19 Ağustos 2014 Salı

Gogol’ün Paltosu – Mihri Belli’nin 90 Yaşı Vesilesiyle

“Hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık”
Dostoyevski

Mihri Belli’yi ilk gördüğüm yıl 1968’dir. Yani 38 yıl geçmiş. Demek ki, o zamanlar 52 yaşındaymış. Yani benim şimdiki yaşımdan biraz daha gençmiş Mihri ağabey o zaman. Ben 19 yaşındaymışım.
Cağaloğlu yokuşunun Nurosmaniye caddesiyle kesiştiği köşedeki binanın en üst katı Yapı İşçileri Sendikası’ydı. İsmet Demir, yer bulamayan Devrimci Öğrenci Birliği’ne Yapı İşçileri Sendikası’nda (YİS) yer vermişti. Alt katında da Türk Solu dergisi çıkıyordu. Mihri Belli Ankara’da yaşıyor ama sık sık İstanbul’a da geliyordu. Geldiğinde elbette Türk Solu’na da uğruyordu.
Deniz, “Mihri Ağabey gelecek, oturup biraz sohbet edeceğiz, sen de katıl” demişti.
Ben de kuşağımın birçok sosyalisti gibi daha lise çağlarında Türkiye İşçi Partisi içinde ilk politik ve örgütsel tecrübelerimi edinmiştim. Türkiye İşçi Partisi’nde eski komünistler hakkında genellikle küçümsemeyle konuşulurdu. Adeta onlar ve onlara ilişkin konular bir tabu gibiydi. Şimdi onların en bilinenlerinden birini yakından görmek ve dinlemek mümkün olacaktı.
Hiç de öyle bizlere yansıtıldığı gibi değildi. Bizlerle bizlerden biri, ama tecrübeli bir ağabey gibi konuşmuştu. Çok okumak gerektiğinden, okulu asmamak gerektiğinden, Marksizmi iyi bilmek, Marksist klasikleri okumak gerektiğinden söz etmişti. (o sıra Aybar Prohudon okuyun diyordu. ) Faşistlerle iyi mücadele edebilmek, polisin işkencesine, hapishane hayatına dayanabilmek için spor yapmak ve sağlıklı yaşamak gerektiğinden ve şu an hatırlamadığım daha bir sürü şeyden söz etmişti. Soruları, daha doğrusu sohbeti Deniz ve Gürkan sürdürüyorlardı esas olarak, biz sessizce dinliyorduk.
Doğrusu bu ilk karşılaşma beni çok etkilemişti. İşte nihayet bizim gibi, bizim dilimizden anlayan bir insan vardı. Haklarında estirilen o olumsuz havaya hiç de uymuyordu karşılaştığım insan. TİP’te Aybar’la ya da Aren’le oturup böyle, bu konularda bir sohbet etmek hayal bile edilemezdi. Karşımızdaki insan onlardan çok daha fazla çekmiş, çok daha eskilerden beri mücadele etmişti. Tam da bizlerin kafalarındaki sorunları rahatlıkla konuşabildiğimiz, bizden biri, bir ağabeyimiz vardı karşımızda. O zamana kadar TİP’te görüp alıştıklarımıza hiç benzemiyordu.
Gerçi MDD’yi savunan DÖB’ün (Devrimci Öğrenci Birliği) bir üyesiydim ama ben hala kendimi bir TİP’li kabul ediyordum o ana kadar. Kafamda bir sürü sorular vardı. TİP’te eksik ve çürüyen bir şeyler vardı. Sosyalizm için mücadele etmiş, yıllarını hapislerde geçirmiş bu eski sosyalistlere TİP’te cüzzzamlı muamelesi yapılıyordu. Bunun nasıl bir haksızlık olduğunu, Mihri Belli ile kanlı ve canlı olarak görmüştüm. Benim için TİP, orada bitti. TİP’li kabuğum, YİS’in o küçük odasında Mihri ağabey ile o sohbetten sonra kırıldı.
