28 Ağustos 2014 Perşembe

Sosyalizmin Sorunları ve Marjinal Tartışması Üzerine

Cemil Bayık’ın HDP’nin “Marjinal yaklaşımlardan kurtulmalı” sözleri üzerinden başlayan tartışma, hem tartışma olarak kendisi; hem de içeriğiyle Marksistlerin ve sosyalistlerin üzerinde durmaları gereken birçok soruyu davet ediyor.
Biz Cemil Bayık’ın “LBGT bireyler”i mi yoksa başkasını mı kastettiği konusuna girmeyeceğiz?
Varsayalım ki, sanki tabu bir sözmüş gibi kimsenin adını anmadan tartıştığı, “cinsel eğilimi ya da tercihi” genel ortalamadan farklı olanları; onların örgüt ve hareketlerini kastetti.
Onları kastetmiş olmasa sorun ortadan kalkmış olmaz. Çünkü ortada bir sorun vardır görmezden gelinemeyecek ve gelinmemesi gereken.
Bir devrimci, bir Marksist, en basit ve görünür olandan hareketle, onun ardında yatan en genel olan, en temel olan problemleri ortaya koymaya çalışır.

Cemil Bayık’ın o sözleri üzerine bir Marksist, Cemil Bayık’a o sözleri neyin söylettiğini; neden söylettiğini araştırmaya, bunun çözümlerini bulmaya çalışır. (Tekrar edelim Cemil Bayık’ın o sözleri söylediğini var sayıyoruz. Bizim bakış açımızdan söyleyip söylemediği önem taşımaz. Çünkü biz esas temel sorunları gündeme almaya çalışıyoruz.)
Cemil Bayık, onlarca yıldır dağlarda gerilla olarak yaşayan; Ortadoğu gibi bir yerde yıllardır politika yapan; ta Kandil’den Türkiye’nin kılcal damarlarında, örneğin Cihangir ve HDP’de, neler olduğu hakkında iyi kötü bir fikir sahibi olan; diğer KCK yöneticileri gibi, konuşup yazdıklarında son derece ayık analizler ve politik değerlendirmeler yapan birisi.
Böyle bir isim, varsayalım ki, “LBGT bireyler”i kastederek böyle bir söz etmişse, bu o noktada ciddi bir sorun olduğu anlamına gelir. Ciddi sorunları da tuluat tiyatroları gibi, “ben çok alındım” vs. şeklinde değil, ciddi olarak tartışmak gerekir.
Bir Marksist’e, bir Sosyaliste düşen görev, eline neşteri alıp o çıbanı yarmak; cerahati dışarı akıtmaktır. Kedi pisliğini örtercesine konuyu magazin düzeyinde tartışmak değildir.
Olan biten maalesef ikincisidir.
O halde soruları doğru soralım.
Varsayalım ki Cemil Bayık, KCK’nın organlarında görüşülüp karar aldıktan sonra “LBGT bireyler” hakkında böyle bir laf etti.
Peki, o zaman PKK, KCK veya HDP’ye olan desteği kesmek gerekir mi?
Soru budur?
Ayrıca şu da açıktır ki, zaten Kürkçü de konuyla ilgili söyleşisinde bu konuda rahatsızlıklar olduğu yönünde duyumları olduğundan söz ediyor, yani Bayık söylemese bile Bayık'a atfedilen görüş, Kürt özgürlük hareketi içinde, geniş bir kesimin eğilimleridir. (Muhtemelen Bayık’ı da bu konuda imalı da olsa konuşmaya iten aşağıdan gelen böyle bir baskıdır. Yoksa niye arı kovanına çomak soksun?)
Yani aslında sorun zaten var. Kürt Özgürlük hareketinin tabanındaki önemli bir kesim LBGT bireyler ile böyle fazla içli dışlı olunmasından rahatsızdır. Ve Allah’ın bildiğini kuldan niye saklayalım ki, bu rahatsız olanların büyük çoğunluğu, çocukları dağlarda gerilla olarak ölenler; mitinglere gelenler; maddi manevi bağışlarıyla hareketi ayakta tutanlardır.
Paradoksal olarak aynı zamanda bugün LBGT hareketinin böyle görünür ve daha rahat hareket edebilir olmasını nesnel olarak sağlayanlardır; öznel olarak kendileri bu nesnel sonuçlardan rahatsız olsalar bile.
