31 Ekim 2014 Cuma

29 Ekim 2014 - Bir Kırılma Noktasında Geleceğe İlişkin Projeksiyonlar

Aslında askeri olmaktan ziyade politik ve sembolik anlamı dolayısıyla önemli olan, Peşmergelerin Türkiye toprakları üzerinden, tezahürat nedeniyle,  “6 saatlik yolu 16 saatte alarak” Suruç’a gelişleri bir dönüm noktası veya “kırılma noktası”dır.
Dönüm veya kırılma noktalarında, var olan güçler ve hedefleri üzerine bir “durum değerlendirmesi” yapmak gerekir.
Bu dönüm noktasını mümkün kılan, her şeyden önce PKK’nın Ortadoğu’da bir güç olarak aniden öne fırlamasıydı. Elbette bu öne fırlama, uzun yıllar süren bir birikim ve mücadelenin ürünüydü.
Örneğin PKK’nın ideolojisinde ve pratiğinde tüm dillerden insanların eşitliği vurguları olmasaydı; PKK gerçekten dinler ve inançlar karşısında tarafsız olmasaydı, IŞİD’in Ezidilere, Türkmenlere ve diğer illerden dinlerden insanlara yönelik saldırıları karşısında böyle aktif ve uyanık bir çaba göstermesi, böylesine az güçlerle böylesine büyük başarılara imza atması beklenemezdi.

Örneğin Türkiye çok büyük bir ordusu, çok büyük kaynakları olmasına rağmen, binlerce insanın Şengal’de katledilmesi ve sürülmesi karşısında en küçük bir refleks bile göstermemişti.
Bu, Türk ulusunun ve devletinin ırkçı bir ulus ve devlet olarak şekillenmesinden bağımsız değildir?
Ya da Barzani’nin askerlerinin, askeri bakımdan çok daha elverişli pozisyonda ve askeri bakımdan çok daha donanımlı olmalarına rağmen, kendilerine canları emanet edilmiş insanları koruma görevlerinden bile kaçmaları, onların silahlarını toplamaları ve çıplak ve derisi yüzülmüş bir et gibi IŞİD’in eline bırakmaları, Barzani’nin dayandığı ideoloji ve amaçlardan bağımsız değildir.
Bu nedenle PKK’nın bu ani yükselişinin ardında her şeyden önce onun fikriyatının, ideolojisinin, teorisinin, programının olduğu unutulmamalıdır.
Öte yandan doğru bir ideolojiniz olabilir ama bu onu gerçekleştirecek bir somut güçte ifadesini bulmuyorsa, pratik politika bakımından hiçbir şey ifade etmeyebilir.
Fikriyat, (ideoloji veya program) ve örgüt, buhar gücü ve o gücü işe çeviren makine gibidir. Biri olmazsa ortaya bir iş çıkmaz. Ya da elektrik enerjisi ile ampul gibidir. Biri olmazsa ışık vermez.
Ancak şu unutulmamalıdır, ideoloji, teori veya fikriyat, yani kabaca düşünce önceliğe sahiptir. Elektrik bulunmadan elektrik ampulü bulunmamıştır ve bulunamaz. Buhar makinesinden önce bilinen ve bulunan buhar gücüdür.
Bu nedenle öncelik her zaman, şu elle tutulur, gözle görülür olmayan, tartılamayan, ölçülemeyen fikirlerdedir. Yani kaba maddecilerin veya kaba Marksistlerin anladığının ve sandığının aksine, ruhun (fikrin, ideolojinin teorinin)  maddeye (örgüte, güce) önceliği vardır.
Bu nedenle örgüt örgüt deyip de teoriye, fikriyata önem vermeyenler aslında kaba bir materyalizmi dışa vurmuş olurlar. Yıllarca program mı tartışacağız örgüt kuralım, program arkadan gelir diyenler her derdin tek ilacı olarak örgütü görenler; politikada sadece güce değer verenler hep bu kaba maddeciliği yansıtırlar.
