28 Haziran 2014 Cumartesi

Spor Sosyolojisi, Uluslar ve Ulusçuluk

Futbol asla yalnızca futbol değildir” diye futbol sosyolojisiyle ilgilienenlerin dillerinden düşürmediği bir söz vardır. Bunlar bunu söylerken, belli takımların varoluşları ve taraftar kitleleriyle sınıfsal ya da ulusal ezilmişlik arasındaki bağlantıları; egemenlerin futbolu kullanışı (örneğin Salazar’a atfedilen Futbol, Fiesta, Fado); ya da Gezi’de de görüldüğü gibi futbol takımı taraftarlarının sosyal hareketlerdeki etkileri; işçi sınıfının varlığı ile futbol arasındaki ilişki vs. ele alınır.
Elbet bu alanda, bu tür çalışmalarla birçok ilginç sonuçlara ulaşılmış olabilir. Ama çok temel iki sakatlık vardır bütün bu çalışmalarda:
·         Sporun ve futbolun en ideal biçimde, örneğin hiç ticarileşmemiş, egemenlerin baskı aracı olmamış, ezilenlerin tepkisinin ifadesi olmamış biçimlerinin bile aslında modern toplumun dininin bir görünümü; yani işgücünün yeniden üretiminin masraflarını düşürmenin bir aracı olduğu gerçeğini problematize etmezler.

