanan bir seleksiyonun belli bir işlevi olduğu düşünülebilir.
Bilginin gerek yatay gerek kuşaklar arasında aktarılması aynı zamanda dilin gelişimini de gerektirir. Bu bakımdan kültür aynı zamanda bir “Niş” özelliği görür biyolojik olarak evrim bakımından. Konuşma, mimikler; vücut dili bu özelliklerin (yüzdeki kaslar vs.) gelişimi ile bunları işleyen beyin bölgelerinin gelişimi muhtemelen karşılıklı etki içinde gelişmiş olmalıdır.
Buradan hareketle diyebiliriz ki, toplum ortaya çıkmadan önce, tıpkı bizimki gibi gelişmiş diller (tabii toplum ve onunla birlikte ortaya çıkan kurumlar olmadığından bu kavramları olmayan ama yapısal olarak şimdiki dillerle aynı özde, çünkü arada beynin anatomisi bakımından bir değişiklik yoktur), Toplum ortaya çıkmadan önce oluşmuş olmalıydılar. Gelişmiş bir dil, toplumun ortaya çıkışının ön koşuludur. Bu bakımdan Dil de Kültür’ün görünümlerinden biri olarak toplumsal değil, biyolojik bir özelliktir.
İnsan Türü nasıl toplum olmadan, kültürü olan bir varlık olarak uzunca bir süre var olabilmiş ise, Marks’ın komünist toplumun üst aşaması dediği; “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” diye bayraklarına toplumun yazacağı dönemde; burjuva hak eşitliğini sağlayacak, (Yani çalışmayana ekmek yok) bir yaptırım olmayacağı; emeğin ve iş bölümünün ortadan kalktığı; zenginliklerin gürül gürül aktığı bir aşamada yaptırım ortadan kalkmış olmasına rağmen; bu sürü oluşa bir dönüş değil; toplumun bir başka aşaması anlamına gelir.  Çünkü bu “Kültür’e dönüş” biyolojik bakımdan bir avantaj veya dezavantaj oluşturmayacaktır; onun ortaya çıkaran da biyolojik yasalar değildir; toplumsal üretimin ulaştığı seviyede toplumsal var oluşun bir biçimi olacaktır. Kültürlü sürü, toplum olmadığı için sosyolojinin konusu değildir; ama yaptırımın ortadan kalktığı; neredeyse “sürü”ye dönmüş “Komünist Toplumun Üst Aşaması” biyolojinin değil, sosyolojinin konusudur.
Buraya kadar sosyolojik olarak kültür kavramının analizini yapmaya çalıştık.
Ancak yaygın kullanımda, örneğin “çok kültürlülük” gibi bir kullanımda kültür ne anlama gelmektedir?
Esas konumuz bu.
Ama yukarıdaki temelleri koymadan bu konuya girmek olmazdı.
Buna da sonraki yazıda girelim.
26 Kasım 2014 Çarşamba
Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:


Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...