Elbet o ruh da (fikirler, teori) ancak belli tarihsel şartlarda ortaya çıkar ve yayılma imkânı bulur. Madde’nin önceliği de aslında bu anlamdadır.
Fikir, düşünce, teori, program ise, yazıyla, kitaplarla ifade edilir ve yayılır.
Bu nedenle bütün bu sürecin ardındaki esas gücün Öcalan’ın İmralı’ya düştükten sonra yazdığı kitaplar olduğunu söylersek abartmış olmayız. O kitaplarda dile getirilen anlayış program olmasaydı, bugünkü bütün gelişmeler olmazdı.
Dar kafalılar Öcalan’ın oturup tuğla gibi kitapları birbiri ardınca çıkarmasını, fanteziler olarak değerlendirip; gerçek politikanın kitaplarla değil, gerçek somut güçlerle olacağını söyleyip, Öcalan’ın yaptığını hor görürler. Bunların kavramadığı ve ama Öcalan’ın kavradığı teorinin, düşüncenin önemidir.
Tabii burada ikinci öncelik, PKK veya KCK denen örgüttür. O örgüt olmasaydı ne Öcalan o kitapları canlı ve dinamik bir hareket içinde yazabilir; o fikirleri geliştirebilirdi, ne de fikirleri maddi bir güç haline dönüşürdü.
Özetle, Öcalan ve PKK’nın varlığı, bugünkü bütün gelişmelerin ortaya çıkışında kritik önemdedir.
*
PKK’nın, Şengal ve Irak Kürdistan’ında IŞİD karşısında elde ettiği başarılar; Kobane’deki direniş; bütün kartların yeniden karılmasına yol açmıştır.
Bu eskiden var olan güçlerin çıkar ve konumlarında bir değişme anlamına gelmemektedir. Ama bu onların bu ortaya çıkan yeni güç karşısında yeni bir stratejiye geçişleri, yeni taktikler geliştirmeleri demektir. Kırılma veya dönüm noktasından bu anlamda söz edilebilir. Dolayısıyla ortadaki yapısal, toplumun derinlerine giden; güçlerin karakter, konum ve çıkarlarını ve güçleri değiştiren bir değişiklik değildir.
29 Ekim, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş günüdür. Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşu aslında Mustafa Kemal’in bir darbeyle Meclis’in tüm gücünü ortadan kaldırıp, Padişahsız bir padişahlık veya Bonapartist bir rejim kurduğu gündür de. Yani Cumhuriyetin ilanı bir karşı devrimi gizlemenin aracı olmuştur. Osmanlı’nın Meclisi bile Cumhuriyet’in meclisinden daha hakiki idi ve daha gerçek bir gücü temsil ediyordu.
Cumhuriyeti kutlayanlar, bilerek veya bilmeyerek bu karşı devrimci darbeyi kutlarlar. Kırılma noktasının tam da Cumhuriyet’in kurulduğu gün olması Tarih’in ince bir alayı gibidir.
Örneğin aynı gün Erdoğan, yeni yaptırdığı kendi hayallerine göre planlanmış, Beyaz Saray’a geçerek, aslında Cumhuriyet karşısında Osmanlı’nın devamına; dolayısıyla kendi darbesine ve cumhuriyetine bir geçiş yapmak istiyordu.
Ama Maden kazası ona bu fırsatı vermedi. Maden kazasının ardında ise, işçilerin her türlü örgütlenmesini de olanaksız kılan; kendisinin dokunmadığı ve sahiplendiği “güçlü devlet” vardı.
Tarih İşçiler ve Kürtler eliyle 29 Ekim’de bu Cumhuriyet ile alay ediyor ve onun bitmişliğini ve iflasını ilan ediyordu.
