4 Ekim 2014 Cumartesi

Hükümet’in Yeni Taktiği Kobane'yi Rehin Tutup Şantaj Yapmak

Bayram gelmiş neyime
Kan damlar yüreğime
Tarihe ve bugünkü olaylara sınıf kavramı olmadan baktığınızda onları açıklayamazsınız.
Bu hükümet neden Kobane’nin düşmesini ister?
Neden Rojava’daki kantonların varlığından rahatsızdır?
Neden kara gücü yok diye tutturan; Barzani için uçakları harekete geçirip İŞİD’i hareketsiz bırakan “koalisyon”, İŞİD’e karşı Kobane’de destanlar yaratan bu kara gücüne en küçük bir destek vermez
Bunu Kürtlük, Türklük, Araplık ile açıklamak olanaksızdır.
Neden belli gücün veya belli bir grup insanın hedefi ve çıkarları şundadır da başka gücün veya belli bir grup insanın hedefi ve çıkarları bundadır?
Bu soruyu sorup da nedenlerin nedenlerine girdiğinizde, karşınıza iktisadi bakımdan konum ve çıkarları farklı insan grupları, yani sınıflar, zümreler, tabakalar (bunların hepsine birden de sınıflar denebiliyor) çıkar?

Bir işçi veya emekçi iseniz, sermayenin korkunç kar hırsı; devletlerin muazzam gücü ve keyfiliği karşısında demokrasinin ve demokratik hakların biricik savunma mekanizması sağladığını görürsünüz; gündelik hayatınızdan bilirsiniz.
Bugün burjuvazinin kendi uygarlığının alâmetifarikasıymış gibi gösterdiği bütün demokratik haklar (genel oy, fikir ve örgütlenme özgürlüğü, grev hakkı vs.) aslında burjuvaziye ve devletlere karşı işçi ve emekçilerin mücadelesiyle kazanılmışlardır.
AKP bir burjuva partisidir. Türk Devleti binlerce yıllık, Sümerlerden beri gelen, Firavunların, Nemrutların keyfi şark devletinin bugünkü aktüalize edilmiş (update edilmiş) versiyondur. Bu devletin her türlü demokratik hakkın düşmanı burjuvaziye; burjuvazinin bu Firavun ve Nemrut devletine ihtiyacı vardır.
Bir Barzani ile bir Esad ile bir İŞİD ile fazla bir sorunu yoktur kimi menfaat ve çıkar çekişmeleri dışında AKP’nin veya Türk devletinin. Ama ezilenlerin bir parça soluk almasını, örgütlenmesini sağlayacak girişimler karşısında hepsi domuz topu oluverir.
Kobane veya Rojava'daki demokrasi deneyidir bu hükümetin yok etmek istediği. Eğer Türkiye’nin Kürtleri, Suriye’nin Kürtleri Barzani’nin peşinden gitseler; demokrasi, özyönetim, dillerin ve dinlerin eşitliği gibi dertleri olmasa, Koalisyonun veya Türk hükümetinin uçakları, tankları çoktan İŞİD mevzilerini bombalamış; İŞİD çoktan kuşatmayı kaldırmış olurdu.
Bu nedenle Kobane’deki mücadele özünde bir sınıf mücadelesidir. Ezilenlerin demokratik özlem ve hedefleriyle; egemenlerin ve devletlerin bu özlem ve hedeflerde ölümü gören yapıları, özleri, konum ve çıkarları arasındaki bir mücadeledir.
Bu sınıf mücadelesini, Kürtlere karşı bir mücadele olarak göstermeye çalışmak ve bunda ısrar etmenin kendisi de bir sınıf mücadelesidir.
Bunun en açık kanıtı hiçbir konuda anlaşamayanların; yani hem Kobane’ye saldıranlar, onu korumayanlar, yardım etmeyenler; Yani Türk devleti, Hükümet, Koalisyon, ABD, Almanya vs. hepsi; hem de Kürt burjuvazisi, bunun Kürtlerle İŞİD arasında bir savaş olduğunda söz birliği ediyorlar. Onun demokrasi ise merkezi ve keyfi iktidarlar; reaksiyoner ve demokratik bir ulusçuluk arasında bir savaş olduğunu ağızlarına bile almıyorlar.
Yani bunun aslında bir sınıf savaşı olduğunu, kavramlar üzerinden bir sınıf mücadelesi vererek gizliyorlar. Bu gizlemenin kendisi sınıf savaşının bir açığa vuruluşundan başka bir şey değildir. Sınıf savaşı olduğunu vurgulamamanın, gizlemenin kendisi bizzat bir sınıf savaşıdır.