·         Spor’un ve futbolun ortaya çıktığı ve yayıldığı gerici ulusçuluklar çağını ve ulusal devletleri onun mümkün ve olabilir tek var oluş biçimi gibi ele alırlar.
Bu elbet Olimpiyatlar’dan Birleşmiş Milletler’e, Avrupa Birliği’ne kadar her alanda geçerli bir zaaftır.
Örneğin bizim de izlediğimiz ve yazılarını zevkle okuduğumuz Tanıl Bora’nın, futbolun asla sadece futbol olmadığına yönelik bütün yazıları yukarıda değindiğimiz temel iki zaafla maluldurlar. Elbette Bora sadece bir örnektir, Marksist veya değil bütün spor sosyolojisinin temel zaafıdır bu.
Bu zaafın metdolojik temelleri de bir marksist Din ve Uluslar teorisi bulunmamasındadır. Bizim bu alandaki çalışmalarımız ise Türkiye’de horgörüyle karşılanır, dünyada da zaten bilinmez.
Kapitalizm önce toplumda sporun olmamasına; beden hareketleri ve yarışmaların bedeni değil ruhu eğitmeye ve toplumu yaşatmaya yönelik olduğuna daha önce değinmiştik.
Bu yazıda da Ulusların ve ulusçuluğun (biz burada ulusçuluk derken ulusal olanla politik olanın çakışmısı ilkesini kabul anlamında bu terimi kullanıyoruz. Ulusçuların ulusçuluk derken kastettiğini, yani başka ulusları baskı altına almayı veya kendi ulusunun çıkarını savunmayı değil) kendini yeniden üretişi ile futbol ve sporun ilişkisine kısaca girmeye çalışalım.
Örneğin, dünya şampiyonası konusunu ele alalım.
Kimse şu soruyu sormamakta ve konuyu problematize etmemektedir. (Ama bu broblematize etmeyişin kendisi gericiliktir, milliyetçiliktir ve onun kendisini yeniden üretişinin bir aracıdır.)
Niçin bu şampiyona uluslar ve ulusal devletler çapında yapılmaktadır?
Niçin mavi gözlüler ve siyah gözlüler; fasulye sevenler ve pırasa sevenler; yeşil rengi sevenler ile beyaz rengi sevenler; belli bir bölgede yaşayanlar ile başka bir bölgede yaşayanlar; belli bir futbol ekolünü sevenler ile başka bir ekolü sevenler arasında yapılmamaktadır?
Ispanak sevenler arasındaki ortaklık, bir ulustan olan insanlar arasındaki ortaklıktan daha mı azdır?
Muhtemelen daha fazladır.
Zaten böyle olabileceğinin örnekleri yok mudur? İnsanları Beşiktaş, Galatasaray ya da Fenerbahçeli yapan nedir? Niçin yeryüzü ölçüsünde benzer bir durum olmasın? Niçin takımlar ille de bir ülkeye göre tanımlasınlar? Cve bu ülke aslında bir politik birim olmak zorunda olsun. Yani örneğin Rif Vadisi sporcuları ile Dekkan Yaylası sporcuları niye karşılaşmaz ve karşılaşamaz.
Burada ulusun ve ulusçuluğun yeryüzü ölçüsündeki yaygınlaşması ve zaferinin çok önemli bir aracı karşısında olduğunuz görülür.
Yani insanlar ancak ulus dolayımıyla dünya çapındaki bir yarışmaya katılabilirler.
Diyelim ki, yeryüzü ölçüsünde, boyu 170 cm olan insanlar veya yeşil ve sarı renklerini sevenler bir araya geldiler, bu ölçülerden insanlar arasında takımlar kurdular, turnuvalar yaptılar, en iyi takımı seçtiler veya o takımların hapsinden en iyi oyuncularla bir takım oluşturdular ve Dünya Futbol şampiyonasına katılmak istediler.
Bu mümkün değildir.
Bu günkü dünyada, böyle bir şey yapmaya kalkan muhtemelen soluğu tımarhanede alır.
Hep Futbola ya da Spor’a politika karıştırmaktan söz edilir. Futbol veya Spor’un kendisi ancak ulusal, yani politik bir form içinde var olabilir. Yani sporun kendisi politikdir.
Nasıl eski çağlarda her türlü spor dinsel idiyse aslında bu gün de öyledir. Yani her hangi bir din veya tarikat dışında, ya da komün dışında spor mümkün değildi. Bugün de ulus biçimi dışında olamaması modern toplumun dininin (Aydınlanma) karşı devrime uğramış (Ulus ve ulusçuluk) biçimi dışında mümkün olamadığını gösterir. Bizler rolitik ve politik olmayan ayrımının kendisinin bir dini tanıdığını anlayamıyoruz.
Elbette ideal bir demokratik cumhuriyette, yani politik olanın ulusal olanla tanımlanmadığı; tüm insanların dini, dili, etnisi vs. ile eşit olduğu; bunların hiçbir politik anlamının bulunmadığı bir demokratik Cumhuriyette (ki böyle bir cumhuriyet ancak bir dünya cumhuriyeti olarak var olabilir ve özünde İşçi sınıfı iktidarı ancak bu biçim içinde var olabilir, yani aynı zamanda proletarya diktatörlüğüdür) elbette yukarıda örnekleri verildiği gibi, siyah ve beyazı sevenlerin bir takım kurması gibi, çok farklı kriterlerle kurulmuş takımlar arasında elbette karşılaşmalar olabilir ve muhtemelen olacaktır. Ama bütün bunların hiç birisi, bir politik ayrıma tekabül etmez ve etmeyecektir.
Aynı şekilde, kendini Türk olarak kabul edenler veya Türkçe konuşanlar veya Türkiye denen topraklarda yaşamış veya doğmuş bulunanlar da, tıpkı, siyah ve beyazı sevenler veya pırasa sevenler gibi pek ala takımlar kurup bu yarışmalara katılabileceklerdir, tıpkı bu günün şehir takımları veya bilmem ne kasabası Esnaf Spor takımları gibi, ama hiçbir politik anlamları olmayacaktır. Türklük plitik ve ulusal bir anlama sahip olmayacaktır.
Bir kasabada spor kulübü kurmak için, ortak bir tek kriter aranmaz örneğin. Yani sadece her mahalleden ve köyden bir takım katılır diye bir kural yoktur. Bir fabrikanın işçileri bir takım kurabilir; Esnaflar kurabilir; bir sokakta oturanlar kurabilir, ya da sadece birbirleriyle iyi anlaşan bir oyuncular ve arkadaşlar grubu kurabilir. Ve bu çok farklı kriterlere göre kurulmuş takımlar birbirileriyle karşılaşabilirler.
Eğer saf ve ideal bir kapitalizm ve gerçekten demokratik bir dünya cumhuriyeti olsa, (tabii bütün diğer sorunları bu bağlamda yok sayıyoruz.) bütün bunlar mümkün olurdu. Böyle bir cumhuriyette dünya şampiyonasının finali belki ıspanak seven futbolcuların kurduğu takımla; istanbulda doğmuş yeşil gözlülerin kurduğu takım arasında olabilirdi.
Ama bunlar olmuyor. Çünkü modern toplumun dini içinde ulusçuluk diye bir karşı devrim gerçekleşmiş ve kapitalizm bir dünya cumhuriyeti biçiminde var olmamıştır. Bütün herşey,   ulusçuluğa göre örgütlenmiş bir dünyada bu dinin gerici biçimi içinde olmaktadır.
Sadece her hangi bir kritere göre oluşmuş bulunan ulusal devletler ve uluslar dolayımıyla karşılaşma olabilir.
İşte, futbol, spor ya da medya sosyolojisinin ihmal ettiği en önemli sorun budur. Futbol ya da spor karşılaşmaları gerici ulusçuluğun en önemli araçlarından biridir. Gerici ulusçuluğun diktatörlüğünün aracıdır. Burada diktatörlüğün aracı denince Franko ya da Salazar ve onların futbolu kullanışı ve diktatörlük rejimleri akla gelmesin. Burada kastedilen, sosyolojik anlamıyla diktatörlüktür. Ulus biçimi dışında bir varoluşun mümkün olamamasının kendisi de bir diktatörlüktür. İşte spor ve futbol, bu diktatörlüğün yerleştirilmesinin aracıdır
Yani her hangi bir ulusal devleti temsil etmeden, hiç de politik olmayan bir kritere göre, yeryüzünün en iyi oyuncularını bile bir takımda toplasanız, bu gün bir dünya şampiyonasına katılamazsınız. Çünkü ulusal olanılar katılabilir ancak.
Ve ulusal olan da politik olan olmak zorundadır. Çünkü ulusçuluğun kendisi ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesinin ta kendisidir.
Bu ilkeyi reddettiğiniz sürece var olamazsınız. Tam da budur diktatörlük. Bu katılamayışınız, sizin üzerinizde bir diktatörlüktür.
Bu anlamda gerici ulusçuluğun diktatörlüğünün bir aracıdır spor ve futbol.
En sosyalist ve eleşirel gibi görünen; en Marksist tahliller yapan spor sosyologları bile bu diktatörlüğün araçları olmaktadırlar
Bu anlamda, nasıl eski çağlarda din dışı bir “spor” mümkün değil idiyse, bu gün de, bu burjuva uygarlığının dininin gerici biçimi dışında bir spor mümkün değildir. Futbol veya spor ancak bu bağlamda anlaşılabilir olur.

28 Haziran 2014 Cumartesi
Yazıları e-posta ile otomatik olarak almak isterseniz şu adrese boş bir e-mail yollayınız.
Twitter:
Bloglar:
Kitapları İndirmek İçin:
Videolar:

Hiç yorum yok:

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...