Erdoğan Çankaya’dan (1. Cumhuriyet) Beyaz Saray’a (Erdoğan Cumhuriyeti) İşçilerin ölümleri nedeniyle sembolik geçişi bile yapamazken, Cumhuriyet’in varlığını inkâr ettiği Kürtler, hem Peşmergelerin geçişiyle yollara yığılarak Türkiye Cumhuriyet’in iflasını ilan ediyorlardı; hem de daha özel olarak, başından beri Kobane’ye yardıma karşı çıkan Hükümet’in hükümetin izni ile Kobane’ye silah geçiyordu. Yani hükümet kendi politikasının iflasını ilan etmiş oluyordu.
Bir rejimin ve hükümetin çöküşü bundan daha açık biçimde sembollerle bir araya gelemez.
*
Türk hükümeti ve devleti, Erdoğan’ın “düştü düşecek” diye ifade ettiği gibi, birkaç gün içinde Kobane’nin düşeceğini, Kobane düştükten sonra da adım adım Rojava kantonlarının düşeceğini, Türkiye’nin böylece IŞİD’e kestaneleri ateşten çıkartıp, “pis işleri” yaptırdıktan sonra, bundan iyice paniğe kapılan büyük ortaklarının kendi politikalarına onay verip baskılarına boyun eğeceğini sanıyordu. Onların desteğiyle ve onayıyla Suriye’nin bütün kuzeyini işgal edebileceğini planlıyordu. (Kim bilir belki oraları işgal etmişken Şam’da Emeviye Camisi’ne namaz kılmayı gidebileceğini bile hayal ediyordu muhtemelen padişah ve onun veziri azamı.)
Başlangıçta bu plan hiç de havada görünmüyordu. Ortada bir tek kurşun bile atmadan el koyduğu en modern silahlarla donanmış, uluslar arası politik durumu yakından izleyen, ta Saddam döneminde ve Irak savaşlarında pişmiş Sünni Arap subayların ve kurmayların yönettiği bir IŞİD vardı. Üstelik bu güç işgal ettiği yerlerde destek veya hayırhah bir tarafsızlık da buluyordu. Sünni Araplar Şii iktidardan ve petrol zenginliklerinden dışlanmışlıkları nedeniyle destek; normal halk da en azından asgari bir emniyet ve yaşam için gerekli hizmetleri sunan bir cihazın işlemesi nedeniyle belli bir hayırhah kabullenme gösteriyordu.
Bunun karşısında küçük bir kasaba olan Kobane’nin direnebilmesi düşünülemezdi bile.
Ama Kobane’nin, gösterdiği kahramanlık bütün bu hesabı altüst etti.
Hesapları tutmayan Türk hükümeti ve devleti “dövüşerek geri çekilmeye” geçti; daha geri bir mevzie geçip amacına oradan ulaşmanın yollarını aradı.
Bu geri mevzi, Peşmerge ve ÖSO güçlerinin Kobane’ye geçişi; bunun için de YPG’ye veya PKK’ya bir takım koşulların dayatılmasıydı.
Dün aynı zamanda Hükümet açısından, bu yeni savaş mevziine geçişi sembolize ediyordu.
Ama sadece Türk Hükümeti değil, herkes yeni bir mevziiye geçiyordu.
*
Benzeri bir geçiş Barzani için de geçerliydi.
Hem temsil ettiği üst sınıfın çıkarları ve konumu nedeniyle kendi varlığı için PKK’yı bir tehlike olarak gördüğünden; hem de bundan ayrı düşünülemeyecek biçimde, Türkiye ve NATO’nun Kürtler içindeki dengesi olarak, Rojava’yı boğmak için Türk devletiyle birlikte çalışmıştı.
Ama IŞİD saldırıları ve kendi askerlerinin kaçışları, oraları HPG veya YPG gerillalarının koruması nedeniyle beş para itibarı kalmamıştı.
O da geri bir mevziiye çekilerek eski amaçlarına yeni bir strateji ve taktik üzerinden ulaşmaya çalışacaktı. Tabii elindeki büyük gücü; ABD, Avrupa ve Türkiye tarafından tanınıyor olmayı, Petrol gelirlerinin paralarını, PKK’ya karşı mücadelesinde bir silah olarak kullanacaktı.