Bu savaşın bir sınıf savaşı olduğunu savunmak da sınıf savaşının bir görünümüdür.
*
Bu nedenle, Türk devleti ve hükümetinin sınıf karakteri değişmediği sürece, esas hedefi hep Kobane’yi yok etmek, teslim almak olacaktır.
Bunun da anlaşılamayacak bir yanı yoktur.
Türklük ve Müslümanlıkla tanımlanmış bir ulusu ve ulusçuluğu savunan AKP ve Türk devleti (ve tüm koalisyon güçleri) karşısında; her şeye rağmen tüm dillere ve dinlere eşit mesafede kalmaya çalışan; bir dille ya da soyla tanımlanmamış ve laik bir Kobane; binlerce yıllık merkezi devlet ve bürokrasi karşısında İsviçre benzeri bir yapılanmayı savunan bir Kobane, ateşle su gibi yan yana bulunamaz. Birinin olduğu yerde diğeri var olamazdı.
Kimi bakteriler için oksijen öldürücüdür, kimi bakteriler ise ancak oksijende yaşayabilir. Türk devleti ve bu iktidar için, her türlü demokrasi tohumu, onun soluk almasını ve var oluşunu olanaksız kılan oksijen gibidir.
Bu temel fark nedeniyle, demokratım diyen her insan, her “Türk” “kendi” devlet ve hükümetine karşı bu deneyin, girişimin yanında yer almalıdır ve almalıydı.
Ancak böylece bir “Türk” olmaktan çıkıp bir demokrata dönüşebilir.
Buna hangi “gerçekçilik” gerekçesiyle olursa olsun yan çizen; hiçbir şey yapamıyorsa, tırnaklarıyla, dişleriyle bu devletin ve hükümetin yüzüne bir cırmık olsun atmaktan kaçan, fiilen hükümetin ve devletin destekçiliğini yapmış olurdu ve olmuştur.
Dolayısıyla tıpkı hükümet gibi eline Kobane direnişçilerinin kanı bulaşmıştır.
Bu kan, Macbeth’in ellerindeki kan gibi, çıkmayacak ve onlar bu kanı temizlemek için daha büyük kanlar dökeceklerdir.
*
Üç gün önce, hükümetin geri adım attığını ama esas hedefinin aynı kaldığını yazmıştık:
Özetle, öyle görülüyor ki, hükümet kendi politikaları sonucu iyice tecrit olduğu için, daha fazla tecrit olmayı göze alamamış ve şimdilik geri bir adım atmıştır, kendini güçlü hissettiği ilk anda tekrar saldırmak üzere.
Ama şimdilik,
·         Suriye’nin anılmaması,
·         Müttefiklere geçiş
·         Demirtaş’la görüşme,
·         Güvenlikli Bölge yerine “Güvenlik cepleri”
·         “Çözüm Süreci Kurulu”
Bu beş geri adım belli bir yumuşama yaratabilir.” diye yazmıştık.
Ertesi günü gelişmeler bu öngörüyü doğruladı.
Aslında hiç biri hükümetin amaçlarından var geçtiği anlamına gelmeyen ve hiçbir somut taviz anlamı taşımayan yeni bir konumlanmaya geçmiştir hükümet.
Kürt hareketi de, Kobane düşse bile bunun ateşkesi bitirmek için bir neden olmadığını zımnen kabul etmiş bulunmaktadır.
Öcalan’ın şu sözlerinde, doğrudan Hükümetin anılmaması ve somut değil kategorik bir ifade ve ilişkiden söz edilmesi; öznesi belirsiz cümle, köprülerin atılmayacağını göstermektedir:
''Kobane kuşatması sıradan bir kent kuşatması olmanın çok ötesinde, sadece Kürt halkının demokratik kazanımlarını hedeflemekle kalmayıp Türkiye'yi de yeni bir darbe sürecine sokacaktır. Bu katliam girişimi amacına ulaşırsa hem süreci sonlandıracak, hem de yeni ve uzun sürecek bir darbenin temellerini atacaktır"
Öyle görülüyor ki, hükümet de Öcalan da köprüleri atacak durumda değiller ve her ne kadar giderek sonuna geliniyorsa da, kazan kazan durumu ve ateşkes bir süre daha sürecektir.
Yani aslında “barış” şu an savaşın bir biçimi olarak sürmektedir.
*
Hükümet, yeni durumda yeni bir stratejiye geçti.