Yıllar sonra, 1980’lerin başında, teorik evrimimi anlatan bir önsözde bu dönemi şöyle anlatmışım:
“TİP genellikle burjuva aydınların, kasaba avukatlarının, aristokrat işçilerin – sendikacıların – egemen olduğu bir partiydi. Onların yapısı tüm partiye damgasını vuruyordu. TİP saflarından çıkmış, üniversitedeki militan eylemlere katılmış her devrimci genci TİP'in bu havası boğmaya başlamıştı. Bu gençler "eski"lerle karşılaşınca, tam psikolojilerine uygun bir havayı da onlarda buluyorlardı. Eskiler de uzun bir mücadelenin imbiğinden geçmiş dava adamlarıydılar. Onların güçlü kişilikleri, savaşçı nitelikleri, yaşlarından beklenmeyecek devrimci coşkunlukları, dünün TİP'te yetişmiş militanları üzerinde silinmez izler bırakıyordu.
Bu etki TİP'in yanlış tanıtmaları ölçüsünde de artıyordu. TİP kendisinin Türkiye'nin ilk işçi partisi olduğunu iddia ediyordu. "Eski Tüfekler"i hor görüyor, kapısından içeri adım atmalarına bile müsaade etmiyordu. Eskiler için "Bir zamanlar bu işle uğraşmışlar ama hiç bir şey yapamamışlar; işte biz bir çıktık, pir çıktık. Türkiye'nin en ücra köyüne bile sosyalizmi duyurduk" anlamındaki böbürlenmelerinden geçilmiyordu. Bu yöndeki propagandayla yetişmiş genç, eskilerle karşılaşınca, TİP kurucuları kumda çomak oynarken sosyalizm uğrana mücadele vermiş, hapisler yatmış, işkenceler görmüş eskilerin inancı ve heyecanıyla; TİP'lilerle kıyaslanamayacak üstünlükteki Marksizm bilgisi, örgütlenme tecrübesi ile karşılaşınca, en azından, davayı yıllarca sırtlamış bu insanların gördüğü muamele karşısında isyan etmekten kendini alamıyordu. TİP'in silahı geri tepiyordu; nefret yerini saygıya bırakıyordu. Her şey, tarih nasıl anlatılmıştı ve gerçek nasıldı? Hele TİP'in eskileri kapısından içeri uğratmamasının gerçek sebebi olan, burjuva legalitesinden, hoşgörüsünden yararlanma kaygısı anlaşılınca, her devrimci genç, yerini ezilmiş ve ezilen eskilerin yanında belliyordu. ” (Kıvılcımlı Eleştirisine Önsöz)
*
Aklımda kalan karşılaşmalardan ikincisi, Teknik Üniversite’nin yemekhanesinde “Millet Gerçeği” başlığıyla yaptığı toplantıdır. Bir tür yarı legal bir toplantı sayılırdı bu, ilk kez açık açık Kürt sorunu söz konusu olmuş ve bir tabu kırılmıştı. En azından biz genç kuşaklar açısından.
Marks, Gotha programını kastederek, Alman işçilerinin onda olmayan şeyleri ve kendi özlemlerini gördüklerini söyler. İdeolojik olarak Mihri Belli’nin o konuşması çok yanlış ve tartışmalı olabilirdi. Ama onu önemli yapan bizlerin onda gördüğü ve o dönemdeki nesnel anlamıydı kanımca. Bu da ilk kez Kürt sorunundan “doğu sorunu” olarak değil, adını koyarak, “Kürt sorunu” olarak söz edilmesiydi.
*
Ama Mihri ağabeyi daha yakından tanıma ve gözleme imkanını 1969’daki Dev-Genç kongresinden önceki günlerde bulmuştum.