Ama bunu açıktan yapamazdı, “Kürtlerin birliği” diyerek PKK’yı iyice bir kenara sıkıştırabilirdi.
29 Ekim aynı zamanda bu yeni pozisyona geçişin sembolüydü. Artık Rojava’yı kuşatarak değil; ona yardıma gider gibi mücadele edecektir PKK’ya ve onun temsil ettiği programa karşı.
*
Benzeri ABD ve Avrupa açısından da söylenebilir. Onlar için de PKK fazla bir önemi olmayan bir güçtü. Ama bu direnişler bir anda bütün hesaplarını alt üst etti. Birden bire, IŞİD’e karşı özellikle Suriye’de biricik disiplinli güvenilir gücün YPG olduğunu kabullenmek zorunda kaldılar.
Ancak YPG’nin ideolojisi ve programı ile kendilerinin çıkarları arasında bir uzlaşmazlık bulunuyordu. Bunu da aynı uzlaşmazlık içindeki, Türkiye ve Barzani’nin desteği ve baskısıyla; aynı zamanda IŞİD’i bir boğaza dayanmış bir bıçak gibi kullanarak nötralize edebilirlerdi. Böylece YPG’nin ve Rojava’nın rahatsız edici yanını kontrol altında tutmayı ve ona “yerdeki işleri” yaptırmayı deneyebilirlerdi. Onlar bunu gökte ararken yerde bulmuşlardı.
Öyle de yaptılar. Kantonal yapının kaldırılması ve merkezi iktidar ve de buna bağlı olarak yüzde kırklar biçiminde iktidarın yarı yarıya paylaşılmasını ve bölgenin Kürtlük üzerinden tanınmasını dayattılar.
Silah ve destek ancak Barzani üzerinden, Barzani’nin onayı ile verilebilirdi. Yani PKK’nın boğazına geçirilen ip Barzani’nin eline verildi. Böylece kontrol altına alındığı düşünülüyordu. Bu garantiler ve tavizler alındıktan sonra silah ve destek verildi. PKK resmen bir “Terör örgütü” statüsünde tutulacak; ama gayrı resmi olarak silah veya bombardımanla destek aktarılacaktı. Bunun için bir kanal açılmış oluyordu. 29 Ekim ABD ve Avrupa açısından bu yeni stratejiye geçişin sembolüydü. Der Spiegel kapağında PKK gerillalarının resmiyle çıkıyordu.
*
Ama 29 Ekim aynı zamanda PKK ve YPG açısından da yeni bir stratejiye geçiş anlamına geliyordu.
PKK veya YPG de bir yandan dışlanmışlıktan; bir yandan da Kobane’deki kuşatma ve imhadan kurtulmak için, başka çaresi olmadığından köşeye sıkışmışlık içinde kendisine dayatılanları kabul etti ve disiplini, ideolojisi, alandaki fiili çalışmasıyla ilerde bir süre sonra bugünkü kayıplarını fazlasıyla telafi edeceğini düşündü.
Bu nedenle aslında kendisinin Kobane’de zaferi kazandığı gün, zaferi kutlayan ve büyük ölçüde hesabına yazan, Barzani oluyordu. PKK için yine zorlu ve altta karınca gibi çalışmaya dayanan bir dönem başlıyordu. Tıpkı 2000’lerin başında ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra Barzani’ye sağladığı koruma ve petrol gelirleri ile Kürtler arasında PKK’dan Barzani’ye nasıl bir savrulma yaşanmışsa, şimdi bir benzeri söz konusuydu.
*
Şu kısa vadede, bu kırılma noktasında en büyük kazancı sağlamış olan Barzani, en büyük kayıp içindeki Türk hükümeti ve devleti görünüyor. Barzani elini soğuk sudan sıcak suya koymadan en büyük kazancı sağladı.