Kobane'yi alnına silah dayalı bir rehine olarak tutup şantaj yapma stratejisi. İŞİD silahını Kobane’nin kafasına dayalı tutmak, iradeni bana teslim etmezsen elimden bir şey gelmez demek. Hem yardım etmemek hem de ettirmemek.
Davudoğlu, Kobane’nin düşmesini istemeyiz dedi.
Bunun anlamı şuydu. İstemeyiz ama bizim dediklerimizi yaparsa.
Bunun uygulamasına da dün akşam geçildi. Koalisyon uçaklarının Kobane’yi kuşatmış İŞİD mevzilerine iki üç bomba atmasına Türkiye’ce izin verildi.
Böylece mesaj verildi. Bakın gerekirse sizi koruyabiliriz ama iradenizi bize teslim edin. Kantonları feshedin.
Böylece aynı zamanda, Kobane’de savaşanların savaş morali de bozulup satın alınmaya, çökertilmeye çalışılıyor. Dediklerimizi kabul edin öyle savaşarak teker teker ölmenize gerek yok. Uçaklarımız onların işini bitirir.
Salih Müslim dün gece, “Türkiye Kobane’ye yardım için PYD yönetiminin ve kantonların feshini şart koşuyor, bu bir şantajdır, kabul etmiyoruz” dedi.
Bu, Türk devleti ve hükümeti Kobane'ye yönelik ve Kobane aracılığıyla uzun bir işkence dönemini başlatıyor demektir.
Türkiye bir yandan bekleyecek, (aslında bu bekleme Türkiye’den halkın ve gönüllülerin Kobane’ye destek vermesini engellemeye yöneliktir) böylece İŞİD çetelerine fiilen destek olacak; tam Kobane tükenmek üzereyken, birkaç bomba ile ona soluk aldırıp yine soracak “hala teklifimi kabul etmemekte ısrar ediyor musun?”
Bu polis işkencesine Kobane’nin direneceği ve teslim olmayacağını biliyoruz.
Kobane’dekiler kendi üzerlerine düşeni fazlasıyla yaptılar ve yapıyorlar.
Biz de bir şeyler yapmalıyız.
Hükümetin bu yeni stratejisi, aynı zamanda bizler için de,  hükümeti tecrit etmek, onun gerçek yüzünü açığa çıkarmak; örgütlenmek; askeri olarak da İŞİD’i kuşatmak ve arkadan vurabilir hale gelmek için zaman kazanmak demektir.
Hükümet ancak astarı yüzünden pahalı hale geldiğinden bu stratejiden vaz geçebilir.
Öte yandan, hükümet her halükarda işin içinden karla çıkacağı bir opsiyonun elinde bulunduğunu düşünmektedir.
Kobane’nin kazanacağı belli olursa (çünkü İŞİD saldırıyor ama çok büyük kayıplar da veriyor, bir noktadan sonra İŞİD saflarında çözülme başlayabilir), son anda, destek içinmiş gibi Kobane’ye girerek, Kobane kantonunu fiilen işgal etmeyi ve böylece İŞİD’in yapamadığını kendisi yapmayı; bunu da bir kurtarıcılık imiş gibi satmayı düşünmektedir.
Kobane teslim olmayacağına göre, tüm savaşçılar tükenmek üzereyse, bu sefer son anda katliamı önlemek içinmiş gibi girdiğini ve Kobane’nin düşmesini engellediğini söyleyebileceğinin hesabını yapmaktadır.
Hükümetin bu oyunlarını bozmak için tüm Türkiye’yi bir mücadele alanına çevirmek gerekiyor.
Bunun için ilk şart, Kobane’deki savaşın Kürtlerle İŞİD veya TÜRK devleti arasında değil; az çok demokratik bir ulus anlayışıyla reaksiyoner ve ırkçı ulus anlayışları arasında olduğunu iyi anlamak ve bu açıdan savunmak gerekiyor.
Savaşı bir Kürtlük Savaşı gibi gösterenler Kobane savaşçılarını tecrit ederek Hükümetin ekmeğine yağ sürüyorlar.
Orada savaşan herkes Kürt bile olsa hedefleri demokrasi olan insanlar demokrattırlar.
Bunu Batı’ya anlatmanın ve hükümeti kuşatmanın tek yolu Kobane’de savaşanların Türkiye’de demokrasi ve gerçek bir laiklik için savaştığını göstermektir.
Kobane savaşı pek ala Taksim’de de kazanılabilir.
Demir Küçükaydın
04 Ekim 2014 Cumartesi





Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...