FKF’nin Dev-Genç’e dönüşeceği kongreden önce, biz İstanbul ekibi olarak, daha doğrusu artık FKF üyesi olmuş DÖB’lüler olarak, daha sonra Beyaz Aydınlık adını alacak, şimdiki Doğu Perinçek’in o sıralar billurlaşmaya çıkmaya başlayan çizgisine karşı ideolojik mücadele vermek ve Kongre hazırlıklarına katılmak, Ankaralı arkadaşların havasını yoklamak için erkenden Ankara’ya gelmiştik. Siyasal kantininde ve koridorlarında, hemen hepsi de eli kalem tutan kişiler olan doğu Perinçek ekibiyle teorik tartışmalar oluyordu. Bizlerin ağzı laf yapmayı pek bilmezdi. Ağzı laf yapanların neredeyse tamamı Doğu’nun tarafındaydı ve bizleri sola sapmakla suçluyorlardı. Biz de onları sağa sapmakla, halk savaşından vazgeçmekle ve cuntacılıkla. Şimdi burjuva basınında her biri birer köşe yazarı olmuş, Şahin Alpay’lar, Cengiz Çandar’lar o zamanlar Doğu’nun teorik koçbaşları gibiydiler. Bizlerin içinde onlarla teorik aşık atacak tek kişi Mahir Çayan’dı.
Kongre öncesinde akşamları İstanbul ve Ankara’nın bütün önde gelen militanları Mihri Ağabey’in evinde toplanıyorduk. Orada hem ayrılık noktalarımızı tartışıyorduk hem de Dev Genç kongresinde yönetimin kimlerden oluşacağını. Sevim Abla da bir yandan bizleri dinliyor bir yandan da Fransızca’dan yine bir klasiği çeviriyor, ara sıra da çok nadir olarak söze karışıyordu.
Mihri ağabey, yıllardır MDD içinde tanınmış bilinen bir kişi olduğu, ayrıca terziler tevkifatından eski bir komünistin oğlu olduğu için Dev-Genç’in başkanlığına Atilla Sarp’ı önermişti. Bizlerin bir itirazı yoktu. Zaten böyle şeylere fazla önem de vermiyorduk.
Bizim dikkatimiz şimdi Doğu’larla ayrılık konusuna yönelmişti. Kendimizi RSDİP İkinci kongresinde gibi görüyorduk. Onlar da yıllarca uğraşıp tam parti kongresi yaptıklarında Bolşevik-Menşevik diye bölünmemişler miydi? Şimdi aynısı bizlerin de başına geliyordu. Doğu ve diğer kalemşorlar da bizlerin Menşevikleriydi. Bölünmenin gerçekten, “sertler” ve “yumuşaklar”; “Kalemşorlar” ve “Silahşorlar” arasında olduğu söylenebilir. Bizlerin bu ayrılığını anlamakta zorlanan eski kuşaklar, biraz da tarafların ortalama özelliklerine göre saflarını seçtiler denebilir. Daha sonraları, Kıvılcımlı’nın, Beyaz aydınlıkçıları kastederek, hep kırmızı yanaklı, iyi beslenmiş çocuklar olduklarından söz ettiği söylenir.
Mihri Belli de Doğu’larla ayrılıklar konusunda başlangıçta orta yolu bulmaya, uzlaştırmaya çalışan bir çaba içinde görünürken, sonra Ankara ve İstanbul’un, bütün militan ve dövüşçü takımının Doğu’lara karşı tavır aldığını gördükçe, giderek Doğu’lar karşısında bizleri desteklemeye başlamıştı. Mihri Belli’nin hayatının her döneminde militan ve radikal olana bir eğilim, ondan uzak düşmeme kaygısı sezilir. Bu içgüdüsü veya hayatın tecrübelerinden süzülmüş sezgisi, teorik ve ideolojik olarak çok yanlış ya da belirsiz olduğu durumlarda bile onun daima daha muhalif, daha radikal bir konumu sürdürmesini sağlamıştır. Bunu ilk kez Dev-Genç kongresi hazırlıklarında yakından gözlemiştim.