PKK veya Özgürlük Hareketi ise büyük emek ve fedakârlıklarla elde ettiklerinin önemli bir kısmını (Kantonal yapı, Ortadoğu’da tüm halkların birliği ve eşitliği), Kobane’nin düşüşünü engelleme ve oradaki katliamın önlenmesi ve belli bir dolaylı tanınma karşılığında vermek zorunda kaldı. Ayrıca Tüm güçlerini cepheye sürdüğü için Türkiye politikasında epeyce zayıf bir konuma düştü. Seçimde kazandıklarının önemli bir bölümünü yitirdi. 29 Ekim bir yanıyla bunun da bir sembolüydü.
Kobane Kahramanları değil, bir tek silah bile atmamış “asfalt kovboyları” kahramanlar gibi karşılanıyordu. “Demokratik bir Ortadoğu” değil; “Halkların Birliği” değil; “Kürtlerin Birliği” gövde gösterisi yapıyordu.
Kürtlerin Birliği iki şekilde olabilirdi.
Birisi bu birlik Kürtlükle tanımlanmış bir siyasi birlik; ikincisi ise Kürtlükle veya başka bir şeyle tanımlanmayı reddetmiş bir Demokratik Ortadoğu Cumhuriyeti içindeki Kürtlerin Birliği. Birincisi Barzani’nin, İkincisi Öcalan’ın programıydı. Kobane’de ve Rojava’da ikincisi deneniyordu. Tam da bu program nedeniyle orada başka diller ve dinlerden insanlar gönüllü savaşmaya gidiyorlardı. Kobani'yi böyle kahramanlaştıran da bu idealdi.
Ama 29 Ekim günü, bunu düşünen ve hayal eden bile yoktu artık.
*
Türkiye ve Batılı devletler Barzani’nin eline PKK’ya karşı kullanabileceği büyük bir güç verdiler. PKK ancak Barzani kendisine verilmesini uygun gördüğü kadarını alacaktır.
Bu bizzat Kobani’de görüldü. Önceleri bize “askeri güç lazım değil, silah lazım” diyen YPG’ye karşı Barzani’nin yönlendirmesiyle ciddi bir yardım yapılmadı, ciddi bir bombardıman yapılmadı, Kobani’nin IŞİD tarafından iyice sıkıştırılmasına imkân verildi. YPG iyice sıkışıp ayrıntısını hala bilmediğimiz anlaşmayı Duhok’ta imzalandıktan sonra daha etkili bombardımanlar görüldü. Ama bunların bile öldürmeyecek ve oldurmayacak dozda olmasına özel dikkat gösterildi. Bundan sonra da böyle olacaktır.
Ancak ava giden avlanır. PKK’yı hizaya getirmenin bir aracı olan Barzani’nin, başka bir konjonktürde ABD ve Avrupa’nın çıkarlarıyla çelişecek davranışları karşısında, PKK da bu sefer onu hizaya getirmenin bir aracı olabilir. Muhtemelen ilerde olacaktır da.
Tabii bütün bu gibi gelişmeler de PKK’nın hareket alanını genişletecektir.
*
Ama bütün bundan sonraki gelişmelerde, son duruşmada esas belirleyici olan sahada kimin etkili olduğu; geniş kitlelerin desteğini ve sempatisini kimin kazanacağıdır.
Ortadoğu’daki tüm dillerden ve dinlerden insanlara bir çağrı olabilecek bir program, Rojava deneyinin gösterdiği gibi sadece PKK’da var.
Öte yandan bu programa yönelik olarak alanda çalışacak, dövüşecek ve örgütleyecek eleman da sadece PKK’da var.
Ve PKK her zaman olduğu gibi tabandaki yoksul ve sıradan insanları örgütlüyor, dönüştürüyor ve silahlandırıyor.
Evet silahlandırıyor. Bu çok önemlidir. Onları silahlandırması ve örgütlemesi aynı zamanda bu yoksul ve sıradan insanların kaderine kendi kaderini zincirlerle bağlaması anlamına da gelmektedir.