Bir Marksist’e bir devrimciye, bir sosyaliste düşen görev, Cemil Bayık böyle demişse, bunu fırsat bilip bu genel ve temel sorunu gündeme getirmek olabilir; dememişse, o demeden gündeme getirmektir.
Sorunu o zaman daha genel ve temel sorun olarak; Sosyalist mücadelenin, demokrasi mücadelesinin bir sorunu olarak şöyle formüle edelim: farklı baskı biçimlerine uğrayan ama aynı zamanda birbirleriyle de çelişkileri olan özneler arasındaki sorunlar nasıl çözülebilir?
Ayrıca bu sorun pratik politika ve örgütlenme bakımından HDP’nin gerçek sorunları ve sınırlarıyla ilgilidir. Bu konuyu daha önce başka bir yazıda ele almıştık.
Bunlar gerçek sorunlar ve gerçek zorluklardır.
Tarihin ve sosyal mücadelelerin deneylerinin gösterdiği birinci yasa şudur: Bir baskı biçimine uğramak, o baskıya uğrayanları diğer baskı biçimleri karşısında daha duyarlı yapmaz. Hatta aksine o baskıları yeniden üretmenin, kendi memnuniyetsizliklerini dışa vurmanın aracı olur.
Örneğin iktisadi sömürü ve baskı altındaki işçiler, tam da işçi oldukları için, toplumun en ırkçı, en seksist, en homofobik, çevreye ve çevrecilere en ilgisiz hatta düşman kesimleridirler.
İşçiler ise ancak mücadele içinde bu özelliklerinden kurtulabilirler.
Ama işçileri mücadeleye sokmak, örgütlemek için, daha baştan onlardaki homofobi, seksizm, ırkçılık gibi konuları gündeme getirip onları eğitmeye kalkarsanız, onları örgütleyip mücadeleye sokma şansınız olmaz; onları mücadeleye sokamazsanız da onların değişme şansı olmaz.
Geniş kitleler, milyonlarca işçi, ahlaki veya hümanist veya çevreci vaazlarla değişmezler; sokaklarda, grevlerde, mücadeleler içinde değişme eğilimi gösterirler.
Bu paradoksu nasıl aşabilirsiniz? İster istemez, onaylamasanız bile susmak, görmezden gelmek, gündeme almaktan kaçınmak zorundasınızdır. Çünkü önemli olan onların mücadeleye girmesidir mücadeleye girmeden değişemezler.
Ama aynı zamanda onların bu eğilimlerine ve ön yargılarına pirim de vermemeniz, belli bir düzeyde mücadele de etmeniz gerekir. Bunun sınırı, dengesi nedir? Bu ciddi bir sorundur.
Hiç bu sorunu tartışan oldu mu şu “marjinal tartışması” nedeniyle? Hayır.
Kadınlar, Ezilen uluslar, “ırklar” yani Siyahlar, çevreciler, “LBGT bireyler” de farklı değildir.
Kadınlar, işçilerin, ezilen ulusların ve ırkların mücadelesi karşısında tıpkı işçi hareketinin diğer baskıya uğrayanlar karşısında gösterdiği körlükleri, ırkçı ve milliyetçi eğilimleri gösterirler; Siyahlar ve ezilen uluslar da; çevreciler de öyledir.
Ama tarihin gösterdiği bir başka yasa daha vardır. Bir baskı biçimine karşı mücadeleye girenler, bir süre sonra, başka baskı biçimlerine karşı mücadele etmeden kendi mücadelelerinin başarıya ulaşamayacağını görürler ve aynı zamanda kendi mücadeleleriyle başka baskı biçimlerine uğrayanların da mücadeleye girmelerinin yolunu açarlar.
İşçi hareketi sadece işçilerin talepleriyle ve işçi mücadeleleriyle hiçbir noktaya varamadığını gördüğü için, ülke ve dünya çapında tüm memnuniyetsizleri örgütleyecek modern partilerin ve hareketlerin kuruluşlarını yaptı. Lenin’ler, Kıvılcımlı’lar bu nedenle işçi hareketinin aynı zamanda en tutarlı ve radikal demokrasi gücü olması gerektiğini; ancak tüm gayrı memnun devrimcileri kapsayan partilerin gerçek işçi partileri olabileceğini söyledi bıkmazcasına.