Bu daha yakından ilk gözlemler sonucunda Mihri ağabeyin bizlerin ayrılıklarımıza nüfuz edemediği şeklinde bir izlenim edinmiştim. Bizim yolumuzu Mihri açmış, TİP kabuğunu kırmamızı o sağlamıştı, ama bizler, yirmi yılların yirmi günde yaşandığı zamanlarda yaşıyorduk ve çok hızlı bir şekilde değişiyorduk ve Mihri ağabeyin bu değişime ayak uyduramadığı hissediliyordu.
*
Bir daha Mihri ile 1970 yılının son baharında karşılaştık sanırsam. Yazın Aliağa grevlerini yönetmiştik. Bu arada Kıvılcımlı’nın TİP, Beyaz Aydınlık ve Mihri’yi eleştirdiği “Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama” adlı kitabı çıkmıştı. Kitap artık Mihri Ağabey’in kabuğuna sığmayan bizler için bir tutamak olmuştu.
Biz de bu arada Boğaz Köprüsü inşaatında da örgütlenme çalışmaları yürütüyorduk Bu çalışmalarda, eski TKP geleneğinden gelen ve Mihri Ağabey ile yakın ilişkileri olan Ekrem Şikak gibi Ortaköy’lü işçilerle de birlikte çalışıyorduk. Mihri’nin de muhakkak ki bu çalışmalardan haberi vardı. Dolayısıyla politik eğilimlerimizi de biliyordu sanırım. Mihri Ağabey örgütçü ve uyanık bir insandı. Kimin ne yaptığını izlerdi.
İşte Kıvılcımlı’nın bu kitabının çıkışından kısa bir süre sonra, sanırım Yerebatan’ın oralarda Türkiye Solu binasında karşılaşmıştık. Kıvılcımlı’ya çok kızgındı. Bizlerin onun görüşlerini benimsediğimizi biliyordu.
Ama bu politik ve teorik ayrılıklarımız bir yana, bizi yine de onore etmekten geri durmamıştı. Politik, teorik ayrılıklar olabilirdi, ama militanlara, dava insanlarına başka türlü yaklaşmak gerekir der gibiydi.
Rus devrimcilerinin, Bolşeviklerin o tutkulu tartışmalarının ama aynı zamanda birer dava adamı ve devrimci olarak birbirlerine saygıda kusur etmeyen geleneklerini bizim kuşağa Mihri ve Kıvılcımlı gibiler aktardı denebilir. Kıvılcımlı, Kerim Sadi ile ilgili bir yazısında, eskilerin en sert tartışmalardan sonra birbirlerini gördüklerinde nasıl sevgiyle kucaklaştıkların ve yeni kuşakların bunu iyi öğrenmeleri gerektiğini yazmıştı. Kendisi de Mihri’yi en sert şekilde eleştirmesine rağmen, Mihri’ye insan ve devrimci olarak verdiği değer anılarda görülür. Mihri Belli de Kıvılcımlı’ya öyle davranmıştır.
*
Sonra 12 Mart döneminde, gizlendiği bir evde, görmedim ama öksürüğünü duydum sanırsam. Odada politik olmayan başkaları da olduğu için diğer odadan çıkmamıştı muhtemelen. Ama yan odadan duyduğum öksürük Mihri Ağabeyin öksürüğü gibiydi. Daha sonra oralarda gizlendiğin duymuştum. Belki de benzetmişimdir.
*
1974-75 yılları. Toptaşı’nda yatıyorduk. Gençliğinde partizanlara yiyecek taşımış Yunanistanlı balıkçı ve yoksul köylü Nikolai Varvacikis, Yunanistan’da tutuklanmış bir Türk casusuyla değiştirmek için Türk devletince rehin alınmış ve casusluktan cezalandırılmıştı. Cezayı yedikten sonra da diğer “casus”larla birlikte Toptaşı Cezaevi’ne getirilmişti.