Dolayısıyla kısa vadedeki bütün kayıplarına rağmen uzun vadede PKK’nın tekrar bugün kaybettiği mevzileri geri kazanması şaşırtıcı olmaz.
Diğerlerinin hepsi borsada kazanan veya rant yiyen spekülatörler gibidirler. PKK’lılar ise üretimi yapan işçilere benzerler. O olmasa herhangi birinin bir kazanç elde etmesi olanaksızdır.
Ancak bu uzun vadededir.
Kısa vadede, Barzani ve onun çizgisindekiler, Türk devleti ve diğer büyük güçlerin desteğiyle tıpkı Irak’ın işgali üzerine Barzani’nin kazandığı itibar ve güç gibi bir güç ve itibar kazanacaktır.
Muhtemelen önümüzdeki günlerde ABD’nin ciddi bir bombardımanı ile IŞİD’in Kobane’den geri çekilişi veya kuşatmayı kaldırışı başlayabilir ve bu Barzani’nin hesabına yazılabilir.
Barzani aslında şimdiye kadar ve son yirmi yıldır, her zaman PKK’nın yaptığı mücadelenin rantını yiyerek var olmuştur denilebilir.
Türkiye PKK korkusu ve düşmanlığı ile PKK’ya karşı mücadelede yardımları karşısında ABD ve Barzani’ye istediklerini vermiştir. PKK olmasaydı Barzani bugünkü yerinde ve konumunda olamazdı.
Türkiye’nin PKK korkusu olmasaydı, Barzani böyle bir hayali zor görürdü.
Kürt hareketi muhtemelen şimdi de, 2003’lerde olduğu gibi, Öcalan’ın projesinden (Ortadoğu Demokratik Cumhuriyeti içinde Kürtlerin Birliği)  Barzani’nin projesine (Kürtlüğe göre tanımlanmış bir devlet içinde Kürtlerin birliği) doğru bir savrulma yaşayacaktır.
Ancak ikinci projenin diğer halklara sunacağı bir perspektif ve kazanma gibi bir derdi ve imkânı yoktur. Ama yanan bir evin içinde ateşin bulaşmadığı bir oda bulmak olanaksızdır. Dolayısıyla bir süre sonra, ateşin o odaya da bulaşması; diğer halklarla çatışmalar ve tecrit kaçınılmazdır.
Sadece IŞİD’i yenmek için bile Sünni Arapları kazanacak bir proje gerekir. Kürtlerin Kürtlükle tanımlanmış bir birliğinden öte bir ufku olmayan bir projenin Sünni Arapları kazanma şansı şoktur. Sünni Arapları ise, ancak Kendini herhangi bir dille, dinle vs. tanımlamayan bir cumhuriyet, yani bir demokratik cumhuriyet programı kazanabilir.
Bu tekrar ibrenin PKK’ya ve Öcalan’ın projesine yönelmesine yol açacaktır.
*
Türk devleti ve hükümeti bir bakıma tıpkı Irak işgalindeki gibi ters durumda kaldı. O zaman Kürt devleti korkusuyla oyunun dışında kalmıştı, bugün de PKK korkusuyla kaldı.
O zamanki dışta kalış yine de Ortadoğu’da Araplar ve Müslümanlar arasında bir sempatiye; Avrupa’nın ABD’ye karşı direnişi nedeniyle Avrupa tarafından alkışlanmasına ve örneğin Erovizyon ödülünün verilmesine neden olmuştu. Bugün bunlar bile yoktur.
Aslında Türk devleti ve hükümeti, tarihin kendine sunduğu az bulunur bir olanağı bizzat kendi elleriyle yok etmiş bulunuyor.
 “Çözüm Süreci”ni başlatan, Türk devletinin aptal bir Türk milliyetçiliğinden (Kürtleri tanımama ve baskı altına almaya yönelik ırkçı ve inkârcı Türk milliyetçiliğinden); akıllı bir Türk milliyetçiliğine geçme yönünde yaptığı stratejik dönüş sonucu olarak başlamıştı.