Vietnam’daki “Vietkong” gerillaları, Tet saldırısını yaparken, dünyada 68’i tetikliyordu. 68’in gençleri, Fransa ve İtalya’nın işçilerini; daha sonrasının feminist ve çevreci hareketlerini tetikledi.
Bir siyah milliyetçisi olan Malcolm X, bir enternasyonaliste, neredeyse bir sosyaliste dönüştü; bir pasifist siyah önder olan King, öldüğü gün Memphis’te işçilerin direnişini desteklemeye gidiyordu.
En gözlerimizin önündeki örnek Kürt Özgürlük Hareketi’dir.
Hem varlığı ve başarılarıyla, Türkiye’de Aleviler, kadın, LGBTİ, çevre ve diğer baskılara uğrayanların (Çingeneler, Ermeniler vs.) hareket ve örgütlenme ve hareketlenmelerini tetikledi; hem de onların sorunlarına sahip çıktı.
Gezi hareketi, başlangıçta Kürtlere karşı ve ilgisiz olarak ortaya çıkmasına rağmen, bir süre sonra Kürtlerin mücadelesi ile birleşme eğilimleri gösterdi.
Ama bir toplumda ve farklı özneler içinde tüm değişiklikler aynı hızla, aynı zamanda ve aynı biçimlerde gerçekleşmez. Birinin diğerini beklemesi veya diğerlerinin dev adımlarıyla yürüyerek arayı kapatması beklenemez.
Bütün bu zaman, tempo, biçim farklılıkları, aynı zamanda egemenlere karşı bir mücadele içinde, onların sürekli saldırıları altında var olurlar.
Buna karşı son derece kıvrak, esnek, tecrit olmadan, zaman zaman belli bir noktaya ağırlık vererek, zaman zaman belli bir noktada tam siper yaparak verilecek mücadeleler gerekir.
Bir arabaya binip bir yerden bir yere gitmeye kalktığınızda bile, gaza basıp, direksiyonu da kıvırmadan gitmeye kalkmazsınız. Karşıdan arabalar gelirken, bir arabayı geçerken vs. sürekli manevralar yaparsınız.
O halde Kürt hareketi de çatışan ve çelişen güçlerle, tecrit olmadan hareket ederken, bir yığın manevra yapmak zorundadır.
Pekâlâ, taktik olarak, daha geniş bir kesimi kaybetmemek onların desteğini korumak; ama uzun vadede, mücadele içinde hem onları değiştirmek hem de bizzat taktik olarak uzak durulanları uğradıkları baskıdan kurtarmak için “marjinal yaklaşımlardan kurtulmak” zorunda olabilir.
Bunda yanlış bir şey yoktur.
Örneğin o konuşmada Bayık’ın tartıştığı, HDP’nin nasıl bir kitlesel demokratik hareket örgütleyeceğidir. Program değildir. Programıyla kimsenin cinsel tercihinden dolayı bir baskıya uğramayacağı bir hedef; böyle bir hareket yaratabilmek için, pek ala taktik ve örgüt düzeyinde o baskıya uğrayanların sorunları pek öne çıkarılmayabilir; onlardan uzak kalmak gerekebilir.
Bu taktik ne derece doğrudur o verili durumda bu tartışılabilir.
Gelen tepkiler ve “Batı Marksizmi”ni günah tekesi yaparak bu tepkileri savuşturma çabası, verili duruma pek uygun bir taktik olmadığını göstermiş gibi.
Ama bu ayrı bir sorundur.
Ama prensip olarak, böyle manevralar reddedilemez ve böyle taktik manevralardan dolayı bir hareket düşman ilan edilip destek çekilemez.
İşti örneğin sosyalist hareketin sorunlarından bir kısmı bunlar.
Marksizm'in ve Sosyalizmin Sorunları Sempozyumunda ve grubunda bunları ve bunlar gibi daha nice sorunları, her türlü politik kaygıdan azade, hiçbir tabu tanımadan tartışmayı umuyoruz.
Aşağıda gerekli adresler var.
Demir Küçükaydın
28 Ağustos 2014 Perşembe

Marksizm ve Sosyalizmin Sorunları Sempozyumu Hazırlama Girişimi
E-Mail:
Blog:
Mail Grubu:
Gruba üye olmak için şu adrese boş bir e-mail atın:
Twitter:
Facebook Etkinlik
Facebook Grup:



Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...