Niko bizlerin sevgilisiydi. O emekçi insanlara has sağduyusuyla okuma yazma bile bilmeyen bir insan olmasına rağmen bizlere örnek oluyor, bizleri eğitiyordu. İşte bu Niko, iç savaş sırasında bir “Kaptan Kemal”den söz ediyordu partizanları anlatırken. Biz de olsa olsa bu bizim Mihri Ağabeydir diye akıl yürütüyorduk.
O ara Beyaz Aydınlıkçılardan bir takım tutuklanıp geldi. Gün Zileli, Nuri Çolakoğlu gibi bilinenler de vardı. Onlarla birlikte eski DÖB’lü Mustafa Gürkan da, yanlışlıkla düşmüştü cezaevine. Tabii o zaman Mihri ağabey de Gürkan’ı görmeye, ziyarete gelmişti.
O zaman biz koşarak Niko’yu çağırdık ve Mihri ağabeye de burada kendisini tanıyan gençliğinde Partizanlara yemek taşımış bir Yunanlı köylü olduğundan söz ettik. Tanışmak istedi. Niko geldi ve Mihri Ağabey ile Yunanca epey konuştu.
Evet, Niko’nun o duyup bildiği Kaptan Kemal, bizim Mihri Ağabey’di.
*
Mihri ağabey, çıkardığı Emekçi dergisinde Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi Program’nın eleştirisi biçiminde bir Kıvılcımlı eleştirisi yazmıştı. Biz sıradan genç bir militan olarak, o akademik eğitim de görmüş ve o sıralar “doktorcu” da olan TSİP yöneticilerinin bu tür eleştirilere cevap vermesini bekliyorduk. Kimseden ses çıkmıyordu. O zaman iş başa düştü deyip kaleme sarılmış Mihri Belli’nin eleştirisine bir cevap yazmıştık. Sonra da Murat Belge’nin eleştirisine cevap vermiş ve bunları bir kitapta yayınlamıştık.
İşte yazdığım ilk teorik yazı Mihri Belli’nin bu eleştirisinin eleştirisiydi. Psikolojide “baba katli” diye bir kavram vardır. Bir insanın yetişkin ve bağımsız bir insan olması için, manevi bir “baba katili” olması gerektiğinden; bir “Baba katli” yapması gerektiğinden söz edilir.
Bu ilk teorik yazım, belki benim için ilk “baba katli” oldu. Daha sonra birçok kereler “baba katili” oldum. Seksenlerin sonunda Kıvılcımlı’yı öldürdüm. Doksanların sonunda Troçki ve Mandel’i, İkibin dört ve beş yıllarında Mark ve Engels’i, Lenin’i.
Mihri ağabey benim ilk cinayetim, ilk “baba katli”mdir.
*
Devlet 12 Mart’ın hapisteki bütün kılıç artıklarını Niğde Cezaevi’nde toplamıştı. Bir açık görüş gününde Mihri ağabey gelmişti ziyarete. Hepimiz Mihri Ağabey’in geldiği masanın etrafına oturmuştuk. Tıpkı eski günlerdeki gibiydik. İşte yine bir aradaydık. O hayatımızın en verimli, en güzel günlerindeki gibi. Hepimiz benzer şeyleri aklımızdan geçiriyorduk. Hatta bu güzel an kalsın diye resim bile çektirmiştik. O ara Mihri ağabey dayanamadı “İşte hep böyle olalım” dedi.
Önce miydi sonra mıydı, hatırlamıyorum şimdi. Mihri Belli’ye suikast yapıldığını , ağır yaralandığını, hastanede yattığını duyduk. Hemen toplanıp bir telgraf yazdık ve yolladık.
Mihri ağabeyin o ilk karşılaştığımda söyledikleri, spor yapmak, uyanıklık, savunmak konusunda söyledikleri geldi aklıma. Suikastten tam da o söyledikleri sayesinde ölmeden kurtulabilmişti onca yaşına rağmen. Bu sefer pratiğiyle kanıtlamıştı söylediklerinin nasıl işe yaradığını.