Bu Türk devletinin yeni konsept ve stratejisi için (“Kürtlerle çatışarak bölünmektense Kürtlerle birleşerek büyümek”) Kobane’yi IŞİD'in kuşatması, Türk devleti ve hükümetine Allah’ın bir lütfüydü. Türkiye’de barış görüşmeleri yaptığı PKK, Suriye’de IŞİD tarafından tehdit ediliyordu. Pek ala Kobane’nin savunması için tüm desteğini verebilir, Kobane’ye desteğe giden gönüllüler ve silahlar büyük gösterilerle yollanabilir. Türk devleti ve hükümeti Kürtlerle birleşir ve onların koruyucusu sıfatını kazanabilir. Hatta böylece PKK’nın etkisini bile sınırlayıp onu ehlileştirme yolunda önemli adımlar bile atabilirdi.
Böylece 29 Ekim IŞİD’e karşı Ortadoğu’da laik Türk ve Kürtlerin ortak bir zaferi gibi kutlanabilirdi. Kader ve Ülkü birliği ise al sana kader ve ülkü birliği.
*
Bunun için Türklükten ve en gerici Türk milliyetçiliğinden bile vazgeçmeleri gerekmezdi.
Sanılanın aksine milliyetçilik başka ulusların varlığını ve haklarını inkâr değildir. Yani Kürtlerin haklarını, varlıklarını tanımak Türk milliyetçiliğiyle çelişmez. Hatta Kürtlerin ayrı bir devlet kurmasını istemek ve bunu savunmak bile Türk milliyetçiliği ile çelişmez. Aklı başında bir Türk milliyetçisi, yani Türklerin refah içinde yaşamasını isteyen akıllı bir Türk milliyetçisi, Kürtlerin ayrılmasını ister. Kürtler ayrılırsa, bu gerçek iktidarı elinde tutan devlet kastı iyice güçten düşer. Türkiye aşağı yukarı Yunanistan, İspanya’nın refah ve demokrasi düzeyinde olur. Hatta Avrupa Birliği’ne girer. Kürdistan da, Türkiye’nin sömürge olarak tutma masraflarından kurtulduğu kendisine pazar ve işgücü sağlayacak bir tür yeni sömürgesi işlevini görürdü. Aslında Kürtler yıllardır Türkler için savaşıyorlar. Kürtlerin bir başarısı ve ayrı devlet kurması, Türklerin kurtuluşunu getirir.
Akıllı bir Türk milliyetçisi tehlikeyi, Kürt milliyetçiliğinde veya Kürtlerin ayrı bir devlet kurmasında değil; Demokratik bir ulusta ve ulusçulukta görür. Kürtler ayrı bir devlet kursun, ondan korkmaz. Çünkü Kürtler de bir dile, soya göre tanımlanmış bir ulus kuracaklardır, devletin Türklükle tanımlanmasına karşı bir tehdit oluşturmazlar aksine onun pekişmesine yol açarlar.
Ama ulusları, uluslar da politik yani devlete dayanan veya dayanması gerektiği düşünülen cemaatler olduğuna göre, devleti veya politik olanı Türklük, (Kürtlük vs.) ile tanımlamayı reddetmeye dayanan demokratik bir ulusçuluk Türk milliyetçilerinin karşı olduğu ve olacağı esas tehlikeli ulusçuluktur. Çünkü o zaman Türk milliyetçiliğine ve Türk ulusuna da yer ve yaşam alanı kalmaz. Demokratik ulusçuluk ve oluşabilecek bir demokratik ulus karşısında Türk ve Kürt milliyetçileri kader ve çıkar ortaklığı içindedirler. Çünkü demokratik bir ulus ikisine de yaşam hakkı tanımaz. Onların demokratik bir ulusa ve ulusçuluğa yaşam hakkı tanımamaları gibi.