*
Yıllar sonra, bir vesileyle, Avrupa ülkelerine dağılmış, bazı sürgün eski 68’liler olarak biraz da rastlantıyla İsveç’e Stockholm’e gitmiştik. Orada yaşayan Orhan Savaşçı, Latife Fegan, Ersen Olgaç gibilerle de buluşmuştuk. Hoş bir atmosfer oluşmuştu. Mihri ağabey de aramızda olsun, ona saygılarımızı sunalım, politik ve teorik ayrılıklardan azade olarak biraz oturup sohbet edelim diye düşünmüştük.
Mihri ağabey geldi ama bizleri yanlış algıladı. Baktı ortada epey “troçkist” var sandı ki, kendisiyle teorik, ideolojik tartışma yapılmak isteniyor. Eski bir gerilla olarak ortalığı bir koloçan ettikten sonra, baskın basanındır diye, “Ben Pablo’ya dedim ki” diye başladı Troçkiyi ve Troçkistleri eleştirmeye.
Bizlerin ise hiç böyle bir niyeti yoktu. Ne Mihri Ağabey ile tartışmak, ne de onun eleştirilerine cevap vermek istiyorduk. Biz bu davaya devam eden bir insan olduğu için ona olan hürmetimizi göstermek istemiştik. Her şeye rağmen yerinin ayrı olduğu göstermek istemiştik.
Kimse tartışmaya girmedi tabii, ama bir yanlış anlama olmuş o düşünülen rahat sohbet ortamı oluşmamıştı. Baştan yanlış gitmişti bir şeyler, bir yanlış anlama olmuştu. Havanın değişmesi de mümkün olmuyordu. Herkes tedirgin olmuştu. Bir süre sonra, artık eve gideceğini evde işi olduğun söyledi. Eve bırakmak üzere Orhan Savaşçı’yla arabaya bindik.
Yolda, “Mihri Ağabey” dedim “bir yanlış anlaşılma oldu. Dostoyevski, “biz hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık.”der. Bizleri de siz yetiştirdiniz. Biz bunu göz önüne alarak söyle eski günlerdeki gibi oturup sohbet etmek istemiştik.
O zaman sanırım anladı kaçan fırsatı. Ama artık çok geçti. Eve yaklaşmıştık.
*
Bir sendikanın sunduğu bir olanağı bulunca, bari bununla bir Kıvılcımı Sempozyumu düzenleyelim demiştik. Ölümünün 30’uncu yılı geliyordu. Bu Sempozyuma en azından Kıvılcımlı’yı tanımış eski kuşak sosyalistlerden yaşayanların katılmasını sağlamak büyük önem taşıyordu. Ama bunun için birilerinin ilk başta hiç tereddüt etmeden ben katılırım demesinin büyük önemi vardı.
İşte kendine doktorcu diyenlerin bile ya açıkça desteklemediği ya da sabote etmeye çalıştığı bu girişime daha ilk anda Mihri Belli ve Sevim Belli hiçbir tereddüt göstermeden katılacaklarını söylemişlerdi. Onların bu net tavrı olmasaydı bu Sempozyum gerçekleşmezdi. Onlar geldiği için Vedat Türkali, Rasih Nuri İleri, gibi diğer eski sosyalistler de gelmiş böylece çok başarılı Kıvılcımlı Sempozyumu gerçekleşebilmişti.