Peki, böyle akıllı Türk milliyetçileri yok mudur?
Vardır hem de yığınla.
Peki, niye görülmezler?
Çünkü onları görecek göz yoktur. Onları görecek bakış açısı lazımdır. Çünkü onlar kendilerine Türk milliyetçisi demezler.
Bu Türk milliyetçileri kendilerine milliyetçi değil, “Enternasyonalist” derler; “Marksist” derler; Anarşist derler. Kürtlerin haklarının verilmesini savunanlar veya Kürtlerin ayrılma hakkını savunanlar aslında akıllı Türk milliyetçilerinden başka bir şey değildirler. Bu Marksistlerin savunduğu her şey akıllı bir Türk milliyetçiliği olarak da savunulabilir. Onların kendilerini sosyalist veya enternasyonalist olarak tanımlamaları Türk milliyetçileri olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Türk milliyetçisi olmamanın tek yolu, ulusların dille vs. tanımlamasını reddetmekten geçer, yani esas düşmanı Türk ulusu olarak tanımlamaktan geçer. Dikkat edin Türk milliyetçisi demedik, Türk ulusu dedik. İnsan ancak demokratik bir milliyetçiliği savunarak, yani Türk ulusunun yok olmasını hedefleyerek Türk milliyetçisi olmaktan kurtulabilir. Onun koşulu da ulusun Türklükle (Kürtlükle vs.) tanımlanmasını reddetmektir.
Böyle demokratik bir milliyetçiliği savunan bir güç yoktur.
PKK’nın savunduğu ise henüz demokratik bir milliyetçilik değil, buna kapalı da olmayan, ama henüz Kürt milliyetçiliğinin sınırlarını da aşamayan arada bir geçiş (veya geçemeyiş) biçimidir.
Bu geçişin hangi yöne doğru olacağı henüz ortadadır. Ortadoğu çapında veya İstanbul’da bir devrimci yükseliş onu Demokratik Bir ulusçuluğa doğru iter veya çeker.
Ama böyle bir devrimci yükselişin olmadığı; demokratik bir ulusçuluğun bir fikir olmanın ötesine gidemediği bir durumda, ters yönde bir evrim görülecektir.
*
O halde Türk milliyetçisi bu devlet veya hükümetin, Kürt milletini tanıması onun varlığı ile çelişmezdi, aksine bunu gerektirirdi.
Aynı zamanda Türkiye’de PKK ile görüşülürken, aynı PKK’yı Suriye’de IŞİD ayarında düşman olarak tanımlamak, kendi içinde çelişkiydi
Bu olmadı ama pek ala olabilirdi barış sürecinin ardındaki stratejik karar gereği.
Bunun nedeni, Hükümetin, taraf değiştirmiş olmasıdır. Yani aslında Kürtlerin inkârına dayanan güçler ile (bunlara aptal Türk milliyetçileri veya ırkçı Türk milliyetçileri veya Ergenekon diyelim)  hükümet çıkar ve kader ortaklığına girmiş bulunmasıdır. Bu yeni stratejiden ani bir dönüş anlamına gelmiştir.
Akıllı bir Türk milliyetçiliği bunu yapabilirdi. Zaten Öcalan yıllardır karşısında akıllı bir Türk milliyetçiliğinin olmamasından yakınmıştır. Türkleri, Kürtlerin haklarını tanıdıkları takdirde önlerine açılacak yeni ufuklar ile ikna etmeye çalışmıştır.
Çünkü Öcalan belki henüz tam bir demokratik ulusçu değildir ama akıllı bir Kürt milliyetçisidir.
O da bütün akıllı Türk milliyetçileri gibi kendisini milliyetçi olarak görmemektedir.
HDP veya PKK aslında akıllı Türk ve Kürt milliyetçilerinin birliğidir.
Henüz demokratik bir milliyetçilikten çok uzaktırlar.
31 Ekim 2014 Cuma
Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:





Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...