Bunu Sempozyum’un açış konuşmasında söyle belirtmiştim:
“Bu sempozyum fikrini ortaya attığımızda, insanlar büyük bir çekingenlik içinde bulunuyorlardı ve başlangıçta, internet gruplarında hiç kimse bir katkı sunmak yönünde bir girişimde bulunmuyordu. Bu kritik durumda, (Savaşta böyle kritik durumlar vardır, her iki tarafın da dengelerinin eşit olduğu. Böyle durumlarda bir tarafa koyacağınız bir gram bile bütün dengeyi alt üst edip, öbür tarafın yenilgisine yol açabilir. Bu noktada o bir gramın nispi ağırlığı, gerçek ağırlığıyla kıyaslanmaz bir büyüklük kazanır sonuçları bakımından. ) işte tam böyle kritik bir durumda, başlangıçta, herkesin ürkek ve çekingen olduğu, girişimin dana doğmadan ölebileceği veya ölü doğabileceği noktada, sayın Mihri Belli ve Eşi Sevim Belli, hiçbir tereddüt göstermeden, “biz bu sempozyuma katılırız” dediler. Keza Ayşe Düzkan ve şimdi burada aramızda bulunan Ali Osman Alayoğlu da hemen başında, “Biz bu sempozyuma katılırız” diyerek başlangıçta insanların tereddütlerinin yıkılmasında büyük rol oynadılar. Bu arkadaşlar başlangıçta, kimseyi beklemeden böyle bir tavır göstermeselerdi, belki bu sempozyum hiç gerçekleşemeyebilirdi. ”
Kıvılcımlı tarafından en sert biçimde eleştirilmişti, kendisi de Kıvılcımlı’yı en sert biçimde eleştirmişti, ama onun anısına yapılacak Sempozyumun yapılmasına en küçük bir tereddüt göstermeden “İlk saatin işçisi” olarak destek veriyordu Mihri ağabey. Artık böyle şövalyeliklerin bulunmadığı bir dünyada, bu davranışların değeri ölçülemez.
*
Sempozyum hazırlıklarında, Kıvılcımlı’nın zamanında Mihri’yi eleştirdiği söz konusu edilerek, Mihri Belli’nin sempozyuma katılmasına itiraz eden bir parya muamelesinden başka bir şeyi hak etmeyen çapsız cücelere karşı şunları yazmışız:
“Mihri Belli’yi de eleştirmiş ona eletiri yazmış tek kişiyim. Ama yine ben Mihri Belli’nin eleştiri konusu olmuş yazısını, çok sınırlı zamanıma rağmen digitalize ettim ve sayfaya koydum. Sizler ise, onun davet edilmesine bile karşı çıkıyorsunuz. Diyorsunuz ki Mihri’nin fikirleri şöyledir, Tavrı böyledir. Buyurun baylar, Kıvılcımlı bağlamında o Sempozyumda kendisine söyleyin bu eleştirileri.
(. . . )
Bu vesileyle Mihri’ye ilişkin bir söz. Ben kendisini son derece sert teorik olarak eleştirdiğim halde, kendisine saygıda kusur etmemeye çalışırım. Kıvılcımlı, Mihri, Şevki Akşit gibilerin üzerimizde emeği vardır. Yani örneğin ben Mihri’yi eleştirimi Mihri’nin bizzat kendisine de borçluyumdur. Ve de Hz. Ali’nin dediği gibi, “bana bir kelime öğretenin kulu olurum”.
Ama sadece bu kadar da değil. Mihri bütün o Kemalizmle çok kaynaşmış sizlerinkine benzer ideolojik yaklaşımları ve yanlış görüşlerine rağmen, Kürt Ulusal Hareketini destekler durumda kalmış çok az solcudan biridir. Hangi gerekçeyle olursa olsun bu tavır benim açımdan büyük değer taşır. ”
*
Sanırım bu sözlere yeni bir şey eklemek gerekmiyor.
Mihri Belli’yi eleştirsek de, bu eleştiriyi yine ona borçlu olduğumuzu hiç unutmayacağız.
Ertuğrul Kürkçü’nün dediği gibi, “Mihri büyük adamdır” bu cücelerle dolu dünyada.
Cüceler ülkesinde bir Gulluver’dir.
O bizler için “Gogol’ün Paltosu”dur, o dev Rus Romanının içinden çıktığı. 

Demir Küçükaydın
10 Mart 2006 Cuma

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...